Eleştirel Günlük tarık tufan’ın “anna” şiirindeki kadın adı için, “…ben iyi șiir severim. Neyse bu șiirde bir tek șey rahatsız etti beni. O da seslenilenin Anna olușu. Neden Hatice, Emine, Ayșe, falan değil de Anna?” diye sorunca, aklıma Sezai Karakoç’un “monaroza” şiiri geldi.
Yerli aşka yabancı perde mi?
Mona Roza şiirini ilahi ezgi sanatçısı Selçuk Küpçük seslendirmiş.
Başlık monaroza ama, 16 kıtalık şiirden sadece 3 kıta almış. Yavuz Bülent Bakiler’in Gözlerin İstanbul Oluyor şiirini de ekleyerek, bu şiirin ününden yararlanarak, kendi sözlerini de monte ederek, melodinin romantik yankısını da üfleyerek, güzel bir monaroza aşuresi oluşturmuş.
Bu şiir, Sezai Karakoç’un, Muazzez Akkaya adında bir okul arkadaşına olan aşkının ürünüymüş. M. Akkaya bir göçmen ve okulunun en hareketli kızı….
“Bunda ne var?” diye düşünülebilir. E.G.nin sorusundan yola çıkarsak, Sezai Karakoç, dindar, muhafazakar, hatta ilahiyat fakültesine rastlantı sonucu gidemeyen bir şair. Monaroza bir kadın adı ve M.A.’ya olan platonik aşkın şifreli perdesi olarak mı, yoksa Osmanlı padişahları gibi yabancı kökenli, mavi gözlü, sarışın kadınlara ilgi duyduğundan mı yazılmıştır? Bu konuda farklı yorumlar bulunmakta
Hani aşk poleni bu, nereye konacağı bilinmez ama, muhafazakar kesimin (genellikle) bilinç altı başka okunuyor da ondan dikkatimi çekiyor.
Koyu muhafazakar’ın gizli bir avrupalı hayranlığı ile, politik söylemlerindeki avrupa karşıtlığındaki çelişki ancak “liberal çözümleme” ile hazmedilir diye düşünmekteyim.
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller
Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar
Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek…
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ellerin ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmakların
Zaman ne de çabuk geçiyor
MonaSaat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Yan sütunda “ayın en çok aranan başlıkları” var. Bu başlıkları görünce arada bir gözden geçiriyorum. Yıllar önce hangi acelecilik ve ruh haliyle yazılmışsa, bir yığın yazım ve kurgu hatalarıyla karşılaşıyorum. Bu konulara gösterilen ilgi o hataları düzeltme sorumluğu yüklüyor bana. Zaman sorunum yine aynı olsa da, yazıların özüne dokunmadan, yazım hatalarını ikinci müdahale avantajıyla bir şekilde ayıklamaya çalışıyorum.
Blog yazmak benim için geçici bir heves değil. Eskiden yerel gazete ve dergilerde, ulusal gazetelerin konu yorum bölümlerinde bir şeyler karalarken, internet avantajı bu işi daha seri yapmamıza yaradı.
Okumak yemek gibiyse, bilgi vitamini ufkunuza güç katıyor. Hep vitamin depolamak bir süre sonra nasıl ki kolestrol, yağ gibi olumsuzluğa dönüşebiliyorsa, ardından spor yaparak dengeleri sağlıyorsunuz.
Yazmak da okuyarak ve düşünerek ufkunuzda biriktirdiğiniz bilgi enerjisinin fazlasını deşarj ediyor, onu daha rahat işlerliğe dönüştürüyor, yenisine yer açıyor.
Bilgi enerjisinin asıl önemli bölümünü günlük yaşantımızda davranış, algı, üretim ve moral olarak harcıyoruz.
Bireyin günlük tükettiği elektrik ve su miktarı uygarlık ölçüsü sayılıyor da, öğrendiğimiz, ürettiğimiz ve tükettiğimiz bilgi miktarı neden uygarlık ölçüsü sayılmasın.
Hani “mutlu toplum” istatistiğinde yoksul bir Afrika ülkesi en başlarda yer almış ya? Bazen düşünüyorum da acaba mutlu olmak için hiç düşünmesek mi? Mutsuzluk sorunları fark etmek ve karamsarlığın morale yansıması ise, mutluluk ancak bir şeylerin farkına varamadan yaşamak olabilir.
Frekansı düşük mutluluklar çoğaldıkça, onura kadar dayanacak ve sonunda onu da elimizden alabilir ki, kalsın.
Konuyu dağıtmayalım lütfen. Ne diyorduk? Blog yazmak… Hani nerde o birkaç yıl önceki hevesler ve aktif yazanlar?
İlgisizlikten hatta bilgisizlikten Blog asla terk edilmemelidir.
İlgi dediğimiz reyting ise, durun biraz düşünelim:
En iyi amatör yazanlardan istisna vardır ama, ünü ulusal kaynaklarda tescillenenler en fazla reyting alıyorlar. Buna ek olarak bel üstü (dini) ve bel altı (seksi) konuları yazanlar en çok ziyaret ve katkı görenlerdir.
Blogu “msn” gibi kullananların ziyaretçi sayısı da oldukça fazla. Bunları küçümsemiyorum. Hatta çok da gerekli olduğunu, insanoğlu-kızının bir başkasının günlük yaşamını merak etme ve ona göre bir norm oluşturma fırsatı olarak da görüyorum.
Biz ise mütevazi orta sıralarda, reytingi değil, motivasyon alışverişini aynı samimiyette sürdürebilenlerle muhatabız. Bazı Blog yazarları gibi burasının da ziyaretçi sayısıyla ile ilgili bir hesabı yoktur Hele tarzınız ve konu seçiminiz protest ise, çok da balıklama atlanmasını beklemiyoruz. Bu tarz bloglara ilgi biraz cesaret ister hepsi o kadar.
Bir de “popülerlik” kuruntusundan söz etmeliyim. Profesyonel aydın,sanatçı, muhabir, ya da bu statüye ilk adımını atanlar, etrafıyla diyaloglarını koparıp, ya da yok sayıp, kendini “erişilmez” görenleri hiç sevmiyorum. Yazınızın altına yorum yazılıyor ve siz en ince nezaket ve dikkat ile onu cevaplıyorsunuz. Bu öncelikle sizin insana olan saygınızdan geliyor.
Blog yorum penceresinde asıl yazı ile ilgili yorumlara verdiğiniz karşılıklar yazanı ve aynı zamanda tartışarak okuyanı motive edeceği kesindir. Bu durum sizi daha sorumlu düşünmeye ve yazmaya itecektir. Böylece toplumsal iletişim, bu teknolojik olanaklarla daha da ritimli hale dönüşecek, davranışlarımıza yansıyarak, ortak doğruları egemen kılmada gereğini yapmış olacağız. Buna dikkat eden birkaç Blog yazarını saygıyla anıyorum. Onlar kendilerini bilirler.
Adamın biri yoğurt satarak zengin olmaya karar verir. Kafadan bir hesap yapar, günde şu kadar satarsa bu kadar kazanacak. Üretimde yoğurt miktarı o kadar çıkmaz.
“İneğe verdiğim yem süt olacağına bok olmuş” diye söylenir.
Kara kara düşünceden Ak ak çıkış aramaya koyulur.
“Madem ki elde bir yoğurt bir de bok var, (un var şeker var) öyleyse geriye pasta yapmak kalıyor” diye düşünürken gözleri ışıldar.
İlk manevrasını yapar, yoğurt kaplarının tabanına inek bokunu, üstüne de bir miktar yoğurt koyar ve ambalajlar.
Muhasebeyi düz getirmenin sevinciyle, yoğurtları pazara götürür.
İlk gelen müşteri yoğurttan tatmak için kaşık ister.
Yoğurtçu hınzır bir gülücük ile, “karıştırma pohu çıkar” diyerek, isteği karambole boğdurur.
Müşteri anadolu saflığıyla kinayeyi hayra yorumlar, yoğurdu alır, parasını öder.
Evde kaşığı bir saplar ki ne görse!
Üstü beyaz altı yeşil!
Koşarak satıcıya gelir, “ulan sahtekar yoğurtçu… diyerek başlar ve ne kadar bildiği küfür varsa savurur. Sinirleri yatışmıştır artık.
Yoğurtçu bu anı sabırla bekledikten sonra, kalabalığın gözlemlerine hitaben alır sazı eline.
*Derdini söyle gardaşım, niye öfkeleniyorsun böyle! İnsan önce bir Allah’ın selamını verir ve sonra sıkıntısını dile getirir.
-Kaşığı bir daldırdım yoğurt kabına, altından bok çıktı!” Anlamıştım yılışıklığından, bu işte bir bokluk olduğunu.
*Ben sana demedim mi “karıştırma pohu çıkar diye?” Alla allaa, bu insanlar da hiç laftan anlamıyolar ya! Eğitim şart bu millete gardaşım, eğitim şart. Ahlak da ondan önce şart. Dürüstçe uyarıyom, adam geliyo beni suçluyo. Başıma ne geldiyse dürüstlükten geldi zaten. Böylelerine var ya, kabına yoğurt bile koymayacaksın, sadece bok yedireceksin. Bok al bok sat bokoğlu boktan laf yeme. Hasminallahu ve ni mel vekil ni mel mevla…
Zaman aşırmak yüz kızartıcı bir kavram olarak akıllara kazındı.
Sömürü sistemlerinde başkasının emek ürününü çalmak, gaspetmek, sömürmek, aşırmak çok bilindik birşey. Bu davranışın insanlık suçu olup-olmadığı konusunda fikir üretmeyi anlamsız bulunların oranı sistemin besin zincirinin en büyük halkası olduğunu da biliyoruz…
Ancak, zaman aşırmak sistemin kendi rotasında işleyişine hizmet ediyor olsa da, emek aşırmak ile farkındalık ” farkına sahip.
Zaman aşırmak için, uygar dünyayı taklit ederek, kanun kitaplarına en güncel yasa maddelerini yazarken, uygulamada arkadan dolaşmaya engel hiçbir şey yok!
Darbe Liderleri için de zaman aşırılmıştı da Anayasa halk oylamasında birkaç puan artsın diye “yetmez ama evet”çilere verilen sözden dolayı aşırılan zaman sahibine geri teslim edilir gibi yapılıyor şu günlerde. Kenan Evren yargılanabiliyor(mu?) O da belli değil ya.
Sivas’ta yakılan aydınlar için aşırılan zaman geri iade edilmeye kalkışılsa, günümüz iktidarının önemli bir taban aritmetiğine dokunulabilir. Belki de bu yüzden aşırılan zaman zulaya atılmak isteniyor. Yoksa bir saatlik yasa düzeltilmesi, bu insanlık suçunun affedilmesini önleyecek, aşırılan zaman sahibine iade edilecek. O alev karşısında cehennem ateşi (video:1.32) teşhisi koyan aşırı müslümanlar da belki adama benzeyecekler. Nerde bizde o şans!
madem konu yine aşk, o zaman biraz derinlerine dalalım kendimizi şöyle bir aşkın içine salalım. ne bekler insan karşısındakinden, nedir aradığı? kimselerde bulamayıp da O’na gelince “heh işte bu” dediği? nedir? ne arar? bir kadın neden aşık olur? bir erkek? nasıl biter tükenir bir aşk peki? ya da biter mi ki? tenini hissetmekten aldığı tat, neden eşsizmiş gibidir aşıksa? ve öpmenin, öpülmenin sonsuz sayıda olmasının dileğindeki neden…? nedir, nedendir aşk? ve aşık olmak neden bu kadar güzel, bu kadar zordur? ya hayatın tadı, neden aşık olunduğunda daha bi hoştur? altı üstü bir hormonun seviye değişikliği madem… e hormonlarına söz geçiremezki zavallı adem… heh işte, ben de tam bu yüzden; “gönlümü saldım çayıra, hadi mevlam kayıra”
Kanun taslağındaki üçüncü “4″ün, ilk iki “4+4″ün paradigmasını yok etmeye yönelik olduğu anlaşılıyor. Birincisinde “ne mutlu türküm diyene” iken, karşılığında “ne mutlu müslümanım diyene” görülüyor. Al birisini vur ötekine. Geriye etik olarak sıfır kalıyor. Türk ve müslüman dışında da insan olduğuna göre?
4+4+4 SİSTEMİ GELECEK
AK Parti, imam hatip liselerinin ortaokul bölümlerinin kapatılmasıyla geçilen 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitime son verecek. Teklif kabul edilirse zorunlu eğitim 13 yıla çıkarken, isteyen öğrenciler orta kademede imam hatiplere geçiş yapabilecek
- İlk 4 yıllık zorunlu eğitimden sonraki kademelerde evde eğitim (açık öğretim) mümkün hale getirilecek. Evde eğitimle okuldan mezun olunabilecek. 4. sınıftan itibaren, öğrenciler hem açıköğretime hem de Kur’an kurslarına aynı anda devam edebilecek. Derslere baş örtüsüyle girmek isteyenlere yeni alternatifler sunulacak./ samanyolu
* * *
Eğitimin genel sorunları üzerine kafa yorulmazken, meslek liseleri arasında bu kadar adaletsiz fırsat eşitsizliği varken, İmam Hatip d meslek liseleri neden her gelen hükümetin imam kadrolu mikrofon gücü haline getiriliyor!
2011 ösym sonuçlarına göre (Fen kolunu seçenler) Fen Bilimlerinde 704 bin 712. Adayların neredeyse yüzde 60′ı Fen Bilimleri testine cevap vermiyorlar veya veremiyorlar.”*/
ÖSYM’de 30 bin öğrenci sıfır puan çekiyor. Okul birincileri çoğunlukla ösym’de başarısız oluyorlar.
Dünyada kalite bakımından ilk 500’e giren Üniversite sayısı 2-3’ü geçmiyor.. İyi derecede okul kazanan öğrencilerin başarısı milli eğitim müfredatı ve kalitesinden değil, ailelerin özel çabası ve çoğunlukla parasal güç ile gerçekleşiyor.
Milli Eğitim ve ilk öğretim sorunları deyince sadece İmam Hatip okulları akla geliyor Oysa Hemşirelik, endüstri meslek, teknik, ticaret, turizm gibi hayatın birinci önceliklerine hizmet eden okulların kalitesi ve genel sorunları hiç gündemde yok. Örneğin, bir endüstri meslek lisesi elektrik bölümü mezunu elektrik mühendisliğine gidebilmesi için matematik ve fen derslerini okuması gerekiyor. Yoksa, para zoruyla dersanelere giderse ancak açığı kaptabiliyor; üniversiteye gitme şansı doğabiliyor. Oysa İmam hatip okulları için böyle bir sorun yok. Buna rağmen bütün dertler ve yatırımlar imam hatip üzerine yoğunlaşıyor.
İmam hatip mezunu devlet memuru olarak atanabildiği halde, diğer meslek mezunları iş bulursa “ırgat” sıfatıyla aşağılanıp, acımasızca sömürülüyor. Bununla da yetinilmiyor, İmam Hatip mezunları bütün mesleklere iş başvurusu yapıyor, elektrikçi mesleğinde dahi iş bulabiliyor. Oysa diğer meslek mezunlarının imamlık-müftülük için başvurması (doğal olarak) normal karşılanmıyor.
Meslek liselerindeki ayrımlar, o kadar soyut ve adaletsiz ki, hayatın önceliklerindeki sıralama önemsenmeden, “türban sorunu”na kadar indirgenerek, asıl sorunlar ıskalanıp unutturuluyor.
“Hak eşitliğinden söz edilirken, altyapı eşitsizliği gizleniyor.
Bu da gösteriyor ki, “dindar nesil” toplumun kaderine hakim olma olanaklarını daha da artırırken, hayatın önceliklerini öbür dünyaya havale etme güdüsü daha da pekişecek!
PISA testi, her ülkede 15 yaşındaki öğrencilere okuma, matematik okuryazarlığı ve fen okuryazarlığı alanlarında uygulanan bir sınav. Bu sınavda, öğrencilerin ne kadar bilgi sahibi olduğu değil, edindikleri bilgi ve becerileri günümüz toplumunda karşılarına çıkabilecek durumlarda nasıl kullanabildikleri ölçülmeye çalışılıyor. Dolayısıyla bilgi yerine yaşam becerileri ölçülüyor. OECD’de 30 ülke var, Türkiye bunlar arasında 16. büyük ekonomi, ama eğitim açısından sonlarda. Tek örnek: PISA testinde 29. olabildi.
Testte OECD ortalaması 500, Türkiye 424 puan aldı. Milli Eğitim, yaşam becerisini geliştiren sisteme dönük ciddi adımlar attı; ama değişim için çok çalışmak gerek.
-Öğretmen başına öğrenci sayısı Türkiye’de 24, OECD ortalaması 16; ilköğretimde sayıyı 20’ye çekmek için 80 bin öğretmen daha gerekli. Derslik ihtiyacı da 80 bin…
buradan yudumlayabilirsiniz. Peyk:Dol Gözüm Dol ———————————
Sevgili Açalya facebookta tanıtınca, birkaç cümlelik yorumu aşacağını düşündüm ve bir araştırma yaparak, Peyk Müzik Gurubunu daha geniş yorumlamayı uygun buldum.
Peyk Müzk gurubunun dikkat çeken tarzı var. Bu fark öncelikle şarkı sözlerinin protest etkisinde görülür. Böyle bir tarzın riskini alabilen sanatçılar sanatın ticari kaygısından uzak olduğunu düşündürür. Aynı zamanda, zaten zayıf olan toplumsal muhalefetin eksiğini nispeten doldurarak, egemenlerin halkına karşı keyfi tutumlarına, mikrofon gücüyle otokontrol görevini de icra ederler.
Başka farkı, müziklerinin motifindeki rock’un sivriliklerinin törpülenerek, enstürmanın bam tellerinin narasıyla reggae ritmine ulaşması kulağı tırmalamadan ruha, söz vurgularıyla beyinlere, estetik ölçüsüyle ruha hitabeden etkili bir toplam güce sahip olduğunu düşündürüyor. Müziğin toplam kalitesi, sesin gırtlak darlığını bastırırken, solist sesinin buğulu tarzı sempatik çekiciliği öne çıkarıyor.
Eskilerden Karacaoğlandan sonra, Cumhuriyet tarihinde Saz serisinde Ruhi Su ile başlayan, Mahsuni Şerif ile zirveye çıkan, Ahmet Kaya, Kıvırcık Ali, Ferhat Tunç, ile devam eden; oradan kent nüfusunun köy nüfusunu geçmeye başladığı zaman diliminde daha çoklu enstrümanlarla Gurup Yorum, Kızılırmak, Moğollar, Şivan Perver, … aklıma gelenlerdir…
Bir de bütün çirkinlikleri protesto edenleri protesto eden Ozan Arif vardır. Sözlerine değer vermediğim ama, kişisel efendiliği ve müzikal melodisinden olumlu etkilendiğim Mustafa Yıldızdoğan da asıl hedef yerine hırsızı kovalayanı kovalayan guruba dahil bir protestçidir.
Peyk Müzik Gurubu ticari amaç yerine politik duyarlılığını devam ettirebilirse, adını yukarıda saydığım müzisyenlerin beyaz sayfasına yazdıracağı düşünülür.
Sanıldığı gibi yalakalık anlamına gelmiyor bizim “Peyk”.
Öncelikle Farsça bir kelimedir, uydu anlamına geliyor olması ve logomuzunda bununla uyumlu olması gözden kaçmasın. “Peyk devletler” gibi ifadeleri Türkçe’de mutlaka duymuşsunuzdur; komşu devletler, uydu devletler manasına gelmektedir.
Ayrıca Osmanlı döneminde haber getirip götüren eğitimli askerler varmış ki onlara da Peyk denirmiş.
Bizim bu ismi seçmiş olma sebeplerimiz bunlardır.
Teşekkürler ilginize,
Aybuke
Osmanlı İmparatorluğu’nun 16.-18. yy. lar arasında haber taşıma amaçlı kullandığı peykler yeniçeri ocağından 6-7 yaşlarında seçilir eğitilirlerdi. Sık sık Atmeydanı’nda yapılan yarışlarda seçilenler göreve atanırdı. En iyi peykler padişah tarafından kullanılırdı. Attan daha hızlı hareket ettikleri ve kestirmeden giderek zaman kazandıkları için tercih edilirdi. İstanbul-Edirne arasını (150 km.) bir günde katederlerdi. Koşu sırasında ellerinde küçük bir şeker torbası taşı bedenin karbonhidrat seviyesini korur, ağızlarındaki ekonomik tükrük salgısının devamlılığını sağlayan içi boş ve üzerinde çok sayıda delik bulunan küreler bulundururlardı. Dizlerine bağladıkları zillerle hem tempolarını korur, hemde yolların boşaltılmasını sağlarlardı. Peykler, 18.yy.da yeniçeri ocağının kaldırılması ile tarihe karışmıştır./kaynak
Peyk’in temelleri 1991’lere kadar uzanıyor. İrfan Alış (Vokal) ve Serdal Ersoy’un (Gitar) İstanbul Üniversitesi Kampüsü’nde bir araya gelmesiyle, grubun temelleri atıldı. İkiliye, 1995 yılında Ertan Çalışkan (Davul), Özgür Ulusoy (Keman, klavye) ve 2006’da Barış Tokgöz’ün (Bas) katılımıyla grup, bugünkü kadrosunu oluşturmuş oldu.
İlk albüm, yılların emeği süzülerek ortaya konmuş özenli bir çalışma. Şarkıların sözleri, solist İrfan Alış’a ait. Şarkıların melodik alt yapısında, rock, blues ve reggae’nin yanı sıra arabesk öğelere, ince keman ve piyano sololara da rastlamak mümkündür.
“Sev” deyince aklıma sevgili gelir aklım sevgilinin asaletinden gelir. leb sevgilinin “leb”inden, aç tavuğun düşü leblebiden gelir.
Şıpsevdinin yolu dudağın kırmızısına düşerken, aşığın kırmızısı dudaktan kalbe uzanan yoldan gelir. iki gönlün birbirine akorduna aşk dersek mızraplar esnek ise fırtınalar vız gelir z.örer
Politik söylemlerde sık duyduğumuz bir sözcüktür “algı”. Bir konunun anafikrine odaklanmanın ölçü birimi gibi kullanılır. “Algı” ile “farkındalık” aynı anlamı içeriyor gibi bilinse de, “farkındalık”ın bir adım daha derine işaret ettiğini düşünüyorum.
İçten ve dıştan gelen uyarıcıların duyumlar aracılığıyla anlamlı hale getirilmesine algı denir. Farkındalığı ise “odaklanmak” olarak yorumlayanlar var. Ortada dolaşan yorumlardan, TDK’nun algı yorumuna daha yakınım. . Algı, Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma, idrak: “Bakmak için algılarımız yeter, görmek içinse salim bir kafa, ayıklık, şuur gereklidir/TDK
Tanımın asıl cümlesi algıyı belirtirken, eş cümlesi farkındalığı anlatıyor gibi.
Elinize tutuşturulan bir cismin ne olup olmadığını, eleştirel analiz sonucunda anladığınızda, bir ağırlığının dışında bir de özelliğinin olduğunu fark edersiniz.
“Algı”, fotoğrafik, “farkındalık” ise çözümleyici, yani diyalektik sürecin vardığı yer olarak düşünülmeli.
Bir olayın haber değeri, varmak istediğiniz sonca göre biçimlenir. Ya da, varmak istediğiniz sonucun üzerinde o haberin sizde uyandırdığı etkiye göre ya algınıza bir albüm malzemesi gibi girer, ya da değiştirmek istediğiniz sonucu, ona etki eden faktörler üzerinden yürümeyi amaçlarsınız.
Politikacıların mangalda kül bırakmayan “van minıt”larına baktığımızda, kimi onu sadece coşkusuyla algılar, kimi de algıladıktan sonra ne, nasıl, niçin, kim için…? gibi soruların cevabına göre amaca katkısını farkeder.
Birkaç örnek ile açalım mı? (kapatmayalım, açalım) Ehh, günah benden gitti:)
İngiltere’de bir trafik canavarı Enerji Bakanını yerken, bizde rüşvet canavarı, suçluyu arayan savcıları yer.
Uludere katliamından sonra, etik değerler ve insana olan saygı yüzünden hükümetin düşmesi beklenirken, durum kapitalist yöntemlerle (sadece tazminatla) kapatılır, canavar taca atılır.
Yazar kovalayan güdümlü savcı ile canavar kovalayan savcılar arasındaki farkın, artıdeğer olarak kapitalist servetin çekirdeği olup-olmadığını Das Kapital’den sorabilirsiniz.
Egemen sınıf her ülkede bilgisiz ve farkındasız çoğunluğun üzerinde oturur. Fransa, İngiltere, Almanya’da da öyle, bizde de öyle.. ama onlardaki farkındalık oranı (ya da canavar) ile bizdekinin farklı olmasının kökenini soruyor muyuz?
Avrupa toplumu ile bizim yaşam biçimimizi belirleyen kültürün kökenine inmeden, “hem kel hem fodul olunabilir ancak. (Burası uzun hikaye ve aynı zamanda konuyu dağıtma olasılığından dolayı, geçelim)
(Sözde) demokrasi dünyasında,
Azınlık olan “işi düzgünler” partisine oy verirlerken “farkındalığı” temel ölçü olarak alırlar.
Halk tabakasında yaşayanların büyük çoğunluğu ise, temel çıkarlarını iğdiş eden önlemler büyüsünden kurtulmaları için “uyartım akımına”* ihtiyaçları vardır.
İngiliz ya da Alman seçmeni ile Türk seçmeni arasındaki en büyük fark nedir? Bir trafik suçundan dolayı ar damarına değer vermek zorunda kalmasını sağlayan güç nedir? Din mi, ahlak mı, etik mi, idam mı, cehennem mi, işsizlik mi……?
Bizimkiler dindar nesil yetiştirmekle açığın kapatılabileceğini umuyor olabilirler. Birçok çağdaş yasayı aldığımız ve tamamını aldıktan sonra bizi aralarına kabul edeceklerini düşündüğümüz Avrupa birliği de dindar nesil sayesinde(!) malum canavarlarını ayarlayabiliyor olabilirler mi!
MÜTEVAZI:”Sözün aslı Arapça’dır ki, tevâzu sâhibi demektir.” bir arkadaş böyle açıklamış. “tevâzu”nun aslı nedir? diye sorduğunuzda tanımın tılsımı bozulacaktır.
Bir bilinmeyeni başka bir bilinmeyenle açıklama cesareti göstermeye “dindar nesil algısı” denir. Üstteki örneklerdeki gibi karşılaştırmalı analizler iman etmeyi değil, itiraz etmeyi gerektireceği kesin. ——————————————-
Hayatımın bir bölümünü dindar biri olarak geçiren bendeniz, “dindar nesil”i ayrıca yazma gereği duyarım.
*uyartım akımı:hiç çalışmayan bir jeneratörün sargısına 10-15 volt gibi bir gerilim verildiğinde, jeneratörden 220 volt alınabilir.
T-Ne! bizim oralıya varsan senin bu güzelliğine çuvallar dolusu başlık parası verirlerdi.
S-Canım, sen benim için neden başlık parası vermedin:)
Z+ Sana verilebilecek para dünya bankasında yok ki bende ola. Ama tüm bankaların alamayacağından çok daha fazlasını, ömürboyu ödemek koşuluyla, hesabıma yazabilirsin…
Küçük adımlardan sonra ısınan kaslarım gevşedikçe hızım artıyor, kaslarım ısındıkça sızım azalıyordu.
Kır çiçekleri serüveni
Sağ yanım ısınarak ağrıya karşı direnirken, sol yanım akşamın esrarlı rengine kilitlendi.
Kentin üst yanından yamaçlara doğru tırmanmaya koyuldum. Kekik kokusu, metabolizmamı tırnak içine alarak, az önceye kadar cebelleştiğim mayhoş hisleri unutturuverdi.
Kafamı kaldırıp çevreye baktığımda gördüğüm manzara, akşam randevusunun en damar eksiğini tamamlamaya adaydı! Akdeniz ikliminin maki ailesinden kır çiçekleri, içinde bulunduğum pembe atmosferin raconuna nasıl da denk düştü!
ilk ve sonbahar mevsimleri, maki cömertliğinde, aradaki egzotik farkı kapatmıştı. İki mevsimin birbirine yumuşak geçişe yol vermesi bir başka akdeniz patenti sayılır.
“ İlkbaharın afrodizyak hüneri bu mevsimde toprağa düşen renk fidelerinde saklı” ydı .
“Her aşığa bir gül yeter” iddianamesinin, insan zoruyla bahçelerde zoraki üretilen hormonlu çiçekler için geçerli olduğunu düşündüm. Burada doğa oldukça cömert ve kendini yenileyen iklimin tüm hünerleri anaç.
Bu renklerden bir demet yapmak için bütün koşullar sevgi(li)me amade.
“Love story” şarkısı son birkaç gündür gitarımın tellerine abanmıştı. O hafta ruhumun vizyonuna bu şarkı yerleşince, ıslık ve bazen mırıltı ekleyerek, kır çiçekleri arasında koşturmacanın fon müziği de tamamlandı… Kanımı kaynatan alevsiz ateş, bedenime veda eden ter damlalarını buharlaştırmaya başladı. Ter buharı, ağrılarımı ve yorgunluğumu kimyasal tepkimeyle gökyüzüne doğru savurdukça hız yeteneğim katlanarak artıyordu.
Bu hız ve coşku ile bulunan bütün renklerden balya yaparak, bir çiçeğin ipsi sapını demetin gövdesine doladım. Tıpkı sevgilinin ince belini saran kollar gibi. Baş ve işaret parmağımın dairesel çapıyla ölçtüğüm bir buket ile geri dönüş yoluna doğru uçma vakti geldi.
Akşam buluşmasının romantik olasılıklarını düşünürken, zamanı dondurarak kanat çırpmaya devam ediyorum.
Toy zamanlarımda filmlerden-romanlardan öğrendiğim “romantizm tiyatrosunu” sahneye bir daha mı koyacaktım. Akşam kapıyı çaldığımda mercekten bakan sevgilim bir çiçek demetinin ardına saklandığımı, biraz merak ile kapıyı açıp “hoş geldin” derken çiçek demetini eline tutuşturduğumda, o markası hafızamda tescillenmiş gülücüğünü hangi makamda üfleyecekti kalbimin odak noktasına doğru?
Sağ eli sağ elime, sol eli çiçek balyasına doğru uzanacaktı. Bilindik naylon kılıklı ticari çiçek ambalajı ile buketi yeşil bir ot ile bağlanmış, ellerimin nasırlarını yeşile boyamış organik romantizm arasındaki fark nasıl algılanacaktı? Elbette yeşilini arıtmadığım avuç içi manzarası yalnızca ruhumu değil, aynı zamanda emeğimi, heyecanımı, zamanımı ve hayallerimi de kapsıyordu.
Sevgili, çiçek demetinin hangi çiçekçiden alındığından fiyatına ve hatta çiçeklerin cins ve ambalaj tekniğine kadar süzecek miydi? Kim bilir!
Bunları düşünürken, “iyi bir oyuncu” olup olmayacağım umurumda değildi. Yalnızca kendimi yaşayacaktım ve özgün yanımı taklitlere kurban etmeyecektim. Oysa oyun ve taklitler beni ben olmaktan çıkaracak, sadece oyunun ilk yaratıcısını anmakla kalacaktı. Akşama üç saat kaldı. Lojmandaki bekar odama dönüyorum. Hiç olmazsa, çiçek saplarının çıkıntılarını makas ile tıraş etmeliyim. “Evet tıraş ve özel bakım seremonisi…..”
O da ne:) çiçek balyasının tam ortasından yeşil bir yaprak dikkatime cilve yaparcasına sıyrılıp öne çıkmış. Çiçek renklerinin, benden özel görev bekleyen imaj bekçisi gibi.
Gereği düşünüldü: yaprağın dokusunu korumaya özen göstererek, tükenmez kalem ucunun arkasıyla yaprağın üzerine bastırıp iz yaparak,
“birşey yazdım”
yazdım.
————————————————
not:bu konuyu destekleyen birçok teorik makale yazdım.
Bu dizi de onların anafikri sayılır.
Bu nedenle bir belgesel gibi, devam etmek istiyorum
ruh hailimin güvercin tedirginliği: …. Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere… Her neresiyse. Ürkek ve özgür ayaklarımızın götürdüğü yere…. ayaklarımızın götürdüğü yere…. ayaklarımızın götürdüğü yere… ayaklarımızın….>>>>>>
ruh hailimin güvercin tedirginliği: Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle. Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.
ruh hailimin güvercin tedirginliği: Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce…..
Ütopyalar umut yerine geçer mi bilinmez ama, kurda kuşa yem olmaktan kurtarmıyor!!!
Mevsim Sonbahar. Şiirlerde ayrılığın ve ölümün borcu dökülen yapraklara yazılırken, aşka gidişin yolunu fırtınalar süpürüyor. İlkbaharın afrodizyak hüneri bu mevsimde toprağa düşen renk fidelerinde saklı.
O’nu ilk gördüğümde,
hayalime çizdiğim tablonun, can ve koku verilmiş son hali diye geçirdim içimden. En küçük fırça kaçkıntısına rağmen kim bilir kaçıncıdan sonra tamamlanmış bir resim gibi…
Ruhuma saldığı kıvılcımla, yalnızlığıma küf yapan yağmur damlası buharlaşmaya başlamış, yeşile çalan iz bırakmıştı yerinde.
Heyecanımın güdümündeki bütün dengeler, mevsim engeline rağmen genişlemeyi sürdürüyordu. Ne toprağı fazlaydı ateşi boğan, ne de ateşi fazla toprağı kavuran. Dünya filizlenen bir aşkın hesabına dönüyordu sanki.
O’nu sevebilmek olasılıktan çıkmış, mutlak değere dönüşmüştü. Kalbimin sıcaklığında buharlaşan küf kokuları yerini, yalnızlığımın kör kuytusunda açılmaya yüz tutan tomurcuğa bırakıyordu
Uykuma uyanıklığıma, yediğime içtiğime, soluduğuma tümüyle karışmıştı zamanı dondurarak.
Bir gün, birkaç kutu bira almıştım sevdamın deminde kaybolmak, aranmak ve bulunmak testini denercesine. Ilık bir güz denizi kumsalında büyükçe bir taşın üzerine oturdum. Sahil gazinosunun hoperlöründen yayılan bir aşk şarkısının ritmine tempo tutan kirpiklerim, O’nun yanıbaşımda yokluğunu sorguluyordu adeta. Yağmur sonrası meltem rüzgarında salınan dalgacıklarda bir kırılıp bir savrulan şavkı gözlerimin önüne geliyordu. Doğuştan permalı saçlarının helezonik yapısına nasıl da benziyordu su zerreciklerinde kırılan ışığın gökkuşağı.
Akşam karanlığı renkleri yutmaya başladığında hayalden gerçeğe dönüşün refleksiyle uyandım. Duygularım aklımı da dikkatimi de teslim almıştı. Heyecanımın bedenimden emdiği ter sıcaklığıyla doğanın iklimini fark etmem imkansızdı. Akşam serinliğinde belime saplanan soğuk, belimi orta yerinden bükse de, çok da umurumda değildi.
Akşam oldu.
Toplam iki saatlik bir uyku ile sabahın altısında uyandığımda, ancak üçüncü hamlede doğrulabildim. Ayağa kalkmak istedim, bedenimin kontrolden çıktığını anlayınca, kendimi yatağa tekrar atıverdim.
Akşam yemeğine davet edilmiş olmaktan duyduğum heyecan ile belimdeki acı birbirine karışmıştı. Bazen heyecan baskın çıkıyor bazen davetsiz ağrılar. Ağrı ile heyecan arada bir eşitlendiğinde, O’nun karşısına özürlü çıkmanın doğuracağı kaygı, ağır basıyordu.
Akşam yemeğine henüz on iki saat var. “Acı acıyı su sancıyı keserdi”. Spor takımlarımı zar zor giyinerek, kendimi şehir dışındaki boşluğa attım. Küçük adımlardan sonra ısınan kaslarım gevşedikçe hızım artıyor, kaslarım ısındıkça sızım azalıyordu.
Yeni yılda kavuşmayı dilediğimiz 12 şeyi yazıp 12 kişiyi mimliyoruz. Demiş sevgili Nehirİda.
“12” popüleritesi olan bir sayı. Onikiden vurmak, oniki parmak bağırsağı, oniki imamlar, oniki adalar….
Ve 12 dilek.
Dileğin muhatabı Allah, isteğin muhatabı ise emeğinizi (başkasının emeğini değil) sattığınız mülkiyetin sahibi olan kurumlardır. Allah’tan dilediğiniz bir şey için, onu hak edip etmediğinizi düşünmezsiniz. Farkında değilsiniz, hatta kötü niyetli olduğunuz da söylenemez ama, biraz egoistçe istektir bu.
Dilemek “dilenmeyi” fiil-leş-tiren bir sözcük olması nedeniyle, biraz tembelliği ve hatta asalaklığı çağrıştırır kanımca. “Allahım bana bol rızık ver” ne demek? Hadi aşırı iyimserlik damarım tutsun da, erişilecek hedef olarak alınmasında sakınca olmadığını itiraf edeyim. Önemli olan motivasyon kazanmak ve dilediğimiz değerler karşısında emek ve proje üretmeye heveslenmektir…
“Nasıl olursa olsun, dileklerim gerçek olsun” derseniz, birinin sahip olacağı değer bir başkasının kaybından türeme olasılığı yüksek olacağından, kapitalist ahlakçılığa pas veren bir yaklaşım olur.
Helal-haram kavramı var ya din ve geleneklerimizde? Bu kavramın, sosyalizmde ve İslam şeriatında biraz nüans farkı var. Din kültürünün “olursa hayırlısı olsun, helalinden olsun” önermesinde biraz meşruluk niyeti yüklü. Ancak, bu meşruluk emek-değer karşılığı değil, yine “bencilliğe bir zarar gelmesin” anlamında kullanıldığını sezi-yorum.
Şeriatın, “kazancın onda dokuzu ticarettir” sözü kapitalist ahlak ile örtüşür. Sosyalizmde ise, ticarette kâr değil, sadece nakliyat ve saklama giderlerine harcanan emek miktarı taşınan ürün fiyatına yansıtılır. Daha açıkçası, “köşeye sıkıştırarak, malı almaya zorunlu bırakarak kazanmak isteyeni Marks hoca’ya şikayet etmek vaciptir. Böylelerine muska yazdırıp sidikliğini bağlatmak da….
Bu kadarcık ütü yeter, artık dileme zamanı geldi. Dilekler maddi olacaktır doğal olarak. Yoksa, temeli olmazsa maneviyat ayakta nasıl durur ki?…
İnsan öncelikle bir olta dilemeli. Ardından balık tutmayı öğrenmeli. Bu koşulda dileklerimin sayısı 12 değil, islamın şartı sayısında olsun. Gerisi çorap söküğü gibi gelir.
1-Dünyanın 17. büyük ekonomisinin, yine dünyanın en az (ama en az) 17. sırada adaletli dağıtımını sağlayacak bir siyasi iktidar dilerim. Bu kadar büyük adalet büyük fedakarlık, etik ve hümanist duygu gerektirdiğinden, sınırsız mülkiyet biriktirme hakkını savunanların işi olamaz. Geriye tek seçenek kalıyor, onu da tahmin edebilirsiniz.
2-Birinci şık gerçekleştiğinde, insanların maddi sorunu kalmayacağından, güvenlik sorunu da en aza ineceğine iddiaya girerim. Bu cesaret ve hırs ile, güvenliğe harcanan mevcut 37 trilyon (katrilyon da olabilir) tl, bütçenin, eğitime ve sosyal hayatın gelişmesine harcanmasını dilerim.
