Mona Roza

 Eleştirel Günlük tarık tufan’ın  “anna” şiirindeki kadın adı için, “…ben iyi șiir severim. Neyse bu șiirde bir tek șey rahatsız etti beni. O da seslenilenin Anna olușu. Neden Hatice, Emine, Ayșe, falan değil de Anna?” diye sorunca, aklıma Sezai Karakoç’un “monaroza” şiiri geldi.
Yerli aşka yabancı perde mi?
Mona Roza şiirini ilahi ezgi sanatçısı Selçuk Küpçük seslendirmiş.
Başlık monaroza ama, 16 kıtalık  şiirden sadece 3 kıta almış. Yavuz Bülent Bakiler’in Gözlerin İstanbul Oluyor şiirini de ekleyerek, bu şiirin ününden yararlanarak, kendi sözlerini de monte ederek, melodinin romantik yankısını da üfleyerek, güzel bir monaroza aşuresi oluşturmuş.
Bu şiir, Sezai Karakoç’un, Muazzez Akkaya adında bir okul arkadaşına olan aşkının ürünüymüş. M. Akkaya bir göçmen ve okulunun en hareketli  kızı….
“Bunda ne var?” diye düşünülebilir. E.G.nin sorusundan yola çıkarsak,  Sezai Karakoç, dindar, muhafazakar, hatta ilahiyat fakültesine rastlantı sonucu gidemeyen bir şair.  Monaroza bir kadın adı ve M.A.’ya olan platonik aşkın şifreli perdesi olarak mı, yoksa  Osmanlı padişahları gibi   yabancı kökenli, mavi gözlü, sarışın kadınlara ilgi duyduğundan mı yazılmıştır? Bu konuda farklı yorumlar bulunmakta
Hani aşk poleni bu, nereye konacağı bilinmez ama,  muhafazakar kesimin (genellikle) bilinç altı başka okunuyor da ondan dikkatimi çekiyor.
Koyu muhafazakar’ın  gizli bir avrupalı  hayranlığı ile, politik söylemlerindeki avrupa karşıtlığındaki çelişki ancak “liberal çözümleme” ile hazmedilir diye düşünmekteyim.
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller
Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar
Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek…
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ellerin ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmakların
Zaman ne de çabuk geçiyor
MonaSaat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları
Ki ben Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar su kenarında
Ki ben Mona Roza bulurum seni
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı
Artık inan bana muhacir kızı
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapalı gece ve güne
Altın bilezikler o kokulu ten
Mona Roza siyah güller, ak güller
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza siyah güller, ak güller
Sezai Karakoç

Blog yazmanın düşündürdükleri

Yan sütunda “ayın en çok aranan başlıkları” var. Bu başlıkları görünce arada bir gözden geçiriyorum. Yıllar önce hangi acelecilik ve ruh haliyle yazılmışsa, bir yığın yazım ve kurgu hatalarıyla karşılaşıyorum. Bu konulara gösterilen ilgi o hataları düzeltme sorumluğu yüklüyor bana. Zaman sorunum yine aynı olsa da, yazıların özüne dokunmadan, yazım hatalarını ikinci müdahale avantajıyla bir şekilde ayıklamaya çalışıyorum.
Blog yazmak benim için geçici bir heves değil. Eskiden yerel gazete ve dergilerde, ulusal gazetelerin konu yorum bölümlerinde bir şeyler karalarken, internet avantajı bu işi daha seri yapmamıza yaradı.
Okumak yemek gibiyse, bilgi vitamini ufkunuza güç katıyor. Hep vitamin depolamak bir süre sonra  nasıl ki kolestrol, yağ gibi olumsuzluğa dönüşebiliyorsa, ardından spor yaparak dengeleri sağlıyorsunuz.
Yazmak  da okuyarak ve düşünerek ufkunuzda biriktirdiğiniz bilgi enerjisinin fazlasını deşarj ediyor, onu daha rahat işlerliğe dönüştürüyor, yenisine yer açıyor.
Bilgi enerjisinin asıl önemli bölümünü günlük yaşantımızda davranış, algı, üretim ve moral olarak harcıyoruz.
Bireyin günlük tükettiği elektrik ve su miktarı uygarlık ölçüsü sayılıyor da, öğrendiğimiz, ürettiğimiz ve tükettiğimiz bilgi miktarı neden uygarlık ölçüsü sayılmasın.
Hani “mutlu toplum” istatistiğinde yoksul bir Afrika ülkesi en başlarda yer almış ya? Bazen düşünüyorum da acaba mutlu olmak için hiç düşünmesek mi? Mutsuzluk sorunları fark etmek ve karamsarlığın morale yansıması ise, mutluluk ancak bir şeylerin farkına varamadan yaşamak olabilir.
 Frekansı düşük mutluluklar çoğaldıkça, onura kadar dayanacak ve sonunda onu da elimizden alabilir ki, kalsın.
  Konuyu dağıtmayalım lütfen. Ne diyorduk? Blog yazmak… Hani nerde o birkaç yıl önceki hevesler ve aktif yazanlar?
İlgisizlikten hatta bilgisizlikten Blog asla terk edilmemelidir.

İlgi dediğimiz reyting ise,  durun biraz düşünelim:

En iyi amatör yazanlardan istisna vardır ama, ünü ulusal kaynaklarda tescillenenler en fazla reyting alıyorlar. Buna ek olarak  bel üstü (dini) ve bel altı (seksi) konuları yazanlar en çok ziyaret ve katkı görenlerdir.

  Blogu “msn” gibi kullananların ziyaretçi sayısı da oldukça fazla. Bunları küçümsemiyorum. Hatta çok da gerekli olduğunu, insanoğlu-kızının bir başkasının günlük yaşamını merak etme ve ona göre bir norm oluşturma fırsatı olarak da görüyorum.
Biz ise mütevazi orta sıralarda, reytingi değil, motivasyon alışverişini aynı samimiyette sürdürebilenlerle muhatabız. Bazı Blog yazarları gibi burasının da ziyaretçi sayısıyla ile ilgili bir hesabı  yoktur Hele tarzınız ve konu seçiminiz protest ise, çok da balıklama atlanmasını beklemiyoruz. Bu tarz bloglara ilgi biraz cesaret ister hepsi o kadar.
Bir de “popülerlik” kuruntusundan söz etmeliyim. Profesyonel aydın,sanatçı, muhabir, ya da bu statüye ilk adımını atanlar, etrafıyla diyaloglarını koparıp, ya da yok sayıp, kendini “erişilmez” görenleri hiç sevmiyorum. Yazınızın altına yorum yazılıyor ve siz en ince nezaket ve dikkat ile onu cevaplıyorsunuz. Bu öncelikle sizin insana olan saygınızdan geliyor.
Blog yorum penceresinde asıl yazı ile ilgili yorumlara verdiğiniz karşılıklar yazanı ve aynı zamanda tartışarak okuyanı motive edeceği kesindir. Bu durum sizi daha sorumlu düşünmeye ve yazmaya itecektir. Böylece toplumsal iletişim, bu teknolojik olanaklarla daha da ritimli hale dönüşecek, davranışlarımıza yansıyarak, ortak doğruları egemen kılmada gereğini yapmış olacağız. Buna dikkat eden birkaç Blog yazarını saygıyla anıyorum. Onlar kendilerini bilirler.
 z.örer

Karıştırma pohu çıkar

aşırı zenginleşmenin formülü
Adamın biri yoğurt satarak zengin olmaya karar verir. Kafadan bir hesap yapar, günde şu kadar satarsa bu kadar kazanacak. Üretimde yoğurt miktarı o kadar çıkmaz.
“İneğe verdiğim yem süt olacağına bok olmuş”  diye söylenir. 
Kara kara düşünceden Ak ak çıkış aramaya koyulur.
“Madem ki elde  bir yoğurt bir de bok var,  (un var şeker var) öyleyse geriye pasta yapmak kalıyor” diye düşünürken gözleri ışıldar.
İlk manevrasını  yapar, yoğurt kaplarının tabanına inek bokunu, üstüne de bir miktar yoğurt koyar ve ambalajlar.
Muhasebeyi düz getirmenin sevinciyle,  yoğurtları pazara götürür.
İlk gelen müşteri yoğurttan  tatmak için kaşık ister.
Yoğurtçu hınzır bir gülücük ile, “karıştırma pohu çıkar” diyerek, isteği karambole boğdurur.
Müşteri anadolu saflığıyla kinayeyi hayra yorumlar, yoğurdu alır, parasını öder.
Evde kaşığı bir saplar ki ne görse!  
Üstü beyaz altı yeşil! 
Koşarak satıcıya gelir, “ulan sahtekar yoğurtçu… diyerek başlar ve ne kadar bildiği küfür varsa savurur. Sinirleri yatışmıştır artık.
Yoğurtçu bu anı sabırla bekledikten sonra, kalabalığın gözlemlerine hitaben alır sazı eline.
 *Derdini söyle gardaşım, niye öfkeleniyorsun böyle! İnsan önce bir Allah’ın selamını verir ve sonra  sıkıntısını dile getirir.
-Kaşığı bir daldırdım yoğurt kabına, altından bok çıktı!”  Anlamıştım yılışıklığından, bu işte bir bokluk olduğunu.
*Ben sana demedim mi “karıştırma pohu çıkar diye?”  Alla allaa, bu insanlar da hiç laftan anlamıyolar ya! Eğitim şart bu millete gardaşım, eğitim şart. Ahlak da ondan önce şart.  Dürüstçe uyarıyom, adam geliyo beni suçluyo.  Başıma ne geldiyse dürüstlükten geldi zaten. Böylelerine var ya, kabına yoğurt bile koymayacaksın, sadece bok yedireceksin. Bok al bok sat bokoğlu boktan laf yeme. Hasminallahu ve ni mel vekil ni mel mevla…
z. örer

Sivas Katliamında Aşırıcılık

 
http://www.divshare.com/flash/audio_embed?data=YTo2OntzOjU6ImFwaUlkIjtzOjE6IjQiO3M6NjoiZmlsZUlkIjtzOjg6IjE3MDM1OTYxIjtzOjQ6ImNvZGUiO3M6MTI6IjE3MDM1OTYxLWRkYyI7czo2OiJ1c2VySWQiO3M6NzoiMjEzNjEwMyI7czoxMjoiZXh0ZXJuYWxDYWxsIjtpOjE7czo0OiJ0aW1lIjtpOjEzMzE3NDE1ODM7fQ==&autoplay=default
 müzik için gaykedi’ye teşekkürler

 Zaman aşırmak yüz kızartıcı bir kavram olarak akıllara kazındı.

Sömürü sistemlerinde başkasının emek ürününü çalmak, gaspetmek, sömürmek,   aşırmak çok bilindik birşey.
Bu davranışın insanlık suçu olup-olmadığı konusunda fikir üretmeyi anlamsız bulunların oranı sistemin besin zincirinin en büyük halkası olduğunu da biliyoruz…

Ancak, zaman aşırmak sistemin kendi rotasında işleyişine hizmet ediyor olsa da, emek aşırmak ile farkındalık ” farkına sahip.

Zaman aşırmak için, uygar dünyayı taklit ederek, kanun kitaplarına en güncel yasa maddelerini yazarken, uygulamada arkadan dolaşmaya engel hiçbir şey yok!

Darbe Liderleri için de zaman aşırılmıştı da Anayasa halk oylamasında birkaç puan artsın diye “yetmez ama evet”çilere verilen sözden dolayı aşırılan zaman sahibine geri teslim edilir gibi yapılıyor şu günlerde. Kenan Evren yargılanabiliyor(mu?) O da belli değil ya.

Sivas’ta yakılan aydınlar için aşırılan zaman geri iade edilmeye kalkışılsa, günümüz iktidarının önemli bir taban aritmetiğine dokunulabilir. Belki de bu yüzden aşırılan zaman zulaya atılmak isteniyor. Yoksa bir saatlik yasa düzeltilmesi, bu insanlık suçunun affedilmesini önleyecek, aşırılan zaman sahibine iade edilecek. O alev karşısında cehennem ateşi (video:1.32) teşhisi koyan aşırı müslümanlar da belki adama benzeyecekler.
Nerde bizde o şans!

Mart-ı ve K-edi aşkı

Mart-ı ve K-edi 
Mart ayının şifreli  kombinasyonu
özgürlük ve aşk

 Edi Birsöz 
madem konu yine aşk, o zaman biraz derinlerine dalalım
kendimizi şöyle bir aşkın içine salalım.
ne bekler insan karşısındakinden, nedir aradığı?
kimselerde bulamayıp da O’na gelince “heh işte bu” dediği?
nedir?
ne arar?
bir kadın neden aşık olur?
bir erkek?
nasıl biter tükenir bir aşk peki?
ya da biter mi ki?
tenini hissetmekten aldığı tat, neden eşsizmiş gibidir aşıksa?
ve öpmenin, öpülmenin sonsuz sayıda olmasının dileğindeki neden…?
nedir, nedendir aşk?
ve aşık olmak neden bu kadar güzel, bu kadar zordur?
ya hayatın tadı, neden aşık olunduğunda daha bi hoştur?
altı üstü bir hormonun seviye değişikliği madem…
e hormonlarına söz geçiremezki zavallı adem…
heh işte, ben de tam bu yüzden;
“gönlümü saldım çayıra, hadi mevlam kayıra” :)
bütün bu soruların cevabının olmayışıdır aşk
 ancak sezgilerle açıklanabilen bir karmaşadır aşk
 ”hormon+kalp+beyin” bermuda üçgeninde bedenin kayboluşudur aşk
 tura yanından bakarsan sonsuzluğa yelken açan tam bir özgürlüktür aşk
yazı tarafından bakarsan tam bir tutsaklığa gönüllü boyun eğiştir aşk
gönlü salarken çayıra, “hadi mevlam kayıra” 
aşk, teslim olmak değildir bir hıyara.

Martı ve Kedi aşkı
not:
Sevgili Edi Birsöz’ün  şirsel yazısını 
facebook sayfasından 
(güven ve hoşgörü kredisi açtığını hissederek) 
  buraya izinsiz taşıdım.

4+4-(2×4)=0 ilköğretim yasası

Kanun taslağındaki  üçüncü “4″ün,  ilk iki “4+4″ün paradigmasını yok etmeye yönelik olduğu anlaşılıyor. Birincisinde “ne mutlu türküm diyene” iken, karşılığında “ne mutlu müslümanım diyene” görülüyor.
Al birisini vur ötekine. Geriye etik olarak sıfır kalıyor. Türk ve müslüman dışında da insan olduğuna göre?
4+4+4 SİSTEMİ GELECEK

AK Parti, imam hatip liselerinin ortaokul bölümlerinin kapatılmasıyla geçilen 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitime son verecek. Teklif kabul edilirse zorunlu eğitim 13 yıla çıkarken, isteyen öğrenciler orta kademede imam hatiplere geçiş yapabilecek
- İlk 4 yıllık zorunlu eğitimden sonraki kademelerde evde eğitim (açık öğretim) mümkün hale getirilecek. Evde eğitimle okuldan mezun olunabilecek. 4. sınıftan itibaren, öğrenciler hem açıköğretime hem de Kur’an kurslarına aynı anda devam edebilecek. Derslere baş örtüsüyle girmek isteyenlere yeni alternatifler sunulacak./ samanyolu
* * *
Eğitimin genel sorunları üzerine kafa yorulmazken, meslek liseleri arasında bu kadar adaletsiz fırsat eşitsizliği varken, İmam Hatip d meslek liseleri neden her gelen hükümetin imam kadrolu mikrofon gücü haline getiriliyor!

2011 ösym sonuçlarına göre (Fen kolunu seçenler) Fen Bilimlerinde 704 bin 712. Adayların neredeyse yüzde 60′ı Fen Bilimleri testine cevap vermiyorlar veya veremiyorlar.”*
ÖSYM’de 30 bin öğrenci  sıfır puan çekiyor. Okul birincileri çoğunlukla ösym’de başarısız oluyorlar.
Dünyada kalite bakımından ilk 500’e giren Üniversite sayısı  2-3’ü geçmiyor..  İyi derecede okul kazanan öğrencilerin başarısı milli eğitim müfredatı ve kalitesinden değil, ailelerin özel çabası ve çoğunlukla parasal güç ile gerçekleşiyor.
Milli Eğitim ve ilk öğretim sorunları deyince sadece İmam Hatip okulları akla geliyor Oysa Hemşirelik, endüstri meslek, teknik, ticaret, turizm gibi hayatın birinci önceliklerine hizmet eden okulların kalitesi ve genel sorunları hiç gündemde yok.
Örneğin, bir endüstri meslek lisesi elektrik bölümü  mezunu  elektrik mühendisliğine gidebilmesi için matematik ve fen derslerini okuması gerekiyor. Yoksa, para zoruyla dersanelere giderse ancak açığı kaptabiliyor; üniversiteye gitme şansı doğabiliyor. Oysa İmam hatip okulları için böyle bir sorun yok. Buna rağmen bütün dertler ve yatırımlar imam hatip üzerine yoğunlaşıyor.

 İmam hatip mezunu devlet memuru olarak  atanabildiği halde, diğer meslek mezunları iş bulursa “ırgat” sıfatıyla aşağılanıp,   acımasızca sömürülüyor.  Bununla da yetinilmiyor, İmam Hatip mezunları bütün mesleklere iş başvurusu yapıyor, elektrikçi mesleğinde dahi iş bulabiliyor. Oysa diğer meslek mezunlarının imamlık-müftülük için başvurması (doğal olarak) normal karşılanmıyor.

Meslek liselerindeki ayrımlar, o kadar soyut ve adaletsiz ki, hayatın önceliklerindeki sıralama önemsenmeden, “türban sorunu”na kadar indirgenerek, asıl sorunlar ıskalanıp unutturuluyor.

“YÖK Kanunu’nun 45.maddesi değiştirilerek, üniversiteye girişteki katsayının eşit uygulanması yasalaşacak.” deniliyor
 “Hak eşitliğinden söz edilirken, altyapı eşitsizliği gizleniyor.

Bu da gösteriyor ki, “dindar nesil” toplumun kaderine hakim olma olanaklarını daha da artırırken, hayatın önceliklerini öbür dünyaya havale etme güdüsü daha da pekişecek!

Ek: öğretmenlerin raporu:

PISA testi, her ülkede 15 yaşındaki öğrencilere okuma, matematik okuryazarlığı ve fen okuryazarlığı alanlarında uygulanan bir sınav. Bu sınavda, öğrencilerin ne kadar bilgi sahibi olduğu değil, edindikleri bilgi ve becerileri günümüz toplumunda karşılarına çıkabilecek durumlarda nasıl kullanabildikleri ölçülmeye çalışılıyor. Dolayısıyla bilgi yerine yaşam becerileri ölçülüyor.
OECD’de 30 ülke var, Türkiye bunlar arasında 16. büyük ekonomi, ama eğitim açısından sonlarda. Tek örnek: PISA testinde 29. olabildi.

Testte OECD ortalaması 500, Türkiye 424 puan aldı. Milli Eğitim, yaşam becerisini geliştiren sisteme dönük ciddi adımlar attı; ama değişim için çok çalışmak gerek.

-Öğretmen başına öğrenci sayısı Türkiye’de 24, OECD ortalaması 16; ilköğretimde sayıyı 20’ye çekmek için 80 bin öğretmen daha gerekli. Derslik ihtiyacı da 80 bin…

Peyk Müzk Gurubu

  buradan  yudumlayabilirsiniz.
Peyk:Dol Gözüm Dol
 ———————————
Sevgili Açalya facebookta tanıtınca, birkaç cümlelik yorumu aşacağını düşündüm ve bir araştırma yaparak, Peyk Müzik Gurubunu daha geniş yorumlamayı uygun buldum.
Peyk Müzk gurubunun dikkat çeken  tarzı var. Bu fark öncelikle şarkı sözlerinin protest etkisinde görülür. Böyle bir tarzın riskini alabilen sanatçılar sanatın ticari kaygısından uzak olduğunu düşündürür. Aynı zamanda, zaten zayıf olan toplumsal muhalefetin eksiğini nispeten doldurarak, egemenlerin halkına karşı keyfi tutumlarına, mikrofon gücüyle otokontrol görevini de icra ederler.
 Başka farkı, müziklerinin motifindeki  rock’un sivriliklerinin törpülenerek, enstürmanın bam tellerinin narasıyla reggae ritmine ulaşması kulağı tırmalamadan ruha, söz vurgularıyla beyinlere, estetik ölçüsüyle ruha  hitabeden etkili bir toplam güce sahip olduğunu düşündürüyor. Müziğin toplam kalitesi, sesin gırtlak darlığını bastırırken, solist sesinin buğulu tarzı sempatik çekiciliği öne çıkarıyor.
Eskilerden Karacaoğlandan sonra, Cumhuriyet tarihinde Saz serisinde Ruhi Su ile başlayan, Mahsuni Şerif ile zirveye çıkan, Ahmet Kaya, Kıvırcık Ali, Ferhat Tunç,  ile devam eden; oradan kent nüfusunun köy nüfusunu geçmeye başladığı zaman diliminde daha çoklu enstrümanlarla Gurup YorumKızılırmakMoğollar, Şivan Perver, … aklıma gelenlerdir…
Bir de bütün çirkinlikleri protesto edenleri protesto eden Ozan Arif vardır.  Sözlerine değer vermediğim ama, kişisel efendiliği ve müzikal melodisinden olumlu etkilendiğim Mustafa Yıldızdoğan da asıl hedef yerine hırsızı kovalayanı kovalayan guruba dahil bir protestçidir.
Peyk Müzik Gurubu ticari amaç yerine politik duyarlılığını devam ettirebilirse, adını yukarıda saydığım müzisyenlerin beyaz sayfasına yazdıracağı düşünülür.
Peyk adının mesaj öyküsünü gurubun menajeri Aybüke Kini’ye sordum. Sorumu  itüsözlükçülerin boktan yorumlarını önceleyerek oluşturdum.
Gelen cevap:
Merhaba,
Sanıldığı gibi yalakalık anlamına gelmiyor bizim “Peyk”.
Öncelikle Farsça bir kelimedir, uydu anlamına geliyor olması ve logomuzunda  bununla uyumlu olması gözden kaçmasın. “Peyk devletler” gibi ifadeleri Türkçe’de mutlaka duymuşsunuzdur; komşu devletler, uydu devletler manasına gelmektedir.
Ayrıca Osmanlı döneminde haber getirip götüren eğitimli askerler varmış ki onlara da Peyk denirmiş.
Bizim bu ismi seçmiş olma sebeplerimiz bunlardır.
Teşekkürler ilginize,
Aybuke
Osmanlı İmparatorluğu’nun 16.-18. yy. lar arasında haber taşıma amaçlı kullandığı peykler yeniçeri ocağından 6-7 yaşlarında seçilir eğitilirlerdi. Sık sık Atmeydanı’nda yapılan yarışlarda seçilenler göreve atanırdı. En iyi peykler padişah tarafından kullanılırdı. Attan daha hızlı hareket ettikleri ve kestirmeden giderek zaman kazandıkları için tercih edilirdi. İstanbul-Edirne arasını (150 km.) bir günde katederlerdi. Koşu sırasında ellerinde küçük bir şeker torbası taşı bedenin karbonhidrat seviyesini korur, ağızlarındaki ekonomik tükrük salgısının devamlılığını sağlayan içi boş ve üzerinde çok sayıda delik bulunan küreler bulundururlardı. Dizlerine bağladıkları zillerle hem tempolarını korur, hemde yolların boşaltılmasını sağlarlardı. Peykler, 18.yy.da yeniçeri ocağının kaldırılması ile tarihe karışmıştır./kaynak
Peyk’in temelleri 1991’lere kadar uzanıyor. İrfan Alış (Vokal) ve Serdal Ersoy’un (Gitar) İstanbul Üniversitesi Kampüsü’nde bir araya gelmesiyle, grubun temelleri atıldı. İkiliye, 1995 yılında Ertan Çalışkan (Davul), Özgür Ulusoy (Keman, klavye) ve 2006’da Barış Tokgöz’ün (Bas) katılımıyla grup, bugünkü kadrosunu oluşturmuş oldu.

İlk albüm, yılların emeği süzülerek ortaya konmuş özenli bir çalışma. Şarkıların sözleri, solist İrfan Alış’a ait. Şarkıların melodik alt yapısında, rock, blues ve reggae’nin yanı sıra arabesk öğelere, ince keman ve piyano sololara da rastlamak mümkündür.

sev de al

“Sev” deyince aklıma sevgili gelir
aklım sevgilinin asaletinden gelir.
leb sevgilinin “leb”inden,
 aç tavuğun düşü leblebiden gelir.

Şıpsevdinin yolu dudağın kırmızısına düşerken,
 aşığın kırmızısı dudaktan kalbe uzanan  yoldan gelir.
iki gönlün birbirine akorduna aşk dersek
mızraplar esnek ise fırtınalar vız gelir
z.örer

algıda seçicilik farkındalıktır

duymak ve anlamak

Politik söylemlerde sık duyduğumuz bir sözcüktür “algı”. Bir konunun anafikrine odaklanmanın ölçü birimi gibi kullanılır. “Algı” ile “farkındalık” aynı anlamı içeriyor gibi bilinse de, “farkındalık”ın bir adım daha derine işaret ettiğini düşünüyorum.

İçten ve dıştan gelen uyarıcıların duyumlar aracılığıyla anlamlı hale getirilmesine algı denir.
 Farkındalığı ise “odaklanmak” olarak yorumlayanlar var. Ortada dolaşan yorumlardan, TDK’nun algı yorumuna daha yakınım.
.
Algı, Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma, idrak: “Bakmak için algılarımız yeter, görmek içinse salim bir kafa, ayıklık, şuur gereklidir/TDK

Tanımın asıl cümlesi algıyı belirtirken, eş cümlesi farkındalığı anlatıyor gibi.

Elinize tutuşturulan bir cismin ne olup olmadığını, eleştirel analiz sonucunda anladığınızda, bir ağırlığının dışında bir de özelliğinin olduğunu fark edersiniz.

“Algı”, fotoğrafik, “farkındalık” ise çözümleyici, yani diyalektik sürecin vardığı yer olarak düşünülmeli.

Bir olayın haber değeri, varmak istediğiniz sonca göre biçimlenir. Ya da, varmak istediğiniz sonucun üzerinde o haberin sizde uyandırdığı etkiye göre ya algınıza bir albüm malzemesi gibi girer, ya da değiştirmek istediğiniz sonucu, ona etki eden faktörler üzerinden yürümeyi amaçlarsınız.

Politikacıların mangalda kül bırakmayan “van minıt”larına baktığımızda, kimi onu sadece coşkusuyla algılar, kimi de algıladıktan sonra ne, nasıl, niçin, kim için…? gibi soruların cevabına göre amaca katkısını farkeder.

Birkaç örnek ile açalım mı? (kapatmayalım, açalım) Ehh, günah benden gitti:)

İngiltere’de bir trafik canavarı Enerji Bakanını yerken,
bizde rüşvet canavarı, suçluyu arayan  savcıları yer.

Alman savcıları, tarihinin en büyük canavarını yerken,
Bizde rüşvet canavarı, Almanya’nın canavarından beş kat daha fazla büyür.

Uludere katliamından sonra, etik değerler ve insana olan saygı yüzünden hükümetin düşmesi beklenirken, durum kapitalist yöntemlerle (sadece tazminatla) kapatılır, canavar taca atılır.

Canavarların damak tadı neden bu kadar farklı ki!

Bizim TBMM’de 251 suç dosyası dokunulmazlığa bürünmüşken, savcının güdümsüzü dokunulmazlığa bürünemez.

Yazar kovalayan güdümlü savcı ile canavar kovalayan savcılar arasındaki farkın, artıdeğer olarak kapitalist servetin çekirdeği olup-olmadığını Das Kapital’den sorabilirsiniz.

Egemen sınıf her ülkede bilgisiz ve farkındasız çoğunluğun üzerinde oturur. Fransa, İngiltere, Almanya’da da öyle, bizde de öyle.. ama onlardaki farkındalık oranı (ya da canavar) ile bizdekinin farklı olmasının kökenini soruyor muyuz?

Avrupa toplumu ile bizim yaşam biçimimizi belirleyen kültürün kökenine inmeden, “hem kel hem fodul olunabilir ancak. (Burası uzun hikaye ve aynı zamanda konuyu dağıtma olasılığından dolayı, geçelim)

(Sözde) demokrasi dünyasında,

Azınlık olan “işi düzgünler” partisine oy verirlerken “farkındalığı” temel ölçü olarak alırlar.

Halk tabakasında yaşayanların büyük çoğunluğu  ise, temel çıkarlarını iğdiş eden önlemler büyüsünden kurtulmaları için “uyartım akımına”* ihtiyaçları vardır.

İngiliz ya da Alman seçmeni ile Türk seçmeni arasındaki en büyük fark nedir?
Bir trafik suçundan dolayı ar damarına değer vermek zorunda kalmasını sağlayan güç nedir?
Din mi, ahlak mı, etik mi, idam mı, cehennem mi, işsizlik mi……?

Bizimkiler dindar nesil yetiştirmekle açığın kapatılabileceğini umuyor olabilirler. Birçok çağdaş yasayı aldığımız ve tamamını aldıktan sonra bizi aralarına kabul edeceklerini düşündüğümüz Avrupa birliği de dindar nesil sayesinde(!) malum canavarlarını ayarlayabiliyor olabilirler mi!

MÜTEVAZI:”Sözün aslı Arapça’dır ki, tevâzu sâhibi demektir.” bir arkadaş böyle açıklamış.
“tevâzu”nun aslı nedir? diye sorduğunuzda tanımın tılsımı bozulacaktır.

Bir bilinmeyeni başka bir bilinmeyenle açıklama cesareti göstermeye “dindar nesil algısı” denir.
Üstteki örneklerdeki gibi karşılaştırmalı analizler iman etmeyi değil, itiraz etmeyi gerektireceği kesin.
——————————————-

Hayatımın bir bölümünü dindar  biri olarak geçiren bendeniz, “dindar nesil”i ayrıca yazma gereği duyarım.

*uyartım akımı:hiç çalışmayan bir jeneratörün sargısına 10-15 volt gibi bir gerilim verildiğinde, jeneratörden 220 volt alınabilir.

başlık ve aşk’lık parası

T-kızım, sana kaç lira başlık parası verdiler?
S-Bizde başlık parası olmaz teyze.
T-Ne!  bizim oralıya varsan senin bu güzelliğine çuvallar dolusu başlık parası verirlerdi.
S-Canım, sen benim için neden başlık parası vermedin:)
Z+ Sana verilebilecek para dünya bankasında yok ki bende ola. Ama tüm bankaların alamayacağından çok daha fazlasını, ömürboyu ödemek koşuluyla, hesabıma yazabilirsin…
S-Teşekkür ederim, borcun kalmadı hayatım.
z.örer

Eski (meyen) bir hikaye-2



kır çiçekleri

Baş tarafı BURADA

    Küçük adımlardan sonra ısınan kaslarım   gevşedikçe hızım artıyor,  kaslarım ısındıkça sızım azalıyordu.

  Kır çiçekleri serüveni

   Sağ yanım ısınarak ağrıya karşı direnirken, sol yanım akşamın esrarlı rengine kilitlendi.

  Kentin üst yanından yamaçlara doğru tırmanmaya koyuldum. Kekik kokusu, metabolizmamı tırnak içine alarak, az önceye kadar cebelleştiğim mayhoş hisleri unutturuverdi.

Kafamı kaldırıp çevreye  baktığımda gördüğüm manzara, akşam randevusunun en damar eksiğini tamamlamaya adaydı! Akdeniz ikliminin maki ailesinden  kır çiçekleri,  içinde bulunduğum  pembe atmosferin raconuna nasıl da denk düştü!
 
   ilk ve sonbahar mevsimleri, maki cömertliğinde, aradaki egzotik farkı kapatmıştı. İki mevsimin birbirine yumuşak geçişe yol vermesi bir başka akdeniz patenti sayılır.

“ İlkbaharın afrodizyak hüneri bu mevsimde toprağa düşen renk fidelerinde saklı” ydı .

“Her aşığa bir gül yeter” iddianamesinin,  insan zoruyla bahçelerde zoraki üretilen hormonlu çiçekler için geçerli olduğunu düşündüm. Burada doğa oldukça cömert ve kendini yenileyen iklimin tüm hünerleri anaç.

Bu renklerden  bir demet yapmak için bütün koşullar sevgi(li)me amade.

Otsu ailenin dikenli, dikensiz, çalıcıl,  renkli, kokulu  çiçek vadisinde vals yapıyorum.

 “Love story” şarkısı son birkaç gündür gitarımın tellerine abanmıştı.  O hafta ruhumun vizyonuna bu şarkı yerleşince,  ıslık ve bazen  mırıltı ekleyerek, kır çiçekleri arasında koşturmacanın fon müziği de tamamlandı…  Kanımı kaynatan alevsiz ateş, bedenime veda eden ter damlalarını buharlaştırmaya başladı. Ter buharı, ağrılarımı ve  yorgunluğumu kimyasal tepkimeyle  gökyüzüne doğru savurdukça hız yeteneğim katlanarak artıyordu.

Bu hız ve coşku ile bulunan bütün renklerden  balya yaparak, bir çiçeğin ipsi sapını demetin gövdesine doladım. Tıpkı sevgilinin ince belini saran kollar gibi.  Baş ve işaret parmağımın dairesel çapıyla ölçtüğüm bir buket ile geri dönüş yoluna doğru uçma vakti geldi.

Akşam buluşmasının romantik olasılıklarını düşünürken, zamanı dondurarak kanat çırpmaya devam ediyorum.

Toy zamanlarımda filmlerden-romanlardan öğrendiğim “romantizm tiyatrosunu” sahneye bir daha mı koyacaktım. Akşam kapıyı çaldığımda mercekten bakan sevgilim bir çiçek demetinin ardına saklandığımı, biraz merak ile kapıyı açıp “hoş geldin” derken çiçek demetini eline tutuşturduğumda, o markası hafızamda tescillenmiş gülücüğünü hangi makamda üfleyecekti kalbimin odak noktasına doğru?

Sağ eli sağ elime, sol eli  çiçek balyasına doğru uzanacaktı. Bilindik naylon kılıklı ticari çiçek ambalajı ile buketi yeşil bir ot ile bağlanmış,  ellerimin nasırlarını yeşile boyamış organik romantizm arasındaki fark nasıl algılanacaktı? Elbette yeşilini arıtmadığım avuç içi manzarası yalnızca ruhumu değil, aynı zamanda emeğimi, heyecanımı, zamanımı ve hayallerimi de kapsıyordu.

Sevgili, çiçek demetinin hangi çiçekçiden alındığından fiyatına ve hatta çiçeklerin cins ve ambalaj tekniğine kadar süzecek miydi?  Kim bilir!

Bunları düşünürken, “iyi bir oyuncu” olup olmayacağım  umurumda değildi. Yalnızca kendimi yaşayacaktım ve özgün yanımı taklitlere kurban etmeyecektim.
Oysa oyun ve taklitler beni ben olmaktan çıkaracak, sadece oyunun  ilk yaratıcısını  anmakla kalacaktı.
Akşama üç saat kaldı. Lojmandaki bekar odama dönüyorum. Hiç olmazsa, çiçek saplarının çıkıntılarını makas ile tıraş etmeliyim.
“Evet tıraş ve özel bakım seremonisi…..”

 O da ne:) çiçek balyasının tam ortasından yeşil bir yaprak dikkatime cilve yaparcasına sıyrılıp öne çıkmış. Çiçek renklerinin, benden özel görev bekleyen imaj bekçisi gibi. 

Gereği düşünüldü: yaprağın dokusunu korumaya özen göstererek, tükenmez kalem ucunun arkasıyla yaprağın üzerine bastırıp iz yaparak,
“birşey yazdım”
yazdım.

————————————————
not:bu konuyu destekleyen birçok teorik makale yazdım. 
Bu dizi de onların anafikri sayılır. 
Bu nedenle bir belgesel gibi, devam etmek istiyorum 
ama, şimdilik zaman sorumum ağır basıyor. 
koşulları zorlayacağım.
İlgisini esirgemeyen değerli konuklara
saygı ve teşekkürlerimi arzederim.

Hrant Dink cinayetine örgüt aranıyor(muş)!

http://hranticinblog.blogspot.com/

“sağ” ayakkabının yırtığı düşmanın vicdanı

ruh hailimin güvercin tedirginliği:
….
Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere… Her neresiyse.
Ürkek ve özgür

ayaklarımızın götürdüğü yere…. ayaklarımızın götürdüğü yere…. ayaklarımızın götürdüğü yere…  ayaklarımızın….>>>>>>

ruh hailimin güvercin tedirginliği:
Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.
Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.