3-İkinci şık gerçekleştiğinde, insanlarda oluşan tatmin duyguları işlerindeki verimliliği de artıracağından, az emek ile fazla ürün alınacağından, sosyal hayata ayırılacak zaman artacağından, Avrupa birliği dahil, dünya devletlerinin tamamına işkembeden değil, tam ciğerden hava atmamızı dilerim.
4-Üçüncü şık gerçekleştiğinde, uluslar arası ve ulusiçi savaşa gerek kalmayacağından, para sadece mübadele (değişim) aracı olarak işlev göreceğinden, bu istikrarı besleyecek olan büyük makamların adayları büyük paralılar (ya da palavracılar) değil, “büyük insanlar” olmasını dilerim.
Bay Balti Raper farkı nasıl da kapatmış ve birkaç adım öne uzatmış kaderini.
Köy halkının alayından uzak, sonbahar solgunu ağaçların hüznüne öyle yakın; küskünlüğün astarı tersyüz edilmiş. ritmin coşkunluğuna vurmuş şarap kırmızısı tadında. Öyle mutlu, öyle ürkek, öyle karışık ki!
12 Aralık 2011 saat 19 civarı, Meclis tv.de Ertuğrul Kürkçü ve ardından Emine Ayna’nın enerji Bakanlığının bütçesi gündeminde konuşmalarına tesadüfen rastlayınca, “amanııınn, mecliste, bütün insanlığın ortak çıkarı konusunda adam akıllı laflar da ediliyormuş” diyerek, kumandanın +ses butonuna basıvermişim. Meclisten ve mevcut düzenden “iyi şeyler” bekleme uyuşukluğuna karşı bir dikkat uyanışı doğdu içimde.
İki milletvekili özetle şunları dedi: “enerji açığı için ayrılan bütçenin neması büyük oranda ayrıcalıklı yaşayan insanların savurganlıklarını finanse etmeye yarayacaktır. Bir ömürlük zenginlik için gelecek nesillerin yaşama hakları gasp edilecektir; bu nedenle nükleer santral ve doğa katli ileriki zamanda bir insanlık suçu sayılacaktır; önceliğin enerji savurganlığını (adaletsiz kullanımı) önlemek olmalı, daha sonra doğal, zararsız kaynaklardan enerji arayışına girilmelidir. (“Kıbrıs işgal edilmiştir” sözü daha fazla cümleye ihtiyaç göstermiş, başka yazı konusudur.)
Avrupa birliğinden beklentimiz, serbest piyasa vurgunculuğuna ortak olma hayali yerine, onlarda işleyen adalet mekanizmasının itici faktöründen yararlanmak olmalıydı. Kendi ülkemizin farklı inanç ve düşüncedeki insanıyla (özellikle Kürtlerle) bir araya gelinip, dünyanın bize gıpta edeceği, bizi örnek alacağı uygarlık düzeyinde yaşamak için bütün engelleri bir vizyon ile aşmalıydık. Böyle bir övünç için birliği önce kendi içimizde kurmalıydık….” vs.
Globalizm, seksenli doksanlı yılların popüler kültürüne işaret eden bir sözcük idi. Uydu teknolojisinin şatafatında, liberal özenti özümsetilerek, en masrafsız yoldan, toplumları ikna etme yankısıydı. Bu yöntemin 3. dünya savaşından daha az maliyeti vardı da ondan tercih nedeniydi. Yoksa kapitalizm, her bunalımında bir savaş icat edebilir, milliyetçiliği ve dini tedavüle sokardı. Günümüzde milliyetçilik rafa kaldırılmış olunsa da, onun yerine dinlere yatırım yapılarak, sessiz sömürüyü “incitemeden” uygulamaya koydukları görülüyor.
Başta Amerika’nın, %99’u temsil ettiğini söyleyen Wall Street’çileri olmak üzere %1’lik zengin sınıfa karşı eylem içindeler. Arap Baharı dedikleri (bence yalancı bahar) isyanlar ile WS’çilerin eylemleri için umudum, Montaigne esprisinde bulur kendini: “hocam, erkekler kadınların ellerini niçin öperler? -ee biryerlerden başlamak gerek” demiş. Yalancı bahar bile olsa biryerlerden başlanmanın ip ucu sayılır sadece.
* * *
Zengin olandan nefret edenlerle, zengin olma KRİTERLERİNDEN nefret edenleri ayırıyoruz. Ayırdığımız zaman göreceksiniz ki, en yoksul ile en zengin arasındaki fark asla bir ömürde erişilmez olmayacaktır. Bilgi, ahlak ve yetenek geçer akçe olmaktan çıkarsa, onun yerini “kurnazlık” gibi, popüler davranışın alması kaçınılmaz olur. Tıpkı adaletin acizliğinden mafyalaşmanın doğuşu gibi.
Bilgi ile kurnazlık en çok uyuşuk toplumlarda başa baş rekabet etme şansı bulabilir.
Kestirmeden bir ün, makam ya da maddi kazancı matematik mantığının dışında arayanların anavatanı liberal düzenlerin iktidar olduğu yerlerdir.
Bu ortamda şans oyunları ve kazanma hilesine kafa yormak, kazancın meşru yolunu bulmaktan kolaydır!
Meşru yol:fırsat eşitliği, erdemlilik, bilgi birikimi, onur ve cesaret renklerinin kombinasyonudur.
Aydınıyla düşman, yoksulsevicliği erdem sayanlar “demokrasi oyununda” galip olunca meşru yol vicdanlarda yedek ama pasif değer olarak kalmaya mahkumdur.
Krizin nedeni bilinmez(!) de, ilacının tasarruf ya da israfı önlemek olduğu söylenir.
“İsraf etme insaf et” sloganı, vicdana yöneltilen bir otokontrol hamlesidir sadece. Oysa vicdana güven devri, sömürü zincirinin ilk halkası olan kölelik döneminden sonra hızla çökmeye başlamıştı. Son halkası olan neo liberalizm kültüründe “vicdanın” yeri ancak itaat avcılığına ipotek gitmiştir.
Tanrı sevgisi ve cennet hayali, yoksul ve buna bağlı olarak cahil bırakılmış insanlarda masum bir değere sahip. Yoksul ve cahil aynı zamanda yardım eden değil, yardım alan olduğuna göre, “israf ve insaf” çelişkisiyle, savaş ve kriz faturasını kimin sırtına yüklediklerini düşünürsünüz?
İki günlük mevsimsel bir baş ağrısından kurtulmanın coşkusuyla güne başlarken, akşam haberlerinde gördüğümüz tablolar, coşkumuza karşı kuvvet olarak atağa geçiveriyor.
Kadın-çocuk öl(dürül)me sayısı, düzenzede-kaderzede, ekmekzede-savaşzede, eşzede-aşkzede… oranları ortadayken, rutin bir baş ve moral ağrısından seslice söz etmek ne garip bencillik! Bunlar geldi geçti aklımdan.
Şu pratik hayatımıza bakın, tarih bilgilerinizle karşılaştırın, “zade” ile “zede” yansımasında, emek ile asalaklıktan başka ne görebiliyorsunuz? “Dersim katliamı”nda bile “zede” ile “zade” çelişkisini vurgulayan yok. Yani, isyana sürüklenip kırılanlar ile ondan nemalanmak isteyenler arasındaki farkı….
Ağanın “a”sı eşeğin “e”si insan kaderini böyle tersine çeviriyorsa, zihni’nin “z”si de bu kadere çomak sokmaya çalışır. Bu iki tersliğin başında olmanın rastlantısal utancını arsızlığın duvarına yapıştırır.
ZAde: Türk Dil kurumuna göre “dürüst, doğru adam” imiş. Bu imaj farklı ideolojik kültürlerde farklı anlama gelir de, hangisi egemen ise halkın bilincine onun paradigması monte edilir.
“Evet bütün şeyhzAdeler, asilzAdeler dürüst adamdırlar; hepsi alınteriyle geçinen, kimsenin emeğini sömürmeyen insan demektir” (külahıma anlat diyenler sol yana geçsin)
“Zede” sözcüğünün TDK internet kayıtlarında bulunmaması da “komünist propaganda”ya karşı önlem olabilir”!
Bayramlarda seyranlarda kahramanlık ve inanç nutuklarında dünyaya meydan okurken, dünya “yaşam kalitesi” sıralamasında patlak balonun içini palavralarla doldurarak uçurma çabamız ne komik!
Çoğunluğun ancak demokrasiye dolgu malzemesi yapıldığı ülkemizde yaşam kalitesinin vasatlığına alıştırılmışsak, hayata dair hiçbir sürpriz şaşırtmaz, panikletmez ve korkutmaz Buna karşılık bağışıklık sistemimiz güçlenir ama acıma duygularımız da –istemeyerek-matlaşır!
Bir acı haberde aklımıza ilk gelen “nasıl bir yardım katkısında bulunabileceğimiz?”… Ardından, yakın çevremizde yardıma çeşitli derecelerde muhtaç insanların sıralaması ve zedeler ile zadeler arasındaki uçurum!…
Kendi çemberimizde paniği ıskalamış olan benliğimiz burada tamamen dağılıverir. Nasıl dağılmasın ki, yardım çıtası aniden yükseliverir ve çember oldukça genişler.
Hükümetlerin devlet bütçesini toplumun homojen olamayan yapısına hangi ideolojinin ahlak, kanun ve geleneğine göre dağıttığı ve bu toplumdaki imtiyazlıların korunduğu noktaları sorgulamak geçer içinizden. Zede ve zade arasındaki fark, hümanist duygularınızın devreye girdiği oranda açılıverir.
Her şeye rağmen “ilk yardımda öncelik”in evrenselliği, etiği, hümanizması ve hiçbir koşula bağlı olmaması, ardından vijdan denilen etik mekanizma işleyişini sürdürmeye devam etmesi ilkeleşir ve kendi sol benliğinize dönmeyi başarırısınız.
Sol benliğin diğer hümanist görüntülerden farkı vardır. Acı ve yoksulluk çekene yardım etmek ve zekat vermek sevabı benciliği ve mahcubiyet görüntüsüne tanıklık yerine, mutluluğu güvenceye alınmış insan görmeyi tercih edersiniz. Zade ile zede arasındaki farkı kapatmak için biraz politize olmaktan başka yol bulamazsınız. Ya da kendi kabuğunuza çekilip, fasit (ya da faşist) dairenizde dönüp durursunuz!
Büyük Sanatçı Nejat Uygur’u saygılarımla anıyorum-Cibali Karakolu oyunundan bir parça
“Dersimizin konusu Van çadırlarındaki sobanın borusu” mu, yoksa o borularda “Dersim katliamı” mı tütüyor?
Belli ki yine yeni bir kazık sallanıyor bu toplumun ardında; dikkatler tavana odaklandırılıp, ceplere girecek el geliyor aklıma. Gazın verdiği basınçla komşularla savaş hesabı mı , yoksa her dönemde olduğu gibi “enayiliğimiz” yeniden tescilleniyor mu?
Halkın hayata dair doğal gündemi olamaz! Gündemi bizde her zaman cibali karakol komiseri belirler. Kel başa şimşir tarak hesabı…
Düşündüğümüz gibi, gündem kaydırmada art niyet yoksa Hükümetin ve Cumhurbaşkanının yerinde olsam, Önce, padişahlığı yıkıp cumhuriyeti kurarak kendine bu makamlara sıçrama fırsatı ve hakkını verdiği için Atatürk’e teşekkür ederdim; sonra, inanıyorsa soykırım olduğuna, Dersim (Tunceli) halkına o dünya bilmem kaçıncısı büyük ekonomiden tazminat öder, ayrıca bir de kocaman harflerle ÖZÜR DİLERDİM. Çünkü, develt makamı sürekli olduğundan, bir önceki yanlıştan sorumludur.
İnsan haklarına öyle saygılıydı ki, kölelerini asla aç bırakmazdı./Tarihin “şahsiyetli” kişileri..
Kadın haklarına öyle saygılı ve edepliydi ki, karılarının her birini, akşamları, sırayla ziyaret etmeyi ihmal etmezdi. Hatta büyük karısı ağır hastalığa yakalandığında, onu kendi elleriyle doktora götürdü, hastanın baş ucunda ağlamaklı bile oldu/Padişah Abdülmecit ve ataerkleri İçin söylendi-HaberTürk Tv.de bir tarihçi.
Çalıştırdığı kişilerin “şahsiyetlerine” öyle saygılıydı ki, doğum yıl dönümlerinde her birine ayrı ayrı kutlama kartı göndermeyi asla ihmal etmedi. Çocuk haklarına öyle saygılıydı ki, evlerine bir parça ekmek götürsünler diye onlara iş verdi./Namı diğer kapitalistler
Karısını öyle severdi ki, bir gün kafasını odun ile kırdığında, akan kanı durdurmak için domates salçasını kendi elleriyle kırık yere sürdü ve kafasını kollarının arsına alarak, bağrına bastı./İbrahim Tatlıses’in, babası için dedikleri- Cumhuriyet G. Röportaj.
Yolumuzu kesen karınca konvoyunu ezmemek için üzerinden atlayarak geçerken, deniz kenarında ölüme sürüklenen milyonlarca deniz yıldızlarından bir tanesini usulca yerden alarak, denize fırlatan filozofun etik gururu insan onuruna ayna tutarken, dalda kanadı sıkışan bir kuşu kurtaran itfaiyecilerin cankurtaran imajını hayranlıkla onaylayıp alkışlarken..
“Kimine Allah vuruyor, kimine kulu!” halkdeyişi, yer ve gök kutupları arsında dönen ölüm milini andırıyor. Ölüm kusan depremler konut sektörünün kurbanı olurken, üniformalı yoksullar da savaş sektörünün kurbanı olması hayra alamet midir! Ucuz ölümler etnik kökene değil, ucuz bütçeye takılıyor! Gerisi teferruat….
Tony Gadlif filmi, Gajo Dilo Youtobe’sinden alınmıştır.
GDO (genetiği değiştirilmiş organizmalar)
“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” Demiş Herakleitos ama,
bu deyişin odak noktası bilinmediği için, ortada dolaşan serseri bir laf olarak kalmış; bu durum ancak gen değiştiricilerin işine yaramış.
“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlar; oysa sorun onu değiştirmektir” demiş Karl Marks,
“değiştirilmesi gereken canlının doğası değil, davranışlarıdır” diye de eklemiş. Çünkü, gelişmenin dinamiği, daha iyisine ulaşmak güdüsüdür de ondan….
Hızlı değişen eksik değişir. Hızlı değişen yanlış da değişir.
Şeriatçı bir politikacı, 1 ya da 2 yıl gibi kısa sürede Liberal kapitalist ideolojiye dönmüşse, o politikacı gdo’ludur.
Aynı kural diğer düşünce sahipleri için de geçerlidir. Gdo’lu bir şeyin gürültüsüyle görüntüsü vitrinliktir ancak, beslenmelik değil.
Bir şekilde ünlenmiş biri, amatör iken selam verdiğine, profesyonel olduktan sonra da aynı sıcak duygularla selam veremiyorsa, o ünlü gdo’ludur, ona sınıf atlatan şey kültür değil, para olduğundan, tadı, tuzu, ekşisi yoktur… Yani, “sıcak duygular” savrulmuştur. Onun gdo’lu olduğunu eserlerinin metalik duruşundan da anlarsınız. Çünkü, ordan buradan aşırarak, kötü ve izinsiz taklitlerle “tüccar ün’lüğünü ” gizleyemez.
Sanat halk ve sanat için değil, sanat sadece cep için icra edilirse, izleyenini kazıklamış olur. Gözyaşı rolünü bir baş acı soğana borçludur çünkü.
Para da değişim aracıdır ama, sermayenin egemenliğe dönüştürülmesi, genetiğinin değişmesi demektir ki, buna “niteliksiz kazanç” denir. Niteliksiz “kazanç”ın özünde haram vardır.
Oragnik değer ile GDO’lu değer arasındaki fark, Sabina’nın dansı ve Adrian Simionescu’nun “tutti frutti”si ile,
Gökçe Dinçer’in dansı ve “tuttu fırlattı”sı arasındaki fark gibidir.
yerel sanatçı, Mahsuni Şerif ve Sabahat Akkiraz’ın yakın arkadaşı, hemşerim “Aşık Aliyar”a selam olsun
Bu aralar serin bir yayla kokusu esiyor ufkuma. Çocukluğumun gerçekleri bilinç altını dağ mantarı sabrıyla zorlarken bir hoş oluyorum; yüreğim gıdıklanıyor. O zaman iliklerimde “topraktan betonarmeye uygarlaşma”nın heyecanı varken, şimdi düşüme “u” dönüşü yankılar asılıyor.
Kentler kirli. Uygarlığın yan etkileri, umulan tedavi etkilerini çoktan aşmış. Oksijeni karbonmonoksite boğdurulmuş, aslanları da çakala… Doğanın seri katilleri rekabet peşinde!
Gecekondulular, köylerinden-kökünden koparılmış vazoda solmayı bekleyen buruşuk çiçekleri andırıyor; bayat ve taze burjuvanın ekonomik, politik ve romantik açlıklarına amade…
Varlıkların meşruluğu değil, miktarı puan toplamakta. Servet “vatan” ile öznelleştirilip, kendine bu dünyadaki cennet ayırılmakta; boğaz tokluğuna uğrunda ölümü göze alan köylü çocuklarına da “öbür dünyada” şehitlik reva görülmekte. Aynı yolda aynı amaca hizmet eden üniformasız ama “iş kazası” sonucu ölenler “niyazi” rütbesinde!
Komşu bahçeden elma çalan köylü çocuğu yakalandığında müeyyidesi sıfıra çok yakın. Yayla çadırlarının kapısı pamuklu bezden örülü, sadece sinek girmesin diye. Oysa kent sokakları elektronik alarmlarla dolu. Çelik kapılar çift sürgülü metallerle… Küçük çalanlar alarm sektörünün ekonomik itici gücü ve tek kazanç kaynağı. Ama büyük çalanlara “nerden buldun?” demek çok ayıp!
Güvenlik önlemlerine ayrılan kaynak, yoksulluk ve cahilliğin önlenmesine yatırılırsa, “terör sektörü” de biter, savaşlar da. Ama bunu göze alırlarsa burjuvanın egosunu besleyen kaynak kurutulmuş olur! Çünkü, zekat, sadaka ve iş umudu ya da vaadi “amade olmayı” perçinleyen en usturuplu taktik de ondan. Boğaz tokluğuna çalışanlar hiç olmazsa enflasyon kaybını talep ederken bütün matematik (muhasebe) ve fizik (polis) gücü şaha kalkarken, bir ömre bu kadar astronomik servetin nasıl sığdırıldığını(!) matematik, ahlak ve mantığa havale etmek çok ayıp.
Sonbahara çeyrek var; ardından kar yağacak. Yaylaların, bedenine kardan gelinlik ve saçlarına ova kokulu renklerden taç yapılacak. Ovaların narin beline papatya karışımı yoncalardan kuşak takılacak. Mezdağ sakızı kokusu afrodizyak tadını sıvayacak çakranın libidosuna. Ve biraz sonra bahar gelecek. Vazolarda ve seralarda hormonlarla zorlanan çiçek ve gıdalar, kentin sahte yüzüne vurulacak……
Doğa ana’yı ancak, doğa babanın dölleyebileceği Ekim ayına ne kaldı ki şuracıkta. Çiçeklerin, böceklerin, arıların, çiçek ve toprak kokularının, sevdaların, yayla ve yaz aşklarının mevsimi olan bahara ne kaldı ki…
Doğal hayata tutunanların yuvasını yıkan barajlar, iklimi rayından çıkaran termik santraller, altın bulmak için sağdan yürüyen siyanürcü sülükler ve destekçileri, deniz kenarına oteller yaptırıp, çevresini utanç duvarıyla çeviren ayrıcalıklı sınıfın ağız şapırdatıcıları, güneş ile iki katlı konut arasına dikilen gökdelenlerin götverenleri… hangibirini saysam ki! Bu eylemler doğa anaya tecavüzdür ve tecavüzden elde edilen sonuç piçtir.
Doğa anaya tecavüzün suç sayılacağı yeni bir dünya düzeninin özlemi ve umudu olmasa çekilir miydi şu hayat? A-çekilmezdi (adını yazdır kardeş şuraya), B-çekiliyor işte (sana sormadım ki), C-bilmiyorum (iyi halt ediyorsun)
Üstümüzde ağırlık ve sancı yapan düzenlere “ne söylersek söyleyelim, söylediğimiz onların anladığı karadadır”/Mevlana. ve çevreciler
Şeytan diyor ki, (Tanrı pratikte bu işlere seyirci kaldığından, şeytan ise işinin başında olduğundan…..) şurada bir hayal kur, hem de yazılı hayal, şu çalanların ıncığını cıncığını deşele!
Günah benden gitti: Tek başıma iktidar olsaydım, çalma eylemini, açlıktan geçici olarak kurtulmak için çalmak, egemen ve zengin olmak için çalmak, egemenlik için çalanlara karşı “doğa için çalmak” olarak üçe ayırırdım.
Yoksulluk alt sınırı, kişi başına düşen ortalama (KBDO) ulusal gelirin 4/5’ü olsun. Bu oranın altında bir gelire sahip olduğunuzu varsayalım ve “çaldınız”; çaldığınız miktar ile aylık geliriniz arasındaki pozitif farkın iki katını ödeyene kadar size fazla mesai cezası veri-yorum. Kbdo’dan az olan 1/5 oran sizin mesleki nitelik eksikliği cezanız olarak kalacaktır.
Elde ettiğiniz gelir, ulusal ortalama gelirin iki katı ve fazlası olduğu halde çalmaya devam ederseniz, fazla mesai cezanız, çaldığınız miktarı ödeyene kadardır. Buna ek olarak, çaldığınızın iki katı peşin olarak tahsil edilir. Hayatı boyunca en az üç kez çalmaları bu şekilde cezalandırırken, üçten fazla çalma durumunda her çalma için bir hırsız rütbesi (sicil de diyebilirsiniz) verilir, “sakıncalı kişi” olduğunuz alnınıza yapıştırılır.
İşsiz olup da iş bulma kurumuna iş arama kaydı yaptıranlara iş bulunmadığı durumda asgari ücretin birbuçuk katı kadar bir miktarı çalması suç sayılmaz. İşsiz olup da iş arama kaydı yaptırmayanların çalmaları durumunda, en az çaldıkları miktarın üç katı kadar borçlandırılır, bir işe yerleştirilerek borcunu ödemesi ve işine devam etmesi sağlanır.
Günümüzde Doğadan çalmalar gizli değil, kapitalist hükümetin açık desteğine dayandıklarından, dayanaklarını dayağa çevirmek kaçınılmaz olur.
Bakıma muhtaçlardan iş yapabilecek olanları kendi özel isteğine göre, ücretsiz meslek kursuna gönderip, iş ortamını o koşullara göre düzenleyerek çalışmaları sağlanır. Çalışamayacak olanların tümüne ortalama ulusal gelir kadar aylık ücret bağlanır.
Büyük düşünenlerden bir danışman ordusu kurulur, kamunun çıkarına olmayan ve tek canlının dahi doğal yaşamını olumsuz etkileyecek, doğanın dengesini kısa ve uzun vadede bozacak enerji kaynakları ve fabrikaların kurulması yerine kurulanların kökünün kurutulması için şenlik düzenlenir.
Doğadan çalanlara bir vampir öpücüğü kondurulur, doğa için çalanların alnından teşekkür öpücüğü ile kalınmaz, aynı zamanda onların aile üyelerinin kamu hizmetlerinden öncelikli ve indirimli (hatta bazen bedava) yararlanması sağlanır.
Zenginliği ve yoksulluğu yasakladığımızda, çalma teke indirgenmiş olur ve doğanın cömertliğinde sevdaların ritmine tempo tutulur. Çünkü mutlu hayat, yoksulluk ve zenginliğin iki ucunda değil, iki ucun arasındaki kalan yerdedir.
Not:çevrecilik kriterim, ayrıcalıklı sınıfın tatil yapacağı doğal yöreyi kurtarmaktan ibaret değil, zenginliğin asıl yaratıcı fedaileri olan emekçilerin yaşam koşullarıdır.
(Sevgili edi.ben’in kulakları çınlasın; bu konuda çok söyleştik)
———————–
İnsan için hayat canlı kalmaktan ibaret değilse, mutluluk kombinasyonunun zirvesine ulaşmanın şartı, önceki faktörlerin doğasına etik dışı müdahale olmamasıdır. “Sevdalı hayat” ancak bu ahenk içerisinde anlamını doğru olarak bulabilir.
Bal, bahar ve aşkın öznesi olarak arı ve insanın ürettiklerini, savunma farkıyla ayırabiliriz. Arı cinsinin faşisti olan eşek arısıyla, insan cinsinin kapitalisti arasında fark olmadığı gibi, üreten emekçileri arasında da fark yok. Ancak, insan cinsinin önemli bir çoğunluğu, daha iyi bir yaşam düzeyine layık olduğunun ve aşağılandığının farkına varmamasıyla arı cinsinden ayrılıyor.
Şöyle: ” Katil Arılar” 1957 yılında, Profesör Warwich E. Kerr, daha iyi bal üretebilmek için Afrika’dan 35 kraliçe arıyı Brezilya’daki Avrupa kökenli bal arılarıyla melezlemek için getirtti. (köle ticareti gibi). Profesör Kerr, kovanlara sadece işçi arıların girebilecekleri, kraliçenin ise geçemeyeceği bir düzenek yerleştirdi. Ancak bir arıcı farkına varmadan bu engeli kaldırdı. Neticede 26 koloni arı kraliçeleriyle birlikte sürüler halinde göç etmeye başladılar. Daha sonra bu arıların kaliteli bal yapmaktan ziyade kovanlarını fedakârca korudukları tespit edildi. Bu melez koloniler bütün ülkeye yayıldı ve trajik hâdiseler görülmeye başladı. İlk ataklarında 300 Brezilyalı’yı öldürünce “Katil Arılar” ismini aldılar. (anarşist arı) Bu Afrika menşeli arılar, (varsayalım ki zenciler). İlk defa 1985 yılında ABD’de keşfedilen bu arılar yüzünden 1196 km2′lik bir saha karantina altına alınmış, ülke çapındaki 600.000 kovan ise özel olarak muhafaza edilmiştir. Bu arılara ait 12 kovan bulunup tahrip edilinceye kadar da karantinaya devam edilmiştir. ( kızılderililerin sonu!)
“Barbarlar, vahşiler, cahiller…”: 19. yüzyılın sonlarında, Kıta Avrupası’nda proletarya, Komün yenilgisinin yaralarını sararken, devrimci dalga, çoğunluğunu göçmen işçilerin oluşturduğu yeni bir işçi sınıfı aracılığıyla yeni bir kıtaya sıçradı. “İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü” 1 Mayıs, bu yeni sınıfın, “üretim koşullarının kendisinden içgüdüsel olarak doğmuş olan işçi hareketinin”, 8 saatlik çalışma talebinin bir ürünü oldu ve “tek bir bayrak altında, tek bir amaç için, tek bir ordu gibi hareket eden” proletaryanın burjuvaziye karşı dünya çapındaki savaşımının simgesi haline geldi.
Avrupa işçi sınıfının soylu ideallerine ve ABD doğumlu beyaz işçilerin “aristokratik” görünümlerine karşın, çoğunluğunu göçmenlerin oluşturduğu bu yeni proletarya, “barbarlar, vahşiler, Orta Avrupalı cahiller, yüksek Amerikan değerlerini anlamaktan uzak adamlar” olarak, işçi bile sayılmayan bir topluluğun üyeleriydiler.
İnsanoğlu (kızı demiyorum?), doğanın efendiliğine soyunurken, dayandığı ahlak ya da etik değerin kökenini düşünüp sorgulamadan ve herkes için en yararlı düzeni bulmadan, bu dünyada huzur olmayacak!
Hayvanlar dünyasında birinin beslenme “gereksinimi” diğerinin kanı üzerinde “hak” sayılıyor; insanlar için de birinin emek ürününü gasp etmek, diğerinin üzerinde hak sayılıyor. Alınteri ve kan. En temiz kan, insanın kendi teriyle kazandığı gıdalardan oluşan kan; diğerine bizim orda “kanı bozuk” denir.
Kan kaybı için insan daha tepkisel olduğu halde, ter (emek) kaybı için benzer hassasiyeti göstermiyor. Sigaradan daralan nefes borusuyla, idam kendiri ilmeğinden daralan nefes borusuna gösterilen tepkisellik farkı gibi. Oysa, kanı oluşturan ilk değer, arının -başka namıyla emekçi insanın- ürettiği bal değil midir!
“Arının deliğine çöp sokmak” deyimi, yukarıdaki ilişki zincirine pas bulaştırmak demektir. Zincir koptuğunda, mutluluğa ayrılması gereken kaynaklar, baruta ve kan akıtmaya ayrılmaktadır. Sonuçta, birkaç kişinin egosunu beslemek için baharın oksijenine nükleer atık ve karbonmonoksit salmak; yeşil alanları talan ederek ticaret metasına dönüştürmek; arının (emekçinin) artıdeğerini egemenlik aracı olarak dizayn etmek…. Sonuçta, egoizmin çılgınlığına ait bütün hamleler, “sevdalı hayat”a atılan çelme demektir.
Uyanıklarla uyurgezerlerin kutuplarında gıcırdayarak dönen bir dünyada yaşamak nasıl bir duygu? Diye soran uzaylı dolaşıyor tepemizde. (Burada ayık gezenlerin sevdası derin olmaz).
* * *
Dört kitap, bir açık oturum sözcüleri gibi karşımda duruyor şu an. Yazımın kare ası. -“Tarihi Değiştiren Bilginler”/ Ali Çimen.
Das Kapital
Antonie Laurent de Lavoiser, kimya bilimine katkısından sonra barutu icat etmiş olmasıyla, arının deliğine çomak sokanlara hizmet ettiği için cenneti boylamış olmalı!
- “Gerçeğin etiği”/ Alenka Zupancic-kant-lacan cephesinden… Başkasının hakkına saygı duymanın ahlaki ve etik kökenini irdeler.
-“Yaratıcı Dehanın Sırları”/Michael Michalko. Bu kitap, her ne kadar ABD istihbaratçılarının baş köşe kitabı olsa da, insan doğa ile mücadelesinde büyük düşünmek ve birçok gizleri çözmek için başarının gereklerini öğrenmek zorunda. Kim kullanırsa onun çıkarına işler. İngiliz şairinin dediği gibi, “istersen yol kenarını süsleyen bir ot ol, ama otların içerisinde en yeşili ol”. Einstein, “samanlıkta iğne ararken, iğne bulunsa dahi aramaya devam etmeyi ve olası bütün iğneleri bulmayı” deneyeceksin” demiş.
Arı gibi bal yapmayı bilipte onu korumak için sokmayı bilmiyorsan, onu da Marks’dan öğreneceksin. İnsanlar çırılçıplak ve eşit olarak doğdukları halde, sonradan hangi manevralarla aradaki uçurumun şifresini çözmenin “insancıl” hikayesi, felsefesi, matematiği, politikası, ahlakı, etiği ve hayata dair tüm ölçüleri haykıran -Das Kapitalin yeni tercümesinin 1. cilti, 860 sayfa.
Bize reva görülen hayat kalitesiyle, hak ettiğimiz hayat kalitesi arasındaki farkın anlamı yüklü bu orman kokan sayfalarda. Emek-değer ve yaşamdaki içgüdüsel amacımız olan beslenme, barınma ve estetik gibi mutluluk kombinasyonu eşek arılarının vicdanına terk edilemezliğin stratejisi….
Akşam karanlığında, şehrin tam orta yerindeki plaj kumsalında topladığım dinginlik ile, dört kitabı aynı anda (desem de bir gün arayla) okumanın dayanılmaz ağırlığında tüy gibi hissediyorum kendimi.… “Yemek hazııırrr” çağrısını 3. mü yoksa 4. mü seslenişte duyumsadığımın farkında olmayacak kadar dalmışsam, kadife fırçalı azarı hak ettiğimi düşündürüyor:).
Adı üzerinde gerçek-etik-hak-hukuk-yaratıcılık.. insanın tüm insanlığını tam kapasite ayağa kaldıran konuların tam ortasındayım. Dört kitabı aynı anda ama, bir açık oturum düzeni içinde okuyor olmanın zoraki keyfi bağımlılığımı perçinliyor. İşimle ilgili görevimi tamamladığımın rahatlığı da karışınca aklımın orta yerine, geriye gitarın tellerinden sızan nağmeler kalıyor. Nostalji köşemin bir hüneri var ki, gitarın teline bir dokun bir daha yankılanıyor. Acemiliğim fark edilmiyor bu köşede. Akşam haberlerinde izlediğim “Somali açlık krizi” ile “Yunanistan’ın iflas krizi”nin domino etkisi, okumakta olduğum kitapların magazinel kanıtını oluşturması bir başka basıyor yüreğime!
Ülkemizin yüzde yirmiye yakın bir oranda “ekonomik büyüme rekor”uyla, paylaşımda ve her türlü güvenlikte dünya sonlarında oluşumuzun ve olayın bu yanını birkaç muhalif düşünürden başkasının görmeyişi, dört kitabın içeriğinde bomba gibi duran kışkırtıcı gerçekler….
Sonuç: kendi ihtiyacından fazlasını insanlığa (kamuya) sunmayı amaç edinen ve bu amaca engel olanları sokan arıya sosyalist denir.
Bal kovanlarını “demokratik manevralarla” ambarında istifleyen arıya liberal kapitalist denir.
Liberallerin istiflediği balın depo kapısını kırıp işçi arılara tekrar dağıtmayı amaçlayan arılara anarşist denir.
Balını çalanları sokmayan, liberallerin stokladığı baldan, bir ömür boyunca, sadece tadımlık uman arıya da milliyetçi-mukaddesatçı denir.
“Elektrik alamadım” demek, “hoşlanmadım” demenin diyalektik materyalist rajonudur. Duygu bedeni sürüklemeye başladığında, teğet geçtiği her başka kişinin moraline dokunma, onun normal gidişatını etkileme riski fink atmaya başlar. Beden duyguyu sürüklediğinde de aynı kaos sürer. Önemli olan beden ve duygu etkileşiminin regülasyona bağlı kalmasıdır.
Regülasyon, “kıvamında ayarlamak” demektir. Başka anlamda açlığın giderilmesi…
Demek ki duyguların da gıdaya ihtiyacı vardır .
Düşgücü, insan bünyesinde voltaj gibi gerilmeye başladığında, akıl yörüngesinde bir “manyetik alan” yaratır. Duygusal elektronlar akış yönünü mantık “iletkeni” üzerinden sürdürebilirse, “zor başarılır, imkansız biraz zaman alır”.
Düşgücünün nanyetik alanı akış yönünü bulamadığında, baraj suyu gibi geriye doğru çoğalarak, akıl “nüve”sinin yanlarından kararsız bir dağılımla uzaklaşır. Başıboş elektronlar sinir uçlarına batmaya başladığında, bedenin yer çekimine karşı kuvveti kaybolmaya başlar.
İşte o zaman, ”hayal-düş” elektronları, potansiyel enerjiye dönüşemediğinden, “melankoli” hatta, moral bozukluğuna dönüşüverir.
Diyalektik mantığın yasası şudur:
“Doğadaki hiçbir olay, çevresinden bağımsız olarak anlaşılamaz.”
Öyleyse, hayata dair bütün eylemlerde sorgulayıcılığın, denge üzerinde görevi vardır.
Yer yüzünde kusursuz ve sevimsiz insandan mod olarak söz edilemez. Bütün insanlar sevimli ve sevimsiz özelliklerini birlikte taşırlar. Bu özellikler zamana, koşula ve olaya göre açığa çıkar ve koşullar ortadan kalktığında eski potansiyeline dönebilirler.
Koşulsuz sevmek, fedakarlık gibi alınsa da, aslında istenmeyen duyguyu besleyip büyütmek demektir
Nasıl ki integral matematiği, eğri yüzeyleri hesaplamaya yarar; sevgi dedektörü de gizli duyguların izini sürmeye yarar.
Sevgi dedektörü ilişki yüzeyinde gezdirilmezse, kimi, nasıl, ne kadar, nesini, neden sevebileceğimize karar vermek, insanı sevgi savurganlığına götürür.
not:”sevgi dedektörü” deyimini 2006′da bir forumda ilk ben yazdım. “duygu dedektörü” olarak googlede taklitleri daha sonraki tarih kayıtlarında görülmüştür. Belgesi vardır.
BiryazarsamBlogkendisine gelen bir “mim” i Blogdaşlarına havale etmiş.
Konu, ” Blogger N’lerini seçiyor !”
Sezi-Yorum’u “En GüncelBlogger” kategorisinde göstermiş. En Güncelden kastı konu seçimi mi, yoksayazma sıklığımı tam anlamadım ama, bir aylık aradan sonra yazılan yazı ile“güncel” saymadığını düşünebilirim.
Örneğinaşağıdaki kategorize ediş şeklinin bir eylem olarak, belki “Blog sansüründensonra oluşan soğukluğu yeniden ısıtabiir” diye düşünsek de, kategorize edişlerin “kişisel deşifre”liğinin pek doğru olmayacağınıdüşünürüm.
Enİyi Tasarıma Sahip Blogger :
EnGüncel Blogger :
EnMeraklı Blogger :
EnÇok Gezen Blogger :
EnÇok Bilgilendiren Blogger :
EnÇok Kendini Anlatan Blogger :
EnÇok Eğlendiren Blogger:
En Akıcı Yazan Blogger:
EnRenkli Blogger:
EnGüleç Yüzlü Blogger:
EnYetenekli Blogger:
KamilCengiz Bey’e ilgisinden dolayı teşekkür ederken, beni bu oyundan bağışlamasını dilerim.
Ardından gelen BuMimin konusu: “Blogger’da ne eksik?”
Blogger’in en büyük eksikliği, maç yüzünden dijitürk ile hesaplaşmasınınacısını Bloglardan çıkarmış olmasıydı. Onun dışında web sitelerinin paralıhizmet vermesini düşündüğümüzde, Blogger’in, bizim sayemizde reklam parasıalmış olsa bile, bize sunduğu hizmetin bedelsiz olması az fayda değildir. Üstelikreklam gösterimini bize zorunlu kılmaması da bir avantaj örneği sayılır. Çünkü,her reklam konusu, her Blogger için etik bulunmayabiliyor.
Her özel mülkiyetinkendine has hesapları olabileceğinden, bizim isteklerimiz “hak” çerçevesindedeğil, ancak talep olabilir. Veri tabanını biraz daha güçlendirip, medyaprogramlarını duraklamasız- kesintisiz kullanabilsek iyi olur.
Blog sansüründensonra WordPress’i keşfetmiş olmamız lehimize bir rekabet üstünlüğü sağladı.
Aslında WordPress’in Blogger’den daha kullanışlı olduğunudüşünüyorum. Ancak, İlk göz ağrısı mı, daha çok çoğunluğun WordPress’e tahliyesininorganizasyonsuzluğu mu, bilinmez; burada kaldık işte.
Teknik olarak fazla bir bilgiye sahip olmadığımdan, çok şeysöyleyemeyeceğim. Buna da şükür, bunu bulamayanlar da var))
Bu yazıyı kayıt ederken,. Blogger’in arayüzünün yenilendiği müjdesiylekarşılaştım. Bu da demek oluyor ki, Blogger sesimizi dinliyor.
Amatörlüğün heyecanı, profesyonelliğin ticari kaygısından üstündür ve kendim çalar kendim dinlerim bir de sevenlerim özdeyişlerim, kişisel amatörlüğün ilk basamağını betimlerken, kamu önüne çıkıp yeteneğini ilgiye sunmak sıradışılığın ilk adımıdır. Yeteneğin yanına zaman ve enerjiyi de koyduğunuzda, sizi tutana aşk olsun, yanında bir duble de şarap olsun.