Bu kadar ip ucundan sonra halâ,  Adalet için  bir adet örgüt aranıyormuş!

ruh hailimin güvercin tedirginliği:
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce
…..

Ütopyalar umut yerine geçer mi bilinmez ama, kurda kuşa yem olmaktan kurtarmıyor!!!

nazlı-can

nazlıcan


burdan
 her gülen  güldüğünü sanmasın
güller yakamdan  ayrılmasın, 
gülleri severim, gülenleri de
gülü gülenlere,
dikeni gülmeyenlere kalsın.

gül yakamda NAZLI ama
CANlısı dalında kalsın./z.ö.

                                               

bu yazının devamıen kısa zamanda…

kış ve yaz

kışı olmayanın yazı, sevgisi  olmayanın nazı olmaz

ölümsüz umut

kaçakçılıkla beslenen çiçek

bir rüzgar eser, içinde polen saklı

bir rüya görürüm, rengi pembeye çalar
bir bahar belirir kışımın ortasında
bütün renkler çıldırsa da modada,
 bombalar doğu’mda ölüm kusarken,
kırılırken gözlerimde gerçekler,
 ütopyamda herşey tozpembe/z.ö.
not: bu yazının devamı aklımda

Eski (meyen) bir hikaye

 melodisi yan sütunda

Mevsim Sonbahar.  Şiirlerde ayrılığın ve ölümün borcu dökülen yapraklara yazılırken,  aşka  gidişin yolunu fırtınalar süpürüyor.  İlkbaharın afrodizyak hüneri bu mevsimde toprağa düşen renk fidelerinde saklı.
O’nu ilk gördüğümde,
 hayalime çizdiğim tablonun, can ve koku verilmiş son hali diye geçirdim içimden. En küçük fırça kaçkıntısına rağmen kim bilir kaçıncıdan sonra tamamlanmış bir resim gibi… 
Damla vardı düştüğü resmi müsveddeye çeviren,  damla vardı  düştüğü  gönlü aşka döndüren…  
Ruhuma saldığı kıvılcımla,   yalnızlığıma küf yapan yağmur damlası buharlaşmaya başlamış, yeşile çalan  iz bırakmıştı yerinde. 
Heyecanımın güdümündeki bütün dengeler, mevsim engeline rağmen genişlemeyi sürdürüyordu. Ne toprağı fazlaydı ateşi boğan, ne de ateşi fazla toprağı kavuran.  Dünya filizlenen bir aşkın hesabına dönüyordu sanki.
  O’nu sevebilmek olasılıktan çıkmış,  mutlak değere dönüşmüştü.  Kalbimin sıcaklığında buharlaşan küf kokuları  yerini, yalnızlığımın kör kuytusunda açılmaya yüz tutan tomurcuğa bırakıyordu
Uykuma uyanıklığıma, yediğime içtiğime, soluduğuma tümüyle karışmıştı zamanı dondurarak.
  Bir gün, birkaç kutu bira almıştım sevdamın deminde kaybolmak, aranmak ve  bulunmak testini denercesine. Ilık bir güz denizi kumsalında büyükçe bir taşın üzerine oturdum.  Sahil gazinosunun hoperlöründen yayılan bir aşk şarkısının ritmine tempo tutan kirpiklerim,   O’nun yanıbaşımda yokluğunu sorguluyordu adeta.  Yağmur sonrası meltem rüzgarında salınan  dalgacıklarda bir kırılıp bir savrulan şavkı gözlerimin önüne geliyordu.   Doğuştan permalı saçlarının helezonik yapısına nasıl da benziyordu su zerreciklerinde kırılan ışığın gökkuşağı.
Akşam karanlığı renkleri yutmaya başladığında hayalden gerçeğe dönüşün refleksiyle uyandım.  Duygularım aklımı da dikkatimi de teslim almıştı. Heyecanımın bedenimden emdiği ter sıcaklığıyla doğanın iklimini fark etmem imkansızdı. Akşam serinliğinde  belime saplanan soğuk, belimi orta yerinden bükse de, çok da umurumda değildi.
Akşam oldu.
Toplam iki saatlik bir uyku ile sabahın altısında uyandığımda, ancak üçüncü hamlede doğrulabildim. Ayağa kalkmak istedim, bedenimin kontrolden çıktığını anlayınca, kendimi yatağa tekrar atıverdim.
 Akşam yemeğine davet edilmiş olmaktan duyduğum heyecan ile belimdeki acı birbirine karışmıştı. Bazen heyecan baskın çıkıyor bazen davetsiz ağrılar. Ağrı ile heyecan arada bir eşitlendiğinde, O’nun karşısına özürlü çıkmanın doğuracağı kaygı, ağır basıyordu.  

Akşam yemeğine henüz on iki saat var. “Acı acıyı su sancıyı keserdi”. Spor takımlarımı zar zor giyinerek, kendimi şehir dışındaki boşluğa attım. Küçük adımlardan sonra ısınan kaslarım   gevşedikçe hızım artıyor, kaslarım ısındıkça sızım azalıyordu.

devamı olabilir

Dilemek (mim)

Yeni yılda kavuşmayı dilediğimiz 12 şeyi yazıp 12 kişiyi mimliyoruz. Demiş sevgili Nehirİda.
 “12” popüleritesi olan bir sayı. Onikiden vurmak, oniki parmak bağırsağı, oniki imamlar,  oniki adalar….
Ve 12 dilek. 
Dileğin muhatabı Allah, isteğin muhatabı ise emeğinizi (başkasının emeğini değil) sattığınız mülkiyetin sahibi olan kurumlardır. Allah’tan dilediğiniz bir şey için, onu hak edip etmediğinizi düşünmezsiniz. Farkında değilsiniz, hatta kötü niyetli olduğunuz da söylenemez ama, biraz egoistçe  istektir bu.  
Dilemek “dilenmeyi”  fiil-leş-tiren bir sözcük olması nedeniyle, biraz tembelliği ve hatta asalaklığı çağrıştırır kanımca.  “Allahım bana bol rızık ver” ne demek? Hadi aşırı iyimserlik damarım tutsun da,  erişilecek hedef olarak  alınmasında sakınca olmadığını itiraf edeyim. Önemli olan motivasyon kazanmak ve dilediğimiz değerler karşısında emek ve proje üretmeye heveslenmektir…
 “Nasıl olursa olsun, dileklerim gerçek olsun” derseniz, birinin sahip olacağı değer bir başkasının kaybından türeme olasılığı yüksek olacağından, kapitalist ahlakçılığa pas veren bir yaklaşım olur.  
Helal-haram kavramı var ya din ve geleneklerimizde? Bu kavramın, sosyalizmde ve İslam şeriatında biraz nüans farkı var.  Din kültürünün “olursa hayırlısı olsun,  helalinden olsun” önermesinde biraz  meşruluk  niyeti yüklü. Ancak, bu meşruluk emek-değer karşılığı değil, yine “bencilliğe bir zarar gelmesin” anlamında kullanıldığını sezi-yorum.
Şeriatın, “kazancın onda dokuzu ticarettir” sözü kapitalist ahlak ile örtüşür. Sosyalizmde ise, ticarette kâr değil, sadece nakliyat ve saklama giderlerine harcanan emek miktarı taşınan ürün fiyatına yansıtılır. Daha açıkçası, “köşeye sıkıştırarak, malı almaya zorunlu bırakarak kazanmak isteyeni Marks hoca’ya şikayet etmek vaciptir. Böylelerine muska yazdırıp sidikliğini bağlatmak da….
Bu kadarcık ütü yeter,  artık dileme zamanı geldi. Dilekler maddi olacaktır doğal olarak. Yoksa, temeli olmazsa maneviyat ayakta nasıl durur ki?…
İnsan öncelikle bir olta dilemeli. Ardından balık tutmayı öğrenmeli. Bu koşulda dileklerimin sayısı 12 değil, islamın şartı sayısında olsun. Gerisi çorap söküğü gibi gelir.
1-      Dünyanın 17. büyük ekonomisinin, yine dünyanın en az (ama en az) 17. sırada adaletli dağıtımını sağlayacak bir siyasi iktidar dilerim. Bu kadar büyük adalet büyük fedakarlık, etik ve hümanist duygu gerektirdiğinden, sınırsız mülkiyet biriktirme hakkını savunanların işi olamaz. Geriye tek seçenek kalıyor, onu da tahmin edebilirsiniz.
2-      Birinci şık gerçekleştiğinde, insanların maddi sorunu kalmayacağından, güvenlik sorunu da en aza ineceğine iddiaya girerim. Bu cesaret ve hırs ile, güvenliğe harcanan mevcut 37 trilyon (katrilyon da olabilir) tl, bütçenin, eğitime ve sosyal hayatın gelişmesine harcanmasını dilerim.
3-      İkinci şık gerçekleştiğinde, insanlarda oluşan tatmin duyguları işlerindeki verimliliği de artıracağından, az emek ile fazla ürün alınacağından, sosyal hayata ayırılacak zaman artacağından,  Avrupa birliği dahil,  dünya devletlerinin tamamına işkembeden değil, tam ciğerden hava atmamızı dilerim.
4-      Üçüncü şık gerçekleştiğinde, uluslar arası ve ulusiçi savaşa gerek kalmayacağından, para sadece mübadele (değişim) aracı olarak işlev göreceğinden, bu istikrarı besleyecek olan büyük makamların adayları büyük paralılar (ya da palavracılar) değil,  “büyük insanlar” olmasını dilerim.
5-      Dördüncü şık gerçekleştiğinde,  dileyen namazında niyazında, dileyen meyhanesinde barında, dileyen bahçesinde narında, dileyen bilmem ne adalarının bağrında, dileyen dileye diley dile, dil…….. ama dilenmek yasak.

bu yazıyı okuyan herkesi mim (sobe)lemiş olayım

"Papi Chulo" ve özgün amatörler

Pakistan’lı Abbas
 (Balti)

Bay Balti Raper farkı nasıl da kapatmış
ve birkaç adım  öne uzatmış kaderini.

Köy halkının alayından uzak,
sonbahar solgunu ağaçların hüznüne öyle yakın;
küskünlüğün astarı tersyüz edilmiş.
ritmin coşkunluğuna vurmuş şarap kırmızısı tadında.
Öyle mutlu,
öyle ürkek,
öyle karışık ki!

Global “grizu” sol yanımı depreştirdi

12 Aralık 2011 saat 19 civarı, Meclis tv.de Ertuğrul Kürkçü ve ardından Emine Ayna’nın enerji Bakanlığının bütçesi gündeminde konuşmalarına tesadüfen rastlayınca, “amanııınn, mecliste, bütün insanlığın ortak çıkarı konusunda adam akıllı laflar da ediliyormuş” diyerek, kumandanın +ses butonuna basıvermişim. Meclisten ve mevcut düzenden “iyi şeyler” bekleme uyuşukluğuna karşı bir dikkat uyanışı doğdu içimde.

İki milletvekili özetle şunları dedi: “enerji açığı için ayrılan bütçenin neması büyük oranda ayrıcalıklı yaşayan insanların savurganlıklarını finanse etmeye yarayacaktır. Bir ömürlük zenginlik için gelecek nesillerin yaşama hakları gasp edilecektir; bu nedenle nükleer santral ve doğa katli ileriki zamanda bir insanlık suçu sayılacaktır; önceliğin enerji savurganlığını (adaletsiz kullanımı) önlemek olmalı, daha sonra doğal, zararsız kaynaklardan enerji arayışına girilmelidir. (“Kıbrıs işgal edilmiştir” sözü daha fazla cümleye ihtiyaç göstermiş, başka yazı konusudur.)

Avrupa birliğinden beklentimiz, serbest piyasa vurgunculuğuna ortak olma hayali yerine, onlarda işleyen adalet mekanizmasının itici faktöründen yararlanmak olmalıydı. Kendi ülkemizin farklı inanç ve düşüncedeki insanıyla (özellikle Kürtlerle) bir araya gelinip, dünyanın bize gıpta edeceği, bizi örnek alacağı uygarlık düzeyinde yaşamak için bütün engelleri bir vizyon ile aşmalıydık. Böyle bir övünç için birliği önce kendi içimizde kurmalıydık….” vs.

Globalizm, seksenli doksanlı yılların popüler kültürüne işaret eden bir sözcük idi. Uydu teknolojisinin şatafatında, liberal özenti özümsetilerek, en masrafsız yoldan, toplumları ikna etme yankısıydı.  Bu yöntemin 3. dünya savaşından daha az maliyeti vardı da ondan tercih nedeniydi. Yoksa kapitalizm, her bunalımında bir savaş icat edebilir, milliyetçiliği ve dini tedavüle sokardı. Günümüzde milliyetçilik rafa kaldırılmış olunsa da, onun yerine dinlere yatırım yapılarak, sessiz sömürüyü “incitemeden” uygulamaya koydukları görülüyor.

Başta Amerika’nın, %99’u temsil ettiğini söyleyen Wall Street’çileri olmak üzere %1’lik zengin sınıfa karşı eylem içindeler.
Arap Baharı dedikleri (bence yalancı bahar) isyanlar ile WS’çilerin eylemleri için umudum, Montaigne esprisinde bulur kendini: “hocam, erkekler kadınların ellerini niçin öperler?
-ee biryerlerden başlamak gerek” demiş. Yalancı bahar bile olsa biryerlerden başlanmanın ip ucu sayılır sadece.

* * *

Zengin olandan nefret edenlerle, zengin olma KRİTERLERİNDEN nefret edenleri ayırıyoruz. Ayırdığımız zaman göreceksiniz ki, en yoksul ile en zengin arasındaki fark asla bir ömürde erişilmez olmayacaktır.
Bilgi, ahlak ve yetenek geçer akçe olmaktan çıkarsa, onun yerini “kurnazlık” gibi, popüler davranışın alması kaçınılmaz olur. Tıpkı adaletin acizliğinden mafyalaşmanın doğuşu gibi.

Bilgi ile kurnazlık en çok uyuşuk toplumlarda başa baş rekabet etme şansı bulabilir.

Kestirmeden bir ün, makam ya da maddi kazancı matematik mantığının dışında arayanların anavatanı liberal düzenlerin iktidar olduğu yerlerdir.

Bu ortamda şans oyunları ve kazanma hilesine kafa yormak, kazancın meşru yolunu bulmaktan kolaydır!

Meşru yol:fırsat eşitliği, erdemlilik, bilgi birikimi, onur ve cesaret renklerinin kombinasyonudur.

Aydınıyla düşman, yoksulsevicliği erdem sayanlar “demokrasi oyununda” galip olunca meşru yol vicdanlarda yedek ama pasif değer olarak kalmaya mahkumdur.

Krizin nedeni bilinmez(!) de, ilacının tasarruf ya da israfı önlemek olduğu söylenir.

“İsraf etme insaf et” sloganı, vicdana yöneltilen bir otokontrol hamlesidir sadece. Oysa vicdana güven devri, sömürü zincirinin ilk halkası olan kölelik döneminden sonra hızla çökmeye başlamıştı. Son halkası olan neo liberalizm kültüründe “vicdanın” yeri ancak itaat avcılığına ipotek gitmiştir.

Tanrı sevgisi ve cennet hayali, yoksul ve buna bağlı olarak cahil bırakılmış insanlarda masum bir değere sahip. Yoksul ve cahil aynı zamanda yardım eden değil, yardım alan olduğuna göre, “israf ve insaf” çelişkisiyle, savaş ve kriz faturasını kimin sırtına yüklediklerini düşünürsünüz?

Zade ile zede çelişkisi

İki günlük mevsimsel bir baş ağrısından kurtulmanın coşkusuyla güne başlarken, akşam haberlerinde gördüğümüz tablolar, coşkumuza karşı kuvvet olarak atağa geçiveriyor.

Kadın-çocuk öl(dürül)me sayısı, düzenzede-kaderzede, ekmekzede-savaşzede, eşzede-aşkzede… oranları ortadayken, rutin bir baş ve moral ağrısından seslice söz etmek ne garip bencillik! Bunlar geldi geçti aklımdan.

Şu pratik hayatımıza bakın, tarih bilgilerinizle karşılaştırın, “zade” ile “zede” yansımasında, emek ile asalaklıktan başka ne görebiliyorsunuz? “Dersim katliamı”nda bile “zede” ile “zade” çelişkisini vurgulayan yok. Yani, isyana sürüklenip kırılanlar ile ondan nemalanmak isteyenler arasındaki farkı….

Ağanın “a”sı eşeğin “e”si insan kaderini böyle tersine çeviriyorsa, zihni’nin “z”si de bu kadere çomak sokmaya çalışır. Bu iki tersliğin başında olmanın rastlantısal utancını arsızlığın duvarına yapıştırır.

Zade ile zede çelişkisi Emek ile sermaye çelişkisi nin fotokopisi gibi…

ZAde: Türk Dil kurumuna göre “dürüst, doğru adam” imiş.
Bu imaj farklı ideolojik kültürlerde farklı anlama gelir de, hangisi egemen ise halkın bilincine onun paradigması monte edilir.

“Evet bütün şeyhzAdeler, asilzAdeler dürüst adamdırlar; hepsi alınteriyle geçinen, kimsenin emeğini sömürmeyen insan demektir” (külahıma anlat diyenler sol yana geçsin)

“Zede” sözcüğünün TDK internet kayıtlarında bulunmaması da “komünist propaganda”ya karşı önlem olabilir”!

Bayramlarda seyranlarda kahramanlık ve inanç nutuklarında dünyaya meydan okurken, dünya “yaşam kalitesi” sıralamasında patlak balonun içini palavralarla doldurarak uçurma çabamız ne komik!

Çoğunluğun ancak demokrasiye dolgu malzemesi yapıldığı ülkemizde yaşam kalitesinin vasatlığına alıştırılmışsak, hayata dair hiçbir sürpriz şaşırtmaz, panikletmez ve korkutmaz
Buna karşılık bağışıklık sistemimiz güçlenir ama acıma duygularımız da –istemeyerek-matlaşır!

Bir acı haberde aklımıza ilk gelen “nasıl bir yardım katkısında bulunabileceğimiz?”… Ardından, yakın çevremizde yardıma çeşitli derecelerde muhtaç insanların sıralaması ve zedeler ile zadeler arasındaki uçurum!…

Kendi çemberimizde paniği ıskalamış olan benliğimiz burada tamamen dağılıverir. Nasıl dağılmasın ki, yardım çıtası aniden yükseliverir ve çember oldukça genişler.