Böyle ikrarınan böyle yolunan
(bu parçanın, iyi bir stüdyo ve iyi bir ses düzeniyle yeniden yapıldığını hayal ediyorum da…)
Einstein’e kendisi ile ortalama bir insan arasındaki fark sorulduğunda, ortalama bir insandan saman içinde bir iğne aramasını isterseniz, iğneyi bulunca aramaktan vazgeçer, kendisi ise iğneyi bulduktan sonra aramaya devam eder ve olası bütün iğneleri bulmaya çalışırdı/Yaratıcı Dehanın Sırları-m.michalko-koridor yayıncılık
sedef suner ve arkadaşları, “Demkâr” adıyla bir müzik gurubu kurmuşlar. Ortadoğu Teknik Üniversitesi öğrencileri (şu anda mezunlar) olarak beş kişilik bir orkestra. “Demkâr”ı özetlemişler; italik sözlerle ne demişler, satır aralarında biz ne demişiz:
Demkâr, Alevi inancında “aşkın şarabı” anlamına gelen dem sözcüğünden hareketle “aşkın şarabını içen/dağıtan kişi”dir.
İçki dağıtan Sünni güzel “Saki”den farklı olarak, içkiyi dağıtmasının yanında ayrıca içmesiymiş. Antalya’da sahte rakı yüzünden ölen insanlar geldi aklıma. Servis edilen içkiyi önce dağıtana tattırmak için Demkâr bulmak gerekirdi diye düşündüm.
Tüm canları aynı kadehten bu şarabı içmeye davet ediyoruz.
Bedenimizin ve dünyanın yüzde yetmişi sıvı olmasına rağmen, “içki”ye tööbe etmek aşkı öksüz bırakmak olur ki, insan hayatından aşkı çıkardığınızda geriye bir adet hayvan kalır. “Madem ki ben bir insanım, aşk deyince akan sular da durulur, şaraplar da… O.Gencebay aşk için zehir içebiliyorsa, (bir teselli ver ‘de) biz dost meclisinde şarabı su niyetine neden içmeyelim. Hem biz, sarhoş olmak için değil, mayhoş olmak için içeriz.
Demkâr müzik grubu olarak ilk defa Ekim 2010′da bir araya geldik.
17 Ekim Devrimi ile aynı aya gelmesi rastlantı olamaz.
Amacımız müziğin ibadet olduğu toprakların sesini yankılatmak, “aşkın şarabı”nı dostlarımızla paylaşmaktı. Bu şekilde kendimiz de dinlemekten keyif aldığımız türkü ve deyişleri seslendirerek başladık.
Madem ki “aşkın şarabı”…. Sizden bir ricam olacak kardeşler: özelikle Sedef’ciğim (bu samimiyet nereden geliyor demeyin, O’nun da abisiyim bu alemde)Gesi Bağları’nı acilen repertuarınıza alın, yoksa şarabın asıl ham maddesi gibi üzüm üzüm üzülürsünüz.
Tüm amatörlüğümüzü ve hatalarımızı hoş görüp arkamızda duran dostlarımızdan güç aldık. Bu cesaretle de türkülerimizi söylemeye devam edeceğiz
Amatörler için her hata bir tuğla demektir. Bu tuğlayı ayağınızın altına alırsanız yükselirsiniz, başınıza düşerse, “başınıza tuğla düşmüş olur”. Dost her zaman arkadan esen rüzgar gibidir. Ama size yol aldıracak asıl enerji, karşıdan çeken başarı amacı olacaktır. Karşıdan esecek rüzgarlar için daha fazla enerjiye ihtiyaç olacağını biliyorsunuz. Özgün yanınız biraz da “protest tütüyorsa”, sanata bir sıfır yenik başlayacağınızın farkındasınız.
AKP Datça İlçe Başkanı Ahmet Sedat Deniz’in ünlü şair Can Yücel’in mezarına şarap dökülmesine tepki göstermesinin ardından şairin mezarı önceki gece saldırıya uğradı./akşam gazetesi
“memleketin hali benim halim, öyle bir kabız olmuşum ki boğazıma kadar bok içindeyim…!”/ Can Yücel
Vücudunun ağırlık merkezini, sol topuğunun sivri yerine bindirdi; sağ ayağının parmak uçlarında yükselebildiği kadar gerildi; omzundan sarkan kıvırcık saçlarını sol elinin iki parmağıyla orta yerinden makaslayarak, helezonik bir figür ile fırlattı; iki saniyelik zamanda üçyüz altmış derecelik savrulmayla, bir balerin kıvraklığında aynı noktada bitiverdi. Akordeon kıvrımlarına benzeyen eteğinin kanatları da saçlarına paralel, paraşütün piste inişini andırıyordu.
Gülümsedi.
Sorumun cevabı derinliği belli olmayan bir çukura gömülmüştü sanki. O derinlik belki bir mezar idi belki de çimlenmeye bırakılmış, bir zaman sonra meyvesini verecek bir tohumun anarahmi….
Gülümseyişinin ekosu dalga dalga yayılıyordu atmosferin azot kümesini ittirir gibi.
*Domates aromanın neresinde?
-Yüzümün allığı domatesten ithal sadece ve bir de salçası.
*Yüzünün allığı masumiyet rengine benziyor oysa. Ten kokusunun şarap kırmızısından sızma olduğunu okudum henüz yazılmayan bir kitapta….
-Çok kitap okuyorsun anlaşılan?
*Aklımı onlara borçluyum.
-Aklın güzelliğe “üstünlüğü” nedir?
*Aklın güzellikle “bütünlüğü” vardır.
-Kitap mı sevgili mi” desem?
*Oysa “aroma mı sevgili mi” diye sormazdım.
-Düşün ki, sorulara ambargo koymayacağını bilerek sordum?
Bir anda “kitap gibi sevgili” cevabı geçti içimden. Öyleyse elma ve portakalı neresine koymalıydım bu felsefenin! Afallamam çok uzun sürmedi:
*“sayfaları bitki aroması liflerinden, harflerinin mürekkebi çilek suyundan, konusu “mutluluğun tanrıçası” olan bir kitap demek istedim.
-En son okuduğun…?
*Sen; henüz bitiremedim”
-Hemen bitmesini ister misin?
*Kitapların sayfaları biter, anlamları değil.
-Senin için anlamın ne anlamı var?
*Anlamın anlamını, anlamsızlığın karanlık yüzü tanımlar, ben değil.
Belikten boşanmış saçının birkaç telini paşparmağına sarıyor gibi yaparak, kafa profilini hafifçe çaprazlayıp, gözlerini yere doğru uzattı. Gamzelerinde aniden beliren kızıllık, mayhoş utangaçlığının masumiyet mührü gibiydi .
Durgunlaştı.
Sündürülmüş heceleri andıran ses tonuyla sormaya devam etti.
-Korkak mısın? Sorumu değiştiriyorum, maceranın değeri nedir sence?
*Elbette heyecandır ama…
-“ama”ların mayası bahanelerdir, bunu bilir misin?
*Trafikteki yön işaretleri de birer “ama” değil midir?
-Onlar hız keser ama (pardon) ve heyecanı öldürür.
*Bir ölüm olacaksa o sadece heyecan olsun; toprağı olsun da, mezarı olmasın. Heyecan, risk alma ve değişim sevincinin üst frekansıdır. Yeter ki risk alacak zaman bol olsun.
Aniden yüzüme baktı. Bakışının ateşi kalbime hararet fırlatıyordu adeta. Kısa sürdü ama gelecek yılların romanını okuma sihri yüklüydü gözlerinin ferinde.
-Doğa Aromasını sever misin?
*Borçlandıracaksa evet.
-Borçlanmak ürkütmez mi seni?
*Borç yiğidin kamçısıymış; kır at kamçıyla rahvana gider demiştim.
Kapitalizmin özüne çılgın egozim hakimdir. Ayıdan post, kapitalistten dost olmadığını, ulusal geliri ve hak kullanabilme olanaklarını paylaşım adaletsizliğinden biliyoruz.
Kapitalistin aşkı ve milliyetçiliği değil, bütçesi ve hesabı olur.
Kapitalizmin demokrasisi üretim araçlarına bağlı, halk oyu bir tiyatrodan ibaret.
“Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimi”ymiş.
“Eşit hak” ha!
Yalancı!
Tanımlar eksiksiz yapılır da, hakları kullanabilmenin maliyetini vurgulamazlar. Halktaki Stokckholm Sendromu alınan önlemlerin başarılı bir sonucudur.
Şiir okuma yüzünden Tayyip Erdoğan’ın mahkum edildiğinde milletvekilliğine kılıf uydurarak “affedilmesi” ile,
Hatip Dijle ve Mustafa Balbay’ı mahkum ederek milletvekilliğinin iptal edilmesi arasındaki fark tamamen liberal şeriatın özünü izah eder.
Demokrasi, zaten “ehven-i şer” bir yöntem diyorlardı. 60 yıllık demokrasi tarihimizde hep ehven-i şer ile yönetilirken, tanımdaki “eşit hakka sahip olmak” deyimi hep şerrin gazabına takıldı. Şer bir türlü gizlenecek gibi değildi de, “ey halkım, bundan daha iyisi yok” mesajıyla ehven tarafını yeşile boyadılar..
AKP’nin elinde ehven’i de gitti sadece “şer”i kaldı. Bu da demek ki, “Şeri-ata” bir “ata”lık mesafe kaldı. Ata’yı zaten gözleri tutmamıştı ki. Ama makam-mevki uğruna bir gecede demokrasi ustası olmaları, liberal takılmalarının doğal sonucuydu. Bu durumda Ata’yı demokrasilerine sos yapmak kaçınılmazdı.
Demokrasi, şeriata gidecek yolda bir araç idi.
“Demokrasi mi istiyorsunuz, alın size demokrasi” demeye getiriyorlar.
Kenan Evren’in darbe yapma hazırlığındaki mantığa ne ise, liberal şeriata giden yol da aynı taşlarla döşeniyor. (Önce asayişi ihmal edip, “tam kıvamına gelince” darbe yapmışlardı)
Oysa Demokrasileri halkın bilinci yürütür.
Demokraside emeği olmayanların yemeği oluyorsa, bu liberal rejimin doğasına tıpatıp uyar.
Sosyalizmde “para ve makamın önemi yok mühim olan insanlık”. Bu yüzden Çirkef yarışların çirkin demokrasisi gündeme giremez.
Sorumluluk, tecrübe, gözlem kapasitesi,güven, kişinin doğası, kültürünün markası, kodlanmış gen karakteri ve benzer konumların toplamına denir.
Etten ve kemikten yapılmış ama, çocukları ve sevgilisi için, stoktaki toplam enerjinin birkaç katını üretebilme yeteneğine sahip.
Babalar, evlatların geçtiği yoldan geçmiştir de evlat babanın yolundan geçmemiştir. Aradaki fark, “son söz”ün keskinliğini değil, sadece ağırlığına işaret eder. Baba, geçtiği yollara işaret levhaları diken kişidir. Uçurum ve viraj mekanlarına yön işaretleri koyan
Ve yolları olabildiğince tamir eden. Ama asla yön ve hızı belirlemeyen
.
İki kardeş, kendi aralarında söz birliğine varırlar, duygu ve düşüncelerini Babalar gününde açıklama kararı alırlar:
“Siz bize, kendi babanızın size verdiğinin “çok fazlasını” vermeyi başardınız. Oysa dünyada ve ülkemizde, kendi babanızla sizin aranızdaki fırsat farkı kadar ilerleme yoktu. Siz zamanı da aşmayı bildiniz. Önden yürümeyi, arkadan kovalamaya tercih ettiniz” Bize asla şu ya da bu politik, ideolojik ve genel yaşam tarzını kalıp olarak bir tek sözcükle de olsa aktarmadınız. Ama en kritik konuları anlayabilmemiz için ip uçlarını verdiniz. Biz sizin tarzınızı çaktırmadan izledik, doğru ve yanlışları gidiş yolunuzdan çözmeye çalıştık. Baba olma güdüsüylebir arkadaş gibi davranmayı yerince çok güzel akort ettiniz. /(sözcü: Kızımız)
Belki biraz abarttılar ama, başarmak istediğimiz tam da bu doğrultuydu.
akşamki alemin etkisi ruh ve bedeninde tik haline gelmiş olacak ki, gecenin 2′sinde oyun havasının yankıları kulağında tütmeye devam eder yatağından kalkar, yoruluncaya kadar oynamaya devam eder.
-Alo? Zihni abi nasılsın?
* Seydi sen misin?
-He abi benim, var ya abi, şu anda neredeyiz bir bilsen! Uçuyoruz abi, hangi gezegen bilmiyorum ama, dünyadan epeyce uzaklardayız. Böyle anlarda seni anmadan yaşamak imkansız abi.
* Şişenin dibinde yerçekimi kuvveti sıfır olur, mekanınızı anladım kardeş, uçuyorsunuz. Kaç astronotsunuz kabinde?
-Hani şu bizim gariban Apo var ya, apollonun dümeninde O var.
*Anlıyoruuuummmm! Apo uçamayı bilir miydi?
-He abi bilmezdi, doğru söylüyorsun da, kıçına motor takınca uçmayacak apo yok yeryüzünde.
*Aracınız apollo, kaptanınız apo olunca, yakıtınız malum, anlıyorum.
-Abi şu an burada olmanızı çok isterdik biliyor musun! Buz gibi su, oksijen, yeşillik, çiçek kokuları…
*Ve bir de ….
-He anladın sen oni, bir de rakı abi.
*Ama o yakıtın sadece otuzbeşliği bile beni yeryüzüne değil, yerin sıfır noktasına çakmaya yeter Seydim. Ben içmeyi bilmem pek.
-Biz senin yerine içeriz abi, sen de diğer eksikleri tamamlarsın, tam olur. Buranın havası da yerçekimine karşı abi, garanti veriyorum, seni bile uçurur bu ortam.
*Sen Apo’ya mukayyet ol emi? Evrende kaybolmasın garibanım. Zaten düzenin kaderi vurmuş, son parçası bize kalsın. Hatta ona bir melek bul da o yöreden cennete gönderelim garibanı olur mu? Yaş otuzbeşi bulmuş, O’nu evlendirirsek her konuda 1+1=3 eder O’nun hayatında.
-Tamam abi, ben onu şimdi bir otuzbeşliğin ucundaki kertmeye bağladım, bir de daire çizdim, o dairenin içinde Mevlevi havasına girdi.
Abi öbür ayda hazırlıklı gel, anlatacaklarım var.
*Bir ip ucu ver de merakım ekşimesin Seydi kardeşim
-Gariban Apo’ya kız buldum, kızın akrabalarından birileriyle buluşacağız, aracılık yapmasını isteyeceğiz. Sen de olursan iyi olur. Bu işin sevdasına coşturdum Apo’yu. Hayatında ilk kez içiyormuş. Bilirsin günde beş cümleden fazla kurmayan Apo, burada filozof kesildi başıma. Bir gün sonra Apo’ya sordum, dünkü hayatını hatırlıyor musun? “he” dedi sadece. Nasıldı?
“anlatılmaz yaşanır” dedi, bu kadar.
*Tamam, ayrıntıyı gelince anlatırsın.
Şekilde görülen sevgili dostum Apo’yu kız ile buluşturma senaryosunu kurup, ilk operasyonu yaparlar. Kızın akrabası Seydi ile Apo’yu alır, kızın evine misafir olurlar. Çaylar gelir, tam konuya girecekken, bir telefon gelir kızın babasına. Kızın abisi trafik kazası geçirmiş, acele hastaneye gelmesi istenir.
Konuyu açamadan fiyasko ile sonuçlanan bir operasyon. Türk filmlerinin öpüşme sahnesi gibi sona erer. Aşıkların dudakları birbirlerine tam yaklaşırken, her seferinde kapı zili çalar gibi…
Kız tarafı ilk fiyaskoyu tamir etmek için herhangi bir karşı girişimde bulunmaz. Bizimkiler bekler ki, ikinci adımı karşı taraf atsın da bize bir randevu versinler de şu bekarları buluşturup, tanışmalarına ortam hazırlasınlar. Hayır, kız tarafı gururlu olmak zorundadır, muhafazakar kültürün rajonu budur. Yoksa kızları özürlü ve yıkılacak yer arıyor imajı yaratılmamalı.
Konu kapandı.
Seydi pes etmez. Kız mı yok bu alemde! Hele kılavuzu Seydi olanın yolu hep cennete düşer.
Dar bölgelerde evlenmek için biri diğerine sebep olmazsa olmaz.
Seydi, bekarlıktan kalma bir kadın arkadaşıyla sokakta karşılaşır.
-Bizim bir arkadaşımıza kız arıyoruz, var mı tanıdığın, aday?
Kadın biraz süre ister; süre sonunda uygun bir kız olduğunu ve nasıl buluşturacaklarını telefonda karar verirler.
Apo, Seydi, Seydi’nin arkadaşı ve aday kız ile, kadının evinde bir araya gelirler.
Seydi’nin cemaatinde konu sıkıntısı çekilmez. Bir dalarlar ki, lafın belini kırarlar arkadaşıyla.
Bizim gariban Apo hep ayağının ucuna bakmakla meşgul. Karşısında oturan eş adayı kızı bile süzmeden, saatlerce kalırlar da konuya bir türlü giremezler.
*Ee, sonuç ne oldu?
-Ne olsun abi bu adam beni verem edecek, lafın bir yerinden girip de konuyu kendi hesabına getiremedi.
*Neden öyle oldu Apo?
+Abi bana bir ara vermediler ki, kendileri konuştu, konuyu benim olaya getirmelerini bekledim. Baktık zaman akıp gitmiş, kızı evden aradılar ve dağıldık.
*Vay, gariban Apo’m! Seydi sana bu kadar net bir ortam sağlamış, sen neden bu kadar fransız kaldın ki!
+Abi utandım ya! Ben bekledim ki, Seydi konuyu açsın, iki laf da ben edem dedim, açmayınca olmadı.
*Seydi fırsat verseydi ilk cümlen ne olurdu?
Apo terlemeye başlar, kem-küm-selamünaleyküm.
+Valla rezil olurdum kesin. İyi ki lafa girmedim.
-Abi, Apo üçüncü denemede kesin bir piste konar. Artık yer yüzüne inme zamanı geldi. Sen geldiğinde çok daha fazla yol aldığımızı göreceksin.
*Ulan kardeş, bu kadarına hakim olamazsan sen cennete asla gidemezsin Apo’m.
+Abi gözünü seveyim ne yapmam gerek bana öğretin gurban olurum! Bu yaşıma kadar hiç böyle sıkışacağımı düşünemedim. Orda söze nerden gireceğimi düşünürken tir tir titredim. Bu yüzden kızın yüzüne bile bakamadım.
*Apo’m, ham duranı ham yaparlar bunu bil şimdilik. Seydi sana kurs versin bir ay sonra geldiğimde neyi nasıl yapacağını öğrenmiş olmalısın; eksiğini tamamlarız.
Bilgili toplumu yönetmek“genel donanım” ister. Genel donanımlıyı, toplumun her bireyinin kültür ve sosyolojik düzeyi bilincinde olan veaşağıdakileri yukarıya taşıma misyonunu edinen diye özetleyebiliriz.
Bilgisizi yönetmek ise “nabız kontrolü uzmanlığı” gerektirir.“Nabız” mecaz anlamdainsanda bulunan hazır inanç, hassasiyet ve eğilimler olarak bilinir. Nabzın fiziksel mekanı ise bilindiği gibi boğazın bitişiğidir.
Rastlantı ki, nabız kontrolü aynı zamanda boğaz kontrolü olmaktanuzakta tutulur kurnazca.Nabız uzmanlarınca açlığın, sadaka boyutunun dışında bir ilgi değeri yoktur.
Nabız kontrolü üzerine çalışmanın maliyeti bilgi kontrolüne göre çok daha ucuz, beleşçilik ve haksız rekabet sayılır.
Oy verirken nabzını kullanan ile, bilgisinikullanan bireylerin oranı,o toplumun dünya ulusları arasındaki saygınlığının da ölçüsü sayılabilir, toplumsal mutluluğun düzeyini belirleme sorumluluğunun da, ortalama yaşam kalitesi düzeyinin de…
“Demokrasi” tarihimiz boyunca verilen çoğunluk oyların bilgiye mi, inanca ve kaygısızlığa mı dayandığını düşündüğümüzde, seçimlerin meşru olup olmadığını tartışma hakkını ancakfark edebiliriz.
Verilen “oy”ların bütün bireylerde eşit olması vazgeçilmez kural olduğu halde,verilen oyların geri dönüşümlerinde aynı eşitliğin kutsanması neden hiçe sayılır?
“Kafasına kuş sıçtığında şans oyunu oynayan toplumun; ağzına sıçana oy vermesi normaldir” !..” demişGani Müjde.
Kapitalist rejimlerde devlet kuşunun,
servete ihtiyacı olmayanların başına, ihtiyacı olanların da ağzına sıçacağı rejimin doğasından belli.
İşveren işçiyi işten attığında işçinin ansı ağlar da, bir “işçinin işvereni işten attığında” işverenin bütün sülalesineden sırıtır?
“Şeref ekmek bulamazken, Şerefsiz bulur” diyen Kıvırcık Ali de kapitalizmin demokrasisine taş atıyor olmalı.
Neymiş, her iki kişiden biri AKP’ye oy vermiş. Oysa daha beteri, her beş kişiden dördü kapitalizme oy veriyor altmış yıllık demokrasi tarihimizde. Ne fark eder?
Anladınız mı şimdi “milli ve dini gururla övünürken” neden bir baltaya sap olamadığımızı!
Kapitalist rejimin uzantısı olan Liberalizm, devletin güçsüzleşmesini neden bu kadar şiddetle istiyor? Diye soranlar olabilir.
(Aranan) “Demokrasi bir denge rejimidir.
Çağdaş “çoğulcu demokrasi”lerin temelindeki denge, “emek” ile “sermaye arasındadır.
İşçinin gücü sayısından, işverenin gücü parasından gelir. Sayı ancak, bilinçli ve örgütlü olduğunda anlam taşır. Oysa para, tek başına bile etkilidir.
İşveren Vehbi, tek başına siyasal dengeleri etkileyebilir. İşçi Vehbi ise tek başına hiçbir ağırlığı yoktur”. /A. Taner Kışlalı
Öyleyse iki Vehbi’nin aynı siyasi partide buluşmasındaki çelişkiyi ancak turnusol kağıdı açığa çıkarabilir.
Yönetecek kadroyu seçecek olan bireylerin bilgi homojenliğini sağlamanın gereğini de…
Bilgisizliğin ve bilginin doğası, kapsamı, ölçüsüve kaynağınedir?
Sanırım rezaletlerin püf noktasının yattığı yer burası.
Soldaki aydınların araştırması vegeniş kapsamda çalışması gereken nokta da…..
Bu insanların özeli, mahremi olan aile bireyleri tarafından ortaya atılmışsa o başka. Ancak, çeteler, örgütler ve emniyet insanların yatak odalarına kadar kameraları sokuyorsa orada durup düşünmek gerekir.”/Altan Tan-Bağımsız aday
Formel mantık: Adalet ve kalkınmanın gereği düşünüldü, yüzde 5 de buradan oy gelse, karın kötüsü olmaz. Anafikir: Cinselliği tabu görenlerin röntgencilik güdüleri çılgınlaşır ve “pazar değeri” yükselir! Politik rekabet liberal savaşa dönüşmüşse, aşkta ve savaşta her yol mubah sayılır! Olayın sonunda para ve makam varsa, ahlak da ertelenebilir!
Sentez:İşsizliği son sıraya alan parti de birinciymiş.
Haber:Koruculuğu bırakan Meman aşireti BDP saflarında yer alma kararı almış.
Yorum:Kurtlu eriğin aşureye kattığı tat afiyet olmaz.
Olay:
-Afyon’un milletvekili sayısı biliyorsunuz 7′den 5′e düştü. Ama evvel Allah ben Afyonkarahisarlı kardeşlerime inanıyorum bunu 5′te 5 yapacaklar; değil mi?/Başbakan
-Eveeettttt/Türk Halkı Türk aklı:hafızada yer eden “7’den 5’e” düşüşün süreci değil, “5’te 5”in fotoğrafıdır.
Form:Fetullah cemaati, Gazi Tıp’ta okuyan (erkek) yeğenimin tüm masraflarını karşılıyormuş (sağolsunlar)
Diyalektik:Yeğenimin annesinin eğitimine, “kızların okutulması günah” fetvası ile engel olan zihniyetin ta kendisi!
Bizler ne hayal aleminde yaşıyoruz, ne de insanları olduklarından daha iyi hayal ediyoruz, onları oldukları gibi görüyoruz. Bu nedenle insanların en iyisinin bile otoritenin uygulamalarıyla özde kötü kılındığını ileri sürüyoruz. İnsanın insanı yönetmesinden bu nedenle nefret ediyoruz. demiş Pyotr Alexeyevich Kropotkin /Sevgili siyasalbilimci Ayşegül yazmış.
Sansür, ahlakı tıraş etmeye kalkışırken, özgürlüğün derisini yüzen resmi bir eylemdir. Sansürün soğuk yüzü ürkütür de ondan izocamlı kılıflarla işleme konulur. Biber gazı ve jopun erişemediği iletişim kanallarının “erişim”lerine erişilerek Ortadoğu rüzgarının kum fırtınasına karşı koymayı düşünüyor olabilirler.. ama kulağımıza “ahlak kurtarma ayarı” olarak gelmesi matris şifrelemesini akla getiriyor. Pazarlama taktiğinin şifresi de kopya ihtimalini güçlendiriyor. Osmanlı torunları olduğumuza göre, genetik kalıtım kaçınılmaz olmalı. Matbaayı 200 yıl ülkeye sokmamanın gen intikali… Basılmamış kitapları toplatacağına matbaayı yasaklamak daha kestirmeydi ama, kör olası internet icat oldu mertlik bozuldu. Ne kötü rastlantı!
Sansürlerin karakteri gizlilik ve sinsilikle eşdeğerdir her zaman. Korumacı gösterilir, altından muhalifsavarlık çıkar.
Bekarlık günlerimizde, birkaç arkadaş ile erotik bir film oynatan sinemaya gitmiştik. Sık tartıştığımız, bize ahlak dersi veren, milliyetçi-mukaddesatçı bir arkadaşımızı o sinema salonunda görünce ve o da bizi görünce, deplasmanda seyircisiz oynayan bir futbol takımı psikozuna kapılıverdi. “Hayrola bu filmde ne işin var senin” diyerek bir gol atma hamlesinde bulundum. Arkadaşımın mahcubiyeti yüzünün renginden okunuyordu. Cevabı da bir o kadar kırmızıydı: -“Hani siz materyalistlerin savunduğunuz bir teziniz var ya, e-e-ee? -Görmediğinize inanmazsınız ya, bu teze dayanarak, erotik filmlerin ahlaksızlığını yerinde eleştirmek için bakıyorum” diyerek, espriye kontratak yapmıştı.
Ahlak bozan web sitelerini tespit edenlerin ahlakı nolacak? Onlara iş başındayken radyasyon elbisesi mi giydiriliyor?
Toplum aile, kadın ve hatta çocukların güvenliği elbette çok önemli. Dert bu ise gerçekten, daha akılcı birçok yolu olmalı. Öncelikle “internette güvenlik” konusu tartışmaya açılmalı. Yanında bir adet de organ mafyasının sempatik yüzünden söz edilmeli. Hatta biraz da 9 yaşındaki kız çocuklara nikahı mübah görme inancından….
Belediyeler ve milli eğitim müdürlükleri, her hafta sonlarında öğrenci velilerine bu konuda konferans düzenleyebilir. Milli eğitim Bakanlığı, dergi-broşür hazırlayarak, öğrencilere dağıtır ve bu bilgilerin aileler tarafından öğrenilmesi sağlanabilir. Televizyon kanalları yarım saat bu konuya ayrılabilir. Dumansız hava sahası reklamından daha öte, bilgisayarda internet kullanımı ve çocukları izlemenin teknik yöntemleri öğretilebilir……..
İnsanı en iyi kanun değil, bilgi-bilinç ve olanaklar korur.
Sansür ve sansar kandaşlığı
sansar
Sansar ile sansür sözcük harfleri bakımından olduğu gibi, karakteristik olarak da birbiriyle alabildiğine bütünleşen özelliğe sahip. Sansarlar da sansürler gibi gündüzleri uyuyup geceleri avlanırlar. Sansarlar özellikle insanların uyudukları saatlerde, gizlice tavuk kümesine dalarlar. Çünkü tavuk, yumurta, kuş sansarların, temel besinleridir. Tavuk-yumurta Burhan Kuzu’ya atılan yumurtaları akla getirir. Öğrenciler nerden bulurlar bu kadar yumurtayı:) Sansarlar, beslenebilmek için yumurtanın kaynağını kurutmak gibi bir kemirgenliğe sahip ise, sansürcülere atılacak yumurtaların da sansarlarca sansürlenmesi tam isabet.
Sansarların çiftleşme dönemleri Haziran- Ağustos ayları arasında olup, internet sansürünün de 22 Ağustosta yürürlüğe girecek olması Ömer Çelakıllı’ca rastlantılardan biridir. Sansarlar, Mart- nisan arasında 2 ile 4 (2+4=6) yavru yaparlar. 5651 nolu kanunun /6. ispiyon maddesi buna işaret eder. Ayrıca Sansar’ın pis koktuğu söylenir. Terleyip de uzun süre yıkanmayanlar için “sansar gibi kokuyorsun” denir halk arasında. Sansürün de hangi noktada kokacağını, hangi konuların ahlaksızlık kabul edileceğini kimse önceden kestiremez. Bu yüzden “ya hep ya hiç” metoduyla teslim olmak, internet kullanımından ve vitrinlerdeki kitaplardan uzak durmak en garantili yol olmalı!
Acı acıyı su sancıyı keserdi ya! Mevsimin yüzssüzlüğü kabak tadı verince, yağmur suyu sancının nedeni oldu bu kez.
Kimyasal sancıların ömrü bir bedende birkaç saati ancak bulur da, ruhsal sancılar radyasyon etkisi bırakabiliyor insanda.
Geçim için para kazanma disiplinim olmasa, tüm günümü yağmurun aşka davet sesini dinlemeye adardım.
Oysa vahşi özgünlüğümüz, tavan-duvar baskısına çok fazla prim vermiyor. Ve oysa primler verimliliğin en dinamik kışkırtıcısı.
Hücreler tembelleşiyor, kandaki yağ oranı yükseliyor, seslerin makamı kulak ötesinde melodisini kaybediyor., anlamlar gürültüye, cevaplar zırıltıya dönüşüveriyor.
Kavalın üfleme deliğini rüzgarın geldiği yöne tutarsınızda, çıkan ses öyle melodisiz, bir tufanın siren avazı gibi, ruh gıcırtısına dönüşüyor.
Her sözün “gürültüden fazla” iddiası varsa, mercek altında bir anlam testine tutsak ediyor insanı. Buna alınganlık deniliyor, hem de en zırzırısından!
Grileri siyah görüşümdeki yavuz hırsız kombinasyonum hiç alışıldık bir travma değildi.
Öyle anların anlamını anlayacak kapasitede olmayan birine anlatacağınız ne olabilir ki!Siz ne söylerseniz söyleyin, hiçbir şey söylememiş sayılırsınız o anda. Ya da kurduğunuz cümlenin harflerini tersinden okumak gibi… hep ben haklıyım ve diğerleri her durumda vasat!
Şiiri sesli okuduğumda, her nokta ikametgahında, yüz basamak merdiven çıkan birinin solumasını andırıyorsa ceberut imajım, bilin ki iki nedeni vardır: birisi, şiirin ruhumda estirdiği hayrani kuşatma, diğeri,akciğerleri işgal eden sanayi atıkların patron zengin eden toz kümesi.
Bende her ikisi birden mevcut ve buna bir de metabolizma terörizmi eklenince, Sevgilim bendeki bu “Ak Parti gidişatı”na bir son vermeye karar vermiş. “Senin kolestrolün yüksek, kalk gidiyoruz” dedi. Gitarın telleri bile isyanda olunca bu işkenceye, bana katlanan Yoldaşıma bir ömür borçlanıyorum.
Sabah kahvaltı yaptırmadan kendimi(zi) doktorda bulduk. Bir gün boyu check-up testinden sonra, altı parça ilaç ile büyük taarruza geçmiş bulunuyoruz. Kolestrol fazlalığı, sinüs yollarının tıkanıklığı, göz… kısacası, iki günlük ilaç kullanma seansına geldiğimde ve benliğimdeki değişimi hissettiğimde, baharın tüm hünerlerini fark ederek, Yoldaşım’dan özür dileyip, alnının tam ortasına birmahcubiyet öpücüğü kondurduktan sonra,tüm mevzilerimi tekrar kazanmanın heyecanını yaşamaya başladım. İlaçları tam kullandıktan sonra beni tutana aşk olsun da başka şey olmasın.
Çingene Hayriye’yi de belki bu hastalıklar kuşatmıştır, O’na anlatacağım ve aynı ilaçları almasını önereceğim. Çünkü, O da bu yıl şarkı söylemiyor ve baharın farkında değil.
Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur diyen M. Kemal, Hitler’in bulaşıcı hastalığını değil, benim arızalı halimi kastetmiş olmalı.
Hayriye,sokağımızın bahar müjdecisi.Kışları İstanbul’da geçirir, her baharda döner Alanya’ya.
Çocukluğumun geçtiği köyde leylekler, yaşama sevincimizi coşturan bir sembol idi; Hayriye de şimdi öyle…
Çapraz komşu binanın yer katında kiracıdır Hayriye’miz. Balkonda kendimi gitar mevzisine aldığımda sanki Hayriye’yi hedef alıyor muşum gibi gelirdi. Görüntü hala da öyle, içerik değil. Ben(deniz) 4. katın camlı balkonunda “kendim çalar kendim dinlerim bir de sevenlerim” iken, O yüksek ses ile, konuşur şarkı söyler, teyp kasetinden müzik çalar oynar, ziyaretçi yoldaşlarını da oynatır.
Monotonluğu mahalle sakinlerinin kibirine gömer.
Mahallede bizden başka seveni olmadı henüz. Biz Hayriye’yi çok sevdik.
O, “Hayriye’miz” tabi ki; çıkmaz sokağımızın monotonluğuna çiçek ve güllerimizden sonra, ondan başka rest çeken bir varlık daha çıkmadıbeş yıldır. O’nu sevdik, hem de çok….
Mahalleli sevmedi! “Yüksek ses ile gecelerin sessizliğini parçalara ayırıyor, mahalleyi uyutmuyor” diye 155′i aramışlar.Uyarmışlar, tehdit etmişler, Hayriye’yi Hayriyelikten çıkarmışlar. Şimdi onu kendilerine (bize) benzetmişler, bir kuru odun parçası gibi olmuş!
Onurlu bir kadın. Kedi karakteri seziyorum O’nda. Yiyecek için vs. asla boyun bükmez de, insan olduklarını kavrayanlara karşı kedi gibi yumuşak ve nezaket küpüdür. “Rom” çingenecede “insan” demekmiş. Roman sıfatı burdan türemiş. “Biz de insanız” tepkimesiyle çingene imajının kurtarılmasının başka dili…. Kendilerini şikayet edenlerle ve polislerle kavgasını duyduğumda saygım katlanarak büyüdü Hayriyelere.
Hayriye Çingene.
Yüzüne “çingene” diyenleri ikiye ayırıyor, bir kısmına “sensin çingene”, diğer (bana) abi diyor…..
Çingenelik –özellikle- özgürlüğün ve evrende en egzotik çeşitli yer aramayı kültür edinengöçebeliğin ve servet egemenliğine başkaldırının simgesi olduğunu söylediğimde, orijinal Hayriye bir anda parlayıverdi yüzüme. Sizi “çingene” olarak aşağılayanların da sizin gibi bir göçebe torunları olduğunu bilin. Siz Hindistan diyarındanbu tarafa gelenlerin, biz orta asyadan gelenlerin torunlarıyız;sizden tek farkımız kuruntumuz….
* * *
asalet yarışı:
Çingene delikanlı bir mühendislik bürosuna iş başvurusu yapar.
Ciddiye alınıp sözlü sınava çağırılır. Büro amiri alay etmeye kalkışır çingeneyle:
-Hayri hangi fakülteden mezunsun?
-kaldırım mühendisliğinden abi.
-görevin neydi Hayri Bey?
-Kaldırımlarda klarnet çalardım, bahşiş alırdım.
-Peki, burada aynı işi mi yapmak istiyorsun?
-İsterseniz, siz çalışırken, baş ucunuzda çalarım veriminizyükselir abi.
-yok yok, sen temizlik işini yap, mesela biz sigara içeriz izmarit atarız, kağıt kırıntılarını atarız, hatta bazen tükürürüz, sen temizlersin;tecrüben var mı bu konuda?
-He var abi, bizim çadırlarda inekler altına sıçtığında temizlerdim, burada da aynıymış.
/z.örer
* * *
Hüsnü Şenlendirici (d. 12 Temmuz 1976, Bergama-İzmir) Roman asıllı Türk klarnet virtüözü ve müzisyen.Müzikal geleneğe sahip bir ailenin çocuğudur. Dedeleri Hüsnü Şenlendirici (klarnet, trompet) ve Fahrettin Köfeci (klarnet), ve babası Ergün Şenlendirici (trompet) gibi müzikal bir geleneğe sahip bir ailenin üyesi olan Şenlendirici de 5 yaşında klarnet çalmaya başlar. Özellikle 12 yaşına kadar Ege ve Anadolu‘nun çeşitli kültürleriyle müzikal yolculuğa çıkar. 1988′de İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı Çalgı Eğitim Bölümüne girer, 4 yıl sonra okuldan ayrılır./Wikipedi
Vasilis Saleas:Yunan bir klarnetçidir. 1958‘de Mesedogi‘de doğdu. Aynı sene içerisinde ailesi Atina‘ya yerleşti. Klarnet çalmayı henüz 9 yaşındayken amcası ve babasından öğrendi. 11 yaşında ilk konserini verdi. 14 yaşında ise profesyonel anlamda ilk kaydını yaptı.
Mikis Theodorakis, Dionisis Savopoulas ve Stamatis Spanoudakis gibi sanatçılara klarnetiyle eşlik etti. Saleas 90′lı yılların başında Vangelis‘le beraber çalıştı. İlk solo albümü “Orama – The Music of Vangelis”‘de Vangelis’in eserlerini klarnetiyle yorumladı. 2000 de kendi adını taşıyan albümü çıkardı/Wikipedi.
Atasözleri de mi yağmalanıyo ne! Soluduğumuz havadaki oksijenin özelleştirilmesine ne kaldı ki şuracıkta!
“Atasözleri ve havadaki oksijen kamunun malıdır, özelleştirilemez” demiş, hayata kalbinin attığı yerden bakanlar. Oysa, kamu sektörlerinin ekonomi bölümü özelleştirilebiliyor da, kültürel bölümü neden özelleştirilmesin!
AKP Genel Başkanı’nın ulusal servetten yararlandırma bakımından, “gri+kara+yeşil” (daha çok yeşil) sermaye sınıfının politikacısı olduğunu düşünmeyenlerin çoğunlukta olduğu biliniyor. Bu O’nun bir ideolojisidir elbette saygı duyulur. Ama ideolojinin karakterini analiz etmek de bize düşer, olup bitenlere bakarak.
Recep, mizah kültürümüzde hep “atan” olarak bilinir. Atmaktaki öznenin “palavra” olduğu da bilinir. “Recep, din ve palavra” sözcüklerinden türetilen “atma recep din kardeşiyiz” deyiminin kökeni tarihte hangi recep için söylendiyse, sanki başbakanımıza da pek yakıştı.