Hükümetlerin devlet bütçesini toplumun homojen olamayan yapısına hangi ideolojinin ahlak, kanun ve geleneğine göre dağıttığı ve bu toplumdaki imtiyazlıların korunduğu noktaları sorgulamak geçer içinizden. Zede ve zade arasındaki fark, hümanist duygularınızın devreye girdiği oranda açılıverir.

Her şeye rağmen “ilk yardımda öncelik”in evrenselliği, etiği, hümanizması ve hiçbir koşula bağlı olmaması, ardından vijdan denilen etik mekanizma işleyişini sürdürmeye devam etmesi ilkeleşir ve kendi sol benliğinize dönmeyi başarırısınız.

Sol benliğin diğer hümanist görüntülerden farkı vardır. Acı ve yoksulluk çekene yardım etmek ve zekat vermek sevabı benciliği ve mahcubiyet görüntüsüne tanıklık yerine, mutluluğu güvenceye alınmış insan görmeyi tercih edersiniz. Zade ile zede arasındaki farkı kapatmak için biraz politize olmaktan başka yol bulamazsınız.
Ya da kendi kabuğunuza çekilip, fasit (ya da faşist) dairenizde dönüp durursunuz!

Dersim’e çalışmak

Büyük Sanatçı Nejat Uygur’u saygılarımla anıyorum-Cibali Karakolu oyunundan bir parça

“Dersimizin konusu Van çadırlarındaki sobanın borusu”  mu,  yoksa o borularda “Dersim katliamı” mı tütüyor?
Belli ki yine yeni bir kazık sallanıyor bu toplumun ardında; dikkatler tavana odaklandırılıp, ceplere  girecek el geliyor aklıma. Gazın verdiği basınçla komşularla savaş hesabı mı , yoksa her dönemde olduğu gibi “enayiliğimiz” yeniden tescilleniyor mu?
Halkın hayata dair doğal gündemi olamaz! Gündemi bizde her zaman cibali karakol komiseri belirler. Kel başa şimşir tarak hesabı…
Düşündüğümüz gibi, gündem kaydırmada art niyet yoksa Hükümetin ve Cumhurbaşkanının yerinde olsam, Önce, padişahlığı yıkıp cumhuriyeti kurarak kendine bu makamlara sıçrama fırsatı ve hakkını verdiği için Atatürk’e teşekkür ederdim; sonra, inanıyorsa soykırım olduğuna, Dersim (Tunceli) halkına o dünya bilmem kaçıncısı büyük ekonomiden tazminat öder, ayrıca bir de kocaman harflerle ÖZÜR DİLERDİM. Çünkü, develt makamı sürekli olduğundan, bir önceki yanlıştan sorumludur.

özü söze boğduran güç

Aslanı da çakala….

İnsan haklarına öyle saygılıydı ki, kölelerini asla aç bırakmazdı./Tarihin “şahsiyetli” kişileri..

Kadın haklarına öyle saygılı ve edepliydi ki, karılarının her birini, akşamları, sırayla ziyaret etmeyi ihmal etmezdi. Hatta büyük karısı ağır hastalığa yakalandığında, onu kendi elleriyle doktora götürdü, hastanın baş ucunda ağlamaklı bile oldu/Padişah Abdülmecit ve ataerkleri İçin söylendi-HaberTürk Tv.de bir tarihçi.

Çalıştırdığı kişilerin “şahsiyetlerine” öyle saygılıydı ki, doğum yıl dönümlerinde her birine ayrı ayrı kutlama kartı göndermeyi asla ihmal etmedi.
Çocuk haklarına öyle saygılıydı ki, evlerine bir parça ekmek götürsünler diye onlara verdi./Namı diğer kapitalistler

Karısını öyle severdi ki, bir gün kafasını odun ile kırdığında, akan kanı durdurmak için domates salçasını kendi elleriyle kırık yere sürdü ve kafasını kollarının arsına alarak, bağrına bastı./İbrahim Tatlıses’in, babası için dedikleri- Cumhuriyet G. Röportaj.

aşk buna benzer-.melodik şiir

http://www.divshare.com/flash/audio_embed?data=YTo2OntzOjU6ImFwaUlkIjtzOjE6IjQiO3M6NjoiZmlsZUlkIjtzOjg6IjE2MTM5ODMzIjtzOjQ6ImNvZGUiO3M6MTI6IjE2MTM5ODMzLTg1NSI7czo2OiJ1c2VySWQiO3M6NzoiMjEzNjEwMyI7czoxMjoiZXh0ZXJuYWxDYWxsIjtpOjE7czo0OiJ0aW1lIjtpOjEzMjA4Mzk4NDM7fQ==&autoplay=default

doğu-m ölüm ile anılırken!

Yolumuzu kesen karınca konvoyunu ezmemek için üzerinden atlayarak geçerken,
deniz kenarında ölüme sürüklenen milyonlarca deniz yıldızlarından bir tanesini usulca yerden alarak, denize fırlatan filozofun etik gururu insan onuruna ayna tutarken,
dalda kanadı sıkışan bir kuşu kurtaran itfaiyecilerin cankurtaran imajını hayranlıkla onaylayıp alkışlarken..

“Kimine Allah vuruyor, kimine kulu!” halkdeyişi, yer ve gök kutupları arsında dönen ölüm milini andırıyor.
Ölüm kusan depremler konut sektörünün kurbanı olurken, üniformalı yoksullar da savaş sektörünün kurbanı olması hayra alamet midir!
Ucuz ölümler etnik kökene değil, ucuz bütçeye takılıyor! Gerisi teferruat….

                                               Beni terk etme
Unutmak zorundayız,
herşey unutulabilir,
geçip giden herşey…
unutmalı:
geçen Yanlış anlaşılmalarla,
yitip giden zamanı.
ve zaman kaybedilir:
anlamaya çalışmakla,
geçen o saatleri..
ki zaman zaman,
“niçinler” öldürür
kalplerdeki mutluluğu…
Beni terk etme
…….
buradan

hangisi daha tutti frutti?

 Tony Gadlif filmi, Gajo Dilo Youtobe’sinden alınmıştır.
GDO (genetiği değiştirilmiş organizmalar)
“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” Demiş Herakleitos ama,
bu deyişin odak noktası bilinmediği  için,  ortada dolaşan serseri bir laf olarak kalmış; bu durum ancak gen değiştiricilerin işine yaramış.
“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlar; oysa sorun onu değiştirmektir” demiş Karl Marks,
“değiştirilmesi gereken canlının doğası değil, davranışlarıdır” diye de eklemiş. Çünkü, gelişmenin dinamiği, daha iyisine ulaşmak güdüsüdür de ondan….
Hızlı değişen eksik değişir. Hızlı değişen yanlış da değişir.
Şeriatçı bir politikacı, 1 ya da 2 yıl gibi kısa sürede Liberal kapitalist ideolojiye dönmüşse, o politikacı gdo’ludur.
Aynı kural diğer düşünce sahipleri için de geçerlidir. Gdo’lu bir şeyin gürültüsüyle görüntüsü vitrinliktir ancak, beslenmelik değil.
Bir şekilde ünlenmiş biri, amatör iken selam verdiğine, profesyonel olduktan sonra da aynı sıcak duygularla selam veremiyorsa, o ünlü gdo’ludur, ona sınıf atlatan şey kültür değil, para olduğundan, tadı, tuzu, ekşisi yoktur…  Yani, “sıcak duygular” savrulmuştur. Onun gdo’lu olduğunu  eserlerinin metalik duruşundan  da anlarsınız. Çünkü, ordan buradan aşırarak, kötü ve izinsiz taklitlerle “tüccar ün’lüğünü ”  gizleyemez.
Sanat halk ve sanat için değil, sanat sadece cep için icra edilirse, izleyenini kazıklamış olur. Gözyaşı rolünü bir baş acı soğana borçludur çünkü.
Para da değişim aracıdır ama,  sermayenin egemenliğe dönüştürülmesi, genetiğinin değişmesi demektir ki, buna “niteliksiz kazanç” denir. Niteliksiz “kazanç”ın özünde haram vardır.
Oragnik değer ile GDO’lu değer arasındaki fark,
Sabina’nın dansı ve Adrian Simionescu’nun “tutti frutti”si ile,   
Gökçe Dinçer’in dansı ve “tuttu fırlattı”sı arasındaki fark gibidir.
GDO vitamin değil, ancak komiklik üretir

aşk buna benzer

Cezmi Ersöz’ün  “aşkta yarın yoktur sevgili” şiiri
Nurettin Rençber-’in  “aşk sana benzer” melodisi ile

Hayatın ACI gerçekleri,  yoklukların sıradanlaştığı yerde var olur;
aşk ACISI da öyle.
Acılar nedenleri yerine hep öznesini yer ve bitirir!
Yarayı kaşımanın hazzı şaşırtır bizi, kan kaybı değil.
Hiç aklımıza gelir mi bunca acıya katlanmaya yaktığımız enerjiyi,
acı gerçekleri “tatlıya bağlamaya” verebilmek?
Biraz politika, hepsi o kadar.

kent makyajından yayla güzelliğine

yerel sanatçı, Mahsuni Şerif ve Sabahat Akkiraz’ın yakın arkadaşı, hemşerim “Aşık Aliyar”a selam olsun

Bu aralar serin bir yayla kokusu esiyor ufkuma.
Çocukluğumun gerçekleri bilinç altını dağ mantarı sabrıyla zorlarken bir hoş oluyorum; yüreğim gıdıklanıyor. O zaman iliklerimde “topraktan betonarmeye uygarlaşma”nın heyecanı varken, şimdi düşüme “u” dönüşü yankılar asılıyor.

Kentler kirli.
Uygarlığın yan etkileri, umulan tedavi etkilerini çoktan aşmış. Oksijeni karbonmonoksite boğdurulmuş, aslanları da çakala…
Doğanın seri katilleri rekabet peşinde!

Gecekondulular, köylerinden-kökünden koparılmış vazoda solmayı bekleyen buruşuk çiçekleri andırıyor; bayat ve taze burjuvanın ekonomik, politik ve romantik açlıklarına amade…

Kentler kalabalık. Özgürlük çemberi alabildiğine daralmakta.

Varlıkların meşruluğu değil, miktarı puan toplamakta. Servet “vatan” ile öznelleştirilip, kendine bu dünyadaki cennet ayırılmakta; boğaz tokluğuna uğrunda ölümü göze alan köylü çocuklarına da “öbür dünyada” şehitlik reva görülmekte. Aynı yolda aynı amaca hizmet eden üniformasız ama “iş kazası” sonucu ölenler “niyazi” rütbesinde!

Komşu bahçeden elma çalan köylü çocuğu yakalandığında müeyyidesi sıfıra çok yakın. Yayla çadırlarının kapısı pamuklu bezden örülü, sadece sinek girmesin diye.
Oysa kent sokakları elektronik alarmlarla dolu. Çelik kapılar çift sürgülü metallerle…
Küçük çalanlar alarm sektörünün ekonomik itici gücü ve tek kazanç kaynağı. Ama büyük çalanlara “nerden buldun?” demek çok ayıp!

Güvenlik önlemlerine ayrılan kaynak, yoksulluk ve cahilliğin önlenmesine yatırılırsa, “terör sektörü” de biter, savaşlar da. Ama bunu göze alırlarsa burjuvanın egosunu besleyen kaynak kurutulmuş olur! Çünkü, zekat, sadaka ve iş umudu ya da vaadi “amade olmayı” perçinleyen en usturuplu taktik de ondan.
Boğaz tokluğuna çalışanlar hiç olmazsa enflasyon kaybını talep ederken bütün matematik (muhasebe) ve fizik (polis) gücü şaha kalkarken, bir ömre bu kadar astronomik servetin nasıl sığdırıldığını(!) matematik, ahlak ve mantığa havale etmek çok ayıp.

Sonbahara çeyrek var; ardından kar yağacak. Yaylaların, bedenine kardan gelinlik ve saçlarına ova kokulu renklerden taç yapılacak.
Ovaların narin beline papatya karışımı yoncalardan kuşak takılacak. Mezdağ sakızı kokusu afrodizyak tadını sıvayacak çakranın libidosuna. Ve biraz sonra bahar gelecek. Vazolarda ve seralarda hormonlarla zorlanan çiçek ve gıdalar, kentin sahte yüzüne vurulacak……

Bir dünya seziyorum, yükseklerde.
Yıldızlar diyor ki ona “mavişim”.
Ciğerlerimizin iksirini sevmişim.

İnelim ovalara,
su dolduralım kovalara.
kuş dünyasının dokusuna,
ahşap evlerin çam sakızı kokusuna.
Ya Göllerde ala balıklar,
Ya metroda kalabalıklar.
Kuşlar ve ayılar,
Kentte kalsın bütün sayılar.
Bir şiir kitabı ve bir de, gitar..
Martılar, eksiler ve artılar,
Sevdama nakarat tutarlar….
z.örer

Doğa ana

doğa için çalanlar

Doğadan çalma doğa için çal”

Doğa ana’yı ancak, doğa babanın dölleyebileceği Ekim ayına ne kaldı ki şuracıkta. Çiçeklerin, böceklerin, arıların, çiçek ve toprak kokularının, sevdaların, yayla ve yaz aşklarının mevsimi olan bahara ne kaldı ki…

Doğal hayata tutunanların yuvasını yıkan barajlar, iklimi rayından çıkaran termik santraller, altın bulmak için sağdan yürüyen siyanürcü sülükler ve destekçileri, deniz kenarına oteller yaptırıp, çevresini utanç duvarıyla çeviren ayrıcalıklı sınıfın ağız şapırdatıcıları, güneş ile iki katlı konut arasına dikilen gökdelenlerin götverenleri… hangibirini saysam ki!
Bu eylemler doğa anaya tecavüzdür ve tecavüzden elde edilen sonuç piçtir.

Doğa anaya tecavüzün suç sayılacağı yeni bir dünya düzeninin özlemi ve umudu olmasa çekilir miydi şu hayat?
A-çekilmezdi (adını yazdır kardeş şuraya),
B-çekiliyor işte (sana sormadım ki),
C-bilmiyorum (iyi halt ediyorsun)

Üstümüzde ağırlık ve sancı yapan düzenlere “ne söylersek söyleyelim, söylediğimiz onların anladığı karadadır”/Mevlana. ve çevreciler 

Şeytan diyor ki, (Tanrı pratikte bu işlere seyirci kaldığından, şeytan ise işinin başında olduğundan…..) şurada bir hayal kur, hem de yazılı hayal, şu çalanların ıncığını cıncığını deşele!

Günah benden gitti:
Tek başıma iktidar olsaydım, çalma eylemini, açlıktan geçici olarak kurtulmak için çalmak, egemen ve zengin olmak için çalmak, egemenlik için çalanlara karşı “doğa için çalmak” olarak üçe ayırırdım.

Yoksulluk alt sınırı, kişi başına düşen ortalama (KBDO) ulusal gelirin 4/5’ü olsun.
Bu oranın altında bir gelire sahip olduğunuzu varsayalım ve “çaldınız”; çaldığınız miktar ile aylık geliriniz arasındaki pozitif farkın iki katını ödeyene kadar size fazla mesai cezası veri-yorum. Kbdo’dan az olan 1/5 oran sizin mesleki nitelik eksikliği cezanız olarak kalacaktır.

Elde ettiğiniz gelir, ulusal ortalama gelirin iki katı ve fazlası olduğu halde çalmaya devam ederseniz, fazla mesai cezanız, çaldığınız miktarı ödeyene kadardır. Buna ek olarak, çaldığınızın iki katı peşin olarak tahsil edilir.
Hayatı boyunca en az üç kez çalmaları bu şekilde cezalandırırken, üçten fazla çalma durumunda her çalma için bir hırsız rütbesi (sicil de diyebilirsiniz) verilir, “sakıncalı kişi” olduğunuz alnınıza yapıştırılır.

İşsiz olup da iş bulma kurumuna iş arama kaydı yaptıranlara iş bulunmadığı durumda asgari ücretin birbuçuk katı kadar bir miktarı çalması suç sayılmaz. İşsiz olup da iş arama kaydı yaptırmayanların çalmaları durumunda, en az çaldıkları miktarın üç katı kadar borçlandırılır, bir işe yerleştirilerek borcunu ödemesi ve işine devam etmesi sağlanır.

Günümüzde Doğadan çalmalar gizli değil, kapitalist hükümetin açık desteğine dayandıklarından, dayanaklarını dayağa çevirmek kaçınılmaz olur.

Bakıma muhtaçlardan iş yapabilecek olanları kendi özel isteğine göre, ücretsiz meslek kursuna gönderip, iş ortamını o koşullara göre düzenleyerek çalışmaları sağlanır. Çalışamayacak olanların tümüne ortalama ulusal gelir kadar aylık ücret bağlanır.

Büyük düşünenlerden bir danışman ordusu kurulur, kamunun çıkarına olmayan ve tek canlının dahi doğal yaşamını olumsuz etkileyecek, doğanın dengesini kısa ve uzun vadede bozacak enerji kaynakları ve fabrikaların kurulması yerine kurulanların kökünün kurutulması için şenlik düzenlenir.

Doğadan çalanlara bir vampir öpücüğü kondurulur, doğa için çalanların alnından teşekkür öpücüğü ile kalınmaz, aynı zamanda onların aile üyelerinin kamu hizmetlerinden öncelikli ve indirimli (hatta bazen bedava) yararlanması sağlanır.

Zenginliği ve yoksulluğu yasakladığımızda, çalma teke indirgenmiş olur ve doğanın cömertliğinde sevdaların ritmine tempo tutulur.
Çünkü mutlu hayat, yoksulluk ve zenginliğin iki ucunda değil, iki ucun arasındaki kalan yerdedir.

Not:çevrecilik kriterim, ayrıcalıklı sınıfın tatil yapacağı doğal yöreyi kurtarmaktan ibaret değil, zenginliğin asıl yaratıcı fedaileri olan emekçilerin yaşam koşullarıdır.

Destek: sos-ye-te çevreciliği

üretim ve aşkın kutuplarında dönen bir dünya düşlüyorum

ÇİÇEK ARISIZ,
ARI BALSIZ,
BAL BAHARSIZ,
BAHAR AŞKSIZ
düşünülemez

arının sesine bak aşka davet ediyor

(Sevgili edi.ben’in kulakları çınlasın; bu konuda çok söyleştik)

———————–

İnsan için hayat canlı kalmaktan ibaret değilse, mutluluk kombinasyonunun zirvesine ulaşmanın şartı, önceki faktörlerin doğasına etik dışı müdahale olmamasıdır.
“Sevdalı hayat” ancak bu ahenk içerisinde anlamını doğru olarak bulabilir.

Bal, bahar ve aşkın öznesi olarak arı ve insanın ürettiklerini, savunma farkıyla ayırabiliriz. Arı cinsinin faşisti olan eşek arısıyla, insan cinsinin kapitalisti arasında fark olmadığı gibi, üreten emekçileri arasında da fark yok. Ancak, insan cinsinin önemli bir çoğunluğu, daha iyi bir yaşam düzeyine layık olduğunun ve aşağılandığının farkına varmamasıyla arı cinsinden ayrılıyor.

Şöyle:
” Katil Arılar”
1957 yılında, Profesör Warwich E. Kerr, daha iyi bal üretebilmek için Afrika’dan 35 kraliçe arıyı Brezilya’daki Avrupa kökenli bal arılarıyla melezlemek için getirtti. (köle ticareti gibi). Profesör Kerr, kovanlara sadece işçi arıların girebilecekleri, kraliçenin ise geçemeyeceği bir düzenek yerleştirdi. Ancak bir arıcı farkına varmadan bu engeli kaldırdı. Neticede 26 koloni arı kraliçeleriyle birlikte sürüler halinde göç etmeye başladılar. Daha sonra bu arıların kaliteli bal yapmaktan ziyade kovanlarını fedakârca korudukları  tespit edildi. Bu melez koloniler bütün ülkeye yayıldı ve trajik hâdiseler görülmeye başladı. İlk ataklarında 300 Brezilyalı’yı öldürünce “Katil Arılar” ismini aldılar. (anarşist arı)
Bu Afrika menşeli arılar, (varsayalım ki zenciler).  İlk defa 1985 yılında ABD’de keşfedilen bu arılar yüzünden 1196 km2′lik bir saha karantina altına alınmış, ülke çapındaki 600.000 kovan ise özel olarak muhafaza edilmiştir. Bu arılara ait 12 kovan bulunup tahrip edilinceye kadar da karantinaya devam edilmiştir. ( kızılderililerin sonu!)


“Barbarlar, vahşiler, cahiller…”: 
19. yüzyılın sonlarında,  Kıta Avrupası’nda proletarya, Komün yenilgisinin yaralarını sararken, devrimci dalga, çoğunluğunu göçmen işçilerin oluşturduğu yeni bir işçi sınıfı aracılığıyla yeni bir kıtaya sıçradı. “İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü” 1 Mayıs, bu yeni sınıfın, “üretim koşullarının kendisinden içgüdüsel olarak doğmuş olan işçi hareketinin”, 8 saatlik çalışma talebinin bir ürünü oldu ve “tek bir bayrak altında, tek bir amaç için, tek bir ordu gibi hareket eden” proletaryanın burjuvaziye karşı dünya çapındaki savaşımının simgesi haline geldi.

Avrupa işçi sınıfının soylu ideallerine ve ABD doğumlu beyaz işçilerin “aristokratik” görünümlerine karşın, çoğunluğunu göçmenlerin oluşturduğu bu yeni proletarya, “barbarlar, vahşiler, Orta Avrupalı cahiller, yüksek Amerikan değerlerini anlamaktan uzak adamlar” olarak, işçi bile sayılmayan bir topluluğun üyeleriydiler.

İnsanoğlu (kızı demiyorum?), doğanın efendiliğine soyunurken, dayandığı ahlak ya da etik değerin kökenini düşünüp sorgulamadan ve herkes için en yararlı düzeni bulmadan, bu dünyada huzur olmayacak!

Hayvanlar dünyasında birinin beslenme “gereksinimi” diğerinin kanı üzerinde “hak” sayılıyor; insanlar için de birinin emek ürününü gasp etmek, diğerinin üzerinde hak sayılıyor.
Alınteri ve kan.
En temiz kan, insanın kendi teriyle kazandığı gıdalardan oluşan kan; diğerine bizim orda “kanı bozuk” denir.

Kan kaybı için insan daha tepkisel olduğu halde, ter (emek) kaybı için benzer hassasiyeti göstermiyor. Sigaradan daralan nefes borusuyla, idam kendiri ilmeğinden daralan nefes borusuna gösterilen tepkisellik farkı gibi. Oysa, kanı oluşturan ilk değer, arının -başka namıyla emekçi insanın- ürettiği bal değil midir!

“Arının deliğine çöp sokmak” deyimi, yukarıdaki ilişki zincirine pas bulaştırmak demektir. Zincir koptuğunda, mutluluğa ayrılması gereken kaynaklar, baruta ve kan akıtmaya ayrılmaktadır. Sonuçta, birkaç kişinin egosunu beslemek için baharın oksijenine nükleer atık ve karbonmonoksit salmak; yeşil alanları talan ederek ticaret metasına dönüştürmek; arının (emekçinin) artıdeğerini egemenlik aracı olarak dizayn etmek….
Sonuçta, egoizmin çılgınlığına ait bütün hamleler, “sevdalı hayat”a atılan çelme demektir.

Uyanıklarla uyurgezerlerin kutuplarında gıcırdayarak dönen bir dünyada yaşamak nasıl bir duygu? Diye soran uzaylı dolaşıyor tepemizde. (Burada ayık gezenlerin sevdası derin olmaz).

* * *

Dört kitap, bir açık oturum sözcüleri gibi karşımda duruyor şu an. Yazımın kare ası.
-“Tarihi Değiştiren Bilginler”/ Ali Çimen.

Das Kapital

Antonie Laurent de Lavoiser,  kimya bilimine katkısından sonra barutu icat etmiş olmasıyla, arının deliğine çomak sokanlara hizmet ettiği için cenneti boylamış olmalı!

- “Gerçeğin etiği”/ Alenka Zupancic-kant-lacan cephesinden… Başkasının hakkına saygı duymanın ahlaki ve etik kökenini irdeler.

-“Yaratıcı Dehanın Sırları”/Michael Michalko. Bu kitap, her ne kadar ABD istihbaratçılarının baş köşe kitabı olsa da, insan doğa ile mücadelesinde büyük düşünmek ve birçok gizleri çözmek için başarının gereklerini öğrenmek zorunda. Kim kullanırsa onun çıkarına işler. İngiliz şairinin dediği gibi, “istersen yol kenarını süsleyen bir ot ol, ama otların içerisinde en yeşili ol”. Einstein, “samanlıkta iğne ararken, iğne bulunsa dahi aramaya devam etmeyi ve olası bütün iğneleri bulmayı” deneyeceksin” demiş.

Arı gibi bal yapmayı bilipte onu korumak için sokmayı bilmiyorsan, onu da Marks’dan öğreneceksin.
İnsanlar çırılçıplak ve eşit olarak doğdukları halde, sonradan hangi manevralarla aradaki uçurumun şifresini çözmenin  “insancıl” hikayesi, felsefesi, matematiği, politikası, ahlakı, etiği ve hayata dair tüm ölçüleri haykıran -Das Kapitalin yeni tercümesinin 1. cilti, 860 sayfa.

Bize reva görülen hayat kalitesiyle, hak ettiğimiz hayat kalitesi arasındaki farkın anlamı yüklü bu orman kokan sayfalarda.
Emek-değer ve yaşamdaki içgüdüsel amacımız olan beslenme, barınma ve estetik gibi mutluluk kombinasyonu eşek arılarının vicdanına terk edilemezliğin stratejisi….

Akşam karanlığında, şehrin tam orta yerindeki plaj kumsalında topladığım dinginlik ile, dört kitabı aynı anda (desem de bir gün arayla) okumanın dayanılmaz ağırlığında tüy gibi hissediyorum kendimi.…
“Yemek hazııırrr” çağrısını 3. mü yoksa 4. mü seslenişte duyumsadığımın farkında olmayacak kadar dalmışsam, kadife fırçalı azarı hak ettiğimi düşündürüyor:).

Adı üzerinde gerçek-etik-hak-hukuk-yaratıcılık.. insanın tüm insanlığını tam kapasite ayağa kaldıran konuların tam ortasındayım.
Dört kitabı aynı anda ama, bir açık oturum düzeni içinde okuyor olmanın zoraki keyfi bağımlılığımı perçinliyor. İşimle ilgili görevimi tamamladığımın rahatlığı da karışınca aklımın orta yerine, geriye gitarın tellerinden sızan nağmeler kalıyor. Nostalji köşemin bir hüneri var ki, gitarın teline bir dokun bir daha yankılanıyor. Acemiliğim fark edilmiyor bu köşede.
Akşam haberlerinde izlediğim “Somali açlık krizi” ile “Yunanistan’ın iflas krizi”nin domino etkisi, okumakta olduğum kitapların magazinel kanıtını oluşturması bir başka basıyor yüreğime!

Ülkemizin yüzde yirmiye yakın bir oranda “ekonomik büyüme rekor”uyla, paylaşımda ve her türlü güvenlikte dünya sonlarında oluşumuzun ve olayın bu yanını birkaç muhalif düşünürden başkasının görmeyişi, dört kitabın içeriğinde bomba gibi duran kışkırtıcı gerçekler….

Sonuç:
kendi ihtiyacından fazlasını insanlığa (kamuya) sunmayı amaç edinen
ve bu amaca engel olanları sokan arıya sosyalist denir.

Bal kovanlarını “demokratik manevralarla” ambarında istifleyen arıya liberal kapitalist denir.

Liberallerin istiflediği balın depo kapısını kırıp işçi arılara tekrar dağıtmayı amaçlayan arılara anarşist denir.

Balını çalanları sokmayan, liberallerin stokladığı baldan, bir ömür boyunca, sadece tadımlık uman arıya da milliyetçi-mukaddesatçı denir.

Duygu dedektörü

Vicente Amigo – Bolero de Vicente

playa fare ile “tık” de, kedi ile olmaz

“Elektrik alamadım”  demek, “hoşlanmadım” demenin diyalektik materyalist rajonudur. Duygu bedeni sürüklemeye başladığında, teğet geçtiği her başka kişinin moraline dokunma, onun normal gidişatını etkileme riski fink atmaya başlar. Beden duyguyu sürüklediğinde de aynı kaos sürer. Önemli olan beden ve duygu etkileşiminin regülasyona bağlı kalmasıdır.
Regülasyon, “kıvamında ayarlamak” demektir. Başka anlamda açlığın giderilmesi…
 Demek ki duyguların da gıdaya ihtiyacı vardır .
Düşgücü,  insan bünyesinde  voltaj gibi gerilmeye başladığında, akıl yörüngesinde bir “manyetik alan” yaratır.  Duygusal elektronlar akış yönünü mantık “iletkeni” üzerinden sürdürebilirse, “zor başarılır, imkansız biraz zaman alır”.
Düşgücünün nanyetik alanı akış yönünü bulamadığında, baraj suyu gibi geriye doğru çoğalarak, akıl “nüve”sinin yanlarından  kararsız  bir dağılımla uzaklaşır.  Başıboş elektronlar sinir uçlarına batmaya başladığında, bedenin yer çekimine karşı kuvveti kaybolmaya başlar.
İşte o zaman,  ”hayal-düş” elektronları, potansiyel enerjiye dönüşemediğinden, “melankoli” hatta, moral bozukluğuna dönüşüverir.
 Diyalektik mantığın yasası şudur:
 “Doğadaki hiçbir olay, çevresinden bağımsız olarak anlaşılamaz.” 
Öyleyse, hayata dair bütün eylemlerde sorgulayıcılığın, denge üzerinde görevi vardır.
Yer yüzünde kusursuz ve sevimsiz insandan mod olarak söz edilemez.
Bütün insanlar sevimli ve sevimsiz özelliklerini birlikte taşırlar. Bu özellikler zamana, koşula ve olaya göre açığa çıkar ve koşullar ortadan kalktığında eski potansiyeline dönebilirler.
Koşulsuz sevmek, fedakarlık gibi alınsa da, aslında  istenmeyen duyguyu besleyip büyütmek demektir
Nasıl ki integral matematiği, eğri yüzeyleri hesaplamaya yarar;  sevgi dedektörü de gizli duyguların izini sürmeye yarar.
Sevgi dedektörü ilişki yüzeyinde  gezdirilmezse,  kimi, nasıl, ne kadar, nesini, neden sevebileceğimize karar vermek, insanı sevgi savurganlığına götürür.

not:”sevgi dedektörü” deyimini 2006′da bir forumda ilk ben yazdım. “duygu dedektörü” olarak googlede taklitleri daha sonraki tarih kayıtlarında görülmüştür. Belgesi vardır.

İki mim bir özür

    BiryazarsamBlogkendisine gelen bir “mim” i Blogdaşlarına havale etmiş.
Konu,  ” Blogger N’lerini seçiyor !” 
Sezi-Yorum’u  “En GüncelBlogger” kategorisinde göstermiş. En Güncelden kastı konu seçimi mi, yoksayazma sıklığımı tam anlamadım ama, bir aylık aradan sonra yazılan yazı ile“güncel” saymadığını düşünebilirim.
Örneğinaşağıdaki kategorize ediş şeklinin bir eylem olarak, belki “Blog sansüründensonra oluşan soğukluğu yeniden ısıtabiir” diye düşünsek de, kategorize edişlerin “kişisel deşifre”liğinin pek doğru olmayacağınıdüşünürüm.
Enİyi Tasarıma Sahip Blogger : 
EnGüncel Blogger : 
EnMeraklı Blogger : 
EnÇok Gezen Blogger : 
EnÇok Bilgilendiren Blogger :
EnÇok Kendini Anlatan Blogger : 
EnÇok Eğlendiren Blogger:
En Akıcı Yazan Blogger:
EnRenkli Blogger:
EnGüleç Yüzlü Blogger:
EnYetenekli Blogger:
KamilCengiz Bey’e ilgisinden dolayı teşekkür ederken, beni bu oyundan bağışlamasını dilerim.
 Ardından gelen BuMimin konusu: “Blogger’da ne eksik?”
Blogger’in en büyük eksikliği,  maç yüzünden dijitürk ile hesaplaşmasınınacısını Bloglardan çıkarmış olmasıydı. Onun dışında web sitelerinin paralıhizmet vermesini düşündüğümüzde, Blogger’in, bizim sayemizde reklam parasıalmış olsa bile, bize sunduğu hizmetin bedelsiz olması az fayda değildir. Üstelikreklam gösterimini bize zorunlu kılmaması da bir avantaj örneği sayılır. Çünkü,her reklam konusu, her Blogger için etik bulunmayabiliyor.
 Her özel mülkiyetinkendine has hesapları olabileceğinden, bizim isteklerimiz “hak” çerçevesindedeğil, ancak talep olabilir. Veri tabanını biraz daha güçlendirip, medyaprogramlarını duraklamasız- kesintisiz kullanabilsek iyi olur.
 Blog sansüründensonra WordPress’i keşfetmiş olmamız lehimize bir rekabet üstünlüğü sağladı.
Aslında WordPress’in Blogger’den daha kullanışlı olduğunudüşünüyorum. Ancak, İlk göz ağrısı mı, daha çok çoğunluğun WordPress’e tahliyesininorganizasyonsuzluğu mu, bilinmez; burada kaldık işte.
Teknik olarak fazla bir bilgiye sahip olmadığımdan, çok şeysöyleyemeyeceğim. Buna da şükür, bunu bulamayanlar da var))
Bu yazıyı kayıt ederken,. Blogger’in arayüzünün yenilendiği müjdesiylekarşılaştım. Bu da demek oluyor ki, Blogger sesimizi dinliyor.

Demkâr müzik Gurubu

25 Ekim 2010
Halk müziği, özgün müzik

Madem ki Ben Bir İnsanım

 Sedef’in kahkahası da müziğin güzelliğine dahil

Amatörlüğün heyecanı, profesyonelliğin ticari kaygısından üstündür ve kendim çalar kendim dinlerim bir de sevenlerim özdeyişlerim,  kişisel amatörlüğün ilk basamağını betimlerken, kamu önüne çıkıp yeteneğini ilgiye sunmak  sıradışılığın ilk adımıdır. Yeteneğin yanına zaman ve enerjiyi de koyduğunuzda, sizi tutana aşk olsun, yanında bir duble de şarap olsun.

Böyle ikrarınan böyle yolunan

(bu parçanın, iyi bir stüdyo ve iyi bir ses düzeniyle yeniden yapıldığını hayal ediyorum da…)

Einstein’e kendisi ile ortalama bir insan arasındaki fark sorulduğunda, ortalama bir insandan saman içinde bir iğne aramasını isterseniz,  iğneyi bulunca aramaktan vazgeçer, kendisi ise iğneyi bulduktan sonra aramaya devam eder ve olası bütün iğneleri bulmaya çalışırdı/Yaratıcı Dehanın Sırları-m.michalko-koridor yayıncılık
sedef suner ve  arkadaşları, “Demkâr” adıyla bir müzik gurubu kurmuşlar. Ortadoğu Teknik Üniversitesi öğrencileri (şu anda mezunlar) olarak beş kişilik bir orkestra. “Demkâr”ı  özetlemişler; italik sözlerle ne demişler, satır aralarında biz ne demişiz:
Demkâr, Alevi inancında “aşkın şarabı” anlamına gelen dem sözcüğünden hareketle “aşkın şarabını içen/dağıtan kişi”dir.
 İçki dağıtan Sünni güzel “Saki”den farklı olarak, içkiyi dağıtmasının yanında ayrıca içmesiymiş.  Antalya’da sahte rakı yüzünden ölen insanlar geldi aklıma. Servis edilen içkiyi önce dağıtana tattırmak için Demkâr
bulmak gerekirdi diye düşündüm.
 Tüm canları aynı kadehten bu şarabı içmeye davet ediyoruz.
 Bedenimizin ve dünyanın yüzde yetmişi sıvı olmasına rağmen, “içki”ye tööbe etmek aşkı öksüz bırakmak  olur ki, insan hayatından aşkı çıkardığınızda geriye bir adet hayvan kalır. “Madem ki ben bir insanım, aşk deyince akan sular  da durulur, şaraplar da…
O.Gencebay aşk için zehir içebiliyorsa, (bir teselli ver ‘de)  biz dost meclisinde şarabı su niyetine neden içmeyelim. Hem biz, sarhoş olmak için değil, mayhoş olmak için içeriz.
Demkâr müzik grubu olarak ilk defa Ekim 2010′da bir araya geldik.
17 Ekim Devrimi ile aynı aya gelmesi rastlantı  olamaz.
Amacımız müziğin ibadet olduğu toprakların sesini yankılatmak, “aşkın şarabı”nı dostlarımızla paylaşmaktı. Bu şekilde kendimiz de dinlemekten keyif aldığımız türkü ve deyişleri seslendirerek başladık.
Madem ki  “aşkın şarabı”…. Sizden bir ricam olacak kardeşler: özelikle Sedef’ciğim (bu samimiyet nereden geliyor demeyin, O’nun da abisiyim bu alemde) Gesi Bağları’nı acilen  repertuarınıza alın, yoksa şarabın asıl ham maddesi gibi üzüm üzüm üzülürsünüz.
Tüm amatörlüğümüzü ve hatalarımızı hoş görüp arkamızda duran dostlarımızdan güç aldık. Bu cesaretle de türkülerimizi söylemeye devam edeceğiz
Amatörler için her hata bir tuğla demektir. Bu tuğlayı ayağınızın altına alırsanız yükselirsiniz, başınıza düşerse, “başınıza tuğla düşmüş olur”. Dost her zaman arkadan esen rüzgar gibidir. Ama size yol aldıracak asıl enerji, karşıdan çeken başarı amacı olacaktır. Karşıdan esecek rüzgarlar için daha fazla enerjiye ihtiyaç olacağını biliyorsunuz. Özgün yanınız biraz da “protest tütüyorsa”, sanata bir sıfır yenik başlayacağınızın  farkındasınız. 
Sevgiler ve başarılar..
Emrah Altaca: Bağlama
Emre Sevim: Bağlama, Vokal
Fuat Eraslan: Vurmalılar
Ozan Özen: Klasik Gitar, Vokal
Sedef Süner: Vokal

mezar sapıkları

Can Yücel’in mezarına saldırı

AKP Datça İlçe Başkanı Ahmet Sedat Deniz’in ünlü şair Can Yücel’in mezarına şarap dökülmesine tepki göstermesinin ardından şairin mezarı önceki gece saldırıya uğradı./ akşam gazetesi
“memleketin hali benim halim,
öyle bir kabız olmuşum ki boğazıma kadar bok içindeyim…!”/

Can Yücel
       
 
  

Aklın kelepçesi

resim buradan
……………………………..
*Dış güzelliğiniz “iç dünya”nızın kefili olabilir mi?
-Güzelliğimi aromatik bitkilere kefilsiz borçluyum” dedi güzel kadın.
 