Recep Bey milli görüşçüyken, O’nun (karizmatik ve istikrarlı) radikal-protest bir yanı vardı. Burada yazdığım gibi protest tavır cesaretini daha çok kendi özündeki haklılıktan alır. Ya da ben öyle düşünüyorum. Ancak, Başbakanımız bir, bilemedin birkaç gecede milli görüş militanlığından liberal ideolojinin yürütme makamına sıçrayınca, “Recep”liğinin tüm hünerleri coşmaya başladı. Atmalar karizmayı çiziyor da, haberi olmayanlar olanlardan daha fazla.
İcraatları klasik ama, tavırları radikal kalmaya devam ediyor yeni kariyerinde. Sanırsınız ki karşısındakiler hükümet, kendisi mağdur ve masum bir muhalefet. İşte burada sırıttı söylenen ile anlaşılmayan arasındaki farkın çelişkisi.
Grafik ile düşünelim:
Şekilde AKP Genel Başkanı, frekans (sinyal) kaynağı konumunda gösterildi. Devamında, ayırıcı (siplıttır) , modem, telefon ve bilgisayar var.
Çalışması şöyle: Ptt telefon hattından gelen kablo ayırıcının girişine bağlanır, iki çıkıştan birisi telefon makinesine, diğeri internet modemine girer. Ayırıcının görevi, ses ile ses+ görüntüyü ayırarak, paraziti önlemektir.
Tezimiz şudur: Recep T. Bey ile Türk halkı arasına bir Siplitter konulduğunu düşünelim; söz ve tavırları toplumun hangi kesiminin nasıl algıladığını görelim. Başbakandan gelen sinyali ses olarak algılayan kesim, büyük oranda muhafazakarlardır (telefon makinesi gibi). Telefonun sesini, salt melodi biçiminde algılayan “cemaat ruhlu” muhafazakarlar için anlamdan çok yankı önemsenir.
“Ses+görüntü”yü birlikte algılayanlar ise, kemalist ve sosyalist devrimciler (Modem gibi).
Modem ses ve görüntüyü bilgisayara aktararak, bilgi haline getirdiğinde, sözlerin ve vaadlerin (görüntünün) anlam kalitesi (gerçeğe mesafesi) ölçülmüş olunuyor (diyalektik ya da dijital algı).
Birkaç örnek ile tezimizi olgunlaştıralım.
Toy gençliğimde, Milli görüş davasında emeği olanlardan biri olarak biliyorum ki “demokrasi şeriata giden yolda bir araç” olacaktı. Bu durumu, düşmanın silahıyla silahlanmak” hadisiyle izah ederdi o zamanki “büyüklerimiz” Bunu ben ve bütün milli görüşçü camia böyle bilir. Aşkta ve savaşta her yol mübah ise, alın size bir değiştirme mübahı. Recep T. Bey F taktiğiyle, “…şeriata giden yolda” kısmını “atmış”. Atış-1
Ünlü van minıtı arap ve türk cemaat tayfası, telefon melodisi gibi algıladı, İsrail ile sürdürülen gizli ilişkilerin (askeri bölümde) içeriğini merak bile etmediler.
Devrimci kesim ise van minıtı Modem gibi algıladı. 19 insanın öldürülmesiyle sonuçlanmasını ya da etik bir diplomasi dili olmadığını düşündü. Öfkeyle yatan zararla kalkar” özdeyişini burada da çöpe “atmıştır” Atış-2
Türkiye’ye Fransız kalan adama seçim öncesi bir salvo daha atmak istedi, taraftarları yine transa geldi. Ama adam Türk kökenli çıktı, o da boşa “atılan” bir adım oldu. Atış-3
YGS şifresi savunmasından tatmin edenler tatmin olmadığını sonradan itiraf edince, başka ülkelerde Bakan düşüren olayların, bizde bitini dahi üzerinden “atamadığını” görüyoruz. Atış.4
Cemaat tayfası ekonomik büyüklükte dünya bilmem kaçıncısı olduğumuzun sadece tıngırtısını duyarken, devrimci tayfa fiyaskoların ayrıntılarına kafayı takar. Görülür ki, gerçekler ayrıntıda gizli. Önemli olanın büyüklüğü değil, fonksiyonu olduğunu bir kenara “atmış” olduğu görülüyor. Atış-5 (Bu konu ayrı başlıkta incelenebilir).
R. T. Erdoğan Milli görüş İl başkanı iken,“önce maneviyat” sloganıyla yola çıkmışlardı. Politika yaşamlarında edindikleri servet miktarının, hiçbir ekonomi prof.un “beceremeyeceği” miktarda olduğu söyleniyor. “önce maneviyat” diye manşet “atıyorlardı” -Atış-6
Kısacası, liberalizmde satış kadar, “atışlar” da serbest.
Seçim öncesinde tamamen yoksulcu görünen Politikacıların karakterine yansıyan kültür kökeni kolay formatlanamaz.
Mutlu bir toplum olabilmek için kendimize reva (layık) gördüğümüz talep düzeyi önemlidir. Düşük düzeyli yaşamayı kendimize layık görürsek, mesajları melodik ses gibi algılarız, kulağımıza hoş gelirken, karnımız aç kalır da, kaderden sayarız sonra. Kurulan tuzakların farkında olamayız.
Kendimizi daha iyi koşullara layık görürsek, içerik ile ilgileniriz. İçerik ise, ideolojilerin markasında gizli, atmasyonlarda değil.
>Başın içi gibi dışı da örtülüydü bu dünyaya. Örtü gizleyen demekti, örtünen de gizlenen… Örtünün üç tür ağırlığı vardı durduğu yerde; -cinsiyete her an bir bakış saldırısı korkusu, -saç tellerinin en dipten kırılarak, yönünün değiştirilmesinin ağrısı; -hücrelerinin D vitaminine kapatılması.
Bu ağırlıklar altında terlemek kaçınılmazdı. Bir rüzgar esti o gece; teri soğutmak mı, örtüyü savurmak mıydı niyeti? Yoksa rüzgar “laikçi” miydi? Kim bilir…!
>“Akacak kan damarda durmaz” derler, öyleyse ”ar damarı çatlamış”ların kanı neden tükenmiyor? “Harici kan ile besleniyorlar da ondan”…. Ar damardan kaçan kan ahlak ve etik değerleri de birlikte götürürken, yerine başka emeklerin kan ve ürünlerini devşirirler. Maddi olarak daha da güçlenirler ama, maneviyatları batar. Maneviyatları battığından “maneviyat ticaretini” politik amaçlarına harç yaparlar. Harç, birkaç hamle sonra “haraç”a dönüşür de, enayi tayfası hiç farkında olamaz. Liberal karmaşada oyunun asıl kuralı budur.
Biraz, tıp kapsamında ahkam keseceğim izninizle.
Kan debisinin dengeli olma durumu, insan psikoloji ve fizyolojisinin sağlıklı olduğunun göstergesi sayılır.
Kalbin çakraya (belki de üst beyine) ilettiği kan, nöronlarda kimyasal madde salgılanmasına neden olacağından, oradaki pozitif enerji, duyguları biçimlendirir ve aklımızı tetiklediğinde, kendi davranışımızı (özellikle haksız tutumumuzu) sorgulamaya başlarız. Böyle bir durumun tek sözcükle ifadesi “utanç” olarak bilinir; bir çeşit vijdan muhasebesi, yani “soğuk terleme” hali.
ar damarı çatlamak; “utanç duyulacak şeyleri hiç sıkılmadan yapar olmak” diye tanımlamışlar. Kan basıncının yetersiz olduğu (hissizlik) durumunda kişi, -evrensel etik ölçülere göre- işlediği suçtan dolayı ya farkındasızlık-uyuşukluk yaşar, ya da (suç işlemede fazla tekrar yaşanmışsa) bağışıklık sistemini güçlendirir ve tepki gördüğü ve göreceğini umduğu anlarda “hiç bir şey olmamış gibi” davranmayı bir tiyatro oyuncusu ustalığında sergileyebilir. Kişi arsızlıkta profesyonelleştikçe, “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” deyimi tam da böyleleri için “huy markası” haline gelir….
Ar damarı çatlatmayı göze aldıran tutum, ego çılgınlığı yani, kısa yoldan çok kazanma ve boyundan büyük mevkiye sıçrama tutkusundan başka ne olabilir?
Ahlak konusunda çok iddialı ve bir o kadar da egemen olan, aynı zamanda toplum çıkarını kontrol eden fikir, inanç ya da siyasi organizatörler vardır. Onların pratiklerini “ar damarı” kapsamında sorgulayabilmek biraz “protest huy” ister. Protestçilik riskli bir misyondur. Tüm cesaretlerini özenle korudukları ar damarlarından alırlar. “Protest huy” ile “yavuz hırsız” tavrı şekil olarak benzeşebilir ama içeriğinde etik fark vardır ki, birbirinin cepheden rakibi, hatta düşmanıdırlar. Bir yürekte her ikisinin birden barınması imkansızdır. Protest huy derinden gelir ve kullandığı enerji tüm hücreleri titretirken; “yavuz hırsız sesi” çürük tenekenin yankısını andırdığından birkaç hamlede omurgasız bir tepkime olduğu anlaşılır. “Yavuz hırsız” deşifre edildiği halde gürültüsüne devam ediyorsa, o “arsızlık patenti” hakkını kazanmış olur.
Köle ruhluluğu kanıksayanlar ve mürit karakterliler genellikle ar damar testi konusunda yeteneksiz, ya da isteksizdirler. Böyle toplumda kullanmayanın demokrasisini ve genel haklarını kullananlar (çok kolay anlaşılacağı gibi), arsız takımıdır. Başkasının ortada kalmış demokrasisini kullanmanın ideolojik adı, liberal demokrasidir. Liberal girişimciler, böyle bulanık havayı öyle severler ki, fırsat-ganimet kapsamında, “serbest piyasa” kuralının tüm verilerini “ar damar” kompleksiyle yatırıma dönüştürürler. Böyle tablolarda çoğunluğun oy ve emekleri, arsızların çıkarına yönlendirilmesi kaçınılmazdır. Hep “huzur ve barış” isterler, ahlaktan çokça söz ederler…. Lügatte “ahmak, enayi” diye bilinen kitlelerin üzerine kurulan bir parti, kooperatif, dernek gibi örgütlerin (çoğunun), çatlamış ar damara tutunmadan çoğunluğun desteğini sürekli alması, “eşyanın tabiatına aykırı”dır.
Çıkar çelişkileri süreklilik arzedipte tavan yaptığı bir yerde, katıksız itaat başka türlü nasıl izah edilebilir?
Ar damarı çatlayanın ter damarı çatlamaz. Bu yüzden nah utanırlar, tükürükleri yağmur sanırlar. z.örer
Bir sonraki yazı konusu “ar damarı süzgeciyle, kadın hakları”.
>Eskiden sendikalar kapitalist rejimin güvenliği bahanesiyle, egemenlerin korkulu rüyasıydı; onu “liberal operasyon” ile hallettiler. Günümüzde sosyal medya sendikaların yerini almış gibi görülüyor. Ve onun da icabına bakıyorlar. YouTobe yasağı, telefon ve msn dinlemeler, kitap yasağı, Blogger yasağı…vs. İşin tuhaf yanı, işlemediğim bir suç için yasaklı olmak! Komşu elektirik faturasının borcunu ödemiyor diye mahallenin elektriğini kesmek gibi… Örnek, Bu Siteye erişim yazarı tarafından taa 2007 yılında (terkedilerek) engellenmişti. Belki şifresi bile kayıp… Kapalı siteye bir yasak da mahkemeden gelince, bana göre çifte sabıklı site ünvanını aldı ve biraz da mizahlık durum oluştu..
Ölüye kurşun sıkmak denir buna.
Evet, Blogger bizim mülkiyetimizde olan birşey değil. Bu yüzden bir hak iddiasında bulunamayız. Çünkü direk bir bedel ödemiyoruz. Ancak, Bu bloggeri kullanırken, bize bu hizmeti sunan kurum ile (ücet edemiyor olsak da) bir sözleşme imzalamışız. Bunu bize sunmuş olanların bu işten aldıkları maddi bedel, bizim sayemizde dolaylı olarak gerçekleşiyordur. Burda insanın gururna dokunan şey, “yasakçılık zihniyeti” ve işlenmeyen suçtan dolayı ceza almayı kanıksatmaktır. Blogger yasağı Cumhurbaşkanı Gül’ün de gündeminde. Bu konuda çok sayıda mesaj aldığını söyleyen Gül, sorunun çözümü için gereken girişimlerde bulunacağını duyurdu.
“Mısırlı gençler, sosyal medyanın gücünü o kadar etkin kullanmışlar ki eski yöneticilerin tedbir almasına bile fırsat kalmamış
-Bu olayla bir kez daha şu kanaatim pekişti: İletişim teknolojilerinin eriştiği bu güç karşısında hiçbir kapalı rejimin uzun vadede ayakta kalması mümkün değil”
Cumhurbaşkanı, “Korkunun ecele faydası yok” demek istiyor olabilir mi? Ya da AKP rejiminin yasaklarını…? Kafam karıştı biraz!
İcraat değil ama cesaret kapsamında da olsa doğruları söyleyebilmek, takdire değer. Rejim açısından işin asıl püf noktası, yasakların uygulamada kalması ve prova edilmiş olmasıdır. Cumhurbaşkanı’nın karşı olması kariyer tamiratından öte gitmiyor. Yoksa böyle karmaşaları önleyecek yasa beş dakikada çıkardı….
Ter-formans diyorum çünkü, sağlık çalışanlarına uygulanan performans ölçümünün “ter” ölçmenin dışında bir işlevinin olmadığını anlatmaya çalışacağım. Bu konu bizi uzunca bir “emek-değer” ve artıdeğer teorisine götürse de, konuyu fazla dağıtmak istemiyorum.
14 Mart, “Tıp Haftası”nın başlangıç günüydü. Böyle “günler”, bir şeyleri hatırlamak ve hatırlatmak için seçilmiş kırmızı renkli sinyal lambasını andırsa da, Hükümetin AKP ampulü nün yanında sönük kalacağı kesin. Doktorların isyanı bu küçük sinyal ile anlaşılmazsa “grev alarmı” vermeye hazırlanacaklar.
Sağlık çalışanlarının bu tepkileri hükümet ve “hastane müşterisi” cephesinden balkılınca, “sıkıya gelemiyorlar” anlamı öne çıkıyor. S. Çalışanları cephesinden bakılınca, “uygulama yöntemi ile amaç” arasındaki çelişkinin vatandaşa ve mesleki gelişime daha çok zarar verebileceği….
İşletme eğitimi alan ve doktor adayı babası, aynı zamanda sağlık politikasıyla geçmişte cebelleşen biri olarak konuya objektif yaklaşmaya çalışacağım.
Kamu yönetimlerinde performans güdülemesi gibi bir gelenek çok uzun zamandır yoktu. Liberal hükümetlerin şirket yönetme yöntemlerini kamuya da uygulamaya koyma girişimleri, (AKP ile) yeni sayılır. Kamu kurumlarında iş ahlakının vatandaşa “illallah” dedirtecek yıllarını çok yaşadı ve yaşıyor bu toplum. Seksen yıllık Cumhuriyet tarihinde ilk on yılı ve eğitim alanında Köy Enstitüleri dönemini bir kenara koyarsak, geriye kalan zamanda Avrupalıların kalkınmışlık hızı bizi kıskandırdığı kadar utandırıyor da. Bu anlamda baktığımızda hükümetin rüzgarı ardına aldığı söylenebilir.
“doktor-hasta (ve yakınları)” arasındaki buzlu ilişkinin, hükümet tarafından siyasal hamleye dönüştürülmesi kaçınılmazdı. Konunun içeriği AKP’nin oy tabanı tarafından tam olarak anlaşılmasa da, olayın çerçeve görüntüsü Hükümetin tezini güçlendiriyor gibi. Liberal politika böyle bir şey; fırsatları ganimete dönüştürme sanatı.
Mevcut hükümetin öncülerinin ideolojik derinliğinde “cumhuriyet-osmanlı” rövanşlaşmasının olduğu bir gerçek. Bu yüzden tüm cumhuriyetçi kurumlarla çatışmasında, halkın masum beklentilerinden yararlanması da –haklı olarak- kaçınılmaz.
Ancak, çerçevenin içini okumadan, ortadaki sorunun asıl sorumlusunu ve çözüm yollarını bulması zorlaşacaktır. Böyle olunca, hükümetin özellikle aydın çevrelerle girdiği düellolarda etik olarak yenik çıksa da, politikanın demogojik tutamağı rüzgarı tersine çevirmeyi sağlayabiliyor. Tanığı olduğumuz tarihte bunu en iyi becerenlerden biri S. Demirel iken, ikincisinin –birazcık mimik tarzı farklı olsa da- Tayyip Erdoğan olduğu söylenebilir. Yazı uzayacak, konuyu dağıtmayalım evet.
Ne diyorduk, Performans programı bir çeşit “emek güdülemesi” anlamına gelir. Performans ölçümü bildiğimiz işletme-şirket faaliyetlerinde üretimi ve kaliteyi artırmak amacıyla, o iş yerinde bütün çalışanların ilgi-bilgi ve özverisini devreye sokmayı amaçlar.
Performans Yönetimi nin İşletmeler kategorisinde, kısaca ana ilkeleri ve amaçları şunlardır:
Organizasyon amaçlarının gerçekleştirilmesi, bölümlerin ve bireylerin tamamının katılımına ve dengelenmiş hedefler doğrultusunda iyi performans göstermelerine bağlıdır. Kuşkusuz, asıl amaç organizasyon başarısının/performansının sağlanmasıdır.
1- İş dünyasındaki gelişmelere ayak uydurmak, iç müşteri kavramını yerleştirerek takım çalışmasını geliştirmek, müşteri odaklı bir kültür yaratmak ve sürekli gelişme felsefesine katkı sağlamak 2- Örgütün yakın gelecekteki vizyonunu sağlamak ve arzu edilen örgüt kültürünün gelişimine katkı sağlamak 3- İşgücü planlaması için personel envanteri hazırlamak, organizasyonel ve kişisel hedeflerin entegrasyonunu sağlayarak, iş ilişkilerini geliştirmek ve öğrenen organizasyon felsefesine katkı sağlamak 4- Yılda bir kez sübjektif değerlendirme yerine, yıl (dönem) boyunca sürekli ve objektif bir değerlendirme ile çalışanların zayıf veya gelişmeye açık olduğu yönleri ile kuvvetli olduğu yönlerini belirlemek, yeteneklerini geliştirmek, iş memnuniyetini arttırmak, yaratıcılıklarını ve tüm potansiyellerini kullanma olanağını sağlamak 5- Çalışanların şirket hedefine katkıları oranında ücret, prim, ödüllendirme, onurlandırma, cezalandırma, gelişme, terfi, nakil ve eğitim, vb. insan kaynakları sistemlerine bilgi (girdi) sağlamak
Performans değerlendirmenin amaçları böyle iken, doktorların itiraz ettiği durumlar dikkate değer. İlk başta, “bireylerin tamamının katılımına” diye bir ilke var ki, Tabip Odalarının görüşü dahi alınmadan oluşturulan performans kriteri baştan ölü doğmuş oluyor.
1. Maddede belirtilen “müşteri odaklı” yaklaşımın sağlık politikasında hastaya en büyük kötülük olacağı… yoksuldan müşteri olursa, “paran yoksa performans ne işe yarar”! dedirtiyor insana. Bu programın ileride hastaneleri tamamen özelleştirmeye hazırlama programı olduğu iddia ediliyor. 2. maddede “örgüt kültürün”den söz ediliyor. Doktorların dikkat çektiği durumun odak noktası tam da burası. Performanstan beklenen sadece çok sayıda hasta vizit ise, sürekli (pahalı) yenilikleri izlemesi gereken tıp camiası örgüt kültürünü ne zaman geliştirecek? “Az vizit az para çok vizit çok para” ise, kalite bunun neresinde? 3. maddede “öğrenen organizasyon” kavramının zaman-vizit ilişkisiyle sekteye uğrayacağı. 4. maddede “iş memnuniyetini ve yaratıcılıklarını arttırmak”. Doktorlar diyor ki “hükümet bizi böyle hadım ediyorsun, hükümet diyor ki çok çocuk isterim”. 5. Mddede “onurlandırma”dan söz ediliyor. Bir iş yerinde arkada kırbaç ile ve ön tarafta bir tutam ot ile sağlanacak onurlandırmayı doktorlar yutmaz gibime geliyor.
Görüldüğü gibi, performans amaçlarından beş maddelik özetin içeriği delik deşik bir su bidonunu andırıyor.
Bu konu, HİPOKRAT “SÖZ”VERİSİni eklemeden eksik kalır:
“Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleyhine kullanmayacağıma mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime mesleğimi dürüstlükle ve onurla yapacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”
Kalitenin, ne yem ile ne de yemin ile olmadığı milletvekillerinden de anlaşılabilir de…..
Öyleyse BU YAZI hükümetimizin liberal ideolojisine kapak olsun.
Bir de Kamil Cengiz bilinen vatandaş şikayetlerini haklı olarak sıralamış.
Sevgili(Eşimiz+Kızımız+Anamız+Bacımız+ve diğer kadınlar) /(bölü)
(Tacizciler+sapıklar+töreciler+maçolar ve bütün eşitlik karşıtları) = KADIN ONURU
Formülün analizi:
Pay kısmındaki “sevgili”, parantez içindeki değerlerle ayrı ayrı çarpılınca sabit bir değer çıkar. Bu değerlerin büyümesi, Sevgi(li) çarpanının büyüklüğüne bağlıdır. Sevgi çarpanı ise, erkek egemenliğinden uzaklaşmayla ve -kadınların tarih boyu alacaklı olmalarından dolayı- “pozitif ayrımcılık” ile doğru orantılıdır.
Payda kısmındaki değerlerin herbiri ne kadar küçülürse, eşitlik önündeki “kadın onuru” o kadar büyür.
Hayatı eşit paylaşmak, doğru paylaşmaktır. Doğru paylaşmak, huzur ve mutluluğun kışkırtıcı nedeni sayılır…
Valla doğru söylüyorum, inanmıyorsanız bir de BURAya bakın
Solculuk kisvesi altında faşizme hizmet ediyorlar, kerhaneye düşmek gibi bir şey, belki daha da kötü!
Emre Aköz, kendisine yumurta atmaya çalışanlar arasında gözüne ilişen “cırtlak sesli birkaç kara kuru kızdan” sözetti.
Keşke o kızı tutup şap diye öpseydin Emre… Belli ki kimse öpmemiş…
Belki de ossaat liberal kesilirdi!
* * *
Engin Ardıçın “kuyuya taş atma” huyunu kendi yakınlarında dizginleyen olmazsa, birileri bu görevi üstlenecektir tabi ki.
E.Ardıç’ı okuduğumdan ya da merak ettiğimden haberdar değilim, kokular hızlı yayılıyor da ondan biliyorum.
Küçümseyerek sıfat biçtiği, hatta sapıttığı o insanlara liberaller tarafından biçilen “kader” komünist olmak için yeter de artar bile.
Büyük ihtimalle kendini çok zeki sanıyordur. Ama nasıl liberal olunacağının da itirafını yaptığının farkında mı bilinmez. “Sermaye adamı öpmeden liberal saymaz ve köşesinde borazancılık yaptırmaz” olarak tercüme edebiliriz bu itirafı. O “kara kuru kız”ların, liberal zihniyete bu yüzden meydan okuduğunu biliyor olmalı ki, çarpıtma yöntemiyle anlamı tersine çevirme ustalığını icra ediyor. Sihirbazlık ile zeka aynı mıdır? Sosyalizm ile faşizmi aynı kutuya sığdırmaya çalıştığı gibi….
* * *
Kalbinin attığı yerden bakanlar özetle, Ne demişler:
O kızı bilmem ama seni bir öperlerse deniz anasından beter yumuşak olursun ve seni bir daha kimse toparlayamaz. …….
Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre 2002 yılında kadına yönelik şiddetten 66 kadın öldürülmüş. 2007 yılında öldürülen kadın sayısı 1011’e çıkıyor. 2008’de 806 kadın ve çocuk, 2009’un ilk yedi ayında 953 kadın ve çocuk öldürülüyor. Profesör Orhan Kaçar diye biri açık giyinen kadınların tacize davetiye çıkardığını ve yüzde elli suçlu olduğunu açıklıyor.
Engin Ardıç ahlakının ve Ak Parti iktidar döneminin “Kadına bakış” referansı’na işaret eden rakamlar…
SİZ HAYSİYETSİZ MİSİNİZ? Arkadaş! Sevgili editörler, muhterem genel yayın yönetmenleri! Bir millet topyekûn kadınlarına ve çocuklarına karşı taarruza geçmiş, her gün en az bir kadın öldürülüyor ve kim bilir kaç çocuk ensest kurbanı oluyor.
Bu memleketin üniversitelerinden birinde dekan diye koltuğa oturttukları bir adam, dekolte ve tecavüz arasında illiyet rabıtası kuruyor. …………..
Arif olamadığı için ‘fazla erkek’ olmuş kişiler daha iyi bilir; bizim genel geçer sohbetlerimizin bir numaralı konusu doğru olsun ya da olmasın, bağışlayın ama ‘cinsel hayatımız’, ‘cinsel özgürlüğümüz’ falan değil, nasıl ve ne kadar ‘s.kiştiğimizdir’. Ömründeki yegâne gurur vesilesi bu olanların ülkesinde çünkü ‘cinsel hayat’ diye bir şey yalnızca bacılarımız için değil, bizim için de görülmüş şey değildir. (Engin Ardıç istediği kadar görmüş gibi yapsın, kendisinin de bir sevişme değil, ‘s.kişme’ ürünü olduğu malûm!) Cinselliği hayatına fetih coşkunluğuyla nakşetmiş olanların da “kültüründe sevişmek yoktur” elbette. Türkiye Üniversite Sporları Federasyonu Başkanı Kemal Tamer, “sevişme” konusundaki engin görüşlerinden bahsederken, “Bizim kültürümüzde böyle bir şey yok. Bu tavır, bir anlamda gayrımeşru ilişkinin teşviki demektir. Çünkü bir düşünsenize, “sevişmeyi” bilen insanların yaşadığı yerden böyle kazıklar türer mi? Ancak “kültüründe sevişmek olmayan” toplumların çıkarabileceği ve dahi kaldırabileceği nitelikte şeyler bunlar. ………..
* * *
Eleştirel Günlük:
…Ayrıca ben sevişmeye düzme diye hiç bakmadım. Sevişmek iki kişi arasındaki güzel bir doyumsal (hem tensel hem de tinsel) ilişkidir. Düzüşmek sizin (i…….da) erkeğe verilmiş bir imtiyazdır. Ben insan olmak için de bu imtiyazları bile red edecek kadar insanim. Düzmek bir hayvana yaraşır./
* * *
Ve Özlü söz: “Engin eşeğe çıkan çok olur”
Açıklaması:engin üslupla yazarsan… vuran çok olur.
Anlayana sivri sinek saz, anlamayana sinek ısırığı az”
demişiz, başlık altı mekanda.
Bu konuda daha çoook diyeceklerimiz var.
Yarası olan gocunacak mı bilemem ama, gocunduğu zaman söz yerini bulmuş olacak.
Bu ülkede üretenle üretMeyen, hatta üretmek istediği halde ürettirilmeyenler arasındaki yaşam sıtandartları içler acısı ama, kim bunu birinci gündem sayıyor ki?
Tolumun gündemini, “malı götürenler” belirleyince,
diğerlerine kuzu kuzu “mutlu oluyormuş numarası” yapmak kalıyor.
-Hayatından memnun musun gardaş-bacı?
*He ya, Allah bundan geri gomasın.
-Bundan daha gerisini düşünüyon da,
daha ilerisinde daha fazlasını niye düşünmüyon gardaş?
*Ne bilem, bizim yerimize düşünenler var ya??
-Bizim yerimize düşünenlerin, bu dünyada cenneti
bizim yerimize yaşadığını, aklında ne gadar tutuyon?
*Biz de öteki dünyada alırık hakkımızı o zaman.
Eehh sen bilirsin gardaş,
ben de bilirim birşeyler ama…
Güçlü bir halk lidere ihtiyaç duymaz./Emiliano Zapata
Öyle zamanlar vardır ki, uyuyan devi uyandıracak olan bilinçe ihtiyaç duyulur.
E. Zapata’nın deyişi, düzlüklerin ve dingin zamanların sözü olsa gerek.
Özgür ve gelişmiş bireylerden oluşan bir toplum şimdilik ütopyamız olarak kalabilir.
“van minıt” tan kahraman yaratan bir arap(çı) toplumun, -tıpkı gazel alevi gibi -görüntüsü yüksek olsa da, ömrü ve direnci kısa olacağa benziyor. Yağmurdan kaçarken doluya tutulacakları şimdiden belli. Çünkü, aşiret ve cemaatler oraların gizli iktidarları.
Avrupa holding hükümetlerinin havada savrulup, oluşacak petrol leşinin üzerine nasıl konacaklarını görüyor gibiyiz.
Bir Che Guevara, Fidel Castro ya da M. Kemal gibi liderlerin herhangi birisinin Ortadoğu halkının önünde olduğunu düşünün….
Siz bunları düşünürken, sevgili Eleştirel Günlük’teki bu videoyu izlemenizi öneririm. Daha sonra, “romantik kahraman”ın kim olduğuna ve dediklerine bakalım.
Ernesto CHE Guevara’nın Sosyalizm ve İnsCHEan hikayesi yandaki resimde görülen kitabın, küçücük katkılarla bir özeti sayılır.
Bu yazının konusu olan, Che’nin öngördüğü “sosyalist insan” tipini, Ortadoğu halkı yerine koyun. Örneğin biraz da Küba’yı ….
“Bir insan bütün hayatını devrime adamayı düşündüğünde çocuklarından birinin ihtiyaçlarını karşılayamamak, çocuklarının ayakkabılarının yıpranması ya da ailesinin ihtiyaçlarına cevap verememek gibi aklını yiyip bitiren endişelerden kurtulamazsa, bu düşüncelerin etkisi altında gelecekte ortaya çıkabilecek bir yozlaşmanın tohumlarını usulca ekmiş olur…”
Kapitalizm-insan
Kapitalist toplumda insan, kavrayamadığı soguk bir irade tarafından yönetilir. Yabancılaşmış, örnek insan, onu toplumun bütününe baglayan, görünmez göbek bağına sahiptir: deger yasası. Bu değer yasası, bireyin tüm yaşamının her alanına nüfus eder, yolunu ve kaderini biçimlendirir.
Kapitalizmin, insanların büyük bir kısmı ve bu duruma gözünü yumanlar için görünmeyen yasaları, birey algılamasa dahi, onun üzerinde etkili olur. Sonsuz gibi gelen bir ufkun genişligi görünür yalnızca.
Her halükarda, sözüm ona gerekli donanıma sahip bireyin, amaca ulaşmak için üstesinden gelebileceği engelli bir yola işaret edilir. Ödül uzağa konur; kişi bu yolda yalnızdır. Üstüne üstlük bu bir kurtlar sofrasıdır. Ödüle ancak başkalarının başarısızlığı pahasına ulaşılabilir.
Meta, kapitalist toplumun ekonomik nüvesidir; var olduğu sürece etkileri üretimin örgütlenmesinde ve kaçınılmaz olarak da bilinçte hissedilecektir.
Sosyalizm-insan
Bireyin her türlü yönetim ve üretim mekanizmalarına bilinçli bir şekilde bireysel ve kolektif katılımının önemini vurgulamak ve bu katılırnı, süreçlerin nasıl iç içe geçtiğini ve paralel ilerlediğini görmesini sağlayacak biçimde, teknik ve ideolojik gereklilik düşüncesiyle birleştirmek gerekir. Ancak bu şekilde, yabancılaşma zincirlerinin kırılması, insan olarak tam anlamıyla kendini gerçekleştirmesi demek olan toplumsal varlık bilincine sahip olabilmesi mümkündür.
Bundan, bireyin özgür işgücü sayesinde doğasına yeniden kavuşması ve kültür sanat aracılığıyla da kendini ifade etmesi anlaşılmalıdır.
Bunlardan ilkinin gelişmesi için, çalışma kavramı yeniden biçimlendirilmelidir. Meta-insan, varlığı kesintiye uğramış insandır ve burada, toplumsal görevlerin yerine getirilmesini sınırlayan bir sistem devreye girer. Üretim araçları toplumundur ve makineler, sadece toplumsal görevin ifa edildiği bir siperdir. İnsan, düşüncesini özgürleştirmeye, bu durum her ne kadar can sıkıcı olsa da, hayvansal ihtiyaçlarını karşılamak için çalışması gerektiği fikrinden yola çıkarak başlar. Kendini ancak eseri aracılığıyla ifade edebilir, böylece yarattığı ürün ve ortaya koyduğu emek üzerinden insani boyutlarını kavrar. Bu da, kendisine ait olmayan, satılığa çıkardığı işgücüyle var olma biçimini bir kenara koymanın yanı sıra, kendini yeniden üretmesi, yansımasını bulduğu toplu hayata koyduğu katkıyla toplumsal görevini yerine getirmesi anlamına gelir.
Çalışmaya, bu yeni toplumsal ödev niteliğini kazandırmak ve bunu tekniğin gelişimiyle birleştirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Bu, bir yandan daha geniş bir özgürlüğün koşullarını yaratacak, diğer yandan da Marksist yaklaşıma dayalı gönüllü çalışmada olduğu gibi, kişinin fiziksel gereksinimlerinin baskısını üzerinde hissetmeden üretip, kendini bir ticari mal gibi satmadan insani koşullara gerçek anlamıyla ulaşmasını sağlayacak.
Gönüllü olsa bile, çalışma hayatında elbette zorlayıcı etkenler vardır; insan kendisini çevreleyen toplumsal doğa nedeniyle ortaya çıkan şartlı refleksleri henüz değiştiremedi ve üretim çoğunlukla çevrenin baskıyla (Fidel bunu ahlaki baskı olarak adlandırır) gerçekleştiriliyor. Bu da komünizm olacaktır.
Bilinç kendiliğinden değişmez, tıpkı ekonominin kendiliğinden değişmediği gibi. Değişim yavaş gerçekleşir ve ritmik değildir, fakat ivme kazandığı zamanlar olur, öte yandan durabilir de, hatta gerileyebilir.
Daha önceden de belirttiğimiz üzere, Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde anlattığı gibi saf bir geçiş döneminde olmadığımızı, Marx’ın öngörmediği yeni bir dönemde, komünizme geçişin ya da sosyalizmin inşasının ilk döneminde olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor. Bu dönem, sürecin özünü kavramayı zorlaştıran ve bu süreçte varlığını sürdüren kapitalist unsurlarla, şiddetli bir sınıf mücadelesinin ortasında yaşanıyor.
Bütün bunlara, Marksist felsefenin gelişimini frenleyen, ekonomi-politiği henüz oluşmamış dönemin sistemli olarak iyileştirilmesine engel olan skolastik düşünce de eklenirse, hala emekleme döneminde olduğumuzu kabul etmemiz gerekir.
Üretime yönelik olmayan etkinlikleri yönlendiren fikirler alanında, maddi ve manevi gereksinimler arasındaki ayrım daha net görülebilir. Insanoğlu çok uzun zamandır, kültür ve sanat yoluyla yabancılaşmayı kırmaya çalışıyor. Tinsel dünyasında küllerinden yeniden doğmak için, bir meta gibi davrandığı sekiz saatte, hatta daha fazla bir zaman diliminde her gün can veriyor. Fakat bu ilaç hastalıkla aynı özü taşıyor: doğayla uyumlu yaşamı arayan yalnız birey. Bir yandan çevreden baskı görmüş bireyselliğini savunuyor, diğer yandan lekesizliğini sürdürebilme amacındaki tekil bir varlık olarak, estetik düşüncelere tepki gösteriyor.
Fakat bütün bunlar sadece bir kaçış çabası. Değer yasası artık sadece üretim ilişkilerinin saf bir yansıması değil; tekelci kapitalistler, uyguladıkları yöntem tamamen deneye dayalı olsa da onu, itaatkar bir köleye dönüştüren karmaşık bir yapıyla kuşatıyor. Üstyapı, sanatçıların eğitimle ehlileştirildiği bir sanat biçimini dayatıyor. Asiler mekanizma tarafından egemenlik altına alınıyor ve sadece sıradışı yeteneklere sahip olanlar kendi eserlerini üretebiliyor. Geri kalanlar ya mıymıntı memurlar olmaya zorlanıyorlar ya da öğütülüyorlar.
Özgürlüğün tanımı olarak sunulan sanat araştırmaları icat ediliyor, fakat bu ”araştırmalar” insanın ve onun yabancılaşmasının gerçek sorunlarını ortaya koyma konusunda, onlarla karşılaşana kadar algılanması mümkün olmayan yetersizlikler içeriyor. Nedensiz sıkıntı ya da harcıalem bir hoşça vakit geçirme hali, insani kaygılara karşı supap oluyor, bu yolla sanatı protesto amaçlı bir silah olarak kullanma fikrine karşı mücadele ediliyor.
Yeni bir kuşak doğuyor.
Karaağaca armut aşısı yapılabilir, ama diğer yandan armut ağacı dikmek gerekir. Yeni kuşaklar ilk günahtan arınmış olarak gelecektir. Sıradışı sanatçıların yetişme ihtimali, kendini ifade zemininin ve kültür alanının genişliğine bağlı olacaktır. Bizim görevimiz, şimdiki kuşağın içinde yaşadığı çatışmalar nedeniyle sapkınlaşmasını ve de yeni kuşakları sapkınlaştırmasını önlenmektir.
Ne resmi görüşe hizmet eden maaşlı köleler ne de devlet bütçesinin himayesini bekleyerek tırnak içinde bir özgürlük yaşayan burslu öğrenciler yaratmalıyız. Elbette yeni insanın şarkısına halkın kendine has sesiyle ahenk verecek devrimciler gelecektir.
Biz sosyalistler daha özgürüz, çünkü eksiksiziz; eksiksiziz, çünkü daha özgürüz.
Tam özgürlüğümüzün iskeleti kuruldu, tek eksik kanlı canlı bir vücut ve giysiler; onu da yaratacağız.
Özgürlüğümüz ve onun için her gün verdiğimiz mücadele kan rengindedir ve fedakarlıklarla doludur .
Fedakarlığımız bilinçlidir; inşa ettiğimiz özgürlüğün bedelidir.
Yürünen yol uzundur ve bir bölümü belirsizdir. Biz kendi sınırlarımızı tanıyoruz. 2l. yüzyılın insanını bizler, kendimiz yapacağız.
Y eni bir teknikle yeni bir insan yaratarak gündelik uğraş içinde gücümüze güç katacağız.