Vücudunun ağırlık merkezini,  sol topuğunun sivri yerine bindirdi;
sağ ayağının parmak uçlarında yükselebildiği kadar gerildi; omzundan sarkan kıvırcık  saçlarını sol elinin iki parmağıyla orta yerinden makaslayarak, helezonik bir  figür ile fırlattı;  iki saniyelik  zamanda üçyüz altmış derecelik savrulmayla, bir balerin kıvraklığında aynı noktada bitiverdi. Akordeon kıvrımlarına benzeyen eteğinin kanatları da saçlarına paralel, paraşütün piste inişini andırıyordu.
 Gülümsedi.
 Sorumun cevabı derinliği belli olmayan bir çukura gömülmüştü sanki. O derinlik belki bir mezar idi belki de çimlenmeye bırakılmış, bir zaman sonra meyvesini verecek bir tohumun anarahmi….
Gülümseyişinin ekosu dalga dalga yayılıyordu atmosferin azot kümesini ittirir gibi.
 *Domates aromanın neresinde?
-Yüzümün allığı domatesten ithal sadece ve bir de salçası.
*Yüzünün allığı masumiyet rengine benziyor oysa. Ten kokusunun şarap kırmızısından sızma olduğunu okudum henüz yazılmayan bir kitapta….
-Çok kitap okuyorsun anlaşılan?
 *Aklımı onlara borçluyum.
-Aklın  güzelliğe “üstünlüğü” nedir?
*Aklın güzellikle  “bütünlüğü” vardır.
-Kitap mı sevgili mi” desem?
*Oysa “aroma mı sevgili mi” diye sormazdım.
-Düşün ki, sorulara ambargo koymayacağını bilerek sordum?
Bir anda “kitap gibi sevgili” cevabı geçti içimden.  Öyleyse  elma ve portakalı neresine koymalıydım bu felsefenin! Afallamam çok uzun sürmedi:
*“sayfaları bitki aroması liflerinden, harflerinin mürekkebi çilek suyundan, konusu “mutluluğun tanrıçası” olan bir kitap demek istedim.  
-En son okuduğun…?
*Sen;  henüz bitiremedim”
-Hemen bitmesini ister misin?
*Kitapların sayfaları biter, anlamları değil.
-Senin için anlamın ne anlamı var?
*Anlamın anlamını, anlamsızlığın karanlık yüzü tanımlar, ben değil.
Belikten boşanmış saçının birkaç telini paşparmağına sarıyor gibi yaparak,  kafa profilini hafifçe çaprazlayıp,  gözlerini yere doğru uzattı. Gamzelerinde aniden beliren kızıllık, mayhoş utangaçlığının masumiyet  mührü gibiydi .
Durgunlaştı.
Sündürülmüş heceleri andıran ses tonuyla sormaya devam etti.
-Korkak mısın? Sorumu değiştiriyorum, maceranın değeri nedir sence?
*Elbette heyecandır ama…
-“ama”ların mayası bahanelerdir, bunu bilir misin?
*Trafikteki yön işaretleri de birer “ama” değil midir?
-Onlar hız keser ama (pardon) ve heyecanı öldürür.
*Bir ölüm olacaksa o sadece heyecan olsun; toprağı olsun da, mezarı olmasın. Heyecan, risk alma ve değişim sevincinin üst frekansıdır. Yeter ki risk alacak zaman bol olsun.
Aniden yüzüme baktı. Bakışının ateşi kalbime hararet fırlatıyordu adeta.  Kısa sürdü ama gelecek yılların romanını okuma sihri yüklüydü gözlerinin ferinde.
-Doğa Aromasını sever misin?
*Borçlandıracaksa evet.
-Borçlanmak ürkütmez mi seni?
*Borç yiğidin kamçısıymış; kır at kamçıyla rahvana gider demiştim.
-Yiğitlik nedir sence?
* Estetik ile aklı yan yana bir ömür tutabilmek. 
-Benimle evlenir misin?
………………………..

Gün-demsizlik

Yaz-mıyorum ve gündemsizim.

Günebakan gibi sessiz ve öfkesizim.

Taç yapraklarım bulanıklığa inat ışık toplarken,

dilim değil,

tanelerim vitamin mermisi kadar sivri.

“Gündemsiz kal, Gün-eş-siz kalma” yazdım yükselen manşetime.

Yüzüm güneşe doğru, sırtım denize.

Ulusal gündemde ne var, kaçıyorum.

Gündem operatörleri ne halt karıştırıyor, bilmiyorum.

Dağlarda kaç türk-kürt köylüsü ölmüş, öldürülmüş, aldırmıyorum.

Ortadoğu halkının giden ağası, gelen paşası kim sormuyorum.

Kaç kitap toplatıldı, kaç tecavüz pürtletildi,

Kaç yüzbinmilyon kişi yeniden,

12 bin dolar gelire teğet geçemeyeceği hayata doğdu,

düşünmüyorum; kahrolmuyorum!

Mevsim yaz ve ben gündemsizim.

“Düşünmeyi bırakıp yaşamaya bakacak kadar

liberal romantikim o kadar”!
….
Desem de inanmayın.

ben(deniz) gündemsiz “dem”lensem de

 Descartes hayranlığımı nadasa göndersem de.

Güneş yanığı başka, kader yanığı bambaşka!

Sormalı onu yazın ormanlara ve bir de aşka.

Yanığı regüle eden hedonist bronzluğa karşı

“kara kader” renkten sayılır mı ki!

Ehven-i şer-iat Demokrasisi

  
Kapitalizmin özüne çılgın egozim hakimdir. Ayıdan post, kapitalistten dost olmadığını, ulusal geliri ve hak kullanabilme olanaklarını paylaşım adaletsizliğinden biliyoruz.
 Kapitalistin aşkı ve milliyetçiliği değil, bütçesi ve hesabı olur.
Kapitalizmin demokrasisi üretim araçlarına bağlı, halk oyu bir tiyatrodan ibaret.
“Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimi”ymiş.
“Eşit hak” ha!
Yalancı!
Tanımlar eksiksiz yapılır da,  hakları kullanabilmenin maliyetini vurgulamazlar. Halktaki Stokckholm Sendromu alınan önlemlerin başarılı bir sonucudur.
Şiir okuma yüzünden Tayyip Erdoğan’ın  mahkum edildiğinde milletvekilliğine kılıf uydurarak “affedilmesi” ile,
Hatip Dijle ve Mustafa Balbay’ı  mahkum ederek milletvekilliğinin iptal edilmesi arasındaki fark tamamen liberal şeriatın özünü izah eder.
Demokrasi, zaten “ehven-i şer” bir yöntem diyorlardı. 60 yıllık demokrasi tarihimizde hep ehven-i şer ile yönetilirken, tanımdaki “eşit hakka sahip olmak” deyimi hep şerrin gazabına takıldı. Şer bir türlü gizlenecek gibi değildi de, “ey halkım, bundan daha iyisi yok” mesajıyla ehven tarafını yeşile boyadılar..
AKP’nin  elinde ehven’i de gitti sadece “şer”i kaldı. Bu da demek ki, “Şeri-ata” bir “ata”lık mesafe kaldı. Ata’yı zaten gözleri tutmamıştı ki. Ama makam-mevki uğruna  bir gecede demokrasi ustası olmaları, liberal takılmalarının doğal sonucuydu. Bu durumda Ata’yı demokrasilerine sos yapmak kaçınılmazdı.
Demokrasi, şeriata gidecek yolda bir araç idi.
“Demokrasi mi istiyorsunuz, alın size demokrasi” demeye getiriyorlar.
Kenan Evren’in darbe yapma hazırlığındaki mantığa ne ise,  liberal şeriata giden yol da aynı taşlarla döşeniyor. (Önce asayişi ihmal edip,  “tam kıvamına gelince”  darbe yapmışlardı)
Oysa Demokrasileri halkın bilinci yürütür.
Demokraside emeği olmayanların yemeği oluyorsa, bu liberal  rejimin doğasına tıpatıp uyar.
Sosyalizmde “para ve makamın önemi yok mühim olan insanlık”. Bu yüzden Çirkef yarışların  çirkin demokrasisi gündeme giremez.
ütopyamla bile mutluyum.

baba

Sorumluluk, tecrübe, gözlem kapasitesi,  güven,  kişinin doğası, kültürünün markası, kodlanmış gen karakteri ve benzer konumların toplamına denir.
Etten ve kemikten yapılmış ama, çocukları ve sevgilisi için, stoktaki toplam enerjinin birkaç katını üretebilme yeteneğine sahip. 
Babalar, evlatların geçtiği yoldan geçmiştir de evlat babanın yolundan geçmemiştir. Aradaki fark, “son söz”ün keskinliğini değil, sadece ağırlığına işaret eder.  Baba, geçtiği yollara işaret levhaları diken kişidir. Uçurum ve viraj mekanlarına yön işaretleri koyan
  Ve yolları olabildiğince tamir eden. Ama asla yön ve hızı belirlemeyen
.
İki kardeş, kendi aralarında söz birliğine varırlar, duygu ve düşüncelerini Babalar gününde açıklama kararı alırlar:
“Siz bize, kendi babanızın size verdiğinin “çok fazlasını” vermeyi başardınız. Oysa dünyada ve ülkemizde, kendi babanızla sizin aranızdaki fırsat farkı kadar ilerleme yoktu. Siz zamanı da aşmayı bildiniz. Önden yürümeyi, arkadan kovalamaya tercih ettiniz” Bize asla şu ya da bu politik, ideolojik ve genel yaşam tarzını kalıp olarak bir tek sözcükle de olsa aktarmadınız. Ama en kritik konuları anlayabilmemiz için ip uçlarını verdiniz. Biz sizin tarzınızı çaktırmadan izledik, doğru ve yanlışları gidiş yolunuzdan çözmeye çalıştık. Baba olma güdüsüyle  bir arkadaş gibi davranmayı yerince çok güzel akort ettiniz. /(sözcü: Kızımız)
Belki biraz abarttılar ama, başarmak istediğimiz tam da bu doğrultuydu.
Farklı ve tatlı  bir duygu

şirin bir amatörlük öyküsü

Abdurrahman, kısaca Apo’nun trans hali. 
 akşamki alemin etkisi ruh ve bedeninde tik haline gelmiş olacak ki, gecenin 2′sinde  oyun havasının yankıları kulağında tütmeye devam eder yatağından kalkar, yoruluncaya kadar oynamaya devam eder. 
-Alo? Zihni abi nasılsın?
* Seydi sen misin?
-He abi benim, var ya abi, şu anda neredeyiz bir bilsen! Uçuyoruz abi, hangi gezegen bilmiyorum ama, dünyadan epeyce uzaklardayız. Böyle anlarda seni anmadan yaşamak imkansız abi.
* Şişenin dibinde yerçekimi kuvveti sıfır olur, mekanınızı anladım kardeş, uçuyorsunuz. Kaç astronotsunuz kabinde?
-Hani şu bizim gariban Apo var ya, apollonun dümeninde O var.
*Anlıyoruuuummmm! Apo uçamayı bilir miydi?
-He abi bilmezdi, doğru söylüyorsun da, kıçına motor takınca uçmayacak apo yok yeryüzünde.
*Aracınız apollo, kaptanınız apo olunca, yakıtınız malum, anlıyorum.
-Abi şu an burada olmanızı çok isterdik biliyor musun! Buz gibi su, oksijen, yeşillik, çiçek kokuları…
*Ve bir de ….
-He anladın sen oni, bir de rakı abi.
*Ama o yakıtın sadece otuzbeşliği bile beni yeryüzüne değil, yerin sıfır noktasına çakmaya yeter Seydim. Ben içmeyi bilmem pek.
-Biz senin yerine içeriz abi, sen de diğer eksikleri tamamlarsın, tam olur. Buranın havası da yerçekimine karşı abi, garanti veriyorum, seni bile uçurur bu ortam.
*Sen Apo’ya mukayyet ol emi? Evrende kaybolmasın garibanım. Zaten düzenin kaderi vurmuş, son parçası bize kalsın. Hatta ona bir melek bul da o yöreden cennete gönderelim garibanı olur mu? Yaş otuzbeşi bulmuş, O’nu evlendirirsek her konuda 1+1=3 eder O’nun hayatında.
-Tamam abi, ben onu şimdi bir otuzbeşliğin ucundaki  kertmeye bağladım, bir de daire çizdim, o dairenin içinde  Mevlevi havasına girdi.
Abi öbür ayda hazırlıklı gel, anlatacaklarım var.

*Bir ip ucu ver de merakım ekşimesin Seydi kardeşim
-Gariban Apo’ya kız buldum, kızın akrabalarından birileriyle buluşacağız, aracılık yapmasını isteyeceğiz. Sen de olursan iyi olur.  Bu işin sevdasına coşturdum Apo’yu. Hayatında ilk kez içiyormuş. Bilirsin günde beş cümleden fazla kurmayan Apo, burada filozof kesildi başıma. Bir gün sonra Apo’ya sordum, dünkü hayatını hatırlıyor musun? “he” dedi sadece. Nasıldı?
 “anlatılmaz yaşanır” dedi, bu kadar.
*Tamam, ayrıntıyı gelince anlatırsın.
Şekilde görülen sevgili dostum Apo’yu kız ile buluşturma senaryosunu kurup, ilk operasyonu yaparlar. Kızın akrabası  Seydi ile Apo’yu alır, kızın evine misafir olurlar. Çaylar gelir, tam konuya girecekken, bir telefon gelir kızın babasına. Kızın abisi trafik kazası geçirmiş, acele hastaneye gelmesi istenir.
Konuyu açamadan fiyasko ile sonuçlanan bir operasyon. Türk filmlerinin öpüşme sahnesi gibi sona erer. Aşıkların dudakları birbirlerine tam yaklaşırken, her seferinde kapı zili çalar gibi…
Kız tarafı ilk fiyaskoyu tamir etmek için herhangi bir karşı girişimde bulunmaz. Bizimkiler bekler ki, ikinci adımı karşı taraf atsın da bize bir randevu versinler de şu bekarları buluşturup, tanışmalarına ortam hazırlasınlar. Hayır, kız tarafı gururlu olmak zorundadır, muhafazakar kültürün rajonu budur. Yoksa kızları özürlü ve yıkılacak yer arıyor imajı yaratılmamalı.
Konu kapandı.
Seydi pes etmez. Kız mı yok bu alemde! Hele kılavuzu Seydi olanın yolu hep cennete düşer.
Dar bölgelerde evlenmek için biri diğerine sebep olmazsa olmaz.
Seydi, bekarlıktan kalma bir kadın arkadaşıyla sokakta karşılaşır.
-Bizim bir arkadaşımıza kız arıyoruz, var mı tanıdığın,  aday?
Kadın biraz süre ister; süre sonunda uygun bir kız olduğunu ve nasıl buluşturacaklarını telefonda karar verirler.
Apo, Seydi, Seydi’nin arkadaşı ve aday kız ile, kadının evinde bir araya gelirler.
Seydi’nin cemaatinde konu sıkıntısı çekilmez. Bir dalarlar  ki, lafın belini kırarlar arkadaşıyla.
Bizim gariban Apo hep ayağının ucuna bakmakla meşgul. Karşısında oturan eş adayı kızı bile süzmeden, saatlerce kalırlar da konuya bir türlü giremezler.
*Ee, sonuç ne oldu?
-Ne olsun abi bu adam beni verem edecek, lafın bir yerinden girip de konuyu kendi hesabına getiremedi.
*Neden öyle oldu Apo?
+Abi bana bir ara vermediler ki, kendileri konuştu, konuyu benim olaya getirmelerini bekledim. Baktık zaman akıp gitmiş, kızı evden aradılar ve dağıldık.
*Vay, gariban Apo’m! Seydi sana bu kadar net bir ortam sağlamış, sen neden bu kadar fransız kaldın ki!
+Abi utandım ya! Ben bekledim ki, Seydi konuyu açsın, iki laf da ben edem dedim, açmayınca olmadı.
*Seydi fırsat verseydi ilk cümlen ne olurdu?
Apo terlemeye başlar, kem-küm-selamünaleyküm.
+Valla rezil olurdum kesin. İyi ki lafa girmedim.
-Abi, Apo üçüncü denemede kesin bir piste konar. Artık yer yüzüne inme zamanı geldi. Sen geldiğinde çok daha fazla yol aldığımızı göreceksin.
*Ulan kardeş, bu kadarına hakim olamazsan sen cennete asla gidemezsin Apo’m.
+Abi gözünü seveyim ne yapmam gerek bana öğretin gurban olurum! Bu yaşıma kadar hiç böyle sıkışacağımı düşünemedim. Orda söze nerden gireceğimi düşünürken tir tir titredim. Bu yüzden kızın yüzüne bile bakamadım.
*Apo’m, ham duranı ham yaparlar bunu bil şimdilik.  Seydi sana kurs versin bir ay sonra geldiğimde neyi nasıl yapacağını öğrenmiş olmalısın; eksiğini tamamlarız.