ERNESTO GUEVARA 14 Haziran 1928′de Arjantin’in Rosario kentinde doğdu. Tıp eğitimini henüz tamamlamışken, 1953 yılında Bolivya’ya yolculuk etti, buradan da tüm Latin Amerika’yı kapsayan ikinci bir seyahate çıktı. Guatemala’daki devrimci sürece katıldı. Bu sürecin yenilgiye uğramasından sonra ise, Meksika’ya gitti. Burada, 2 Aralık 1956 yılında, Küba’da Fulgencio Batista diktatörlüğüne karşı gerilla mücadelesi yürütmek üzere gerçekleştirilen Granma yatı çıkartmasına katıldı. 1 Ocak 1959′da zafere ulaşacak Küba Devrimi’nde, Sierra Maestra’daki mücadelenin ilk aşamalarından itibaren askeri ve politik yönetici olarak üst düzey sorumluluklar üstlendi. 1965 yılında tüm görev ve sorumluklarından istifa ederek, komutasındaki Kübalı bir birlikle beraber sömürgeciliğe karşı yürütülen mücadeleye destek olmak üzere gizlice Kongo’ya geçti. Kasım 1966′da Bolivya’ya geçti. 8 Ekim 1967′de Quebrada del Yuro bölgesinde ordu birliklerince yaralı olarak ele geçirilinceye kadar gerilla hareketine önderlik etti. Ele geçtikten bir gün sonra, La Higuera köyünün ilkokulunda katledildi, Yıllar süren aramalar sonucu bulunan kalıntıları, 1997 yılında Küba’ya geri götürüldü. Radikal’de Che
Kitabı Türkçe’ye çeviren: Ç1ĞDEM ÖZTÜRK 1978 yılında lstanbul’da doğdu.1stanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünü bitirdi. Adam Yayınları, Pazartesi dergisi, Buğday dergisi ve Açık Radyo’da çalıştı. Barselona Otonom Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi üzerine doktora çalışmasını sürdürüyor, Roll ve Express dergilerinde söyleşileri ve çevirileri yayımlanıyor.
Kararlı, enerjisi yüksek, bilim adamı, tarzı edebi ve mizah yüklü, söylemlerinin tespit bölümlerine çoğunlukla değer verdiğim ama çözüm önerisinin eskidiğini, yeni yüzyıl toplumuna dar geleceğini düşündüğüm kaliteli bir insandı.
Politik kültür hayatımda kısa dönem ve bu konuda ilk göz ağrım olan
Bazen, “pembe saygınlığınız” örselenir ya? O anda körüğün hava üflemeye hazırlanışı gibi büzüşür, içinize yapışırsınız adeta! Sevginizin tılsımı, kaslarınızın refleksini parantez içine mahkum etmiştir daha önceden. Üflenecek havanız birikmiştir içinizde. Bu yüzden hesaplaşmak yerine, kendi içinizde hesap yapmaya koyulursunuz, yine de sağlaması bir türlü denk çıkmaz. İşte tam da o zaman mimikleriniz, karizma pozunun fotokopisini andırır.
Bilirsiniz, fotokopiler gridir. Matematiği, muhasebeyi bir yana koyar, doğru frekanstan anlaşılmayı beklersiniz. Bekledikçe boğulur, azaldıkça çoğalmaya başlarsınız. Artık kendinize sığmayacak kadar dolduğunuzda, özgül ağırlığınız havaya karıştırır sizi. Havanın kimyasal formülü önceden fotoğrafik hafızanızda kayıtlıdır; ya birkaç yudum alkol, ya da sizi en dijital durumunuzla ifade eden bir müzik….
Alkolün, çoğu zaman melankoliyi ertelemekten başka işe yaramadığını bilirsiniz. Ve ardından bir de baş ağrısı faturası eklenir hesabınıza. Geriye duygusal hücre kombinasyonunuzu kamçılayacak olan müzik en yakın seçenek olarak kalır. Bir köşeye sıkışarak, kim bilir kaç kez yoğrulursunuz müziğin hamuruyla. Mızraplar ruhunuzun tellerine değer adeta. Ve sonra, beklediğiniz anlaşılma güdüsü, “anlama” güdüsüne dönüşüverir.
Günümüzde enerji kaynaklarının özel mülkiyeti oldu da, kapitalizm şu Güneşi bir türlü zapt edemedi ki insanlara kontörlü olarak satabilsinler!
Bundan birkaç asır önce, belki de tek asır önce, suyun parayla satılacağını söyleyen olsa inandırıcı olur muydu, bilinmez. Şimdilerde kamunun ortak kullanım alanları olan ormanların, deniz kıyılarının, kamu arazilerinin, yağmalanmasına politik kılıflar bulunabilmekte. Son otuz yılda kamu fabrikalarının “yakınlara” özel-leş-tirme adı altında peşkeş çekilmesi bile ekonomik kariyer olarak yutturulabiliyor.
Böyle giderse, güneşin zaptı yakın!
Aslında bir anlamda güneşin özel mülkiyetini de yapmaktadırlar. Deniz kenarına kurulan oteller özel kişilerin mülkiyetine verildiğine göre, özel plaj adı altında, kontrol edebildikleri yerin güneşini ve denizini insanlara parayla kullandırmaları bu anlama gelir.
Egemenlik güç demektir. Fizik (yani doğal) yasaya göre,
• Güç=iş/zaman=kuvvetXyol
Burada işin asıl kaynağı enerjidir. Ama politikada egemenlik ya da güç bu doğal yasaya değil, kurnazlık, yalan ve doğal yasanın ihlaline göre kazanılmaktadır.
Nasıl mı?
Şöyle: Kapitalist ülkelerde yoksul sayısı her zaman varsıl sayısından fazladır. Sayısı fazla olanlar her zaman yönetecek hükümeti seçer (birçok kez söylediğimiz söz). Miting meydanlarında asla varsıl sınıf görülmez, onlar yine asla polis gazı ve jopu yemezler. Yoksul fedakar iken “Mehmetçik ya da asilTürk” olur, isterken “haindirler”!
Ya varsıl akıllı ve bilinçlidir bu konuda, ya da yoksul. Jopu ve bibergazını yoksul yediğine göre, kesinlikle bilinçsizdir hükümetler nazarında. Çelişkiye bakın, “besle kargayı oysun gözünü”. Tayin ettiği hükümetten jop yiyen bir sınıf. Başka deyişle, kapitalist ideolojilerde Demokrasinin temel gücü ile servetin temel gücü ters orantılı. Demokrasilerde yoksul çoğunluğun oyu iktidar olur ama varlıklı azınlık egemen olur.
Şunu belirtelim de eksik anlaşılmasın: miting meydanlarına çıkanlar sadece kendi kişisel çıkarlarını aramıyorlar. Miting meydanlarına çıkMayan büyük çoğunluğun da bu taleplerden yararlanacağını bildikleri kesin. Ama, egemen sınıf medyası ve eğitim kurumlarıyla, beyinlerin biryerlerine sokuşturulan virüs ile, yoksulları hain ve masum olarak ikiye bölmeyi başarabiliyorlar.
Fazla uzatmayalım, siz daha detaylarını benden daha iyi anlarsınız.
Egemen sınıfın, hükümetler aracılığı ile, doğa nimetlerini ayrıcalıklı kullanma eylemleri, doğadaki bütün vahşi canlılardan en vahşi ve aşağılık olduğu söylenebilir. Bir vahşi hayvan avını yakalayıp yediğinde, doyduktan sonra uysallaşır da, insanoğlu doyduktan sonra bir de stoklama eğilimine girer ki, bu durum egemenlik dürtüsünün ve doyumsuzluğun dışa vurumu olarak kendini gösterir. Öyle bir doyumsuzluk ki, aynı varsıl sınıfın egoları K.Maxı bile yanıltarak, birbirleriyle de savaşmaktalar. Bu savaşın pasif adına “rekabet”, aktif adına da “operasyon” denilmekte. Yoksulları birbirine düşüren varsıl sınıf olduğu halde, varsılları birbirine düşüren servet biriktirme ve egemenlik tutkusudur. Böyle bir paradigmada kapıp-kaçmayanın gelecek güvencesi risktedir.
Doğal dengenin altüst olması pahasına enerji ve sanayileşme savaşı, uluslar arası sermaye güdümlü, en ciddi çatışma örneklerinin başında gelir. Ortadoğu petrolleri o yörenin halkını bu yüzden şamaroğlanına dönüştürmüştür.
Güneş enerjisi, modern bir teknoloji ile üretilmesinin ve tekleşmeye yönelten merkezileşmesinin önleneceğinin de örneğidir. Kısaca bu teknoloji, bu gün su ısıttığımız güneş enerjisinin elektrik enerjisi olarak kişisel-ailesel olarak kullanılabileceği…
Hele dünyanın en pahalı petrolünü ve elektriğini kullanan halkımız için, böyle bir teknoloji, enerji ağaları karşısında çok önemli bir mevzi kazandıracaktır. Herkes, kendi binasının üstüne kendi elektriğinin aparatını kuracak ve evdeki hayatın bu enerji sayesinde olağanüstü değişeceği düşünülür.
Bu mevzi kazanılırsa, daha sonra, “darısı diğer tekellerden kurtulmaya” diyebiliriz.
Yazının buradan aşağısını (italik bölümü), yandaki kitabın içinden süzerek ve özetleyerek (biraz da meslek hevesimin gücüyle) hazırladım.
* * *
Güneş milyonlarca yıldır gezegenimizin başlıca enerji kaynağı olagelmiş ve binlerce türüyle hayat, gezegenin oluşum süreci boyunca güneş enerjisine hassas bir şekilde uyarlanmıştır. Nükleer enerji hariç, kullandığımız bütün enerji türleri biriktirilmiş güneş enerjisinin bir şeklinden ibarettir.
İster odun ve kömür, isterse mazot ya da gaz yakalım, biz aslında güneşten dünyamıza yayılmış ve fotosentez yoluyla kimyasal şekle bürünmüş enerjiyi kullanmaktayızdır.
Güneş enerjisine geçiş, herhangi bir büyük teknolojik yenilik gerektirmemektedir.
Bu teknolojilerin en ayırt edici özelliği, merkezilikten uzak yapılar olmalarıdır. Güneşten yayılan enerji bütün gezegene dağıldığı için, merkeziyetçi güneş enerjisi istasyonları anlamsızdır. Doğrusu onlar tabiatları gereği gayri iktisadi bir nitelik taşırlar.
En verimli güneş teknolojileri, çok çeşitli meslekler doğuran ve sonuçları bakımından şefkatli olan, yerel topluluklar tarafından kullanılacak küçük ölçekli aygıtları içerir. “Bir güneş aygıtında herhangi bir tulumba arızalandığında, (nükleer arızalarda olduğu gibi) paniği yatıştırmak için Başkanın olay yerine gelmesi beklenmez.
Halen büyük üstünlükle kullanılabilecek güneş enerjisi türlerinden birisi, güneş enerjisiyle ısıtmadır. Bu ısıtma binanın kendisi ısıyı toplayıp birleşiyorsa “edilgin” ısıtmadır, özel güneş toplayıcıları kullanılarak yapılıyorsa “etkin” ısıtmadır. Güneş enerjisi yazın binaları soğutmada da kullanılabilir.
foto- voltaik: elektrik voltajının, ışığın hücre üzerine düşmesiyle üretilmesidir.
Olağanüstü potansiyele sahip güneş teknolojisi, foto- voltaik hücreler aracılığıyla, yerel elektrik üretimidir.
Bir foto-voltaik hücre (birim), güneş ışığını elektriğe çeviren durgun ve hareketsiz bir aygıttır. Onun üretilmesinde kullanılan temel hammadde bildiğimiz kumda bol miktarda bulunan slikondur.
Üretilme süreçleri yarı iletici endüstrisi tarafından transistörlerle ve birleşik devreler yapmak için kullanılanlara benzemektedir. Halihazırda foto-voltaik hücreler evlerde kullanılmak için henüz çok pahalıdır, fakat transistörler de başlangıçta aynıydı. Gerçekte foto-voltaik endüstrisi günümüzde yarı iletken endüstrisinin yirmi yıl önce geçtiği aşamaların aynısından geçmekteydi.
Foto-voltaik hücreler ilkin, uzaya gönderilen uyduları yörüngeye oturtmak için elektrik sağlamak amacıyla kullanıldı ve o zaman için çok pahalıya mal oluyordu. O zamandan itibaren bu hücrelerin maliyetleri, her ne kadar piyasaları hâlâ oldukça kısıtlı ise de büyük ölçüde düşmüştür. Onlara göre halen kullanmakta olduğumuz elektrik enerjisiyle rekabet edebilmek için maliyetlerin kilovat başına 500 dolara -yaklaşık bugünkü maliyetin onda birine düşürülmesi gerekecektir, bu ise foto-voltaik teknolojiye yapı¬lacak esaslı bir ulusal yatırımla kolayca başarılabilecek bir şeydir.
Açıkça kamu fonlarından foto-voltaik teknolojiye yapılacak büyük çaplı bir yatırım, tüm tüketicilerin çıkarına olmak üzere, verimli ve yumuşak yollarla elektrik enerjisi üretecek muazzam bir endüstri oluşturabilir.
Benzeri tahminler eğer yeterli fonlar rüzgâr ulusal teknolojisine yatırılırsa, elektriğin rüzgârdan üretiminin bir an önce başlatılması gerektiğini göstermektedir.
Bu gelişmeler, hizmet endüstrisinde temel yapısal değişmeler doğuracaktır, zira foto-voltaikler ve rüzgâr jeneratörleri, tıpkı gü¬neş enerjisiyle ısınma gibi, merkezileşmiş enerji istasyonlarına ge¬rek bırakmadan daha verimli olarak kullanılabilmektedir.
Elektrik üretimindeki tekellerinden gönülsüz olarak vazgeçecek kamu hizmeti yapan şirketlerin siyasal gücü, günümüzde yeni güneş teknolojilerinin hızla geliştirilmesinin önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır.
Güneş çağına geçişin engelleri teknik değil politiktir
Yenilenemeyen kaynaklardan yenilenebilir olana geçiş, petrol şirketlerini dünya ekonomisindeki egemen rollerini terk etmeye ve temel konulardaki işlevlerini değiştirmeye zorlayacaktır.
Güneş çağına geçişin kamusal ve özel çıkarlar arasında çatlaklar meydana getireceği sanayi sektörlerinde de ortaya çıkabilir. Yumuşak enerji yolu açıkça çoğunluğun çıkarına olacaktır. Ne var ki, güneş çağına makul bir yumuşak geçiş ancak, eğer toplum olarak uzun vadeli toplumsal kazançları, kısa vadeli kişisel kazançların önüne alabilirsek mümkün olabilir.
Güneş çağına geçiş, gerçekte sadece yeni teknolojileri oluşturarak değil, daha geniş bir anlamda bütün toplum ve kültürümüzün derinden dönüşümü olarak ta halen başlamış durumdadır.
Mekanistik paradigmadan ekolojik paradigmaya geçiş gelecekteki bir zamanda olacak bir şey değildir. O halen bilimlerimizde, bireysel ve toplumsal tutum ve değerlerimizde, toplumsal organizasyon kalıplarımızda olup duran bir şeydir. Yeni paradigma, çoğu zaman Kartezyen düşünceye kilitlenip kalma eğiliminde olan büyük akademik ve toplumsal kurumlardan çok bireyler ve küçük topluluklar tarafından daha iyi anlaşılmıştır. Kültürel dönüşümü kolaylaştırmak için bu nedenle bilgi ve eğitim sistemimizi yeniden kurmamız gerekecektir; öyle ki, yeni bilgiler elverişli tarzda sunulabilsin ve tartışılabilsin.
Eğer yeni ekolojik bilinç ortak bilincimizin, bir parçası haline gelecekse, onun kitle iletişim araçları vasıtasıyla topluma aktarılması gerekecektir. /Fritjof Capra
* * * Ucundaki lens ile Güneş’ten aldığı ısının bir STİRLİNG MOTORUnu çalıştırması:
“Başkasının malını gizlice almak, hırsızlık etmek, aşırmak” diyor TDK. Şuna kısaca almak fiilinin başına “ç” eklemek desek olmaz mı? Madalyalı “Ç”. “Ç” çok çetin bir harf gördüğünüz gibi. Sert seslilerden hem de…
“Almak”ı tersyüz ettiğine ve bu kadar sert göründüğüne bakmayın, aslında sevimli bir harftir yerine göre. Gitar çalmak, yoğurt çalmak, yeşile çalmak… gibi yerlerde başrol oynar.
Türkiye esmer komşu toplumlarının çoğu “ç”yi bu görüntüsüyle yazı dilinde kullanıp da, Avrupa neden eğip bükerek kullanır ki? Merak ediyorum doğrusu. “ch” vd.
“Çalmak” fiili başlı başına bir konu. Sosyalizm Kapitalizm savaşının da mihenk taşlarından biri. Burada konuyu dağıtacak değilim tabi ki!
Bu blogdan (Ç)alınan birkaç yazı buldum rastlantı olarak da, bu eylemin masumiyetini sorguladım birkaç gün, kendi içimde. bu şiirin “Ç”si olmadığından, buradaki karşılığını vermekle yetineceğim. Bir de Allegra’ya teşekkürlerimi bildireceğim; çünkü sadece “Almış”.
KilimFMden Mina’ya aynı teşekkürü çarçur etmek bir yana, bir de uyaranı salak yerine koymasını da affedemem. Affedemem ama, ceza da düşünemem.
KilimFMden Mina belli ki bu Bloga hortum atmış. Şiirin altına Sezi-Yorum yazmak zor olmamalıydı. Neylersin, sistem kestirmeden bir şeyler elde etmeyi alabildiğine besliyor. Kapitalist rejimin mayasında var, Mina ne yapsın tek başına!
Çiğdemliyiz Web sitesinin başında her ne kadar “Ç” olsa da, sağolsunlar arkadaşlar duyarlı davrandı ve (ç)alan arkadaşı bir derece uyarmış oldular. Böyle böyle öğrenecekler artık.
Ama biri(leri) var ki, Allah korusun onlar bir medyanın başına gelirse, savaş tüccarları karına kar katarlar. Onlar İtü sözlükçüler. 14. sıradaki şiire dikkatinizi çekerim. İkiz yaratılmış adeta Mim Şiiriyle.
Şiirin altına, “bir zamanlar kendimi anlatan bir şiir yazmak istemiştim…işte bu o şiir..” yazmasaydı, bu kadar alınmayabilirdim belki. Hatta oraya şikayet e-mailime cevap vermemelri de cabası, “Ç”bası değil cabası…. Çünkü “ç”yi sert ve gri haliyle sıfatlaştıranlardanmış.
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri yapıyormuş bu işi. Hepsi mi “ç”li alıyor bilmiyorum ama, benim şansıma “aysigma” rumuzlu biri düştü. Evde kalasıca kız!
Buradaki acemi “Ç”algıcıların sayesinde bir ahlak normu pekiştiriliyor ve kapitalist rejim bu ahlaktan besleniyor; ona yanıyorum! Biz yazmayı amatörce yaparken, gerçek yazar ve sanatçıların meslek edindiği ve sanatını geliştirdiği emeklerine saygınlık da öğrenilmeli ve önlenmeli. Telif haklarına saygıyı biraz daha ciddi anladık.
“Yazar öğrencisi” olmanın tadında bir duygu ki, ilk göz ağrım, Diyarbakır Köy Enstitüsü mezunlarından Şevket Yücel ortaokulda Türkçe öğretmenimdi. Yerleşik ve küflenmiş ufkumu böbrek taşı gibi yerinden oynatan ilk etkendi O’nun tarzı. Lise bitirmeleri dönem sonu, (sadece) edebiyat sınavını okul birincisi olarak bitirmiş olmamın da temel mimarı…
İçinde yaşadığımız kentin bağnaz engellerine karşın, Türkçe dersinde, müfredatı değil, adeta düşünmeyi ve kavramayı öğretiyordu.
Şiir, öykü ve romanları yüzünden, hem yörenin halk önderlerinden, hem bürokrasisinden, hem de yoksulluktan Adamın çekmediği kalmadı ve katli vacip ilan edilenlerdendi!…. Köy Enstitüleri mezunlarına karşı bürokraside gelenekselleşmiş tacizler ve hatta iftiralar, 1955’lerden sonraki siyasal projenin ürünüydü. O geleneğin, halkın muhafazakar kesimine de karambol sloganlarla monte edildiğini biliyoruz. Farklı ve özgür düşünen yazarların düşünce ve üretimlerine atılan en büyük çengellerden birisiydi kafanın biryerlerinde yuvalanan örümcekler.
Şevket Yücel’in ilk öykü kitaplarından olan “Güneşin Parmakları”, çoğu İmam Hatip’li büyüklerim tarafından, “Aallah’ı inkar eden” bir belge olarak tanıtılması, hayatı kavrama aşamasında olan benliğimi oldukça meşgul etmişti.
Bir köylü çocuğu saflığında ama, sıra dışı sezgilerimle, sınıfta ders anlatan Öğretmenimin bütün sözcüklerini hecelerine, mimiklerine kadar anlamaya çalışmakla geçiyordu zaman. Büyüklerimin, bana değilse de çevreye anlattıklarına kulak kabartmamdan oluşan duyarlılıkla…. Çocuk olduğumdan kale alınmıyordum ama “allahı inkar etmek” nasıl bir davranış ve söz destesi idi ki, üç yıllık okul dönemi boyunca hiçbir cümle ve tavrından anlayamamıştım.
Güneşin Parmakları kitabını okuyan kadar, onu satan kitapçılar da büyük risk taşımaktaydı ki, “ibadet kıvamında” beleşe dağıtılan şey kitap değil, icat edilen bir öcü kavramıydı.
Biliyordum, öğretmenim aynı zamanda bir şair idi. Onbir yaşımda (O.Ok. bir) yazdığım birkaç şiiri öğretmenime sunarak değerlendirmesini istemiştim.
Ben bir türk çocuğuyum Osmanlı türk soyuyum Birellibeştir boyum Vatanımı korurum
Defterden üzerinin çarpı işareti ile karalandığını görünce, “allahı inkar eden küçücük bir ip ucu” yakaladığımı düşündüm bir an. Bir başka şiir denemesi olan (şu anda çoğunu unuttuğum)
*Pınarın başına oturup ağlasam Şurada bir garip yatıyor derler….
gibi devam eden şiirin altına “güzel” diye not bırakılmıştı. Bu iki şiir üzerindeki farklı değer yargısı, sonraki birkaç yıl içinde akıl-mantık-bilinç olgunlaşması dönemine girmeme ve miras kültürümle hesaplaşmama neden oldu. Yaşadığım toplum içinde yakaladığım, sistemleşmiş her akıldışı zorluklar ve çarpıklıklar ile, bu sistemi koruyanların bana vermek istedikleriyle tartmaya çalıştım.
Öğretmenimin “*güzel” dediği şiirde, güzel olanın şiirin içeriği değil, içinde bulunduğum durumun en dürüstçe ve abartısız anlatılmış olmasıydı; bunu yıllar sonra anladım.
Bize “soy” ile övünmeyi telkin eden bir eğitim sisteminin, bize dayatılan yaşam koşulları karşısında suskun kalmasına, uzun soluklu bir öfkeyle, bu öfkeyi siyasal bir duruşa entegre emiştim. İnsanlara en az acı veren sistemlerin varlığını, mevcut egemenlerin “gayrımeşru” gösterdikleri değerleri merak ederek anlamaya çalıştım. “Miras geleneği” olan kültürün açmazlarından biraz dışarı çıkarak, bilgi dağarcığımı genişletme arzusu, biraz risk ile birlikte heyecan da katmaya başladı hayatıma. Her bozuk gidişatın çözümünü keşfetme güdüsü sardı benliğimi.
Örneğin, (yanılmıyorsam) şimdiki Başbakan danışmanlarından olduğunu sandığım Ali Bulaç’ın çağdaş düzenler ve kavramlar kitabında eleştirdiği sosyalizmin, anlatılandan değil, anlatılamayandan ip uçları keşfettim. Bu duygu ile Sosyalizmi asıl kaynaklarından anlamaya çalıştım zaman içinde. … işte böyle; asıl hikaye bundan sonra, (belki)/-zihni örer
* * * Şevket YUCEL /Bir Sevgi Adamı kitabından
YİRMİ YIL SONRA
Yaşlanmaya duran kişi, o gün gene daktilonun başına geçti. Birkaç gün önce deftere yazdığı öyküyü temize çekiyordu. Tuşlara vururken zaman zaman duruyor, düşünüyor, sonra yeniden yazıyordu. Odanın içi sigara dumanıyla doluydu. Adam dört saattir masanın başındaydı. Karısı onun böylesine uzun zaman çalıştığım görünce, hep bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçerdi. Ancak, o gün duramadı. Düşündüklerini söylemek gereğini duydu: — Şu güneşli havada biraz gezsen ne olur? Yazık değil mi canına? Bunca çalışmalar ne getirdi sana? Yirmi senedir, yazarsın, hep kesenden gitti, sağlığından gitti. O zarflar, o kağıtlar, o posta giderlerinin hepsi de çoluğun çocuğun ekmek parasından ‘kesilmedi mi? Boş yere yıprattın durdun kendini! Eller gülüp eğlenirken sen hepsinden yoksun kaldın. Eller para kazanırken sen bu gereksiz şeylerle uğraştın. Daktilonun başındaki yazar geriye dayandı, belini kütürdetti. Yorgun gözlerini karısına devirdi. Ne diyeceğini bilemiyordu. Ama gene de bir şeyler demeliydi: — Evet para kazanamadım. kesemden gitti. Ama ben insanım, kendimden bir şeyler sunayım dedim. Benden de küçük bir şeyler kalmasını istedim. Böyle bir çalışmayı kendimce ışıklı buldum. Hem mesleğimi sürdürdüm, hem de onu. Kolay olanı, doyum sağlamayanı, salt kendi çıkarıma dayanan şeyi seçmedim. Diledim ki benden de bir ses kalsın şu dünyada. Kocasının bu sözlerini dinleyen kadın acı acı gülümsedi. Bir omzunu duvara dayadı : -Sen hangi sesten, hangi izden söz ediyorsun? Bunca zamandır bir aylıkla zoru zoruna yaşadık. Hani sırtıma gönlümce bir entari mi alabildin? Çocuklar dersen öyle üstlerinde yok, başlarında yok. Bir çalışma para getirmiyorsa boş işte. Eller neler alıyor evlerine. Bak şu yandaki icracıya. Henüz yıllık memur olduğu ha1de evinde her Şey var. Bir de üstelik taksisi… Peki bizim neyimiz var? Şu iplikleri çıkan halıyı bile değiştiremedik. Eskiyen sandalye1eri bile tamir ettiremedik. O para getirmeyen takır tukurtulu işin neyinden hoşlanıyorsun? Yazar bir sigara daha yaktı. Bir anda boyun damarının sızladığını duydu. -Yanılıyorsun dedi karısına. Bir kere ben icracı değilim. Eğer o dediklerin aylıkla a1ınsaydı. biz daha çoğunu alırdık. Sen her şeyi eşya ile ölçüyorsun. Ben bu ölçütlerin dışındayım. Hem de ellere benzemek zorunda değilim. Benim yaşadığım sevinci o duyamaz; on tane arabası olsa gene duyamaz. -Ne sevinciymiş senin duyduğun Gece gündüz daktilonun başında tak tuk sesleri arasında yazı yazmak mıdır sevinç? Sen bunları kimseye inandıramazsın. Boş bir avuntudur bunlar. Şu ayağımızda dikişleri dökülmüş terliklere bak. Şu sırtımızdaki yamalı pijamalara bak. O kitaplara, o dergilere verdiğin para1arla neler a1ınmzdı? Neyinden hoşlanırsın bu işin bilmem ki. Bastırdığın kitaplardan ne kazandın? Bu yüzden bir sürü sıkıntıya girdin. İki kitabını bir yayıncı aldı; o bastırdı, o sattı, sana da kırk elli kadar kitap gönderdi. Karşılığı bu işte. Hep aldandın. Hem aldattılar seni. Nasıl seçtin kendine bu işi, bir türlü anlayamıyorum. Sonra bunca kaynaşan insanlardan kim okuyor sizi? Herkes kendi dünyasında kuzum. Koca bir toplumda üç beş kişinin okumasından ne çıkar? Yazar iyice sıkıldı. Ayağa kalktı. Pencereden baktı. Karısının bu alanda kendisini desteklemesini bekliyordu. Ancak, bir yandan da onu haklı gördüğü yanlar vardı. O zamanaca yedi kitap yayınlamış, borçlarını ödemek için uğraşmış, hepsinden de zarar etmişti. Bunun yanında sayısı yirmiyi bulan sanat dergilerinde yazılar yazmıştı. Ancak, o dergi1erin birkaçından aldığı telif ücreti postaya attığı yazıların giderlerini bile karşılamamıştı. O da istiyordu emeğinin karşılığını, ama veren kimdi? Gelgelelim, işin içine girmişti bir kez, bırakamıyordu. Üste1ik, bu denli çalışmalarda buluyordu kendini. Yazar, bu düşüncelerle balkona çıktı. Bir süre karşıdaki evlere baktı. Geri döndü, yazısını sürdürmeye çalıştı. O sırada karısı, karşısındaki sedire oturarak : -Acıyorum dedi, acıyorum sana! Bir yandan da şaşırıp kalıyorum. insan nasıl olur da yirmi senesini bu işe harcar? Varıp bir köşede simit satsan bundan iyiydi. Dergiymiş, kitapmış, şiirmiş, hikayeymiş, romanmış, bi1mmemneymiş; bunlar karın doyurmaz ki…
Yazar, boynunu bir o yana, bir bu yana kıvırdı. Karısının sözleri karşısında büsbütün sessiz ,kalamadı : -Demek bana acıyorsun. Bunca yoğun çalışmayı göğüsleyen bir adama acınır mı? Üstelik, bunca zor işi seçen bir kişiyle olsa olsa kıvanç duyulur. Bu çalışmanın yanında kök sökmek bile ko1aydır Hanım. Hem ben acınacak bir iş yapmıyorum ki . Kadın gene küçümseyici bir sesle karşılık verdi : -Kuzum, ne desen boş! Bu senin yaptıkların akıllı işi değil. Bir delilikti bu belki de. Yapılan iş ne ki? Bir sürü yalanla göz boyamak değil de ne? Hani ne geçiyor eline, şimdiye dek ne geçti? Bak, ortanca çocuk koca delikanlı oldu, sırtına bir kat elbise istiyor. haydi al bakalım. Öbürünün de ne gömleği var, ne elbisesi, ne de ayakkabısı; haydi al bakalım. Yorgan yüzleri eskimiş; sedir örtüleri dersen paramparça: haydi al bakalım. Benim dersen, sırtımda mantom yok, giyip de el yüzüne çıkacak, bir entarim; bir ayakkabım yok; haydi al bakalım. Mutfak tamtakır. Yağ yok, pirinç yok; haydi al bakalım. Ev sahibi kirayı arttırmış, elektriğe, oduna, kömüre zam gelmiş; haydi ver bakalım.
Yazar, bu sözler karşısında yazıyı temize çekmekten vazgeçti. Oturduğu yerde dizlerini birbirine vurmaya başladı. Ne söyleyecekti. nasıl inandıracaktı karısını? Eline bir kitap aldı, okumak istedi, bir türlü olmadı. Cümleler kararıp gitti. Başına bir ağrı girdi. Sedirin üstüne sırtüstü yattı. Boynunun altına bir köşe yastığı koydu. Orada hiç bir şey düşünmeden dinlenmek istedi. Oysa kaç gündür kafasında dolaşıp duran bir konu vardı. Nereden başlayayım? Nasıl başlayayım? Anlatımı nasıl sürdüreyim,» diye düşündü durdu. Buluşlarını beğenmedi, değişik yeni buluşlarla bir plan yapmanın gereğine inandı. Uyuyamadı. Kalktı. Daktilonun başına geçti. Karısının dediklerini kafasından silmek istedi. Kendi kendine: — O da beni anlamıyor dedi. Öyleyse kim kimi anlayacak? Ama karımın anlamasını çok isterdim. Onunla birleşen ortak kaygılarımız bana umut, güven verirdi. Kendisine kalsa, bu boş şeylerden uzaklaşmam gerekiyor. İşte bunu yapamam. Çünkü yazmak, hoşa giden bir deyişle sevişmek gibidir benim için. Biz onunla birbirimizden ayrılamayız. Ayrılırsak tadı kaçar yaşamın. İşte asıl o zaman boşluğa düşerim. Güzelliğin içine inemem, kendimi ve başkalarını göremem. Sağlığım yerinde oldukça bu böyle gidecek. Ama karımın da öylesine üzülmesini istemem. Çünkü ondan da ayrılamam. Ah onun kafasındaki yanlışlıkları bir yıkabilsem. Benim de çalışmalarımın bir değeri olduğunu anlatabilsem. Zor olan bu. Yazmaktan bile zor. Gayri olanaksız. Böyle kabul etmem gerekir. Hoş görmeliyim.
Yazar o gün yazısını temize çekti. Bir işi bitirmenin erinci içindeydi. Daha önce kafasında tasarladığı bir konu gittikçe oluşuyordu. Bir doğumun eşiğindeydi. Dalgındı. Bu kez sedirdeki yastığa dayadı sırtını; ayaklarını ilerideki sandalyenin üstüne koydu. O anda ödüllü bir öykü yarışmasına katılmayı tasarladı. Bu yarışmaya katılacak sayıda öyküleri vardı. Ancak, koşullarda, bir eser oylumunda olacak öykülerin yedi nüsha olarak gönderilmesi isteniyordu. Zorunlu olarak elindeki makinayla o kadar öyküyü iki kez yazacaktı. Zoruna giden buydu. Bu yüzden yarışmadaki bu koşulu yersiz budu. Buna karşın o yorgunluğu da göze aldı. Gene haftalarca uğraştı. Derken o çalışmalar da bitti. Karısı hazırlanan dosyaları görmüştü. Onlara bakar bakmaz yüzü bulutlandı. O demet demet yazılı kağıtların da postaya verileceğini anlamıştı. Zaten kocası da gerçeği açık açık anlattı. Ne etse inandıramıyordu onu. Kadın o dosyaları acı acı süzerek: — Ben sana ne desem anlatamıyorum. Şu kağıtlar dünyanın parası tutar. Ben ne desem haklıyım. Paranı havaya savuruyorsun. Küçücük aylığın bir kısmı da kağıda, postaya gidiyor. Gayri dayanamaz oldum doğrusu! Akıllı kişinin yapacağı iş değil bunlar diyorum da inanmıyorsun Yazar seslenemedi. Dosyaları aldı, kapıdan çıktı. Nasılsa bir pişmanlık duygusu çöktü içine. Geriye dönmeyi düşündü; sonra vazgeçti. O gün postaladı dosyaları. Eve geldi, tasarladığı öyküyü yazmaya başladı. Yazarken arasıra bu işe verdiği zamanı düşündü. Kendisini böyle bir çalışmaya zorlayan kimse yoktu. Ama yazmadan duramıyordu bir türlü. O anda nedense kitaplığımdaki eserlere gömdü bakışlarını. Onların renklerine, sırtlarındaki yazılara bakmak bile bir mutluluktu. Ayağa kalktı. Odanın içinde biraz gezindi. Mutfağa gitti, bir portakal yedi. Geri döndü, yüzüne kolanya sürdü. Sık sık sigara içtiğinden kendine kızdı. Küçük diline kadar ağzı acı içindeydi. Bir türlü boşta kalamıyordu. Gene geçti masanın başına, öyküsünü yazmaya başladı. Günler bir kuş gibi gelip geçiyordu. Bir gün gazete aldığında bir ödül kazandığını gördü. Şöyle bir düşündü; ele geçecek parayla karısının dediklerinin hiç değilse bazılarını alabilecekti. Bir hafta sonra ödül karşılığı olan para geldi. Yazar parayı çekince doğru eve gitti. Karısıyla iki çocuğu odada oturuyorlardı. Cebinden çıkardığı elli bin lirayı masanın üstüne bıraktı. Bakışlar oraya devrilmişti, Karısı sordu: — O parayı nereden aldın? — Yazılarımın karşılığından geldi. Hemen şimdi çarşıya giderek dediklerini alacağız. Yazar masadaki parayı ağır ağır saymaya başladı. İlkin yüzlükleri desteledi bir yere, sonra beş yüzlükleri. Paranın ne kadar olduğunu bildiği halde böyle sayması anlamlıydı… Kadın demet halindeki paraya bakarak gülümsedi — Sakın kırılmayasın ya, yirmi yılda bir kuş avlayabildin iyi ki dedi. Ama niceleri hiç emek vermeden böyle kuşları bir dakikada, bir saatte, bir günde avlayabiliyorlar.
Yazar sedire oturdu: — Doğrusun, yirmi yılda bir kuş… Bir tepeyi tırnakla kazır gibi yirmi yıl… İşte bu yüzden önemli bu. Bu kuş başka kuş… Şimdi çarşıya gidebiliriz değil mi? diye karşılık verdi. Birlikte karar verip hepsi birden çarşıya gitmek üzere yola düştüler. Beğendikleri giyitlerden aldılar. Karısıyla iki çocuğu aldıklarını giyindiler. Pırıl pırıl olmuşlardı. Yüzlerine değişik bir anlam geldi. Yazar kendisine bir deste çizgisiz kağıtla, bir daktilo şeridinden gayrı bir şey almadı Eve geldiler. Hepsinin de içinde birer sevinç kuşunun uçtuğu belliydi. O gün evin içinde duvarlar bile hoş göründü. Yazarın karısıyla çocukları aynanın karşısına geçerek giyitlerinin kendilerine yakışıp yakışmadığına baktılar. Yüzler, sözler, bakışlar değişti. Yazar sedire oturdu, sırtını köşe yastıklarına dayadı. Onların sevincini kendi sevinciyle topladı. Böylece doyurucu bir sonuç çıktı ortaya. Küçücük bir şey neler getirmişti… Yazar oturduğu yerde kendi kendine: — Meğer sevinç ne tatlı yapıyor insanları dedi. Yirmi yıl sonra somut biçimde ortaya çıkan bir kuş neleri değiştiriyor. Ah bir de elle tutulmayan. kuşlar görülebilse. Yaşamı değiştiren o kuşlar…
O gün de öyle geçti işte. Güneş bir kez daha batmak üzereydi; karşıdaki dağın doruğunda elindeki sarı mendili salladı durdu.
Buradadediğim gibi, “bu başlıktaki kitabı yaşayarak, hissederek, çözümleyerek, dik durarak yazan, “mutfak yazarlığı” farkıyla bir adım önde gittiğini düşünüyorum.” Şiirlerdeki sözler, aşk ve sevgiye tutkunluğunun sadece izdüşümleri. Yaşamanın asıl amacı da bu değil mi; yani mutlu olmanın ön koşullarını tam anlamıyla önemsemek? Yazar, yalnızca hayalgücünün ezber sözlerini dökmüyor sayfalara. Her şiirin konusuna yerince gözyaşı da döküyor, yerince bahar mevsiminin verilerini her mevsim yüreğinde taşıyor; dörtlükteki gibi, narasını sitem paketinin arsında kendine has nezaketle atıyor.
Herşeye rağmen, “aşk” parantezine alınan “sevmek sevişmek” kavramını kendi çemberinde sorgulamayı seçiyor. Serzenişlerinde “ihanet çıkışlı” öfkeye yer vermediğinin ip uçlarını daha çok, Nazım Hikmet’in “tahir ile zühre aşkını” refarans aldığından anlıyoruz. “Beni sevmeyenin, kimi sevdiği ya da sevmediği umrumda değil” gibisinden düşündüğü anlaşılıyor; “ben elmayı seviyorsam, elmanın da beni sevmesi şart mı”
Aslında Edibe Birsöz, yazılarında konuşuyor gibi yazıyor. Yazdıklarının şiirselliği daha çok okurlarının uyarısıyla farkedildiğini düşünüyorum. Edibe Birsöz’ün “öpüşmek sevişmek” kitabının malum başlık adı bilinen “erkek anlağında” erotizmi çağrıştırıyor. Oysa, ilk şiirinde insanın yüreğinde güller açtıracak bahçe çitisinin parke taşlarını nasıl özenle döşediğini görecek, bu önyargı yanılgısından dolayı mahcup olacağız. Bir yazı erotizmi de pek ala anlatabilir erkek egosu libidosundaki yansımayı bulması doğal karşılanabildiği gibi, kitabın konusu daha çok kadın doğasının sevişmek ile sevmek arasındaki ince çizgiye, iki sözcüğün birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğine dikkat çekiyor.
Montaigne’nin, “herkes önüne bakar ben içime…” deyişindeki gibi, Edibe Birsöz şiirlerinde daha çok kendi çine bakıyor.