politikada bilgi ve nabız yönetimi

Bilgili toplumu yönetmek  “genel donanım” ister. Genel donanımlıyı, toplumun her bireyinin kültür ve sosyolojik düzeyi bilincinde olan ve  aşağıdakileri yukarıya taşıma misyonunu edinen diye özetleyebiliriz.
Bilgisizi yönetmek ise “nabız kontrolü uzmanlığı” gerektirir.  “Nabız” mecaz anlamda  insanda bulunan hazır inanç, hassasiyet  ve eğilimler olarak bilinir. Nabzın fiziksel mekanı ise bilindiği gibi boğazın bitişiğidir.
 Rastlantı ki, nabız kontrolü aynı zamanda boğaz kontrolü olmaktan  uzakta tutulur kurnazca.  Nabız uzmanlarınca açlığın, sadaka boyutunun dışında bir ilgi değeri yoktur.
Nabız kontrolü üzerine çalışmanın maliyeti bilgi kontrolüne göre çok daha ucuz, beleşçilik ve haksız rekabet sayılır.
Oy verirken nabzını kullanan ile, bilgisini  kullanan bireylerin oranı,  o toplumun dünya ulusları arasındaki saygınlığının da ölçüsü sayılabilir, toplumsal mutluluğun düzeyini belirleme sorumluluğunun da, ortalama yaşam kalitesi düzeyinin de…
“Demokrasi” tarihimiz boyunca verilen çoğunluk oyların bilgiye mi, inanca ve kaygısızlığa mı dayandığını düşündüğümüzde, seçimlerin meşru olup olmadığını tartışma hakkını ancak  fark edebiliriz.
Verilen “oy”ların bütün bireylerde eşit olması vazgeçilmez  kural olduğu halde,  verilen oyların geri dönüşümlerinde aynı eşitliğin kutsanması neden hiçe sayılır?
 “Kafasına kuş sıçtığında şans oyunu oynayan toplumun; ağzına sıçana oy vermesi normaldir” !..”  demiş  Gani Müjde.
Kapitalist rejimlerde devlet kuşunun,
servete ihtiyacı olmayanların başına, ihtiyacı olanların da ağzına sıçacağı rejimin doğasından belli.
İşveren işçiyi işten attığında işçinin ansı ağlar da, bir “işçinin işvereni işten attığında” işverenin bütün sülalesi  neden sırıtır?
“Şeref ekmek bulamazken, Şerefsiz bulur” diyen Kıvırcık Ali de kapitalizmin demokrasisine taş atıyor olmalı.
Neymiş, her iki kişiden biri AKP’ye oy vermiş. Oysa daha beteri, her beş kişiden dördü kapitalizme oy veriyor altmış yıllık demokrasi tarihimizde. Ne fark eder?
Anladınız mı şimdi “milli ve dini gururla övünürken” neden bir baltaya sap olamadığımızı!
 Kapitalist rejimin uzantısı olan Liberalizm, devletin güçsüzleşmesini neden bu kadar şiddetle istiyor? Diye soranlar olabilir.
(Aranan) “Demokrasi bir denge rejimidir.
Çağdaş “çoğulcu demokrasi”lerin temelindeki denge, “emek” ile “sermaye arasındadır.
İşçinin gücü sayısından, işverenin gücü parasından gelir. Sayı ancak, bilinçli ve örgütlü olduğunda anlam taşır. Oysa para, tek başına bile etkilidir.
İşveren Vehbi, tek başına siyasal dengeleri etkileyebilir. İşçi Vehbi ise tek başına hiçbir ağırlığı yoktur”. /A. Taner Kışlalı
Öyleyse iki Vehbi’nin aynı siyasi partide buluşmasındaki çelişkiyi ancak turnusol kağıdı açığa çıkarabilir.
 Yönetecek kadroyu seçecek olan bireylerin bilgi homojenliğini sağlamanın gereğini de…
Bilgisizliğin ve bilginin doğası, kapsamı, ölçüsü  ve kaynağı  nedir? 
Sanırım rezaletlerin püf noktasının yattığı yer burası. 
Soldaki aydınların araştırması ve  geniş kapsamda çalışması gereken nokta da…..

materyalist idealimin şiiri

Has iken hastalandım
Onsekizde pas aldım
Şutlar out olunca
Doktora selam saldım
Selamım baş üstünde
Saçlarım kaş üstünde
Beni Tutana aşk olsun
Ruhum uçuş pistinde
Her aşığa  gül olsa
Gülüşü öpüş dolsa
Öpüşe fren olmaz
Sevdiğin rehber olsa
“Ruh maddenin yansısı”
Sağlık aşkın kasası
Baharı hissedişim
Moralimin tasası
Baharım tuttu beni
Tuttu da Furutti beni
Başka söze gerek yok
Haplarım yuttu beni
                                                                                      
zihni örer

Aziz Nesinlikler

MHP’yi röntgenleyenler için söylenmiş.

Diyalektik mantık:

Bu insanların özeli,  mahremi olan aile bireyleri tarafından ortaya atılmışsa o başka. Ancak, çeteler, örgütler ve emniyet insanların yatak odalarına kadar kameraları sokuyorsa orada durup düşünmek gerekir.”/Altan Tan-Bağımsız aday

Formel mantık:
Adalet ve kalkınmanın gereği düşünüldü, yüzde 5 de buradan oy gelse, karın kötüsü olmaz.
Anafikir:
Cinselliği tabu görenlerin röntgencilik güdüleri çılgınlaşır ve “pazar değeri” yükselir! Politik rekabet liberal savaşa dönüşmüşse, aşkta ve savaşta her yol mubah sayılır! Olayın sonunda para ve makam varsa, ahlak da ertelenebilir!

Tez:Anketlerdeki “sorunlar” sıralamasında İŞSİZLİK birinciymiş.

Sentez:İşsizliği son sıraya alan parti de birinciymiş.

 Haber:Koruculuğu bırakan Meman aşireti BDP saflarında yer alma kararı almış.

Yorum:Kurtlu eriğin aşureye kattığı tat afiyet olmaz.

 Olay:
-Afyon’un milletvekili sayısı biliyorsunuz 7′den 5′e düştü. Ama evvel Allah ben Afyonkarahisarlı kardeşlerime inanıyorum bunu 5′te 5 yapacaklar; değil mi?/Başbakan

-Eveeettttt/Türk Halkı
Türk aklı:hafızada yer eden “7’den 5’e” düşüşün süreci  değil, “5’te 5”in fotoğrafıdır.

 Form:Fetullah cemaati, Gazi Tıp’ta okuyan (erkek) yeğenimin tüm masraflarını karşılıyormuş (sağolsunlar)

Diyalektik:Yeğenimin annesinin eğitimine, “kızların okutulması günah” fetvası ile engel olan zihniyetin ta kendisi!

Sansür kokusu

antisansür

Bizler ne hayal aleminde yaşıyoruz, ne de insanları olduklarından daha iyi hayal ediyoruz, onları oldukları gibi görüyoruz. Bu nedenle insanların en iyisinin bile otoritenin uygulamalarıyla özde kötü kılındığını ileri sürüyoruz. İnsanın insanı yönetmesinden bu nedenle nefret ediyoruz. demiş Pyotr Alexeyevich Kropotkin /Sevgili siyasalbilimci Ayşegül yazmış.

Sansür, ahlakı tıraş etmeye kalkışırken, özgürlüğün derisini yüzen resmi bir eylemdir.
Sansürün soğuk yüzü ürkütür de ondan izocamlı kılıflarla işleme konulur.  
Biber gazı ve jopun erişemediği iletişim kanallarının “erişim”lerine erişilerek Ortadoğu rüzgarının kum fırtınasına karşı koymayı düşünüyor olabilirler.. ama kulağımıza “ahlak kurtarma ayarı” olarak gelmesi matris şifrelemesini akla getiriyor.
 Pazarlama taktiğinin şifresi de kopya ihtimalini güçlendiriyor. Osmanlı torunları olduğumuza göre, genetik kalıtım kaçınılmaz olmalı. Matbaayı 200 yıl ülkeye sokmamanın gen intikali… Basılmamış kitapları toplatacağına matbaayı yasaklamak daha kestirmeydi ama, kör olası internet icat oldu mertlik bozuldu. Ne kötü rastlantı!

Sansürlerin karakteri gizlilik ve sinsilikle eşdeğerdir her zaman. Korumacı gösterilir, altından muhalifsavarlık çıkar.

Bekarlık günlerimizde, birkaç arkadaş ile erotik bir film oynatan sinemaya gitmiştik. Sık tartıştığımız, bize ahlak dersi veren, milliyetçi-mukaddesatçı bir arkadaşımızı o sinema salonunda görünce ve o da bizi görünce, deplasmanda seyircisiz oynayan bir futbol takımı psikozuna kapılıverdi. “Hayrola bu filmde ne işin var senin” diyerek bir gol atma hamlesinde bulundum. Arkadaşımın mahcubiyeti yüzünün renginden okunuyordu. Cevabı da bir o kadar kırmızıydı:
-“Hani siz materyalistlerin savunduğunuz bir teziniz var ya,
e-e-ee?
-Görmediğinize inanmazsınız ya, bu teze dayanarak, erotik filmlerin ahlaksızlığını yerinde eleştirmek için bakıyorum” diyerek, espriye kontratak yapmıştı.

Ahlak bozan web sitelerini tespit edenlerin ahlakı nolacak? Onlara iş başındayken radyasyon elbisesi mi giydiriliyor?

Toplum aile, kadın ve hatta çocukların güvenliği elbette çok önemli. Dert bu ise gerçekten, daha akılcı birçok yolu olmalı. Öncelikle “internette güvenlik” konusu tartışmaya açılmalı. Yanında bir adet de organ mafyasının sempatik yüzünden söz edilmeli. Hatta biraz da 9 yaşındaki kız çocuklara nikahı mübah görme inancından….

Belediyeler ve milli eğitim müdürlükleri, her hafta sonlarında öğrenci velilerine bu konuda konferans düzenleyebilir.
Milli eğitim Bakanlığı, dergi-broşür hazırlayarak, öğrencilere dağıtır ve bu bilgilerin aileler tarafından öğrenilmesi sağlanabilir. Televizyon kanalları yarım saat bu konuya ayrılabilir.
Dumansız hava sahası reklamından daha öte, bilgisayarda internet kullanımı ve çocukları izlemenin teknik yöntemleri öğretilebilir……..

İnsanı en iyi kanun değil, bilgi-bilinç ve olanaklar korur.

Sansür ve sansar kandaşlığı

sansar

Sansar ile sansür sözcük harfleri bakımından olduğu gibi, karakteristik olarak da birbiriyle alabildiğine bütünleşen özelliğe sahip. Sansarlar da sansürler gibi gündüzleri uyuyup geceleri avlanırlar.
Sansarlar özellikle insanların uyudukları saatlerde, gizlice tavuk kümesine dalarlar. Çünkü tavuk, yumurta, kuş sansarların, temel besinleridir. Tavuk-yumurta Burhan Kuzu’ya atılan yumurtaları akla getirir. Öğrenciler nerden bulurlar bu kadar yumurtayı:)
Sansarlar, beslenebilmek için yumurtanın kaynağını kurutmak gibi bir kemirgenliğe sahip ise, sansürcülere atılacak yumurtaların da sansarlarca sansürlenmesi tam isabet.

Sansarların çiftleşme dönemleri Haziran- Ağustos ayları arasında olup, internet sansürünün de 22 Ağustosta yürürlüğe girecek olması Ömer Çelakıllı’ca rastlantılardan biridir. Sansarlar, Mart- nisan arasında 2 ile 4 (2+4=6) yavru yaparlar. 5651 nolu kanunun /6. ispiyon maddesi buna işaret eder.
Ayrıca Sansar’ın pis koktuğu söylenir. Terleyip de uzun süre yıkanmayanlar için “sansar gibi kokuyorsun” denir halk arasında. Sansürün de hangi noktada kokacağını, hangi konuların ahlaksızlık kabul edileceğini kimse önceden kestiremez. Bu yüzden “ya hep ya hiç” metoduyla teslim olmak, internet kullanımından ve vitrinlerdeki kitaplardan uzak durmak en garantili yol olmalı!

Sen öyle San-sür-sen de gitmez bir adım ileri.

can bahardan gelir

can bahardan gelir

       Bu yıl bahara geçiş biraz sancılı oldu.

    Acı acıyı su sancıyı keserdi ya! Mevsimin yüzssüzlüğü kabak tadı verince, yağmur suyu sancının nedeni oldu bu kez.

Kimyasal sancıların ömrü bir bedende birkaç saati ancak bulur da, ruhsal sancılar radyasyon etkisi bırakabiliyor insanda. 

 Geçim için para kazanma disiplinim olmasa, tüm günümü yağmurun aşka davet sesini dinlemeye adardım.

Oysa vahşi özgünlüğümüz, tavan-duvar baskısına çok fazla prim vermiyor. Ve oysa primler verimliliğin en dinamik kışkırtıcısı.

Hücreler tembelleşiyor, kandaki yağ oranı yükseliyor, seslerin makamı kulak ötesinde melodisini kaybediyor., anlamlar gürültüye, cevaplar zırıltıya dönüşüveriyor.

Kavalın üfleme deliğini rüzgarın geldiği yöne tutarsınızda, çıkan ses öyle melodisiz, bir tufanın siren avazı  gibi, ruh gıcırtısına dönüşüyor.

Her sözün “gürültüden fazla” iddiası varsa, mercek altında bir anlam testine tutsak ediyor insanı.  Buna alınganlık deniliyor, hem de en zırzırısından!

Grileri siyah görüşümdeki yavuz hırsız kombinasyonum hiç alışıldık bir travma değildi.
 Öyle anların anlamını anlayacak kapasitede olmayan birine anlatacağınız ne olabilir ki!  Siz ne söylerseniz söyleyin, hiçbir şey söylememiş sayılırsınız o anda. Ya da kurduğunuz cümlenin harflerini tersinden okumak gibi… hep ben haklıyım ve diğerleri her durumda vasat!

Şiiri  sesli okuduğumda, her nokta ikametgahında, yüz basamak merdiven çıkan birinin solumasını andırıyorsa ceberut imajım, bilin ki iki nedeni vardır: birisi, şiirin ruhumda estirdiği  hayrani kuşatma, diğeri,  akciğerleri işgal eden sanayi atıkların patron zengin eden toz kümesi.

Bende her ikisi birden mevcut ve buna bir de metabolizma terörizmi eklenince, Sevgilim bendeki bu “Ak Parti gidişatı”na bir son vermeye karar vermiş. “Senin kolestrolün yüksek, kalk gidiyoruz” dedi. Gitarın telleri bile isyanda olunca bu işkenceye, bana katlanan Yoldaşıma bir ömür borçlanıyorum.

Sabah kahvaltı yaptırmadan kendimi(zi) doktorda bulduk. Bir gün boyu check-up testinden sonra,  altı parça ilaç ile büyük taarruza geçmiş bulunuyoruz. Kolestrol fazlalığı, sinüs yollarının tıkanıklığı, göz… kısacası, iki günlük ilaç kullanma seansına geldiğimde ve benliğimdeki değişimi hissettiğimde, baharın tüm hünerlerini fark ederek, Yoldaşım’dan özür dileyip, alnının tam ortasına bir  mahcubiyet öpücüğü kondurduktan sonra,  tüm mevzilerimi tekrar kazanmanın heyecanını yaşamaya başladım. İlaçları tam kullandıktan sonra beni tutana aşk olsun da başka şey olmasın.

Çingene Hayriye’yi de belki bu hastalıklar kuşatmıştır,  O’na anlatacağım ve aynı ilaçları almasını önereceğim. Çünkü, O da bu yıl şarkı söylemiyor ve baharın farkında değil.

Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur diyen M. Kemal, Hitler’in bulaşıcı hastalığını değil, benim arızalı halimi kastetmiş olmalı.

>Çingene Hayriye gelmiş

>

Hüsnü Şenlendirici & Vasilis Saleas  düeti.
Hayriye,  sokağımızın bahar müjdecisi.  Kışları İstanbul’da geçirir, her baharda döner Alanya’ya.

Çocukluğumun geçtiği köyde leylekler, yaşama sevincimizi coşturan bir sembol idi; Hayriye de şimdi öyle…

Çapraz komşu binanın yer katında kiracıdır Hayriye’miz. Balkonda kendimi gitar mevzisine aldığımda sanki Hayriye’yi hedef alıyor muşum gibi gelirdi. Görüntü hala da öyle, içerik değil. Ben(deniz) 4. katın camlı balkonunda “kendim çalar kendim dinlerim bir de sevenlerim” iken, O yüksek ses ile,  konuşur şarkı söyler, teyp kasetinden müzik çalar oynar, ziyaretçi yoldaşlarını da  oynatır.
  Monotonluğu mahalle sakinlerinin kibirine gömer.
Mahallede bizden başka seveni olmadı henüz. Biz Hayriye’yi çok sevdik.

O, “Hayriye’miz” tabi ki; çıkmaz sokağımızın monotonluğuna çiçek ve güllerimizden sonra, ondan başka rest çeken bir varlık daha çıkmadı  beş yıldır. O’nu sevdik, hem de çok….

 Mahalleli sevmedi! “Yüksek ses ile gecelerin sessizliğini parçalara ayırıyor, mahalleyi uyutmuyor” diye 155′i aramışlar.  Uyarmışlar, tehdit etmişler, Hayriye’yi Hayriyelikten çıkarmışlar. Şimdi onu kendilerine (bize) benzetmişler, bir kuru odun parçası gibi olmuş!

Onurlu bir kadın. Kedi karakteri seziyorum O’nda. Yiyecek için vs. asla boyun bükmez de, insan olduklarını kavrayanlara karşı kedi gibi yumuşak ve nezaket küpüdür. “Rom” çingenecede “insan” demekmiş. Roman sıfatı burdan türemiş. “Biz de insanız” tepkimesiyle çingene imajının kurtarılmasının başka dili….
Kendilerini şikayet edenlerle ve polislerle kavgasını duyduğumda saygım katlanarak büyüdü Hayriyelere.

Hayriye Çingene.
Yüzüne “çingene” diyenleri ikiye ayırıyor, bir kısmına “sensin çingene”, diğer (bana) abi diyor…..

 Çingenelik –özellikle- özgürlüğün ve evrende en egzotik çeşitli yer aramayı kültür edinen  göçebeliğin ve servet egemenliğine başkaldırının simgesi olduğunu söylediğimde, orijinal Hayriye bir anda parlayıverdi yüzüme. Sizi “çingene” olarak aşağılayanların da sizin gibi bir göçebe torunları olduğunu bilin. Siz Hindistan diyarından  bu tarafa gelenlerin, biz orta asyadan  gelenlerin torunlarıyız;  sizden tek farkımız kuruntumuz….

 * * *
asalet yarışı:
Çingene delikanlı bir mühendislik bürosuna iş başvurusu yapar.
 Ciddiye alınıp sözlü sınava çağırılır. Büro amiri alay etmeye kalkışır çingeneyle:
-Hayri hangi fakülteden mezunsun?
-kaldırım mühendisliğinden abi.
-görevin neydi Hayri Bey?
-Kaldırımlarda klarnet çalardım, bahşiş alırdım.
-Peki, burada aynı işi mi yapmak istiyorsun?
-İsterseniz, siz çalışırken, baş ucunuzda çalarım veriminiz  yükselir abi.
-yok yok, sen temizlik işini yap, mesela biz sigara içeriz izmarit atarız, kağıt kırıntılarını atarız, hatta bazen tükürürüz, sen temizlersin;   tecrüben var mı bu konuda?
-He var abi, bizim çadırlarda inekler altına sıçtığında temizlerdim, burada da aynıymış.
/z.örer

* * *

Hüsnü Şenlendirici (d. 12 Temmuz 1976, Bergama-İzmir) Roman asıllı Türk klarnet virtüözü ve müzisyen.  Müzikal geleneğe sahip bir ailenin çocuğudur. Dedeleri Hüsnü Şenlendirici (klarnet, trompet) ve Fahrettin Köfeci (klarnet), ve babası Ergün Şenlendirici (trompet) gibi müzikal bir geleneğe sahip bir ailenin üyesi olan Şenlendirici de 5 yaşında klarnet çalmaya başlar. Özellikle 12 yaşına kadar Ege ve Anadolu‘nun çeşitli kültürleriyle müzikal yolculuğa çıkar. 1988′de İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı Çalgı Eğitim Bölümüne girer, 4 yıl sonra okuldan ayrılır./Wikipedi

 
Vasilis Saleas:  Yunan bir klarnetçidir. 1958‘de Mesedogi‘de doğdu. Aynı sene içerisinde ailesi Atina‘ya yerleşti. Klarnet çalmayı henüz 9 yaşındayken amcası ve babasından öğrendi. 11 yaşında ilk konserini verdi. 14 yaşında ise profesyonel anlamda ilk kaydını yaptı.
Mikis Theodorakis, Dionisis Savopoulas ve Stamatis Spanoudakis gibi sanatçılara klarnetiyle eşlik etti. Saleas 90′lı yılların başında Vangelis‘le beraber çalıştı. İlk solo albümü “Orama – The Music of Vangelis”‘de Vangelis’in eserlerini klarnetiyle yorumladı. 2000 de kendi adını taşıyan albümü çıkardı/Wikipedi.

>Liberalizmde atış ve satış serbest

>

Atma Recep Din Kardeşiyiz atasözü özelleştirilmiş.
Atasözleri de mi yağmalanıyo ne!
Soluduğumuz havadaki oksijenin özelleştirilmesine ne kaldı ki şuracıkta!
“Atasözleri ve havadaki oksijen kamunun malıdır, özelleştirilemez” demiş, hayata kalbinin attığı yerden bakanlar. Oysa, kamu sektörlerinin ekonomi bölümü özelleştirilebiliyor da, kültürel bölümü neden özelleştirilmesin!
AKP Genel Başkanı’nın ulusal servetten yararlandırma bakımından, “gri+kara+yeşil” (daha çok yeşil) sermaye sınıfının politikacısı olduğunu düşünmeyenlerin çoğunlukta olduğu biliniyor. Bu O’nun bir ideolojisidir elbette saygı duyulur. Ama ideolojinin karakterini analiz etmek de bize düşer, olup bitenlere bakarak.

Recep, mizah kültürümüzde hep “atan” olarak bilinir. Atmaktaki öznenin “palavra” olduğu da bilinir. “Recep, din ve palavra” sözcüklerinden türetilen “atma recep din kardeşiyiz” deyiminin kökeni tarihte hangi recep için söylendiyse, sanki başbakanımıza da pek yakıştı.

Recep Bey milli görüşçüyken, O’nun (karizmatik ve istikrarlı) radikal-protest bir yanı vardı. Burada yazdığım gibi protest tavır cesaretini daha çok kendi özündeki haklılıktan alır. Ya da ben öyle düşünüyorum. Ancak, Başbakanımız bir, bilemedin birkaç gecede milli görüş militanlığından liberal ideolojinin yürütme makamına sıçrayınca, “Recep”liğinin tüm hünerleri coşmaya başladı. Atmalar karizmayı çiziyor da, haberi olmayanlar olanlardan daha fazla.

 İcraatları klasik ama, tavırları radikal kalmaya devam ediyor yeni kariyerinde. Sanırsınız ki karşısındakiler hükümet, kendisi mağdur ve masum bir muhalefet. İşte burada sırıttı söylenen ile anlaşılmayan arasındaki farkın çelişkisi.

Grafik ile düşünelim:

Şekilde AKP Genel Başkanı, frekans (sinyal) kaynağı konumunda gösterildi. Devamında, ayırıcı (siplıttır) , modem, telefon ve bilgisayar var.

Çalışması şöyle: Ptt telefon hattından gelen kablo ayırıcının girişine bağlanır, iki çıkıştan birisi telefon makinesine, diğeri internet modemine girer. Ayırıcının görevi, ses ile ses+ görüntüyü ayırarak, paraziti önlemektir.

Tezimiz şudur: Recep T. Bey ile Türk halkı arasına bir Siplitter konulduğunu düşünelim; söz ve tavırları toplumun hangi kesiminin nasıl algıladığını görelim.
Başbakandan gelen sinyali ses olarak algılayan kesim, büyük oranda muhafazakarlardır (telefon makinesi gibi). Telefonun sesini, salt melodi biçiminde algılayan “cemaat ruhlu” muhafazakarlar için anlamdan çok yankı önemsenir.

“Ses+görüntü”yü birlikte algılayanlar ise, kemalist ve sosyalist devrimciler (Modem gibi).

Modem ses ve görüntüyü bilgisayara aktararak, bilgi haline getirdiğinde, sözlerin ve vaadlerin (görüntünün) anlam kalitesi (gerçeğe mesafesi) ölçülmüş olunuyor (diyalektik ya da dijital algı).

Birkaç örnek ile tezimizi olgunlaştıralım.

Toy gençliğimde, Milli görüş davasında emeği olanlardan biri olarak biliyorum ki “demokrasi şeriata giden yolda bir araç” olacaktı. Bu durumu, düşmanın silahıyla silahlanmak” hadisiyle izah ederdi o zamanki “büyüklerimiz” Bunu ben ve bütün milli görüşçü camia böyle bilir. Aşkta ve savaşta her yol mübah ise, alın size bir değiştirme mübahı. Recep T. Bey F taktiğiyle, “…şeriata giden yolda” kısmını “atmış”. Atış-1

Ünlü van minıtı arap ve türk cemaat tayfası, telefon melodisi gibi algıladı, İsrail ile sürdürülen gizli ilişkilerin (askeri bölümde) içeriğini merak bile etmediler.

Devrimci kesim ise van minıtı Modem gibi algıladı. 19 insanın öldürülmesiyle sonuçlanmasını ya da etik bir diplomasi dili olmadığını düşündü. Öfkeyle yatan zararla kalkar” özdeyişini burada da çöpe “atmıştır” Atış-2

Türkiye’ye Fransız kalan adama seçim öncesi bir salvo daha atmak istedi, taraftarları yine transa geldi. Ama adam Türk kökenli çıktı, o da boşa “atılan” bir adım oldu. Atış-3

YGS şifresi savunmasından tatmin edenler tatmin olmadığını sonradan itiraf edince, başka ülkelerde Bakan düşüren olayların, bizde bitini dahi üzerinden “atamadığını” görüyoruz. Atış.4

Cemaat tayfası ekonomik büyüklükte dünya bilmem kaçıncısı olduğumuzun sadece tıngırtısını duyarken, devrimci tayfa fiyaskoların ayrıntılarına kafayı takar. Görülür ki, gerçekler ayrıntıda gizli. Önemli olanın büyüklüğü değil, fonksiyonu olduğunu bir kenara “atmış” olduğu görülüyor. Atış-5 (Bu konu ayrı başlıkta incelenebilir).

R. T. Erdoğan Milli görüş İl başkanı iken,“önce maneviyat” sloganıyla yola çıkmışlardı.
Politika yaşamlarında edindikleri servet miktarının, hiçbir ekonomi prof.un “beceremeyeceği” miktarda olduğu söyleniyor. “önce maneviyat” diye manşet “atıyorlardı” -Atış-6

Kısacası, liberalizmde satış kadar, “atışlar” da serbest.

Seçim öncesinde tamamen yoksulcu görünen Politikacıların karakterine yansıyan kültür kökeni kolay formatlanamaz.

Mutlu bir toplum olabilmek için kendimize reva (layık) gördüğümüz talep düzeyi önemlidir. Düşük düzeyli yaşamayı kendimize layık görürsek, mesajları melodik ses gibi algılarız, kulağımıza hoş gelirken, karnımız aç kalır da, kaderden sayarız sonra. Kurulan tuzakların farkında olamayız.
Kendimizi daha iyi koşullara layık görürsek, içerik ile ilgileniriz. İçerik ise, ideolojilerin markasında gizli, atmasyonlarda değil.

>türbandan kurban olunca

>Başın içi gibi dışı da örtülüydü bu dünyaya. Örtü gizleyen demekti, örtünen de gizlenen…
Örtünün üç tür ağırlığı vardı durduğu yerde;
-cinsiyete her an bir bakış saldırısı korkusu,
-saç tellerinin en dipten kırılarak, yönünün değiştirilmesinin ağrısı;
-hücrelerinin D vitaminine kapatılması.

Bu ağırlıklar altında terlemek kaçınılmazdı. Bir rüzgar esti o gece; teri soğutmak mı, örtüyü savurmak mıydı niyeti? Yoksa rüzgar “laikçi” miydi? Kim bilir…!

oooyy anam oy! (12Haziran için)

>çatlamış ar damarın ideolojik rengi

>“Akacak kan damarda durmaz” derler, öyleyse ”ar damarı çatlamış”ların kanı neden tükenmiyor?
“Harici kan ile besleniyorlar da ondan”….
Ar damardan kaçan kan ahlak ve etik değerleri de birlikte götürürken, yerine başka emeklerin kan ve ürünlerini devşirirler. Maddi olarak daha da güçlenirler ama, maneviyatları batar. Maneviyatları battığından “maneviyat ticaretini” politik amaçlarına harç yaparlar. Harç, birkaç hamle sonra “haraç”a dönüşür de, enayi tayfası hiç farkında olamaz.
Liberal karmaşada oyunun asıl kuralı budur.

Biraz, tıp kapsamında ahkam keseceğim izninizle.

Kan debisinin dengeli olma durumu, insan psikoloji ve fizyolojisinin sağlıklı olduğunun göstergesi sayılır.

Kalbin çakraya (belki de üst beyine) ilettiği kan, nöronlarda kimyasal madde salgılanmasına neden olacağından, oradaki pozitif enerji, duyguları biçimlendirir ve aklımızı tetiklediğinde, kendi davranışımızı (özellikle haksız tutumumuzu) sorgulamaya başlarız. Böyle bir durumun tek sözcükle ifadesi “utanç” olarak bilinir; bir çeşit vijdan muhasebesi, yani “soğuk terleme” hali.

ar damarı çatlamak; “utanç duyulacak şeyleri hiç sıkılmadan yapar olmak” diye tanımlamışlar. Kan basıncının yetersiz olduğu (hissizlik) durumunda kişi, -evrensel etik ölçülere göre- işlediği suçtan dolayı ya farkındasızlık-uyuşukluk yaşar, ya da (suç işlemede fazla tekrar yaşanmışsa) bağışıklık sistemini güçlendirir ve tepki gördüğü ve göreceğini umduğu anlarda “hiç bir şey olmamış gibi” davranmayı bir tiyatro oyuncusu ustalığında sergileyebilir. Kişi arsızlıkta profesyonelleştikçe, “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” deyimi tam da böyleleri için “huy markası” haline gelir….

Ar damarı çatlatmayı göze aldıran tutum, ego çılgınlığı yani, kısa yoldan çok kazanma ve boyundan büyük mevkiye sıçrama tutkusundan başka ne olabilir?

Ahlak konusunda çok iddialı ve bir o kadar da egemen olan, aynı zamanda toplum çıkarını kontrol eden fikir, inanç ya da siyasi organizatörler vardır. Onların pratiklerini “ar damarı” kapsamında sorgulayabilmek biraz “protest huy” ister. Protestçilik riskli bir misyondur. Tüm cesaretlerini özenle korudukları ar damarlarından alırlar. “Protest huy” ile “yavuz hırsız” tavrı şekil olarak benzeşebilir ama içeriğinde etik fark vardır ki, birbirinin cepheden rakibi, hatta düşmanıdırlar. Bir yürekte her ikisinin birden barınması imkansızdır. Protest huy derinden gelir ve kullandığı enerji tüm hücreleri titretirken; “yavuz hırsız sesi” çürük tenekenin yankısını andırdığından birkaç hamlede omurgasız bir tepkime olduğu anlaşılır. “Yavuz hırsız” deşifre edildiği halde gürültüsüne devam ediyorsa, o “arsızlık patenti” hakkını kazanmış olur.

Köle ruhluluğu kanıksayanlar ve mürit karakterliler genellikle ar damar testi konusunda yeteneksiz, ya da isteksizdirler. Böyle toplumda kullanmayanın demokrasisini ve genel haklarını kullananlar (çok kolay anlaşılacağı gibi), arsız takımıdır. Başkasının ortada kalmış demokrasisini kullanmanın ideolojik adı, liberal demokrasidir. Liberal girişimciler, böyle bulanık havayı öyle severler ki, fırsat-ganimet kapsamında, “serbest piyasa” kuralının tüm verilerini “ar damar” kompleksiyle yatırıma dönüştürürler. Böyle tablolarda çoğunluğun oy ve emekleri, arsızların çıkarına yönlendirilmesi kaçınılmazdır. Hep “huzur ve barış” isterler, ahlaktan çokça söz ederler….
Lügatte “ahmak, enayi” diye bilinen kitlelerin üzerine kurulan bir parti, kooperatif, dernek gibi örgütlerin (çoğunun), çatlamış ar damara tutunmadan çoğunluğun desteğini sürekli alması, “eşyanın tabiatına aykırı”dır.

Çıkar çelişkileri süreklilik arzedipte tavan yaptığı bir yerde, katıksız itaat başka türlü nasıl izah edilebilir?

Ar damarı çatlayanın ter damarı çatlamaz.
Bu yüzden nah utanırlar,
tükürükleri yağmur sanırlar.
z.örer

Bir sonraki yazı konusu “ar damarı süzgeciyle, kadın hakları”.

>Blogger yasağında suç ve ceza kavramı

>Eskiden sendikalar kapitalist rejimin güvenliği bahanesiyle, egemenlerin korkulu rüyasıydı; onu “liberal operasyon” ile hallettiler. Günümüzde sosyal medya sendikaların yerini almış gibi görülüyor. Ve onun da icabına bakıyorlar.
YouTobe yasağı, telefon ve msn dinlemeler, kitap yasağı, Blogger yasağı…vs.
İşin tuhaf yanı,  işlemediğim bir suç için  yasaklı olmak! Komşu elektirik faturasının borcunu ödemiyor diye mahallenin elektriğini kesmek gibi…
Örnek, Bu Siteye erişim yazarı tarafından taa 2007 yılında  (terkedilerek) engellenmişti. Belki şifresi bile kayıp… Kapalı siteye bir yasak da mahkemeden gelince, bana göre çifte sabıklı site ünvanını aldı ve biraz da mizahlık durum oluştu..

Ölüye kurşun sıkmak denir buna.

Evet, Blogger bizim mülkiyetimizde olan birşey değil. Bu yüzden bir hak iddiasında bulunamayız. Çünkü direk bir bedel ödemiyoruz. Ancak, Bu bloggeri kullanırken, bize bu hizmeti sunan kurum ile (ücet edemiyor  olsak da) bir sözleşme imzalamışız.  Bunu bize sunmuş olanların bu işten aldıkları maddi bedel, bizim sayemizde dolaylı olarak gerçekleşiyordur.
Burda insanın gururna dokunan şey, “yasakçılık zihniyeti” ve işlenmeyen suçtan dolayı ceza almayı kanıksatmaktır.
Blogger yasağı Cumhurbaşkanı Gül’ün de gündeminde. Bu konuda çok sayıda mesaj aldığını söyleyen Gül, sorunun çözümü için gereken girişimlerde bulunacağını duyurdu.


“Mısırlı gençler, sosyal medyanın gücünü o kadar etkin kullanmışlar ki eski yöneticilerin tedbir almasına bile fırsat kalmamış


-Bu olayla bir kez daha şu kanaatim pekişti: İletişim teknolojilerinin eriştiği bu güç karşısında hiçbir kapalı rejimin uzun vadede ayakta kalması mümkün değil”


demiş Cumhurbaşkanımız  Abdullah Gül

Cumhurbaşkanı, “Korkunun ecele faydası yok” demek istiyor olabilir mi?
Ya da AKP rejiminin yasaklarını…? Kafam karıştı biraz!

 İcraat değil ama cesaret kapsamında da olsa doğruları söyleyebilmek, takdire değer.
Rejim açısından işin asıl püf noktası,  yasakların uygulamada kalması ve prova edilmiş olmasıdır.  Cumhurbaşkanı’nın karşı olması kariyer tamiratından öte gitmiyor. Yoksa böyle karmaşaları önleyecek yasa beş dakikada çıkardı….

>hizmet kalitasi

>

alttaki yazının kaynağı
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.