Aynaya bakıyor ve “seveceksin arkadaş, seviyorsan öpeceksin, bunları becerebiliyorsan sevişmek zaten kaçınılmaz olacak; sevişmek o zaman, hayvanlardan ayrı, insana has kaliteli bir eylem olacak” demek istiyor: ………..
Edibe Birsöz’ün “Öpüşmek Sevişmek”, kitabı yazarlığının “ilk heycan ürünü” olduğundan, daha detaylı eleştirel yaklaşımın gereksiz olduğunu düşünüyorum. Yoksa eleştirmenlik biraz da acımasızlıktır ki, “öküz altında buzağı aranması” bile muhtemeldir.
Bütün hazırlıkları tamamlanmış, ikinci kitabı olan Roman’ını buradan müjdelemek bana ait olsun.
>İdefix’den kitap alışverişini ilk kez yapmış olmanın sevinci… İnternetten Perşembe günü verdiğim 4 adet kitap siparişi, Cuma günü akşamüzeri kapıya geldi. Artık, e-mailimde stokladığım idefix, pandora, iletişim yayınları’ndan gelen kitap listelerinden iç geçirdiklerime bu kolaylıkla kavuşma provasını gerçekleştirmiş olmanın tadı damağıma yapıştı artık.
*Edibe Birsöz, Öpüşmek Sevişmek *Elif Savaş Felsen, Büyüklere 17 Masal *Ernesto CHE Guevara, Küba’da Sosyalizm ve İnsan *Alenka Zupancic, Gerçeğin Etiği.
Bu kitapların dedikleriyle ayrı başlıklarda beyin fırtınası estirmeye çalışacağım.
Yazarlık cesareti, cehalet düşmanına karşı ilan edilmiş bir savaş politiğidir.(çaylar benden)
Bir yazar ile tanışma fırsatı ve O’nun kitabının her cümlesindeki öznenin simasıyla özdeşleştirerek yüzleşmenin duygusu bambaşka.
“Yazar öğrencisi” olmanın tadında bir duygu ki, ilk göz ağrım, Diyarbakır Köy Enstitüsü mezunlarından Şevket Yücel ortaokulda Türkçe Öğretmenimdi. Belki de yerleşik ve küflenmiş ufkumu böbrek taşı gibi yerinden oynatan ilk etkendi O’nun tarzı. lise bitirmeleri dönem sonu, yüzde yetmişi kompozisyon ağırlıklı (sadece) Edebiyat sınavını okul birincisi olarak bitirmiş olmamın da mimarı… İçinde yaşadığımız kentin bağnaz engellerine karşın, Türkçe dersinde, müfredatı değil adeta düşünmeyi ve kavramayı öğretiyordu. Adamın çekmediği kalmadı, şiir, öykü ve romanları yüzünden. Hem yörenin halk önderlerinden, hem bürokrasisinden, hem de yoksulluktan! Katli vacip ilan edilenlerdendi…. Şu an elimde kalan “bir sevgi adamı” öykü kitabı, Edibe Birsöz’ün ”öpüşmek sevişmek” şiir kitabıyla -anafikir bakımından- benzeşmesindendi belki de aynı sayfada anılmış olması. Şevket Yücel’i ayrı bir başlıkta anlatmalıyım…
Bir sonraki konu Edibe Birsöz’ün Öpüşmek Sevişmek şiir kitabı olacak.
Bu duruma argoda sembolik olarak “siktir çekme” denir .
Her iki emir kipinin uygulamaya koyulduğunu düşünelim.
Tunus ve Mısır halkı gibi çıkar odağında bütünleşerek, bölünmeden,
Mısır’da Hüsnü Mübarek ailesi ve Liberal takımı o ülkeden siktir olup giderse ne olur?
Türkiye’de emekçi kesim anasını alıp da bu ülkeden giderse ne olur?
Bir yanda kaderi birbirine benzyen büyük çoğunluk, diğer yanda küçük azınlık. Demokrasi kültüründe hep küçümsenen Arap halkları da “artık in sırtımdan” demeyi öğreniyor gibi görünse de, Burada Liberal azınlık, aklının kurnazlık yanını bütün araçgereçlerini de devreye sokarak kullandığı için çoğunluğun çıkarı üzerinde ayrıcalıklı yaşamını sürdürecektir elbette.
Ayaklanan Arap Halklarını da batı destekli liberallerin gücüyle bölecekler, sindireceklerdir.
Daha sonra biraz sadaka türü dağıtımlar ve biraz korkuyla birlikte sadece aktörler değişerek, eski düzen devam edecek, gibi görülüyor.
Yoksa, Güney Amerika Ülkeleri gibi yeni bir “anti Amerikan pakt” oluşturulabilir mi? Kim bilir, belki?
“iç özgürlüğümüzün yaratıcılığıyla gündemi nasıl renklendirebilirizin kritiği” Buna kısaca periyodik moral sıtratejisi diyebiliriz
Moral kazanmak konusunda “taşıma su ile değirmen dönmez” diye düşünenler de olabilir. “Hani bazı konularda “bir kaşık suda boğulmak” var ise, taşıma suyun önemi neden ıskalansın ki!
Hayatımızda “kırık giden” bazı iş ve planlarımızın, enerjimizin tümüne müdahele edebileceğini şu söz açıklayabilir: sepetteki çürük meyveler, diğer sağlamları da çürütür. Gündemi renklendirmek konusunda bir mucize yada yeniden bir icat gelmiyor aklıma tabi ki. Herkes tarafından bilinen ama, çok tekrar ile bilinç altında filizlenmeye zorlanan bir eylemden başka anlamı olmadığını da biliyorum burdaki lakırdıların. Yine de küçümsemeyelim, bu da az şey değil doğrusu. Bir başka yazıda özgürlük ten söz etmiştik. Burada ise, iç özgürlüğün moral ya da günü renklendirme ve başka deyişle heyecan yaratmadaki katıkısından söz ediyoruz.
Kişilerin özgürlük alanı da kişilerin konumuna göre değişiyor. Evli, bekar, çocuk, yaşlı, öğrenci, yazar-sanatçı ve bütün iş-üretim koşullarına göre ilgili insanların moral regülasyonları farklı nedenlerle düzenlenebiliyor. Daha başka, moral kişilik özelliğine göre de farklı nedenlerden ve farklı çaba ile etkilenebiliyor.
İnsan doğasının genel olarak temel ihtiyaçları sağlama konusunda benzer algıya sahip olduklarını da söyleyebiliriz. İşin burası “yüzde altmışlık” dediğimiz diğer kişilerinkine paralel davranış anlamına gelebilir.
Moral frekansını yüzde 10’dan 40’a doğru ivme (ani sıçrama değil) kazandırmanın tetikleyici nedenleri rastlantısal olabileceği gibi, efor sarfederk de kazanılacığı kesin.
Durgunluğun karşıtı hareketlilik olduğuna göre, hareketin de insan algısına estetik ve ilginç gelmesi konumuzun amacı bakımından ön koşuldur. Buna alışılmışın dışında davranarak, düz algıları kamçılamak demek olur ki, insan ilgisi her zaman “ilk”lere karşı uyarılmış olur.
İş olsun diye, daha açıkçası maskaralık olsun diye komik tutumlar heyacan yerine “harcanmayı” sağlar. Öyleyse heyecan dinamizminin odak noktası yararlılık ilkesine bağlı kalınmaktır.
Yararlılık ilkesinin maddi temeli hakkında Marks,
‘benim üstümde baskı yapan şey, ihtiyaç ve dürtülerin toplamıdır’ demiş. İnsan doğasını dıştaki nesneller ‘gereksinimler’inin tatmin edilmesi için hareket eden ‘eğilimler’, ‘dürtüler’, ‘öz güçler’, ve ‘içgüdüler’ bileşkesi olarak kavrar. Öyleyse, insan doğasının açıklanması insan ihtiyaçlarının açıklanmasıdır, beraberinde bu ihtiyaçları gidermek için hareket edeceklerini ileri sürer.
Marks, “baskı yapan şey”den söz ediyor. İnsanda moral titreşiminin kökeni budur demeye getiriyor kanımca. Öncelikle ihtiyaçların giderilmesi ve daha sonra yeni ihtiyaçlar yaratarak uygarlık ve teknolojinin hayatı kolaylaştıran nesne ve objelerine bir bir sahip olma mücadelesi ve ona sahip olma umudu ve ona sahip olmak.. işte hayatın dönüsel renkleri….
Din’ler ise moral konusunu “huzur” ile açıklamaya çalışırlar. Dinler moralin alt yapısına müdahale etmek yerine, ondan kaçınmayı, tıkırtının, çatırtının geldiği yöne bakmak yerine, ona gözleri-kulakları kapayarak yok saymayı öğütlüyor gibime geliyor. “Sabır” ve “şükür” kavramı “moral katlini” yok etmek yerine yok saymayı öğütler gibi bir şey… Sartre bu durumu şöyle açıklardı sanırım: korkudan kurtulmak için tüm hedeflerini karartmıştır/1
Uğraşılarımızı çeşitlendirebilmiş ve bu çeşitlerin ürünlerini çevreye sıklıkla yansıtmayı başarabilmişsek, bunların geri dönüşümleri moral frekansımızın koordinatları olacaktır.
Kısaca alışılmışın dışına çıkabilmek ve içinde bulunduğumuz konumdayken, savunma ve saldırma gücünü kendimizde bulundurabilmektir gündemimizin renkleri… masumiyeti örselemeden.
>İnsanevladının günlük yaşam gündemi büyük oranda standarttır, monotondur.
Yanılıyor muyum?
Uyumak, yemek, işte geçen süre, eve gelip dinlenmek ve bunlara eklenen alışılmış oyalanmacalar… Bu oran birim zamanımızın yüzde 60-90 aralığı olsun. Standart yaşam grafiği hakkında diyeceğim pek bir şey yok. Asıl diyeceğim, hayata anlam katabilmenin heyecan dinamitlerini patlatma hamleleridir.
“Heyecan gerekli midir” diye soruyorsanız, sizden iyi kurbanlık koyun olur ki, demokrasilerin dolgu malzemesi olarak pek ala işe yararsınız! Yo yo, soru sormak iyidir, ama bu sorgulayıcılıktan öte “köstekleme”yi çağrıştırdığından sakıncalı buldum.
Heyacan aralığı dediğim yaşama bölümü, standart orandan geriye kalan yüzde 40-10 aralığı olsun. Hayatın temeli, yani “standart” dediğimiz bölümü istiktrar bakımından yüzde altmıştan küçük olursa, savrulma olasılığı yükselir ki, işte “bir baltaya sap olamadığımız ama saplara balta olma” ihtimalinin çok yüksek olduğu durumun mayası budur. Günlük alışılımış yaşamın dışına çıkılarak, bazen riskli yatırım ya da hamle, bazen çılgınlık, bazen esnek tempolu değişkenlik, yeni eşya ve arkadaş-dost kazanımı, sevgili, biraz daha ötesinde bebek, az daha ileride ev-otomobil… gibi değerlere sahip olmak kişilerin kazanım zincirindeki sevincini tetikleyen ve heycan frakansını regüle eden nedenlerin örnekleridir arkadaşlar.
Bu tempodaki her kazanım, bir süre sonra (doyum noktasnda) hayatımızın standart bölümüne dahil olur ki, artık yeni heyacan serüveni yeni açlığını püskürtmeye başlar.
Örneğin, “özgürlük” heycan denizine açılacak olan teknenin en ideal motorudur. Özgürlüğün özgürlüğünü doğru yerinden zaptetmek gerekir yoksa, evrenin sonsuzluğunda içine hidrojen üflenmiş bir balon gibi yokluğa doğru savrulabilirsiniz.
Özgürlük en az, “akıl-ekonomi-girişimcilik” üçgeniyle ayakta durabilir. Söz konusu yüzde 10-40 aralığındaki heyecan oranını değiştirecek güç bu ügenin bermudasında gerçekleştirilebilir. Evet, “haklı olduğumu söylüyorsunuz da, bir de bu üçgenin ayaklarının bastığı zemin var ki, kahrolsun kapitalizimin çirkefinde bastığınız zemin kaygan ve de kaypak olduğundan özgürlük üçgeninizin ayakları zeminde yüzeye paralel duramadığından çöküyor!
“akıl-ekonomi-girişimcilik” üçgenini, liberalizmin “ne pahasına olursa olsun kazanma güdüsü”yle karıştırmayın. Liberalistler üçgenlerinin ayaklarını yukarıda dediğim “dolgu malzemeleri”nden (insanın ahmağından) oluşturuyorlar da ondan rahatlar.
(dış özgürlük alanını zorlayarak, iç özgürlüğümüzün yaratıcılığıyla gündemi nasıl renklendirebilirizin kritiği kapsamında) devamı bir sonraki başlıkta olacak..
Kıvırcık Ali olarak tanıdığımız halk türküsü sanatçısı Ali Özütemiz, bu sabah 05.30 sıralarında geçirdiği trafik kazası sonucu yaşamını yitirdi.
İNSANLIK ONURU İÇİN, SAZINLA, SÖZÜNLE VE GENEL DURUŞUNLA VERDİĞİN MESAJLAR İÇİN ASLA UNUTULMAYACAKSIN
Yaşamdan ölüme bir soluk yolda
Bu isyanlar kime, bu feryat kime
Kuşların bile yuvası dalda
Bu endişe niye bu telaş niye
Eğerki gelmeler topraktan ise
Demekki gitmeler aynı yeredir
İhanet kahpelik puşta göreyse
Sadakatla sevmek dosta göredir
Sokakta yatanın kürkü alınmaz
Kundaklık bebenin sütü çalınmaz
İnsanlığa her kim kural koysada
Merhametin yolu sağ sol tanımaz
Ali Özütemiz (Kıvırcık Ali)
1968’de Tokat’ın Turhal ilçesinin Erenli Köyünde doğdum. Babamı hiç görmedim, ben doğmadan 37 gün önce bir kazada vefat etmiş. 9 kardeş yetim büyüdük. Ben en küçükleriyim, yani annemin de dediği gibi ailenin en güccüğü. Okul yıllarımda çalışkan, başarılı ve bir o kadar da haylaz bir çocuktum, ele avuca sığmazdım. Öğretmenlerim bana Cin Ali derlerdi neydem dedeme çekmişim.
İlk okuldan sonra maddi imkansızlıklar ve yetersiz koşullardan dolayı okul hayatıma son vermek zorunda kaldım. İşte böyle başlayan öyküm büyük abim Sadık’ın da desteği ile 1983’te beni İstanbul’a kadar getirdi.
Öyle değil midir? Yoksulluk Anadolu insanını hep gurbete düşürmemiş midir? Belki önce köyden bir kasabaya, sonra büyük kentlere ya da dünyanın dört bir bucağına… Yani benim deyimimle “Üçüncü gurbete” say say bitmez.
Çekimserliğim, ödülün asıl tanımından ve ciddiyetinden kaynaklanmıştı. Bu yüzden, hiç olmazsa ödülün gerekçesi belirtilmeliydi demiştim.
Blog yazma konusunda profesyonel yazarların (başta Aysema Öğretmen) emeklerine değer biçerken, değer ölçüsünü karambole vermiş olmanın kaygısını taşımaktayım.
TDK’ndaki “ödül” tanımlarından konumuzla en ilgili olan üçüne bakalım:
Ödül:
1.Bir başarı karşılığında verilen armağan, mükâfat
2. Bir iyiliğe karşılık olarak verilen armağan, mükâfat
3.Benzerleri arasında üstünlük sağlayan yapıta verilen armağan.
Aysema Öğretmen tarafından gelen bu “ödül”ün içeriğinde “gülümseyen yüz” var. Bence de çok önemli.
Bu başlığı ifade eden 3 adet çalışmamın kısa özetini bu “ödül” konusuyla bütünleştirdiğimde bir anlam ifade ettiği düşünülebilir. Yoksa, sevgili Aysema Öğretmen’in ya da başka Blogdaşların seçtiği “on”lar, sadece iyi niyet ve sevgi-saygı belirtileri kapsamında kalabilir.
Ara sokakta yürürken, 14 yaş civarı bir çocuğun bana doğru ilgisi ilgimi çekti. Hayır, ben O’nun ilgisini çektim; hayır o, hayır ben… hayır… her neyse, çekiştik işte….
Bir anda oyununu terk edip, YILIŞIK bir görünümle bana doğru yaklaştı… Acaba “spastik engelli” miydi? Hayırdır inşallah! Bu yaklaşımın tonunda bir ısrar vardı ki, Israr-esrar-esrarengiz… diyalog farz oldu artık. -Adın ne? -Cengiz…
Başkasına yapılan bir “fayda”nın karşılığı maddi değilse, ona İYİLİK, maddi ise “görev” deriz. Oysa iyiliğin karşılığında mutluluk duygusu da bir FAYDA değil midir?
Gül ve Gülümseme, romantik ilişkilerin, mutluluğun ve kendine güvenin soyut ve somut ikilisini oluşturur. Yaşamının “temel gerekleri” sağlanmışsa, bir de toplumsal ilişki ve sorumluluklar açısından “çevre kirliliği” yoksa, gül ve gülümseme kişinin özgüveninin sembolü olarak dışa yansıyabilir.
Astronomik* yılbaşı bizi bir türlü uyduramadı kendi kuralına. Yılbaşı kutlamamızı gerektiren zaman dönümü tanıştığımız yılın ilk günüydü de ondan.
Sayısal zaman kenardan köşeden ilişse de bazen saç tellerimizin rengine, belki biraz da göz kapaklarımızın perdesine, henüz teslim olmamanın heyecanı, yatay düzleme onbeş derecelik yükselen açıyla seyrediyor.
Sevgililer güneşin batışını, bir günün daha kayboluşuyla değil, renginin kızıllığıyla aşklarının örtüşmesi ve bir sonraki günün taze bir başlangıcı olacağıyla özdeşleştirirler, Yılların bir bir gidişini de öyle.
Hayat suyunun yavaş yavaş çekilmesine “yaşlanmak” derler genellikle.
Biz “Yaş”lanmaya sözcüğün öteki ikizi ve varlığımızın kökeninde atıl duran yanından bakanlardanız, “ıslanmak” gibi…
Yağmur ve “güneşin gölgesi” altında sırılsıklam ve yalnızca O’nun hayalini avuçlarımızın içinde tutarak yürümek ve adım ritimlerimizi kendi öz gerçeklerimize göre ayarlamak; bazen hisleri kulaklara fısıldayarak kayalıklarda haykırmak gibi… o ses ki yankısına dönüp kulak kabartmanın heyecanıyla, geri dönüşümlü bir artıdeğer mutluluk sanki.
Biz paraya bir değişim aracı olarak değer verdik de asla bir egemenlik aracı olarak para hayali kurmadık. Çünkü biliyoruz ki bu düzeyde servet yığanların yalnızca ölümleri değil aynı zamanda güvenlik kaygıları ve yaşlanmaları da işkence olur. Egemenlik kompleksine kaynayan benliğin ondan kopması nasıl kanatır kimbilir!
Biz başbakan, genelkurmay başkanı ve cumhurbaşkanı yerinde olmayı da düşündük bazen. Sonra yaşama sevincinin mayası olan sevgi, değer ve ilginin özbenliğe değil, bir şekilde elde edilmiş olunan o cansız yetkiye adandığını düşününce, o hayali de yağmur ve en fırtınalısından bulutların sırtına yükledik.
Biz zamanın yatay düzlemde istikrarlısını sevdik. Sonbaharı tanışmanın, ilkbaharı kaynaşmanın, diğer mevsimleri paylaşmanın zamanı olarak andık.
Biz bazen kavga da ettik, küsüştük de. Ama kavgalarımızı ve küsüşmeleri nefret bakterilerinin canlanmasına fırsat tanımayan zamanda terkettik. Her barışıklığın anını ilk tanışıklığın heyecanıyla süslemeyi seçtik.
* * *
“Evet, yaş zamandır” dedik ama, zamanı tanımladık ve üç parçaya böldük.
Astronomik* zaman:
Güneşin doğuşu ve batışıyla birim olarak takvim yapraklarının yere düşen miktarı.
Birey-devlet ve özel kurumların arasındaki ilişkilerin dikkate alındığı mekanik bir anlayışın anı.
Doğum tarihinin yazılı olduğu ama enerji miktarının belirtilmediği, okul askerlik ve işe alma gibi işlerde “hak sınırını” belirleyen zaman birimi.
Fizyolojik zaman:
Bir iş yapan ya da hareket eden bir insanın harcadığı enerji miktarıyla kazanımları arasındaki bileşke vektörüyle ölçülebilir. Sekiz saat (astronomik zaman) çalışmayla ortalama yorgunluk süresi belirlenmiş olsa da on saat çalışmayla aynı yorgunluğu ancak hisseden kişiler arasındaki fark ile anlarız.
Doğal yaşam seyrinde 80 yaşında ölen bir insan ile, 100 yaşında ölenin ömür süresi astronomik zamana göre 20 yaş fark etse de, Fizyolojik zamana göre aynı ömür olduğu söylenebilir. Çünkü, her ikisi de enerjilerinin tam sıfırlandığı anda ölmüşlerdir. Çünkü ömrü belirleyen güç, bünyede mevcut olan enerjidir. Enerji formülü (çok yaşa Albert Einstein) E = mc2
E:enerji
m:kütle
c:ışık hızı
Psikolojik zaman: Bu zaman bir hedefe koşullanmayla ilgili bir durumla ölçülebilir.
Astronomik zamanla sekiz saatlik bir otobüs yolculuğunu düşünün, yolda kitap okuyan, uyuyan ya da sessizce etrafını seyreden üç insan için zaman farklı işler.
Kitap okuyan için kazanca dönüşen zaman, uyuyana göre çok çabuk biten ama sıfır kazançlı bir zaman, saat sayan için ise negatif bir zaman gibi….
* * *
zaman
Zaman enerjidir, ufuktur,
bilgi, heyecan ve birikimdir
Takvim yaprakları değil
“yaş”lanmak yaşamaktır,
kazanmaktır iflaslar değil
ideallerin projeye geçenlerinin sayısıdır yaşamak
Güneşin batışı değil.
Güneşin batışı az sonra doğuşudur
Ve ölüm sadece, yaşanacakların tükenmesidir,
kaybolmak değil,
Yıllar geçip gidebilir
Giden geçmiştir artık, ardından bakılmaz
Geçmiş ile hesaplaşmak düşer bize “ah!”laşmak değil.
Ahmet Kaya kendi gerçek ölümünün ağıtını haykırıyorken türkülerinde, onu her zamanki “müzikseverliğin eğlencelik serseriliğine” vuramazdık.
Deniz Seki’nin “acele” şarkısının vijdanımda bıraktığı izde de öyle…
Düşünüyorum, daha doğrusu düşünemiyorum, ölüm ve mahkumiyet sonrası ortaya çıkan türküleri isyanın avazı olarak, nemli gözlerle duyabiliyorum; başka türlü anlaşılmıyor.
“Nasıl anlatsam ki!”
Word sayfasında üç gündür terk edilmiş bir cümleydi bu.
Hani, hislerin arada bir aptallaştığı,
tüm kaslarınızın yerini yumuşak dokulara bıraktığı,
efkarınızın makamını yitirdiği
ve
doğal yaşama olan ilgi zincirinin koparak tek dünyaya kilitlendiğiniz anlar olur ya?
İşte öyle bir potansiyel ile cebelleşiyorum bu iki şarkı arasında.
Aslı astarı yeni ve bilinmeyen ve sürpriz bir konu olmadığını bilmek yetmiyor bazen. Duyargalarınızın en aktif zamanını gözleyen bir periyot mu;
öyle şarkıların kamçıladığı zamanın alınganlığı mı …
her ne ise öyle bir durum işte.
Kaslarımın doğal işlevini erteliyorken bir kapı, bir ışık arıyorum.
“neresinden başlasam ki!”
Yoksa hiç başlamadan, tecavüz pozisyonunda yüz üstü uzanıp, şarkıyı –daha doğrusu isyan narasını – müzikçaların- otomatik konumunda şarjı bitinceye,
kaybolmuş benliğimi biri bulup sol yanımdan dürtünceye kadar,
ya da
hiç olmazsa fantezi kıvamında düzenbazların ırzına geçinceye kadar
Her melodi asaletinin tutunacağı biryerler vardır ruhumda.
Deniz Seki’nin uyuşturucu kullanıp kullanmadığı beni asla ilgilendirmiyordu. Kimseyi de ilgilendirmemeliydi bilinen boyutuyla. Deniz Seki mahkum olduğu yılların ezikliğiyle yaptığını düşündüğüm, içli şarkısı günümün en az on saatına yerleşebiliyorsa, bunun nedeni bir dramın çıktısı olarak, hapiste yitirilen anların boktan nedenlerinin ortasında yaratıldığından olsa gerek. Ve bu öz duygunun melodiye yansıyışındaki derinlik…
Oysa bir aşk şarkısı bir kadın için “aşkın ekmekten de önce geldiği” doğasını anlayabildiğimden böyle olmalı.
“Kadını uyuşturucu değil, aşk mahkumiyeti bitirir” sanırım. Bu şarkılar belki de varolmanın haykırışlarından biri; öyle anlıyorum ve öyle dokunuyor ruhuma…
Ahmet Kaya’yı belki çoğu gibi ben de “Yorgun Demokrat” olarak tanıdım. O zamanlar demokratı “yoruyorlar”, taciz ediyorlardı. Çok korktuklarında 141-142’den ömür boyu mahkum ve bazen de idam ediyorlardı. Aslında mahkum ettikleri yorgun demokratlar değil, olası Sosyalizmin anlaşılması paniğiydi. Yani, egemenliğin para stokçuluğundan, alın teri sahiplerine geçirilme korkusu.…
“Kürt açılımı”na dayandırılması bir rastlantıdan ibaretti. Çünkü, Mahsuniler, Nazımlar, Nesinler… aynı korkunun “öcü”leriydi.
Ahmet Kayaların narası sert geliyordu ama, artık (komünistler için söylenen klasiklerden) “görüldüğü yerde vurulmayı” çok saflara bile izah etmek güçleşmişti bu teknoloji çağında.
Vurulmak yerine KOVULMAK daha ehven bir taciz yöntemi olduğu keşfedilmişti Avrupa Birliği sevdasından sonra. İnfaz kurşunlarının metalleri artık “çatal bıçak”a dönüşmüştü.
Yerleşik temelleri 7,4 şiddetinde sarsacak olan bu şarkılar, bir yaşanmışlıktan türeyen acının naralarıdır. Ama arabesk ağalarının pragmatizmi ister istemez karşı tarafa savuruyor beni.
>Yumurta A-daletli, D-emokrat, E-şitlikçi ve B-ilimci grubu vitaminleri başta olmak üzere diğer vitaminlere de önemli oranda sahiptir.
Yumurta sarısında bulunan A-dalet vitamini gözlemci gözün, vatandaşın taleplerini iyi görmesini sağladığı gibi, toplumun hak arama omurgasını dik tutan kemik gelişimi için de önemlidir.
Bakanlara atılası
(Allah yazılı) yumurta
Öğrenim ve iş güvencesi gibi temel hakları dile getiren eylemler karşısında, hükümet üyeleri ve polislerin vatandaşa diş gıcırdatmaları durumunda, keskin ve sağlıklı dişlere sahip olmak için de gerekli olduğu bilinmektedir.
Öğrenci ve işten atılan iş(çi)-siz- lere gaz sıkıldığında kaybolan enerji için, Vücut hücrelerinin yeniden gelişmesine yardımcı olur. Öğrenci ve işçiler üzerine Sıkılan gazın verdiği zararı azaltmak için Solunum ve sindirim sisteminin sağlıklı olmasını ve hormonlu gıdalardan oluşan enfeksiyonlara karşı korunmasında etkilidir.
İleri D-emokratlık vitamini, insan vücudunda kalsiyumun kullanılmasına yardım ettiği için, polislerin kırdığı öğrenci kemiklerinin iyileşmesini hızlandırır.
Yumurta sarısı, ileri D-emokratlık vitamini sağlayan bir kaç besinden bir tanesidir. hak parti ve ödp’nin güneşinin ışınlarından da yeterince faydalanıldığında yumurta özellikle sağ partilerde ileri D-emokrasi vitamini eksikliğine bağlı kemik bozukluğu oluşmasını önler.
Yumurta, temel haklarda E-şitlikci vitamini yönünden de oldukça zengindir. E-şitlikçi vitamini oksidasyonu önleyici etkisinden ve ağırlıklarının birbirine eşit olmasından dolayı, gariban emekçilerin vücudunu liberal kapitalist ideolojilere karşı korur.
Her gün bir yumurta yarım ekmek ile kahvaltı yaparak okuluna giden öğrenci, işkencesiz okuma hakkını talep etmek için kahvaltı yumurtasını arada bir fol olarak Hükümet üyelerinin kafasında, kuluçkaya yatırmak amacıyla cebinde götürebilir.
B-ilimci grubu vitaminleri bazı besin öğelerinin vücutta enerjiye çevrilmesi için gereklidir. Yoksa işimiz fala muskaya ve Telli Baba’ya kalır ki, o zaman ülkedeki bütün yumurtaların cılk çıkma olasılığı yükselir.
Yumurta özellikle ileri üniversitelerin varlık nedeni olan B-ilim2 vitamini açısından çok zengindir. Bu vitamin polis sopasından yırtılan deri ve sıkılan gazdan arızalanan göz sağlığı için de gerekli olduğunu tekrar ederek önemini pekiştirelim.
Ayrıca yumurtada bulunan kolin, beyin fonksiyonlarının yerine getirilmesinde önemli rol oynamaktadır. Bu durumda Bakan Burhan Kuzu’nun kafasında kuluçkaya yatırılan yumurtaların da etkisini düştüğü yerde göstereceği tahmin edilmektedir.
Başbakan, wikileaks savunmasında, İsviçre bankalarında hesabının olmadığını şu sözlerle açıklamış:
“Sen Başbakan’ı seversin veya sevmezsin. Ama ülkene saygın varsa kendine saygın varsa bu ülkenin Başbakanı’na yabancıların attığı iftiraya sahip çıkamazsın. İddia eden iddiasını ispatla mükelleftir. / Başbakan R.T. Erdoğan
Birinci nokta: yabancıların attığı iftira
Deniz Feneri Davası “Yabancıların attığı iftira” olarak düşünülerek ve bu davanın Türkiye ayağını kırarak alçıda tutulma mazereti, şu hadis ile açıklanabilir mi?
Kusurları gizlemek
Sual: İnsanların kusurlarını gizlemek gerekir mi? CEVAP Evet gizlemelidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kim, bir müslümanın dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allahü teâlâ da onu kıyamet günü sıkıntılardan korur. Kim, müslümanın aybını örterse, Allahü teâlâ da onun dünya ve ahirette aybını örter. Kişi, arkadaşına yardımcı olduğu müddetçe, Allahü teâlâ da onun yardımcısı olur.) [Müslim] /kaynak
İkinci nokta: “İddia eden iddiasını ispatla mükelleftir.”
tezini doğruladığı için, Başbakan, Ateistlerle (rastlantı da olsa) aynı görüşte buluşmuş olmayı Liberal karakteriyle mi izah eder, yoksa başka bir zeminde bu değer yargısı tersine-özüne- mi döner ?
Diğer gürültülere pek aldırmıyorum da, bu iki nokta fazla sırıtıyor gibi geldi bana.
Bir çocuklu genç kadın eş adayıyla karşılaştığında, onun da bir çocuğu olduğunu , çocuğa eş adayının annesinin baktığını öğrendi; birkaç klasik sorulardan sonra, adamın evlilik teklifini açıklayamadığı bir nedenle kabul etmedi. Çocuğa bakan “babaanneye düşkünlük” kafada bir tetikleme yarattığı seziliyordu. Böyle durumlarda açıklanmayan nedenler için “elektrik alamadım” kodlanması en kolay yoldu. Oğlanın yakışıklı ve olgun imajlı biri olduğu tartışılamazdı. Belki bu yüzden elektrik şoku gizlenen başka bahaneyle nötürlenmiş olmalıydı
. Ama bir pürüz vardı ki, evlenmeye asıl engel olan neden ya oğlanın gelir düzeyi ya da kaynana sendromuydu?
Israrla net bir neden belirtilmesi gerektiğini söylediklerinde, “O annesine çok düşkün, biz anlaşamayız bu durumda” diyerek noktayı koymuştu.
Çevrenin ve psikologun, genç kadının erkeğe bir çay içimi daha görüşme fırsatı vermesinin yararlı olacağını söylediklerinde, kadın görüşmeyi kabul etti.
Karar anında, kadın son durumu şöyle anlattı:
-Bu son konuşmamızdan sonra mükemmele yakın bir eş adayı olduğunu anladım ama, ben bir kez red etmiştim. Hem teyzem ablam ve annem de kabul etmemi istemediler. Ben şimdi kabul edersem onlara ne yüzle bakarım!
***
Bir başka çift adayı karşılıklı birbirlerini beğenince, erkek bildiği tüm romantik taklit gösterilerini, tezahüratlar arasında sermeye çalıştı. Kadın duygulandı, gözleri nemlenmeye başladı. İkisinin de yalnız ağız-diş-gamze-yanak-yüz rengi değil, bütün hücreleri gülümsüyordu mutluluktan. Kadın kısa bir süre durgunlaştı. Sorulduğunda, kalbinin yılda ikiyi geçmemek üzere böyle heyecanlı anlarda “teklediğini”, bu yüzden tedavi olduğunu söyledi.
Adamın gülümseyen tüm mekanizmaları altmışdokuz model şavrele şanzımanı gibi gıcırdamaya başladı.
“Ben evlenmekten vazgeçiyorum” deyiverdi aniden. Bir yığın tartışmadan ve ikna çabalarından sonra, “ben hastalıklı bir kadınla yaşayamam” diyerek o da son noktayı koydu.
* * *
Eş arayanlar aynı zamanda, görüşen adayların tanışma kritiğine yorumcu olunca, insanın aklına şu yargı geliyor:
“kelin merhemi olsa başına sürerdi”.
Evlenme hamlelerinin, aşk, sevda, sevgi, dayanışma, güçbirliği, arayışından çok, kestirmeden sosyal güvenlik ve geçim kaynağı arayışı olduğu Mark’sın tanımladığı altyapı boşluğundan kaynaklanabilir miydi?
Daha çok kadınların belli ettikleri örtülü niyet, bir başka insanın emeği üzerine göz koyarak altyapı oluşturma amacı, üretim aracına evlenme cüzdanıyla sahip olmak gibi anlaşılıyor. Erkeğini her şeyden önce bir üretim aracı gibi gördüğünü gizleyecek yetenekten de yoksun. Evlenme bedeli karşılıklı olarak ne verecekleri değil, ne alabileceklerini sorguluyorlar.
Erkekler evleneceği kadını daha çok, “kendine hizmet edecek biri” olarak tanımlayarak, yine duygudan yoksun, tamamen fiziksel rahatlığının görevlisi gibi görmesiydi.
Dindar erkeklerde bu materyalist yaklaşım daha da çok belirgindi. Çünkü, evliliği gerçek ve bir bütüncül anlamda aldığımızda, içinde aşk,efkar, romantizm barındırmaması olanaksızdı.
Burada ticari bir durum vardı ki, evliliği şirketleştiren, kar-zarar hesabına göre kuran bir anlayış “mutlu olmak için evlilik” sanılıyordu.
* * *
Zıt cinslerin birliğinden mutluluk üretmeyi başaran bir toplum değiliz vesselam.
Bunun bir sürü nedenlerinden söz edilebilir ama, iki gönül bir olunca seyran olan samanlık değil,daha çok Pazar yeri gibime geliyor.
Onları izlerken, insan (ölüm hariç) yapay ayrılmaların perde arkasındaki ilişkilerin akordunu düşünmeden edemiyor. Sonra o ekranda aşk siparişi verenlerin politikadan anlamadığı gibi, aşktan da hiçbirşey anlamadığını düşünüyorsunuz. “Aşık olacağım bir adam bekliyorum” diyenlere de rastlanıyor bazen , orta gençler arasında. Bilinen bir konunun rüyasına yatma isteği gibi bir şey; sipariş rüya, sipariş aşk….
Mutlu bir toplum olmanın alt yapısı olan maddi güvencelerin sorgulanacağı makro düzey başka konu. İnsanın birey olarak, kendi bilgi ve kültürünü en azından evlenme girişimlerinde ne kadar anlamlı ve düzeyli tutabiliyor, onu irdeliyoruz.
Hiçbir mazeret tanımayan “aşklaşma”nın ilişki düzeyleri ve arayışları çok daha “yüksek kültürel değer”lerle yürütülemez mi? diye sormak güdümüzü kamçılıyor görünenler. Önceki birlikteliklerden ayrılmalar, nedenleri ve bu örneklerin gölgesinde ilk kez evlenme girişiminde bulunanların pazar değerlerini… çünkü, kıyasıya pazarlık yapıldığına tanık oluyoruz.
Öyleyse “evlilik akordu”nu irdeleyelim birazcık.
Aşkın konser-ve-si (bemol notası) olamaz mı ? “Evliler konsere gidemez mi” ya da “konserve aşklar” stoklanamaz mı? Nota, akort, melodik nüans, bale figürleri.. ve benzer araçların, ilişkilerin harcı olduğu bilinir çoğu insan tarafından. Bilinir de karışımların ölçüsü tutturulabilir mi?
Parayla -ekonomi ya da somut sorumluluklarla- aşkın çekişmesinin ve hayatın içindeki çevresel faktörlerin baskın çıkmasının tam yeri burası mı ne? Yani evlilik kurumu…
İnsanların günlük kullandıkları kelimeleri, konusu bakımından, ilişkilerin tecrübe dönemlerine vurduğumuzda, her on yıllık dilimin konusunun da değiştiğini görebiliriz.
15-25 yaş arası aşkları ilişki dönemi saymayalım şimdilik.
Yaklaşık yirmibeş yaş üzeri ilişkilerin genellikle evlilikle sonuçlanacağını düşünelim. Pembe sislerin usulca dağıldığı dönemdir burası. Hayatın özellikle altyapısı olan güncel ayrıntıların dayatmasıyla, sevdaların yerini karakter (huy) çözümlemelerine bıraktığı bir dönem.. Karşılıklı olarak, farklı aile ve kültürden edinilen alışkanlıkların berraklaştığı yıllar….
Damak tadından şaka anlayış kıvamına, empatik yetenekten, farklılıkların çakışmasındaki algı ayarlamasına, cicim ayındayken öne çıkarılan yüksek değerlerin çözümlenerek sapma oranlarının belirlenmesine, “avını kafese koyma” rahatlığından sonra oluşabilecek pejmürdelik rahatlığına, artık dişlerin daha seyrek fırçalanması ve çizgili (zürafa) pijamalarla akşamın zarafetine madik atmalar, taraf aile üyelerinin kusur yarıştırmaları, varsa yengeler arası rekabetler, kendi ailesine yakınlaştırma, diğerinden uzaklaştırmayla doğru orantı kurma savaşları… özellikle, ev kurumunu ayakta tutan emeğin öncelik-önem iddiaları daha çok erkek tarafından sürdürülen çoğu gelenek ve din kültüründen güç alan anlayışın iki kişi arasında ısırgan otu gibi durması. Kadın doğasını erkek doğası kalıbıyla ölçme alışkanlıkları…
Küçücük sitemleşme ve küsmeler, artık bardağın boş tarafından bakma alışkanlığını körüklemeye başlar. Laf sokma üstünlüğünün istatistik grafiğinin tepe noktasında gezinmeler, kendi ruhsal rahatlığını, savaşın sıcak ortamında karşı (eş) in huzursuzluğuna endekslemeler, gerektiğinde elde hazır tutulan kusur merceğiyle belge oluşturmalar, savaş daha da kızıştığında cinsiyet avantajlarını devreye sokup, karşısındakini damardan vurmalar….uzayıp gider bu savaşın cephe yöntemleri..
Sonuç olarak, evlenme programları ve gazetelerin 3. sayfa haber konularının ürünleriyle karşı karşıyayız. İletişim yeteneksizliği ve bunun kaynağı olarak tabuların yasakları ve cehaletin caydırıcılığı, insanların çoğunun “iyi eş olabilme” hamlesini baştan durdurabiliyor.
* * *
ideal bir evlilik alt yapı karesi
(grafik ve düşünce::zihni ö.) 25 yaş altı muhtemel aşkzedelere,
Aşkların sabıkası ve sevdaların masumiyeti artık ayırt edilmelidir tecrübeyle. Evlilik karesinin köşegenlerinden vektör oluşturulmalı. Birine sevgi, diğerine saygı adı verilmeli. Kesişim noktalarına kazık çakılmalı ve ortaklık ipinin ucu oraya bağlanılmalı.
Kavramların serseri etksini unutarak kutsamaya çalıştığımızda, zarara rağmen tiryakilik daha da öne çıkarılmamalı. Ütopyalar, ve idealler gerçekçiliğin mihenk taşına sürülmeli.
·Yüksek tutkuyla “özenilesi duygu haline” bir bütün olarak, sadece alışkanlıktan ötürü “aşk” denilmemeli. Onu sadece “irade dışı bir
tutsaklık” olarak almalı, ama asla orada kalınmamalı. Aşk öncesi “cicim dönemi”ni olumsuz etkileyecek dış etkenlere karşı savunma mekanizmasının işleyiş şifresini sadece iki kişi bilmeli.
·
Aslında sorun tanımda değil, bağımlılığın kutsanmasında. Aşk bir bağımlılık hali hatta kör bir bağımlılık hali olduğuna göre, özgürlüğün çok önemli bir bölümünün enerjisini yakıyor demektir. Bağımlılıkların tümü için söylenebilir bu aslında. Aşk şekil bakımından bağımlılıkların içinde birazcık kızamık hastalığını andırır; mutlaka çıkarılmasa-tadılması gereken bir hastalık gibi. Aşk hastalığının insan bünyesine yararı olduğu düşünülebilir mi, kalp ritminin bağışıklık istemini geliştirmesi açısından? Düşündürücü bir durum.
“Yüksek tutku” diye başladığımız durumun bir bölümü olan aşktan söz ettik kısaca. Bir de bu tutkunun ilk aşaması var ki ona “sevda” diyoruz. Efkar denilen coşkulu duygunun bu bölümün ürünü olduğunu söyleyebiliriz.
İlişkilerin “cicim ayı” denilen başlama kısmıyla, bayatlamaya yüztutan diğer zamanları, iki devreli maça benzetelim ve aşk ile sevdayı kavram kargaşasına kurban etmeyelim. Aşk acıtır ve kanatırsa, sevda coşturur ve uçurursa, ilişki dönemlerinde üreyen ve tükenen bölümlerin ilişkiye yansımasından olduğunu bilmeliyiz.
Maçın ilk yarısına sevda, ikinci yarısına aşk dememizin nedeni, ilk yarıda oyuncuların ısınma ve hünerlerini gösterme, artistik stiller, romantizm gibi gösteri yoğunluğunun kaçınılmaz oluşundandır.
Tanışıklığın ikinci yarısında oynanan bir oyun ise aşk; yorgunluk, bitkinlik ve favullerin
“ar” meydanı olarak anılır burası. Aşk yanığı bacalarda kurum olarak kalır da, sevdalar, kar eriyiğinde güneşi görünce toprağı pürtleten mantara benzer. Bu yüzden mesajlara kulak vermek yerine, masajlara tümünü vermektir asıl ilişkinin kökeni.
Nasıl mı?
Taklitlerden sakının, kendi figürünüzü yaratın.
z.örer
Yazının bir anlamda ilişkili olduğu başka link: http://zihniorer.blogspot.com/2007/06/kadin-erkek-eit-olsaydi.html
> mim yerine “sobe” demiştik daha önce. sobe mevsimi “soba” mevsimidir artık. Biraz felsefe tüten sobeler (sobalar is tüter karıştırmayalım), ilgi alanıma giriyor. Böylece, leb demeden‘e teşekkür ederek, başlıyorum. Kimsye işaret etmiyorum affola, isteyen gönüllü olarak cevaplayabilir.
En sevdiğiniz kelime:
Sevdiğim diğer kelimeler kıskanacak şimdi.
Nefret ettiğiniz kelime:
“Şşşşiit!”
Sizi ne heyecanlandırır:
Bütün ilkler
Heyecanınızı ne öldürür:
Patinaj türündeki tekrarlar.
En sevdiğiniz ses:
Kadın sesi, su sesi, para sesi.
Desem de bu işin esprisi,
Gürültüyü çıkarsanız bütün seslerden,
Budur kulak ve ruhumun melodisi.
Nefret ettiğiniz ses: Marş marş
Hangi mesleği yapmak istemezsiniz:
Kaldırım mühendisliği.
Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz: ölüm tarihimi bilerek ve isteyerek ve severek ve heyecanla, kendim belirleyebilmek.
Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: “To be or not tobe, so all this subject.
Mutluluğu ancak rüyamızda görebiliriz değil mi? Eh, öyleyse görelim bir rüya:dışarıdan sataşmaların ve dalaşmaların bozamayacağı bir sosyalist toplumda yaşamak.
Sizce mutsuzluğun tanımı:
onursuz ve hak edilmemiş bir yaşam biçimine düşmek ve ona alışmak.
Nasıl ölmek isterdiniz:
Menüleriniz lütfen? Ha, benimki acısız olsun, yanında bir de susuz ayran ve bir de müzik (cenaze marşı değil)
Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah’ın size ne söylemesini isterdiniz: “Ey kulum, Artık kendimi esrarengizlikten çıkarıp, insanlara çin işkencesi yapmaktan vaz geçiyorum , artık var mıydım yok muydum tartışmalarına son veriyorum, o esrarengiz mucizelerimi bütün kullarımın gözünün önüne sereceğim. Bunları beceremezsem intihar edeceğim”
Arkadaş Zekai Özger 1948 yılında Bursa’da doğdu. Ankara SBF Basın Yayın Yüksek Okulu’nda okudu. TRT Ankara TV’de çalıştı. SBF polislerce basıldığı bir gün başına ağır darbeler yedi. Aradan yıllar geçtikten sonra 5 Mayıs 1973′de sokakta ölü bulundu. Beyin kanamasından öldüğü belirlendi.
Arkadaşları ölümünü o olayda başına yediği ağır darbelere bağladılar. Dergi ve gazetelerde yayınlanan şiirleri Şiirler adlı bir kitapta toplandı (1974) . Daha sonra aynı kitap Sevdadır adıyla Mart 1988′de yayınlandı.
Şiir yazdığı yıllardaki üniversite ortamının da etkisiyle ölüm konusunu sık sık işledi. Kısa yaşamına sığdırdığı az sayıda şiirinde genellikle cinselliği işledi. Azımsanmayacak sayıda şiirinde ölüm teması veya değinmeleri yer aldı.
Hedikliev Blog’da okuduğum Bu yazıdan esinlenerek ve Alanya’da yaşayan biri olarak, “Alanya’da turizm dramı”nı sorgulama gereği duydum.
.
“KARINI KADIN BASINA TR’YE GÖNDERME SAKIN!”
Başlığının altında, genelde Türkiye’deki, kap-kaç ve sapkınlıkların en yoğun dönemlerde yaşandığı olayın etkisini atamayan yerli ve yabancı turistlerin gözlemlerini yansıtmış; buna paralel olarak Alanya’da yaşadıkları huzursuzluğu dile getirmiş.
Bu kapsamda uzun zamandır gündemimde uyuyan, Alanya’nın turizm krizindeki açmazlarını, nedenleriyle birlikte özetlemeye çalışacağım.
Bu konuyu benden önce daha detaylı yazanlar olmuştur elbette. Ancak, bazı karanlık noktalar var ki, asıl muhatapların ve lobilerin farkında olamayacağı kadar sıcak ve önemli olduğunu düşünüyorum. Benim dokunacağım noktalara dokunan başka bir yazı da okumuş değilim.
Bir yerleşik düzene muhalifliğin yüreğiyle söylersem, tanısı oy’a tahvilli bir konu hakkında çok şey söylenebilir ama, bir anlamda siyasal organizasyonun doğasından gelen hataların itirafı çok zor olsa gerek.
Fazla uzatmadan konuya geliyorum:
Alanya turizmini sosyolojik, ekonomik, magazinel, güvenlik ve siyasal açıdan ayrı ayrı incelediğimizde, turizm paraşütünün nerde arıza yaptığını ve ne yapılması gerektiğini daha kolay anlayabiliriz.
Alanya (ve Antalya) turizm müşterilerinin, Batı Avrupa ve 2003 yılından sonra Rus halklarından oluştuğunu düşünerek, Alanya halkının kültürel yapısı ve inanç değerleri bakımından, bu tür kültür yapısıyla ne kadar barışık yaşayabilir? Kültür zıtlıklarının turizm cazibesine etkisi nedir? Kenti yönetenlerin ve Hükümetlerin turizm konusuna ne kadar adapte olup-olmadığı turizmin sürekliliğini nasıl etkiler? Ya da bunlara alternatif olarak, kendi kültür ve inancımıza paralel olan ülkelere yönelik turizm yatırımın cazibesi var mıdır?
“Ticarette kültürel değil, çıkar ilişkileri geçerlidir” diyebilirsiniz. Ama turizmde öyle olmadığının bir yığın örnekleri vardır.
Bir nümune (örnek) olarak, mayo konusu var ki birçok sorunun altında duran yaklaşımlardaki, kilitlenmeyi ifade edebilir.
Başkalarını bilemem de bizim halkımızın yaşam felsefesini anlamak için siyasi görüş, inanç ve hatta inancın debisi olan mezhep çeşidi kültürel ilişkinin işleyişi hakkında ip uçlarını verir.
Alanya’nın yerli halkının yaşam felsefesi demiyorum ama, yaşam biçimlerinin biraz karmaşık yapı arzettiğini söyleyebiliriz.
Ayrıca, Alanya’ya doksanlı yılların rüzgar gibi gelip geçen kısa süreli turizm patlamasından pay kapmak için diğer illerden gelen insanların profilleri her şeyden başka! Bütün bunları tek tek analiz etmeye kalkışsam, bir kitap dolusu şeyler yazılabileceği kesin.
Burada çok kısa olarak şunu söylemeliyim:
Süleymancı tarikatı (ya da cemaati) Alanya halkının ticari, siyasi ve güncel yaşam biçimini belirleyen en büyük güçtür. İkinci olarak da nurcu cemaatin etkli olduğu söylenebilir. Bunların dışında, emekli olmuş ya da görevi gereği Alanya’da yaşamakta olan bağımsız insanlar mevcuttur. Buna paralel olarak, siyasi görüşün oy dağılımı da bunun etkisinde, %15-18 civarında sosyal demokrat, geriye kalanlarının tamamının sağ parti içinde pazarlıktan koparabildiği ölçüde ağırlığı olduğu biliniyor.
Dışarıdan (kırsal bölgelerden) gelen genç insanlar ise, büyük çoğunlukla, okuyamamış, okumamış, bir meslek edinememiş, ailesiyle ilişkileri kopmuş, kestirmeden bir yabancı kadınla ilişki kurup avrupaya kapak atma fantezisi kuranlar, kendi yöresinde monotonlaşan muhafazakar hayatın kıskacından kurtulmak ve bir “kaçamak” deneyimi yaşamak isteyen Abazalar…
Bu profildeki insanların bu yörede tutunabilmek için “her işi yaparım abi”ciliğin getirdiği ucuzlukla, apartotellere, lokantalara, otellerin çeşitli hizmet ve temizlik noktalarınai yerel mafya elemanlığına ve benzer her iş kolunda biryerlere sıkışmayı göze alanlardır.
İşletme sahiplerinin, düşük maliyet cazibesinin kolaycılığına kapılıp, kısa yoldan çok kazanç sağlama güdüleri, böyle ucuz iş gücünü çalıştırmakta yarışmaktadırlar. Bu personellere vaadedilen asgari ücret ile çoğunlukla sigorta primleri yatırılmaz, ücretler zamanında ve tam olarak ödenmez.
Geçim zorluğuna düşen çalışanlara böyle bir taciz yöntemi uygulanıp, sık aralıklara değiştirilmesiyle, bir sezon öylece “ucuza” tamamlanmaya çalışılır.
Böyle bir iş gücü ile turist karşılanmakta olduğunu düşünün!
Eski Anavatan Partili, yeni Ak Partili Belediye Başkanı’nın vizyonunun böyle bir turizm kenti potansiyelini yönetecek kapasitede olduğunu düşünüyorum. Avrupa kültürünü özümsemiş, görgülü, çalışkan, vizyonlu olmasına karşılık, hangi dayatmaların etkisiyle yaptığını bilemediğim hataları da, “paralı turisti” kaçıran etkenlerden biridir.
Sade ve yeşili bol olan kentte olağanüstü bir hızda arsa yağmacılığı ve yüksek katlı yapılar, turisti ürküten nedenlerin başında gelmektedir. Yedi bin civarında konut sahibi olduğu sanılan yabancıların, kentte artık daha küçük yerlere kaçışları ve konutlarını satıp gitmeye çalışmaları, “artık buraların koktuğu” çağrışımını yapmaktadır.
Liberal siyasal tercihi olan bir toplumun önderlerinin ve buna bağlı olarak halkının yabancı kültür ile probleminin olması bir yana, özentinin tavan yaptığını bile düşünebiliriz. Malum, bütün ülke Liberallerin kontrolü altında.
Belediye Başkanı dört dönemdir, cemaatlerle yapılan pazarlıkların da sonucu olarak belediye başkanlığını yürütmektedir. Belediye başkanı ne kadar uygar dünyayı özümseyen bir kişilik olsa da, etrafındaki meclis üyeleri ve bürokratlarının cemaat etkisinde olduklarını düşündüğümüzde, çağdaş bir belediyeciliğin sonunu görebiliriz ve görüyoruz da…
Öyle bir açmaz ki, Alanya gibi bir kentin en büyük geliri yabancı turistlere bağlı.
Dünya insanlarının, birçok tabuları aşmış olan hayat anlayışına sahip oluklarını düşünürüz. Turist açısından özgürlüğün icrası, yerli muhataplar açısından da en avantajlı döviz getirisi olduğu kadar, başka kültürlerle entegre olma fırsatı, genel anlamda ana amaçlardan sayılır.
Alanya’nın görsel güzelliğinin altında B. Başkanı’nın vizyonu kadar, turistlerin bu dizayna katkılarının da olduğunu biliyoruz. Ancak, yukarıda dediğim gibi, inşaat curcunası, kentin estetiğini bir çırpıda altüst etmiştir. Yeni yapılan çok katlı inşaatların tam kapasite dolduğunu düşündüğümüzde, alt yapı kapasitesinin asla kaldırmayacağını uzmanlar söylemektedir. Görünen köy zaten kılavuz istemiyor.
Turist bir bölgeyi görmeyi ve orayı tatil kapsamında mutlu olmaya değer bulmuşsa, hizmet kalitesi, turist ile ev sahibi arasındaki ilişkinin sürekliliğini sağlaması açısından önemlidir. Gelen turist fayda-maliyet açısından buradan mutlu ayrılmışsa, ya tekrar gelmeyi deneyecek, ya da bir sonraki nesillere önerebileceği düşünülür. Böylece, bölgesine yatırım yapan halkın da kazanç beklentisi istikrar kazanacaktır.
Bir de tersinden düşünürsek, yani turist parasının karşılığını alamadığını düşünmüşse, o bölge hakkında yapacağı olumsuz propagandanın maliyeti sıfır ama, öfkesinin hıncını nispeten almış olacağı kesindir.
Ekonomik verilere geçmeden önce, Alanya’ya gelmek ve tatil yapmak isteyenler için son durumu özetlemek istiyorum:
Büyük beklentilere göre yapılan turizm yatırımı, yukarıda ve aşağıda anlattığımız nedenlerle, turizm potansiyeli şekil değiştirmiştir. 2003 yılından sonra kuzey ülkelerinden (özellikle Rusya’dan) gelen turistler, sayı olarak sokakları ve sahillleri oldukça şenlendirmektedirler.
Bunun yanında yine Avrupa halkının orta sınıfı da bir şekilde Alanya’dan ayrılmak istemediğini görüyoruz. Yazın 5 ay boyunca plajların nerdesin tam kapasite dolmuş olması, turizmin altın yıllarının görüntüsünü oluştursa da, buna kısaca “ucuzcu turist” denildiğini biliyoruz. Çünkü, artık balonun havası alındı, dinginlik başladı. Önceden kurulu olan turizm altyapısı, normal (orta sınıf) ücretlilerin de tatil yapabileceği hazır bir fırsata kendiliğinden dönüştü. Krizlerden ve iflaslardan sonra yavaş yavaş çekilen (yok olan) mafyalaşma ve kazanma paniği, durgunluğa, sade (güvenli) bir yaşantıya yerini bıraktı. Turizmin şifresini sadece “para vurmak” olarak algılayan ve bunun acısını yaşayan büyük bir kesim sindi, Rus kadınlarının plajdan mayo ile çıkıp, oteline ya da kiraladığı konutuna geliş yolundaki görüntüsü ve gelirken marketten öyle “kışkırtıcı” bir görüntü ile birkaç yiyecek içecek alması artık kanıksandı (ya da kanıksanmak zorunda kalındı) kimsenin ahlakına falan darbe indirir riski kalmadığı anlaşıldı.
EKONOMİK VERİLERE RAKAMLARLA BAKTIĞIMIZDA,
Alanya’da, 1993 yılından 2003 yılına kadar (10 yıl) turist VE kazanç grafiğinde hızla yükseliş görülmektedir. 2003 yılından başlayan düşüş ise, 2011 e doğru hızla sürmektedir.
Üstelik, yazılı ve dağıtılmış bilgi kaynaklarında, 2006’dan sonraki veriler bulunmamakta ki, bu da iflasın bir çeşit örtü altına alınması anlamına gelmektedir.
Alanya’nın 1997-2006 Arasındaki Turizm Geliri
Yıl
K.B.O.H
ks
Yab.Turist
ks
Toplam Gelir
ks
1997
758, 0 $
1
698. 628
1
529. 560. 024 $
1
1998
727, 0 $
617. 312
448. 785. 824 $
1999
743, 0 $
418. 537
310. 972. 991 $
2000
823, 0 $
677. 340
557. 450. 820 $
2001
932, 0 $
866. 130
807. 233. 160 $
2002
934, 0 $
1.029. 350
961. 412. 900 $
2003
943. 0 $
988. 785
932. 424. 255 $
2004
969. 0 $
1.133. 616
1. 098. 473. 904 $
2005
942. 0 $
1.464. 686
1. 379. 734. 210 $
2006
893. 0 $
1,2
1.357. 554
1,9
1. 212. 295. 722 $
2,3
1997-2007 arasındaki 10 yıllık süre içinde, toplam olarak turist sayısında 1,9 kat artışa karşılık- dolar gelirinde 1,2 kat artış görülmüş. Buna göre gelirde birim olarak sürekli düşüş ve dolayısıyla da (sayı çokluğunun getirdiği) maliyette yükselme görülmektedir ki, Alanya halkının ve otelcilerin bu düşüşün nedenleri üzerinde yorum yaparken, en önemli noktayı ıskaladıklarını düşünüyorum.
Önemli olan turist sayısı artışı değil, bölgeye giren toplam gelir artışıdır.
Yetkililerin görebildiği konulardan biri:
Alanya’daki Yatak, Yabancı Turist Konaklama ve Geceleme Sayısı
Yıllar
Tesis
Toplam Yatak
Yabancı Turist
Geceleme
1997
691
88. 024
698. 628
6. 678. 880
1998
715
97. 453
617. 312
5. 778. 041
1999
768
106. 355
418. 537
4. 009. 585
2000
745
104. 711
677. 340
6. 658. 252
2001
747
112. 957
866. 130
8. 540. 012
2002
768
122. 663
1. 029. 350
9. 844. 710
2003
722
127. 432
988. 785
9. 479. 480
2004
748
133. 361
1. 133. 616
11. 030. 084
2005
790
146. 302
1. 464. 686
13. 459. 784
2006
669
147. 303
1. 357. 554
13. 466. 205
Alanya’da 2006 yılında toplam tesis sayısındaki gelişmeye baktığımızda tesis sayısında % 15,3 oranında bir düşüş görülmekle beraber yatak sayısında küçük de olsa bir artış gerçekleşmiştir. Tesis sayısındaki gerileme; özellikle aile pansiyonculuğu, apart otel ve apart pansiyonlarda artan maliyetlere rağmen döviz kurlarında yaşanan gerileme, büyük tesislerin her şey dahil sistemine geçmeleri ve küçük işletmelerin bu sistemle rekabet edememeleri ve sonucunda ekonomik krize girmelerinden kaynaklanmaktadır. Kapanan tesislerin % 55.6 oranındaki büyük kısmının apart otellerden oluşması ve araştırmalar sırasında apart otellerin, apart pansiyon ve pansiyonların büyük bir kısmının konuta dönüştüğünün tespit edilmesi, esnafın büyük bir kısmının turist var ama otellerinden çıkmıyor şikayetleri turizmde bir şeylerin yanlış gittiğini ve acilen bu konuda bir çalışma yapılması gerektiğini göstermektedir.
Buradaki gizli itirafı eyleme ve özeleştiriye dökmeyen Alanya esnafı, daha çok on yıllar beklemeye layıktır. Özellikle bu düşüşün, AKP gibi bir partinin iktidar dönemine denk gelmesi bir rastlantıdan ibaret değildir.
Alanya’da vatandaşın, esnafın bankalara ihtiyaç ve ticari kredi başvuruları rekor seviyesine geldi. Çeklerin ve senetlerin çoğunlukla geri döndüğü Alanya’da işyerleri bir bir kepenk kapatıyor. Veya bir gece ansızın işyerindeki tüm mallar boşaltılarak Alanya terk ediliyor… 2009 yılı Turizm Sezonunun sonuna gelinirken, turizmcinin ve esnafın sezonda kazanç ile tüm beklentileri boşa çıktı. Otellerde doluluk oranlarının yüksek olmasına rağmen turistlerin gelir düzeyinin düşük olması nedeniyle sıkıntılar yaşanıyor. Alanya’da işyerleri ise bir bir kapanıyor. İflasların ve intiharların yaşanmaya başladığı, Alanya’da esnaflar bankalarda kredi kuyruğuna girdiler. Turizm sezonunun kötü gitmesi nedeniyle Alanya’da ticaret durdu.
Alanya’da geçtiğimiz yıl 30 bin olan icra dosyası yüzde yüzü aşan bir artışla 70 bine yaklaştı. İcra Müdürlüklerinde bulunan dosyaların fazlalığı nedeniyle görevli olan personeller görevlerini yapamaz hale geldi. Öte yandan borçlarını ödeyemeyen birçok işyeri sahipleri, gece yarısı operasyonları ile ilçeden kaçmaya başladı. Her gece birçok işyeri kapanıyor.
ALANYA’DA 2009 yılının ilk 4 ayında 11 bin 850 icra takibi başlatıldı. 2008 yılından 2009 yılına 3 İcra Dairesi’nde toplam 44 bin 12 icra dosyası devredilmişti. 2007 yılında aylık ortalama 2 bin 741 icra dosyasına işlem yapılırken, 2008 yılında bu sayı 3 bin 667′ye yükselmişti. 2009 yılının ilk 4 ayında aylık ortalama 2 bin 962 kişi icralık oldu. 3 bin 650 icra doyası ise sonuçlandırıldı. 2008 yılından devreden 44 bin 12 dosya ile birlikte 55 bin 862’ye yükselen icralık dosya sayısına göre Alanya merkezde yaşayan 93 bin kişiden yarısı icralık Alanya’da ekonomik kriz
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteği ile Alanya Belediyesi tarafından mevcut atıksu arıtma tesisine ilave olarak 5 ay önce yapımına başlanan Sıralı Bio Reaktör inşaatında çalışmalar aralıksız sürdürülüyor.
200 bin nüfusa hizmet edebilecek kapasitedeki 45.000 m3/gün koku ve gürültü kontrollü mevcut kapalı sistem atıksu arıtma tesisine ilave olarak 20.000 m3 / gün kapasiteli Sıralı Bio Reaktör (SBR) sistem Atıksu Arıtma Tesisi’de çalışmalar aralıksız devam ediyor.
.
200 bin kış nüfusuna 45+20 bin =65 bin m3/gün ve 1,5 kat arıtma kapasitesi yapılırken, ortalama 1 milyon yaz nüfusu düşünüldüğünde,
kış nüfusu ile yaz nüfusu arasında 5 kattan fazla bir oran vardır.
Bu da gösteriyor ki, yapılması gereken unutulup, yapılanla övünme cesaretini, tepkisiz ve farkındasız bir kitleye borçludurlar.
ÖNERİ-SONUÇ
1-inşaat ruhsaltlarına uzun bir süre kesinlikle son verilmelidir.
2-Yeni açılmış olan İşletme Fakültesi bünyesinde, tuzim personeli acilen kursa alınmalı, sertifikası olmayan bir personel asla çalıştırılmamalı.
3-Hiçbir işyeri maliyet hesabıyla insan çalıştırmamalı, çalıştırdığı insanlarda asla ücret ve sigorta sorunu yaşatmamalı, bu konuda denetim çok ciddi yapılmalı.
4-Konut ve iş yeri kiralama işini belediye üstlenmeli (Hollanda’da olduğu gibi) bunun için özel bir birim organize edilmeli.
5-Yerel yönetimler halkla ilişkilerde özel bir çalışma yapmalı, ilgili kararlarda danışma ya da mahalle meclisi oluşturmalı.
6- Güvenlik konusunda özellikle yüksek eğitimli ve yoğunluk oranında yabancı dil bilen polis memuru istihdamı sağlanmalı.
7-Eski yapı binaların yeniden tadilatları için, belediye öncülük yapmalı, toplu tadilat için en uygun koşullar organize edilmeli.
8-Rehberlik hizmetleri lobicilikten kurtarılıp, belediye hizmeti haline dönüştürülmeli ya da rekabet sağlanmalı.
Ek: Hollanda’lı ekonomist bir arkadaşım , beş dil bilen bir uzman, Hollanda’da büyük bir şirkete bağlı olarak, Alanya danışmanlık bürosunu açtılar. M. Etevrans ‘ın yönettiği bu danışmanlık hizmeti, büyük beklenti içine girmişti. Küçüklü büyüklü esnafların iflaslardan kurtulma ve yeni yatırımlara proje sunma hizmetini vermekteydi. İki yıl boyunca sadece 3 firmanın danışmanşlık hizmeti almaya gerek duyduğunu, onun dışındakilerin “çok bilgii” oldukları için, böyle bir hizmetin farkında olamadıklarını, sonra büroyu kapatmak zorunda kaldıklarını söylemişti...
>Jean de La Fontaine st1\:*{behavior:url(#ieooui) } 1-muhalefet ile iktidar partisinin yolsuzluk tartışması:
Bir keçi ile bir koyun yan yana gidiyorlarmış (ikisinin de çobanı aynı ya ondan). Bir su kanalına gelip dayanmışlar. Keçi, “hadi koyun kardeş, önce sen atla”. Koyun atlamış, atlarken ağır kuyruğu yere paralel fırlayarak kalkınca. keçi gülmeye başlamış, “Oooo, kıçını gördüüüümmm”.
Utangaç koyun , “ben senin kıçını her gün görüyorum ya”!
* * *
2-sürüyken sürünmek:
Şimşekten korkan koyunlar uçuruma atladı Gölbaşı beldesine bağlı Mazığ bölgesinde salı gecesi etkili olan yağış sırasında oluşan şimşeğin sesinden ürkerek 200 metrelik uçurumdan atlayan 81 koyun telef oldu.
Sürü çobanı (çoban Sülü değil) Veysi Çakır, şimşek sesinden korkan koyunların sağa sola koşmaya başladığını belirterek, “Ben tek başıma olduğum için kaçmalarını engelleyemedim. Koyunlardan biri uçuruma doğru kaçmaya başladı. İlk koyun atladıktan sonra arkasından diğer koyunlar da uçurumdan atlamaya başladı. Elimden bir şey gelmeyince koyun sahiplerine hemen haber verdim. Yetkililerden yardım bekliyoruz” dedi.Tek geçim kaynağımız koyunlardı. Mağdur durumdayız“ şeklinde konuştu./
Çok çocuk için ödül düşünen Erdoğan: Ben 3 değil, ‘en az 3′ demiştim
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin mevcut durumunu koruması için nüfus artış hızının en az yüzde 2.5 olması gerektiğini belirterek, ”Biz de şimdiden diyoruz ki bir yanlışlık başladı. Eğer böyle giderse 2038′de durumumuz kötü. Bu durumu düzeltmemiz lazım. Belki ödül de koyarız bu işe belli olmaz” dedi./ Şehitlik ödülü mü?
“Zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayanlar için farketmez”
Hayvan severlik göreceli bir kavram değildir. Hayvan sevgisi sadece bir tür için geçerli olabilen bir tutku ise asla değildir. Hayvan severlik bütün hayvanları fark gözetmeksizin sevmektir. Bize bu konuda örnek olan tüm hayvan sever dostlarımıza teşekkürlerimiz borç biliriz. Tabiki sizleride en kısa zamanda aramızda görmek isteriz. Burada bizi okuyacak kadar değer veriyorsanız hayvanlara emin olunki sizde bir hayvan seversiniz. SAYGILARIMIZLA PETMANIA Veteriner Polikliniği/
söz konusu şirinlik ise, acıktığınızdabütün musmulhayvanlar teferruattır)
* * *
5-inandırıcılık:
Osmaniye /Kadirli’nin bir köyünde sessiz ve derin duruşlu bir adam varmış .
Küfürlerin aspirin niyetine yutulduğu Adana ağzı’ndan hiç nasibini almamış biri… Birgün sormuşlar, sen hiç kimseye kızmaz mısın, kötü söz söylemez misin; küfür bilmez misin? Sessiz adam sessizliğini bir kereye mahsus bozmuş:”Benn” demiş, “bir adamın yüzüne bakıp da “gülümsediğim zaman bil ki ona içimden küfrediyorum ve öyle rahatlıyorum”./
Devlet Bakanı Faruk Çelik: “Bursa`nın sokaklarında yıllarca askılıkla çay satan birisi olarak söylüyorum. Simit satan birisi olarak söylüyorum. İnşaatta amelelik yapan birisi olarak söylüyorum. Sizin bu imkanlarla daha çok şeyler başaracağınıza inanıyorum” DEDİ
Bu hafta sonu, yine ılık bir sonbahar havası sezi-liyor ufukta. Renkler alabildiğine net, deniz bir o kadar mavi.
İşte bu yüzden hiçbirşey düşünmeden geçirmek istiyorum haftanın son saatlerini…
Desem demümkün mü?
CHP’ninüstü kızarmaya başlamış, Başbakan Kosova’da Osmanlı padişahı ilan edilmiş.
Seçim derdiyle geçim derdine gen uyuşmazlığı aşısı vurulmuş,
Şairler hep züğürt yaşarmış, Aziz Nesinliklerde tiyatroculuktiyaturacılık ve pavyonculuk (belkide palavracılık) olarak algılanırmış,
Çalıya taş atıldığında kör tavşanlar avcının namlusuna doğru fırlarmış,
Koyunlar yol almak içinağır kuyruğa rağmen bir keçiye bu kadar güvenirlermiş,
Yoksullar ağaların ölüsünü kendi ölüsünden ağır bulurmuş, onlara daha fazla göz yaşı akıtırlarmış,
………….
Düşünmek değil yaşamak istiyorum bu hafta.
“düşünmek yaşamaktır” demişse ya düşünürün biri!
“Uyurken ne soğuktan ne de hırsızdan korunabilirsiniz” demişse ya!
ben uyumak istiyorum ama ruhum nöbet tutacak bu şarkının eşliğinde.
* * *
Caravanserai
Parlayan bu hayat sabah yıldızı gibi Doğan güneş, denizdeki dalgalar gibi Nazik bir meltem, fırtınada bir şimşek gibi Tüm sonsuzluğun danseden hayali gibi
Çöl sabahın ışıklarıyla parlıyordu Ve tepecikler çok uzaklarda dans ediyordu Gece müziği çok tatlı ve uzun kıldı Ve biz gün ağırana kadar orada uzandık
O sabah ilerleme çağrısıyla uyandık Develerimiz gemlenmiş, semerlerimiz dolu Güneş doğu göğünde yükseliyordu Biz çölün çağrısına doğru yola çıktığımızda
Seni çağırıyor, özlüyor, evini sana yaklaştırıyor
Çadırlar biz ilerledikçe küçüldü Geçmişi anlatan bu dünyada Barış aylarını ve tüm savaş yıllarını Sevginin hayatlarını ve tüm korkuların hayatlarını
Seni çağırıyor, özlüyor, evini sana yaklaştırıyor
Taşa kazınmış nehir yataklarını geçtik Ve bilinen tüm büyük dağları Yakıcı sıcağın vadilerinin ötesindeki Kervansaraya varana kadar
Seni çağırıyor, özlüyor, evini sana yaklaştırıyor
Beni çok uzaklara sürükleyen bu hayat ne? İçinde yaşayamayacağımız bu ev de ne? Beni ileri götüren bu arayış ne? Sen yanımdayken kalbim tamamlanıyor..
Nasıl farkında olabilirim ki! Hiç heyecan vermiyor bana.
Elif Savaş Felsen face’de bir başlık atmıştı, “iyi ki doğdun Cumhuriyet” diye.
Cevabı şıp diye yapıştırıverdim:) “bu sezeryanla doğum biraz sakat doğuma benzedi”!
Bakın Avrupa’nın Cumhuriyetlerine, onların Atatürk gibi doğum hemşiresi bile yok. Onların halkı Cumhuriyetlerini, tıpkı köy kadınları gibi yolda, tarlada, evde, nerde denk gelirse, imece usulü doğurtabilmişler adım adım, sindire sindire…
Bu yüzden orada eli silahlı ordu personeli değil, sivil beyinler önce keşfetmişler geleciğin projesini, ardından ordu personeli, kendi halkına darbe yapmak yerine, akıllılarının keşfettiği ahmak toplumları haraca bağlama görevini üstlenmişler!
Fransız Devrimi pat diye gelmiş ama, orada halk hareketi, tarihi derinliklerden süzülerek gelen bilinç patlaması yaptırmış ve kiliseyi iğdiş etmeyi bir derece başarmış
Bizim Osmanlı padişahlarımız da benzer çizgiyi izlemişler ama, bizde pek akıllı barındırmamış olmalılar ki, geleceğin projesini çizecek beyin takımının türetilmediğini anlıyoruz. Elbette bizde de ufak-tefek düşünürler çıkmış, Osmanlıcılığın şamatasına bakılınca, devede kulak gibi kaldığını üzülerek anlıyoruz! Varsa yoksa padişah ve ordu..
Avrupa insanları dünyanın neresinde daha gizemli hayat var, o yörenin yerli halkına yaptıkları gaspçılığa rağmen, Amerika’yı ve Afrika’yı bile işgal edengirişimcilere sahipmiş.
Anlıyorum ki, içinde bulunduğumuz yakın çağ kılçıklarına, zehirine, azı dişerine rağmen diğer çağlara beş çeker. Nasıl çekmesin ki, Sosyalizm çağa damgasını vurunca, azı dişler nispeten törpülenmeye başlanabiliyor. İnsan Hakları Evrensel Bilgisi bu yüzden ortaya çıkmad mı.
* * *
Sevgili Aysema Öğretmenkendi blogunda Cumhuriyetin yakın tarihini, rakamlarla ortaya döken bir istatistik yayınlamış.Sözün bittiği yer denilen nokta tam da orası. Övünmeler, kuru kuru dövünmeler.. hep hikaye-i kullis. Rakamlar ortada ama, o rakamları takan mı var!
Yorumcu konuklarından biri “adsız” olarak eleştirmiş. O rakamların verebileceği kanaatlerden endişe duymuş olmalı ki, aynen buraya alıyorum ve Aysema Öğretmen’in blogundaki yorum bırakma sorunundan dolayı (4 kez denediğim halde bırakamadığım) yorumu da buraya almak zorunda kalıyorum.
* * *
Adsız dedi ki…
biri size Türkiyenin müslüman bir ülke oldugunu söylemeli, ben gönüllüyüm. Evet canlarim Türkiye, dini islam olan ,dolayisiyla insanlarinin cogunlugunun müslüman oldugu bir ülke. Durup bir düsünün, kendinizi hristiyan bir ülkede yasiyor sanmaktan ve de dinin gerilemenin yegane sebebi ilan etmekten vazgecin. Önce dönüp bir kendinize bakin, fasistlikten vazgecin. Biktim bu ülkede uzayli sanilmaktan, bu ülke üzerinde atalarimiz yüzyillarca yil hüküm sürdü ve tüm renkler tüm ayri dinler koyun koyuna kardesce yasamayi basardi,ama benim hatirladigin son 15 yildir basörtülüler üniversite kapisindan bile sokulmuyor. Bu ne barbarlik, ben iki dil konusuyorum,yurtdisinda iki üniversiteyi onur derecesince bitirdim, üstüne master, ama ülkeme döndügümde insanlar basimdaki örtüye bakip ise almadilar. Niye ya, niye? Bu mu sizin cagdasliktan anladiginiz, beyin göcünü tetiklemek mi? Takmislar bir basörtüsüne, iste din söyle din böyle. Bir rahat verin, baskasinin nefes almasindan rahatsizlik duymamayi ögrenin. beni rahatsiz etmiyor kimsenin acik basi, yakamdan bir düsün ya. ben bu ülkede hizmet etmek istiyorum, ama basörtülüleri öcü sanan fasitler sayesinde evde oturmam isteniyor. bu nedir ya, hayatimda böyle zulüm görmedim. bir avuc zavalli beni üniversiteye sokmuyor, kim veriyor size bu hakki? Cahalet mi dediniz ?iste bu cehaletin ta kendisidir. Ünivesitelerin kapisini basörtülüyüz diye bize kitleyin, sonra camiler aciliyor diye caniniz sikilsin.Neresi burasi, vatikan mi? Ögretmenseniz madem, bir egitimci gibi aydin olun. dini, dindarlari sevmiyor olabilirsiniz, bu sizin seciminiz, ama benim üniversiteye girme hakkimin elimden alinmasini cani gönülden desteklediginiz icin sizi kiniyorum.
Evet cami cok, cünkü Allah´in evlerinde huzur buluyoruz. Sizi rahatsiz ediyorsa, lütfen vatikana dogru.
mars mars…
31 Ekim 2010 00:57
sn. adsız,
(ve ülkemizdeki bütün adsızlara).
sizin gibi “adsız”ların bu ülkenin acı gerçeği olduğunu, ta Emevi’lerden ve hatta daha da ileri tarih olan kölelikten günümüze kadar süregelenliberal kapitalizmin ürünü olduğunu çok iyi bildiğinizi düşünüyorum. Bilmezlikten gelmeniz için yeterli nedenlerinizin olduğunu da düşünebilirim.
Neden liberal kapitalizmin ürünü? Diye sorarsanız, yedeğine gerektiğinde faşist güçleri, gereğinde din motiflerini alarak, insan emeği ve kimliğini sömürme işi bunların karakterinde mevcut. Kimini vitrin süsü, kimini seks objesi, büyük çoğunluğunu da cemaatlerin kılıcının gölgesine hapsetmeyi uygun bulur.
Klasik tarihin derinliklerinde bu yüzden öncelikle “kadının adı yok”.
daha sonra erkeğin dürüst ve emekçisinin adı yok. onlara her ne kadar “köle” adı verilmişse de, kendi öz kimliklerinin kurnazlık, korku, din faktörleri… gibi nedenlerle adı konmamıştır. Bu yüzden hak veriyorum “adsız” dolaşma mazeretinize.
ilk cümlenize gelince, bu ülke toplumunun Müslüman olduğunu söylemeye gönüllü olmanız takdir edilir ancak, bunu zatenBu rakamlarından çok kolay anlayabiliyoruz ve orta doğudaki ülkelerin insanlarının yaşam biçimlerinden de anlaşılıyor yeteri kadar.
Ama sizden şunu bekleyebiliriz: bilmediğimiz görmediğimiz, yaşamadığımız başka bir müslümanlık da mı var? Bunu anlatırsanız bize, daha da iyilik yapmış olursunuz.
ikinci paragrafınızın ilk cümlesi gerçekten düşündürücü! siz kadınları “uzaylı” yerine koyan, hatta hiçbiryere koymayan, bazı ayetlerin ( müslümanlıktan söz ediyoruz ya, bu yüzden ayetlere başvurdum) varlığı ve aşılamazlığına karşı nasıl bir mücadele verip-vermediğinizi merak ediyorum. Hani iki üniversite bitirmişsiniz ya, bu kadar eğitimin içine şu Kuran’daki nisa ayetleri hakkında da birkaç bilgi edinmişsinizdir umarım. Yoksa sizi iyi niyetten yoksun, kurnaz, pusuya yatmış bir politikacı taklitçisi olarak anabiliriz!
1500 yıllık İslamve cumhuriyet tarihindeki din ve cemaatlere yatırılan bunca maddi ve manevi imkan, nüfusumuzun %99′unun Müslüman olması, arada bir seçim yapılıp demokrasicilik oynama hakkımız(!) … bütün bunlara rağmen, dünyada kaç adet KADIN BİLİM İNSANI, SANATÇI, AYDIN, POLİTİKACI…VSvardır? İki üniversiteye bunların araştırılmasının birazcığını sığdırmış olmalısınız. Yalnızca günümüz (sizin deyiminizle) faşistlerinin suçu mudur bütün bunlar?
Evet, sizin vurgulamadığınız birçok çarpıklığın, cumhuriyet tarihimizdeki sabıkalıların da kaynağını biliyoruz. Bu başka bir konu olduğundan değinmiyorum.
Sizin inanç ve cemaatinizin harcadığı maddi-manevi olanakların (bütün tarihte) %1′i şu son 50 yılda sosyalizme harcanmış olsaydı, dünyada savaş, cehaletve sömürüden eser kalmazdı diye düşünüyorum.Camianız tarafından çok eleştirilen Atatürkçü sistemin (ilk on yılıyla problemim yok ama daha sonraki birçok alandaki yağmacılığın, çağdaşlığın yüz karası olduğunu birlikte kabul etmeliyiz) ama size sunduğu imkanlarla şu eleştiriyi yapabildiğinizi de bir cümleyle belirtmelisiniz. Yarım haktan tam hak’ka eriştiğinizi..
Evet “başörtüsü”.
İnanın, ülkemizde kadınların her ne pahasına olursa olsun en yükseğine kadar eğitim alabilmesi için yüreğimi basarım. daha da ileri giderim, (abartmıyorum) bu işin militanlığını her şey pahasına yapmaya hazırım. Üç kız kardeşimin “kız çocuklarının okuması günahtır” fetvasının da intikamını almış olurdum böylece.
Ama, siz şu türbanı “özgürlük” kapsamında görmeye devam ettiğiniz sürece, sizin sırtınızdan politik kazanç ve egemenlik sağlayacakların aç kurtlar gibi beklediğinin farkındasınız umarım. Yanlış anlamayın lütfen, neye inandığınız ve nasıl giyindiğinizle ilgilenme haddim ve hakkım değil.
“Özgürlüğün” içini boşaltıp, asıl sizi o türban adı altında sömüren ve buna rağmensizin haklarınıza sahip çıkarmış gibi yapan en yakınınızdakilere bakmalısınız öncelikle.
Kaygım şudur, özgürlüğün içi böyle boşaltılırsa, asıl özgürlük mücadelesinin karambole kurban gideceğini düşünüyorum.
“Bir sonbahar günüydü”, diye başlayan bütün öyküler, burukluğun hüznünetetikleyiverir
insanı.
Böyle duygular refleksini, dalını terk etmiş bir yaprağın toprağa doğruyolculuğundan alsa da, yeşilden sarıya dönüşümün bir “azalmaya” gidişin de yol hikayesi olduğunu bilirsiniz.
Bütün renkler her zaman “çeşitliliğin” eşitliğini ifade edemiyor politikadaki gibi. Bazen de sonbaharda hayatların dalına tutunabilme istekliliğinin göze çarpan gücü de olabiliyor.
Tomurcuklarla çocukluğun, meyveli bitkilerle olgunluğun, sarı yapraklarla yaşlılığın özdeşliği bütün hüzünlü şiirlerin ve şarkıların hammaddesi olarak büyük sermaye.
Özellikle şiirlerin üstüne abandığı sonbaharlar, sevgililerin arka profilden (giderken) çekildiği resimlerin ağrılarıyla tamamlar melodisinin dramını.Renk tonları, yağmur bulutları griliğinden ibaret.
Yine bir sonbahar haftası.
Henüz doyamadığımız Yazın sonundan kör bıçaklakesmeye çalıştığı bir haftanın, canlarıgafil avladığı bir zaman dilimi… Güneş, bir yaz boyu kendine çektiği yağmur damlalarını bir öfkeyle iade ediyor gibi… Öfke bu ya, nasıl ne zaman ne kadar iz bırakacağını kim kestirebilir ki! Eşya-insan, insan-insan, karı-koca.. tüm ilişkilerde arızalı anlakları tetikleyen sevimsiz koşulların sevimsiz duygularıyla donatılmış bir haftanın işgalindeyken.
Derken, “öfkeye baka baka kararan” bir haftanın sonu gelmeye başladı.
Her “son” bir başka başlangıcın ucunu tutar ya elinde?
İşte o başlangıcın hıncı, tüm renk ve ışıklarıyla “intikam sevabını” gökyüzünden üstümüze salar gibi…
Burası bir başka coğrafya. Renklerden sarıyı papatyaların göz bebeği biliriz burada. Dağlarımızın geçitleri el vermez yaprakların dallarını terk etmesine. Yeşili çok yeşil, mavisi özgünlüğün doğasına cilve atarcasına, gölgesini esirgemez üstümüzden. Öyle iki mavi ki, arasında hem dost hem de tost olmayabalıklama atladığımızı ve onun, tekleme bulutları süs niyetine kendi vazosunda sakladığını biliriz. Deniz ve gökyüzü.
Evrende tek dünya ama her kişinin kendi evreninde kendi dünyası var..
evrende yalnız dünya ama, kendi dünyanızda yapayalnızlığın “dünyasızlık” olduğunu da iyi biliriz. İki dünyadan tek dünya yaratmanın tadını çok daha iyi…. Yarattığınız tek dünyanın -şimdilik- uydusu konumunda, hızına ve seyrine kılavuzluk yaptığınız iki ayrı dünya daha, çocuklarınız..
Kendi kurduğunuz ortak dünyanız kendi yörüngesinde kendi ahengini birlikte yarattığınız melodik ritimle tamamladığında ve yeni bir tura çok net bilinmeyen zamanın sonuna doğru yol aldığında, “ortağınızla” oluşturduğunuz bale figürlerinin bestesini doğa çoktan yapmıştır farkında olmayarak. “Bilinmeyen” denilen zamanın seyrini hiç hesaba katmasanız da, bir gün aniden gelebileceğini düşünebilmeniz pahasına hızlı dönecek bir dünyadasınız. Başınız da birlikte dönerken, Ortağınız çoktan “Sevgili” mevkisini restore etmiştir artık.
Yeşilin olmadığı yerde, yağmurun sel felaketinin mimarı olduğuna bakmayın, bizim burada yalnızca bitki yeşilinin sarıya yönünü durdurması değil aynı zamanda sevdamızı yeniden yeşerten yeni bir haftanın habercisi. Sözüm ona, Mutlusunuz.
Kundağınız, hazzın doruklarında, sevgilinin kolları oluverir günahsız, kaygısız veilk günlerin tüm heyecanını yeniden yaşayarak.
Sevgilinin kokusu, portakal ve bil umum çiçeklerin kokusuyla kokteyl oluverir her yanınızda gün boyunca. Sözcükleriniz bir başka ağır, öpücüğünüz ve öpülüşünüz bir başka tad taşır tüm desteklerin tezahüratında. Bal üretirsiniz adeta arıların yokluğunda. Her adımınız bir dans figürü, her sözünüzşiirin ilkbahar izlerini taşır dilinizde ve yüreğinizde. Aynı zamanda bir başka güzel, bir başka güçlüsünüz.
Unutmadım,
“Her son bir başka başlangıcın ucunu tutar ya elinde” demiştim.
Kazandığımızmutluluğun tasarrufu, zor zamanların sancısız geçişlerinde harcanacak sermayenizdir artık. Ak akçe gri gün için değil midir. Asıl olan, sevda savurganlığı yerine, sevgili hayranlığı değil midir.
İki gönül ile bütün samanlıkların seyran olacağı bir ahenk ile….
Her heceniz, her sözünüz,her adımınız, her enerjiniz kontrolünüzdeyken hamleniz yerinde ve doğruysa, bir gün size sermaye olarak döneceğini bilmelisiniz.
Yoksa, “keşkeler” yumağında sarmalandığınız anların şaşkınlığı bir tek mevsime boğacaktır sizi, Sonbahar…
ve “sarı”nız tutunduğunuz dalın bağlarının çözülüşü ve benzinizin rengi olarak tescillenecek, öylece kalacaktır yakın sona doğru.
İnsan, hem maddi hem de manevi yapısından dolayı her iki özelliğin de çeşitli derecelerde doyuma ihtiyacı olduğu bilinir. Bu dünyada temel maddi ihtiyaçlar öncelikle güvenceye alınmışsa, ruhun da doyum gereksinimleri belirli basamaklarda ortaya çıkmaya başlayacaktır. Renkler ve melodik sesler bu ihtiyacın giderilmesinde ana öğe olarak, hayatımızdaki anlamı güçlendiren ve zenginleştiren önemli bir değer olmalı.
Güneş’in “8”rengi “8” notada sayı olarak rastlantı mıdır, yoksa mucize mi? Bunu biz değil ancak
Müzik ise sesin kulağımıza çarptıktan sonra yansıyarak beynimize uğrayan ve oradan ruhumuzda estetize olan etkiye denir.
Bilinen üç ana rengin türevini aldığımızda, ikinci kademe, “8” adet
ana rengin olduğunu görmekteyiz.
Ara renkler olduğu gibi, ara notalar da vardır ki, onlar minör-majör, bemol-diyez
gibi adlarla ara sesleri ifade eder.
Renk ve müziği bir arada düşündüğümüzde,sevdaya
(ya da moda deyimle aşka) uçuşun kanatlarını kurmuş oluruz.
* * *
Sevdanın tohumu coşku
Bir iş ya da çiş yaparken, ya da yolda yürürken
şarkı mırıldandığınız (kesin) olmuştur.
Ağzınızdan çıkanı komşuların ve yoldan gidenlerin değil, kendi kulağınızın ve sevdiklerinizin duyması bile şart değil böyle durumlarda; dilinizin titreşimi ruhunuza muhtaç olduğu asil mesajı gönderecektir. Oradan nöronunuza fırladığında, coşkunuzun kontratağını tutana aşk olsun:)
“tıngır-mıngır” sözcükleri, “tıngırtı” ve “mırıldanmak”tan gelen, basit uğraşlara,
saatlerce, alabildiğine amatörce, ve çoğunlukla bence… aradabir sevdiklerimce. “trans”atlantike doğru transfer olabildiğimce.
kendim çalar kendim dinlerim bir de sevenlerim. bazen böyle geçer günlerim. bazen de… bilindik şeyler.
(Matbu pankartımdır)
* * *
Nazım’dan bir parça
………….
Burası benden başka kaç insanın evidir? Bilmiyorum. Ben bir başıma onlardan uzağım, hep birlikte onlar benden uzak. Bana kendimden başkasıyla konuşmak yasak. Ben de kendi kendimle konuşuyorum. Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi şarkı söylüyorum karıcığım. Hem, ne dersin, o berbat, ayarsız sesim öyle bir dokunuyor ki içime
yüreğim parçalanıyor.
(Eleştirel Günlük’e bu şiiri alt konuların birinde hatırlattığı için teşekkürler)
Darbe ve Şili Halk Ozanı Victor Jara‘ nın öldürülmesi
href=”file:///C:%5CUsers%5Cz%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_themedata.thmx” rel=”themeData”>k Victor Jara, diğer şarkıcılarla birlikte Salvador Allende ve sol partilerin birleştiği bir hareket oalan Unidad Popular yararına birçok konser verir. 11 Eylül1973‘de Augusto Pinochet‘nin gerçekleştirdiği darbe sırasında, Victor Jara Teknik Üniversite ‘deki işi başında tutuklanır ve birçok yoldaşı gibi Estadio Chile‘de (Şili stadyumu) işkence görür. Bir daha gitar çalamaması için elleri kırılır. Hatta bu korkunç işkenceler sırasında bile Jara, Unidad Popular ‘ın şarkısını söylemeye çalışmaktadır (Venceremos[1]). Nihayetinde vahşice dövülen Jara, bir makinalı tüfekle öldürülür ve cesedi Santiago Mezarlığı yakınında bulunur. Fakat Karısı yine de onu onurlu bir şekilde defnetme imkânını bulur. Akabinde Şili’yi terk eden karısı 1994‘te onuruna “Fundación Víctor Jara“‘yı kurar. Şili’deki Pravda muhabiri Vladimir Çernisev, Jara’nın son anlarını şöyle anlatıyor:
Victor Jara dudaklarında şarkıyla öldü. Onu yanından hiç ayırmadığı refakatçisiyle, gitarıyla birlikte stadyuma getirdiler. Ve şarkı söylemeye başladı. Öbür tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik etmeye başladılar. Sonra bir subayın emri ile askerler Victor’un ellerini kırdılar. Artık gitar çalmıyordu, ama zayıf bir sesle şarkı söylemeyi sürdürdü. Bir dipçikle kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne astılar/
(wikipedi’den):
Kurtulan Madencilerin düşündürdükleri:
Şili madencilerinin kurtarılması her şeye rağmen mükemmel bir olaydır.
Bu olayın bir de şov tarafının olduğunu görmeliyiz. Hayır, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer gibi komik düşünce içinde değilim. “bizimkiler acısız rahat öldüler, biz olsak üç günde kurtarırdık” gibi alaycı uslupları kınıyorum.
Kurtarılma yöntemini çok önemsiyorum ve kendi çapında düşünüldüğünde, asırlık bir olay olduğunu ben de herkes gibi kabul ediyorum.
Ancak, böyle şovların arka kapısındaki etkilerin de görmezden gelinmemesi gerektiğini düşünüyorum. Malum şirketler imaj yaratmak için reklama bedel ödemiş olsalardı, o işçileri kurtaracak malzemenin maliyetini kat kat aşabilirdi.
Dünyadaki çeşitli ülkeden şirketlerin sağladığı malzemelerle, yer altındaki işçilere ulaşabilen 700 metrelik sondaj yapıldığı söyleniyor. Kimi kaya delen matkap, kimi fiberoptik kablo, kimi uzun süre şarjı bitmeyen cep telefonu..vs. ve Amerika’dan Nasa bu operasyonda rolü olanlar olarak arşivlere giriyor.
Madencilerin kurtulması başka, bu kurtarma aşamalarındaki şirketlerin imaj propagandaları başka açıdan değerlendirilmesi gerektiğini tekrar ediyorum.
Şirketlerin genel zararlarından söz ederken, Fritjof Capra’nın bir kitabındaki şu sözü hatırladım:
“Onlar bize pırıl pırıl parlayan tabaklar ve çamaşırlardan bahsederler, fakat pırıl pırıl nehir ve göllerin bir bir elden çıktığını söylemeyi unuturlar nedense!”/Henderson
Şirketlerin kar güdüleri her zaman “önce insan” kavramını güdebilir mi!
Sosyalizmin nefesini ensesinde hisseden bazı modern şirketler, “davranışsal model” diye açıkladıkları üretim-yönetim modellerindeki sloganları “önce insan”dır.
Oysa, “önce insan” asla üretimdeki kar’ın ve yağmalanan doğal kaynakların bölüşümünde değil, üretimin en ucuz yoldan artırılması için özveri kışkırtmasından öteye gitmeyecek bir amaçtır.
Sabah G. Yazarı Süleyman Yaşar’ın iddiasına göre, Şili madencilerinin kurtarılması serbest pazarın başarısıdır. Serbest pazarın başarısı buysa, aynı serbest pazarın dünyadaki bütün iş kazaları, emek gaspları ve doğa yağmaları neyin başarısıdır?
Güney Amerika ülkelerinde doğal olarak oluşan bir Amerikan emperyalizmine karşı duruşların olduğu biliniyor. Şili halkı da bunlardan biriyken, Allende ile bağımsız bir yön bulduğunda, Amerika destekli diktatör Augusto Pinochet darbesi ile Şili, global emperyalizmin kucağına oturtulmuştur.
A. B.D.’nin özel ilgisiyle, Şili ekonomisinde göze görülür düzelmeler ile, çevredeki diğer anti Amerikancı devletlerle rekabet üstünlüğü amaçlanması taktik açıdan olağan karşılanabilir. Çünkü, Brezilya, Arjantin, Küba.. gibi ülkelere gözdağı vermenin politik stratejisi önemseniyor olunmalı.
İşin bir başka yönü, Şili’nin politik kaderinin Türkiye’ye çok benzediğini görmekteyiz. Onlar da Amerikan darbecilerinin gölgesinde yaşamaya mahkum edilmiş, biz de, Onlarda da aydın düşmanlığıyla faşizm özdeşleşmiş, bizde de. Onlarda da aydın kıyımıyla geniş halk kesimine gözdağı verilmiş, bizde de. Onlarda da hıristiyan misyonerler sosyalizme kayması muhtemel halkın önüne set olarak çekilmiş, bizde de cemaatler. Onlarda da vatansever-halksever sanatçılar acımasızca katledilmiş bizde de ……. Birkaç örnek: Wikipedi’den:
Şili’de ünlü aydın ve sanatçıların Amerika ve yerli faşistleriyle kavgalı olduğunu anlıyoruz..
Isabel Allende (*1942), en ünlü çağdaş Şili yazarı. Ruhlar evi (filme de alınmış), Fortuna’nın kızları, Sonsuz plan gibi dünya çapında yayımlanmış romanları mevcuttur. Ayrıca kendisi eski başkan Salvador Allende’nin de yeğenidir.
Roberto Bolano (1953-2003), Sürrealist şiir yayımcısı. 1973′teki askeri darbeden sonra sürgüne çıkmıştır. Bir çok edebiyat ödülü sahibidir. Barcelona’da ölmüştür.
Víctor Jara(1932-1973), politik şarkıcı. Nueva canción (yeni şarkı) akımının ve tüm Güney Amerika’daki devrimci sanatçı hareketinin en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. Salvador Allende’yi desteklemiş, askeri darbe sırasında işkence görerek öldürülmüştür.
Pablo Neruda (1904-1973), Dünyaca ünlü şair, yazar ve 1971 Nobel ödül sahibi. Çok sayıda sosyal ve politik şiir yayınlamış ve Salvador Allende döneminde Fransa Büyükelçiliği görevinde bulunmuştur. Askeri darbeden kısa süre sonra kanserden ölmüştür.
Tom Araya (1961- ) , Dünyaca ünlü thrash metal grubu Slayer’ın kurulduğu 1981 yılından beri vokalistiğini ve bas gitaristliğini yapmaktadır.
Gabriela Mistral (1889-1957), şair ve 1945 Nobel edebiyat ödülü sahibi. Sevgilisi Romelio Ureta intihar ettikten sonra şiirlerinde aşk, ölüm ve umut temalarını işlemiştir. Daha sonra Şili için diplomatik alanda çalışmıştır. Inti Illimani, Quilapayún, Illapu gibi müzik grupları “Nueva Canción Chilena” (Şili yeni şarkısı) akımını dünyaca ünlü hale getirmişlerdir. Bu gruplar askeri darbe yüzünden yıllarca yurt dışında mülteci olarak bulunmuşlardır.
Violeta Parra (1917-1967) “Nueva Canción Chilena” akımının kurucusudur. Şarkıcı fakirlik içinde büyümüş ve çok erken yaşlarda kendi folk müziklerini bestelemiş, 50′li yıllarda geleneksel şarkıları toplamış ve derlemiştir. Kendi eserleri, güçlü politik karaktere sahiptir. Müziğin yanında şiir yazmış, resim ve heykel yapmıştır. Bir çok Şilili ve uluslararası sanatçı şarkılarını seslendirmiştir. En tanıdık şarkısı Gracias a la vida ‘dır.
Antonio Skármeta (1940), yazar ve Salvador Allende taraftarı. 1973 darbesinden sonra ülkeyi terketmiştir. Diktatörle ilgili çok sayıda roman ve hikâye yazmıştır. 2000 ile 2003 yılları arasında, daha önce sürgünde bulunduğu Berlin’de konsolosluk görevinde bulunmuştur.
Roberto Matta (1911-2002), 20. yüzyılın büyük sürrealist ressamı. Aynı zamanda Salvador Dalí ve Federico Garcia Lorca’nın arkadaşıdır.
>İzlenimler‘de tartıştığımız konuyu arşivime eklemeyi uygun bulum. Konu içinde sadece muhatap olduğum yorumları aldım ve ilgisizleri buraya taşıma gereği duymadım.
Memleket Manzaraları Çarpıtmayalım
July 24, 2007 by izlenimler
Şu ara bir aptallık tartışması var, AKP’nin yüksek oy almasını beklemeyenler “Aziz Nesin 2007-07-20-karadeniz.jpgTürk halkının % 60′ı aptaldır demişti, AKP’ye rey verenlerin durumunu açıklasa açıklasa bu açıklar” şeklinde yorumlar yapıyorlarmış. Burada ben müdahale etmek durumundayım. Müteveffa Nesin bu sözüne gelen tepkiler üzerine “hesabımı revize ediyorum, yeni oran yüzde 99′dur” şeklinde bir düzeltme yapmıştı. Peki bu gerçekçi bir durum mudur? Ben 2-3 gündür düşünüp taşınıyorum ve aşağıdaki duruma göre Aziz Nesin’inki dışında ben de bir açıklama bulamıyorum. Bakın sayın Haydar Baş (üstelik imzalı taahhütname ile) vaatlerini sıraladığı halde yüzde bir dahi oy alamadı. Son analizlerde vatandaş oyunu kömüre, ayçiçek yağına, düdük makarnaya sattı şeklinde yorumlar yapılıyor, ben de diyorum ki, şu vaatlere bakıp da oyunu satmayan ancak Aziz Nesin gruplamasında kendine yer araması gereken bir aptal olmalıdır. Üstelik Haydar Bey kaynağı da göstermişken:
[...] Kadın ve erkek her Türk Vatandaşı’na 500 YTL maaş vereceğimizi size müjdeliyor ve taahhüt ediyorum. Hanımlar hem vatandaşlık maaşı hem ev hanımı maaşı olmak üzere toplam 1000 YTL maaş alacaklar.
[...] Düşünebiliyor musunuz Gümüşhane’de tam 1 trilyon dolarlık altın rezervi var. Ama Gümüşhaneli kardeşlerim geliyor, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de işçilik yapıyorlar. Bir lokma ekmek için gurbette çalışmak zorunda kalıyorlar. Ama onun ayağının altındaki altın rezervini bu iktidar Anatolia Minerals şirketine iktidar karşılığı hibe etti. Siz 70 milyon insana bu maaşın nereden bulacaksınız derken, elimizdeki altını yabancıya peşkeş çekenlerin icraatlarına dur diyecek, onlara el koyacak ve bunları millete ikram edeceğiz.”
CHP, MHP vs. olup bitene mazeret ararken Aziz Nesin’in sözünü eksik aktarıp çarpıtma yapmasınlar. Evet, ortada bir aptallık var ama oran daha farklıdır. Bu arada konuyu açtığım bir ahbabım Haydar beyin resmine bakarak “sırf şu kıyafet bile oy vermeye değermiş, hay salak kafam” diye dövünüyordu. Eh, son pişmanlık fayda vermez demişler. Ey Türk milleti bu kafayla daha çok kazıklanırsın sen, dua et siyasetçi küsüp de istifa etmiyor, sana 4 sene sonra bir şans daha tanıyacaklar, bari o zaman kafayı çalıştır./Fethi Sipahi Tan —————————————- yorumlar:
2. on July 24, 2007 at 4:59 pm | Reply Muzmin Anonim
Fethi bey,
Hayir yani. Ben de buraya daha seyrek ugramak istemiyor degilim.
Baska hic bir sey icin degilse bile, surekli ‘bu adam ne yer ne icer, yirmidort saat burada nasil oluyor; yatalak midir, asalak midir’ gibi derin ve iflaholmaz sorulara ducar ve dahi aklin nedret degerini temsile mezun olan bazi mudavimlerinizin sadrine sifa olmak icin bunu yapmak istiyorum.
ben de diyorum ki, şu vaatlere bakıp da oyunu satmayan ancak Aziz Nesin gruplamasında kendine yer araması gereken bir aptal olmalıdır.
Aradabir de olsa beni oyle hayal kirikliklarina ugratiyorsunuz ki, gayr-i kabil-i telif..
Azizim, siz hangi cografyada yatistiniz?
Turkiye insaninin hasletlerinden bu derece bihaber nasil olursunuz –ya da nasil olur da o munafik akildanelere uyarsiniz?
Yani, necip halkimizin iradesini temsil eden reylerini sattigini nasil soylersiniz.
Alakasi yoktur.
AKP partizanlari halkimiza kömür, ayçiçek yağı, düdük makarna ikram etmistir. Bu nevaleyi alamayacak duruma gelislerinin musebbibin de AKP oldugunu bilmekle beraber, gelenksel tevazu ile, bunu gormezden gelip, necip halkimiz da AKP’ye reylerini ikram etmistir.
Mesele bundan ibarettir.
Lutfen, halkimizin misafirperverligi ile hemhal olmus kadirsinasligini bir dahaki sefere es gecmeyiniz.
on July 24, 2007 at 9:04 pm | Reply Bekir L. Yildirim
Ha bir de unutmadan bir tekzip: Sizin elinizdeki eski istatistikler Fethi Bey. Son yapilan istatistiklere gore halkin sadece yuzde 46.8′inin aptal oldugu belirlenmistir. Ancak 2-3 ay sonra bir secim daha olursa bu sayinin Aziz Nesin’in istatistiginin dahi otesine gecebleceginden korkulmaktadir.
6. on July 24, 2007 at 9:22 pm | Reply zihni örer
Ben de şuna şaşıyorum ve cevabını bulamıyorum tek başıma: Bu millet nerede zeki, nerede aptal olarak algılanıyor, bir ayırım yapalım mı?
Savaşta ölüme giderken, dünya birincisi kahraman/şehit mehmetçik. -Teskereyi sağ salim alıp da iş aramaya başladığında, çaldığı kapılar onu adam yerine koymaz. Tahsil aranır, hatta hangi sayılır üniversite olduğu da sorulur, cevap “yok” olunca, “işe yaramaz aptallar yığını” olarak kahvehaneleri dönülür.
-üniversitede, okumak için başvurduklarında, %15′i zeki, geriye kalanı aptal bulunduğundan olmalı ki, geriye çevrilir.
-Hükümeti belirleyecek partilere (örneğin bu günkü AKP) oy verdiklerinde, “isabetli kararlarından dolayı” akıllarına toz kondurmazlar. Ama onların neden yoksulluğa kilitlendikleri irdelendiğinde, ortaya “işini bilmez kafası çalışmaz” bir model çıkar.
Aziz Nesin o yüzdeyi verdiğinde, gerekçelerini de açıklamıştı. O gerekçeler ki, sorumluların başında dinamit gibi durabilir. Nedir o? -Doğru beslenemeyen, bir insanın zeka gelişimi yetersiz olur denmişti. Bu partilere oy veren insanların ne kadarı günde 1 kg süt, haftada 0,5 kg et, ve benzeri gıdaları alabiliyorlar? İşin bu yanını konuşmak, sakıncalı bulunur sanki. Evet arkadaşlar, bu ücret ve ulusal servet paylaşımıyla doğru beslenemediğimiz kesindir. Aptallaşmanın nedeni budur. Günlük yaşamı bu verilerle sürdürürken aptalız da oy verirken neden aptal olmuyoruz? Oy verme arefesinde verilen poşet ve kömürlerin içinde B VİTAMİNİ yüklü oluğunu beklemiyorsunuz değil mi?
10. on July 25, 2007 at 4:02 pm | Reply fizikci
Sayın Zihni,
Zekanın gelişen bir şey olduğundan emin misiniz? “Küçükken çok aptaldı, dayadık B vitaminini zehir gibi oldu maşallah” denildiğini duydunuz mu hiç? Domates, patates gibi bugün tükettiğimiz gıdaların çoğu birkaç yüz sene evvel ya bilinmiyordu, ya da zehirli zannediliyordu. Atalarımızın %100′ü aptal mıydı?
“Verilen poşet ve kömürlerin içinde B VİTAMİNİ yüklü oluğunu beklemiyorsunuz değil mi” demişsiniz, siz de vatandaşın onları yediğini beklemiyorsunuzdur umarım. Yoksa B vitamini tavsiye edeceğim.
Biraz ağır yazıyorum belki ama milletime aptal deyip sonra da ulusalcılık taslayanların zeka seviyesinden ziyade art niyetinden şüphe ediyorum.
11. on July 25, 2007 at 4:17 pm | Reply manyakadam
ne agiri yahu, az bile yazmissin fizikci. soylenecek sey miydi onlar? Allah akil fikir versin.
12. on July 25, 2007 at 5:20 pm | Reply zihni örer
Sayın fizikçi, gerçekten fizikçi misiniz, yoksa, sadece çok önemsediğiniz bir konu olduğundan mı takma ad olarak kullanıyorsunuz?
Fizik konusunu nispeten ilgilendiren bşu yazıyı, bıyık altından gülümseyerek, ne agiri yahu, az bile yazmissin fizikci. soylenecek sey miydi onlar? Allah akil fikir versin. diyen arkadaşıma da belki yararı olur. Ben okudum yararlandım, her dosta öneririm:
B vitamini İnsanın fiziksel yapısının, fizyolojik faaliyetlerinin, akıl ve ruhsal yeteneklerinin normal olması ve başarı sağlanmasında yeterli vedengeli beslenmenin rolü bulunduğunu kaydeden Doç. Dr. İnanç, aksi durumda, fiziksel ve zihinsel verimin düştüğünü ve sosyal iletişimin bozulduğunu belirtti.
Bu nedenle her yaş grubunun yeterli ve dengeli beslenmesi gerektiğine dikkati çeken Doç. Dr. İnanç, şunları söyledi: “Canlılığımızın devamı, karbonhidrat, protein, yağ, vitamin- mineral, posa ve sudan oluşan besin öğeleri ile sürdürülür. Hayat, enerjinin hareketidir. İlk kalp atışından son nefese kadar vücutlarımız sürekli olarak besinleri enerjiden ısıya, harekete, düşünceye, duygulara ve aktiviteye dönüştürür. Örneğin vücut ağırlığımızın sadece yüzde 2-3’ü oranında ağırlığı olan beyin, günlük aldığımız enerjinin yüzde 30’nu harcar. O halde her gün yeterli enerji almanız gerekir.”
Doç. Dr. İnanç, tüketilen besinlerin insanın hafıza, zeka ve konsantrasyon gücüne etkisi olduğunu bildirdi.
“BEYNİ STRESE KARŞI KORUYOR” B grubu vitaminlerin, beyni strese karşı koruyup, fiziksel ve zihinsel sağlığı etkilediğini bildiren Doç. Dr. İnanç, şöyle devam etti: “Folik asit adı verilen vitamin, beynin gıdası olarak adlandırılır. Yeşil yapraklı sebze ve meyve tüketerek folik asit ihtiyacı karşılanır. Beyin için enerji üretimine katkıda bulunan B grubu vitaminler yeterli miktarda alınırsa konsantrasyon, öğrenme, hafıza gücünde ve bilinçsel performansta artış olur. Et, süt ve yumurta gibi hayvansal protein içeren gıdalar ile tahılları tüketerek günlük B vitamini ihtiyacını karşılayabiliriz. En iyi kaynağı kırmızı et olan demir yetersizliğinde, zihinsel işlevlerde zayıflama gelişir. İyotlu tuz tüketerek aldığımız iyot ise insan zekasının, beyinsel fonksiyonlarının ‘olmazsa olmazları’ arasındadır.”
Yeterli ve dengeli beslenmenin prensiplerinden birinin de az ve sık beslenme olduğuna değinen Doç. Dr. İnanç, hücrelerin ve organlarınsağlıklı bir şekilde çalışabilmesi için kan şekerinin daima belirli bir düzeyde kalması gerektiğini kaydetti.
Kan şekerindeki iniş ve çıkışların, baş ağrısı, konsantrasyon güçlüğü, yorgunluk, uyku hali gibi pek çok belirti verdiğini belirten Doç. Dr. İnanç, şöyle konuştu: “Kan şekerinin yeterli düzeyde olması, öğrenme ve anımsamayı da içine alan birçok beyin fonksiyonu ve davranışı düzenler. Sabah kahvaltısı yapılmadığında, beyne enerji sağlayan kan şekeri en alt düzeyde kalır. Vücut kendi dokularını tüketmeye başlar, bu durumda da keton cisimcikleri dediğimiz, böbreğe, kalbe, beyine ve karaciğere aşırı yük getiren maddelerde artış olur.”/kaynak
14. on July 25, 2007 at 5:31 pm | Reply Bulent Murtezaoglu
Beyler, Zihni bey benim bakmadigim yerlerde acayip seyler mi yaziyor da baktigim yerlerde hemen her yazi yazisinda bu kaba muameleye maruz kaliyor? Suat beyin orada da hirpalamaya kalkmisti insanlar onu. Islere bayagi soldan bakiyor, tepkiyi bu alsa ve dedigiyle ugrasilsa anlarim ama soylenenin de pek tutar tarafi yok.
Fizikci bey,
“Küçükken çok aptaldı, dayadık B vitaminini zehir gibi oldu maşallah” denildiğini duydunuz mu hiç? Domates, patates gibi bugün tükettiğimiz gıdaların çoğu birkaç yüz sene evvel ya bilinmiyordu, ya da zehirli zannediliyordu. Atalarımızın %100′ü aptal mıydı?
Zihni beyin dedigiyle bunun pek bir alakasi yok. Fakir insanlar iyi beslenemedikleri icin cocuklarinin zekasi gelismiyor diyor benim anladigim kadariyla. Abdurrahman bey buradaysa, anladigim kadariyla onun yasi benden daha musait, anlatir belki nasil eskiden koyden gocmus insanlarla sehirde buyumus insanlar arasinda bile ebat farki olurdu diye. Boyle bir problem vardi bu memlekette. Sadece burada degil, en boy filana bakarsaniz disarida da buyuk bir beslenme problemi varmis, insanlar genlerinin belirledigi potansiyele ulasamiyorlarmis. Ebat icin olan beyin icin olacak diye birsey yok tabii. Beyinde durum tam nedir bilmiyorum ben, ama aklima gelen Flynn etkisi diye birsey var alakali olabilir, arastirmak isterseniz (Ingilizce bildiginiz tahmin ediyorum) hem ona hem yine arastirmak icin kullanabileceginiz saglik/zeka iliskisi sayfasina link vereyim:
Mesele agir yazmak meselesi degil, Zihni beyin bazi sorulari da kiskirtici olabilir ama en nihayet milletimiz iyi beslenemiyor cocuklar gelisemiyor cunku fakirlik var manasinda birsey diyen adama yapilan bu muameleyi anlayamiyorum. Boyle bir beslenme problemi artik yoksa, Zihni bey dahil hepimiz sevinelim. Degil mi? Yoksa Aziz Nesin’in adi duyuldugu dakika boyle tepki gostermek refleks haline mi geldi? Birseyi kaciriyorum ama o nedir cozemiyorum. (Milletimizin ne kadari ne zekadadir bilmem ama politikacilarin hepimizi esek yerine koyduklari asikar. Lafi oyle etmiyorlar, hatta iltifat eder gibi yaparak ‘siz eseksiniz’ diyebiliyorlar, fark o.)
15. on July 25, 2007 at 5:38 pm | Reply Ece
Bülent bey, Müslüman ülkelerin beslenme problemini, yani protein eksikliğini,–dolasıyla zeka geriliğimiz(!!!) gayet ucuz ve çok üreyen DOMUZ eti yemeMemize bağlayanlar da yok değil:)
Konuyu dağıtmak istemezdim ama, birden aklıma geldi..
16. on July 25, 2007 at 5:43 pm | Reply Ece
Zihni bey gibi, dürüst ve hakperest solcuların, bu seçimde çok zorlandıklarını tahmin etmek güç değil aslında..
Türkiye de doğru düzgün bir sol parti yok! ÖDP nin daha geniş kitleleri temsil edebilir hale gelmesi, AKP nin karşısında adam gibi bir sol parti çıkabilmesi, CHP nin pabucunu dama atabilir ve solun kucaklaması gereken işçi, memur ve fakir kesimi AKP ye verilen emanet oylardan mahrum edebilirdi–belki..
Ama mevcut sistemde sol sahipsiz kaldı ve bağımsız adaylar dışında, mecliste de temsili sözkonusu değil..
17. on July 25, 2007 at 5:43 pm | Reply Bulent Murtezaoglu
Ece hanim,
Zihni bey mi demis bu domuz isini? Bu mudur Zihni beyle ilgili mesele?
18. on July 25, 2007 at 5:44 pm | Reply Ece
Yok yok! Zihni bey demedi:) Ben çok çok dışarıdan bir yorum yaptım…
19. on July 25, 2007 at 6:33 pm | Reply izlenimler
Genel olarak,
Epey kitabını okuyup kendisinden ilham almış biri olarak Aziz Nesin’in aslında aptal ile “kurnaz” kastettiğini zannediyorum. Yani, Türk halkının küçümsenmeyecek bir kısmı menfaati için kurnazlığa fazlaca meyillidir, kurnazlık ile aptallık arasında da fark epey bulanık olduğundan bu konuda çok laf söylenebileceğini düşünüyorum.
Zihni bey aptallık işini yetersiz beslenmeye bağlamış, bu konudan (bilimsel araştırmalara rağmen) pek emin değilim, bir sürü fukara, ekmek, pilavla beslenen gariban çocuğu imkan bulduğunda epey zeki olduğunu gösterebiliyor. Ancak, fakirlik konusu mutlaka ele alınmalı, bu noktada sol kesimin söylediklerini hep ciddiye almışımdır, o sebeple Zihni beyin katkısını önemseyelim derim.
Diğer taraftan, bu işin yeme içme ile ilgisi yoktur denebilir, ben çok zaman olduğu gibi bilimle uzaktan yakından ilgisiz kendi şahsi gözlemlerimle bu kanaatteyim ancak aksi de yanlıştır diyemem. Domuz yiyen, süt içen, zengin olan daha mı zekidir, bu da bana garip görünüyor, bir sürü hımbıl yabancı, zengin çocuğu var, böyle bir gerçek varsa bu kadar fazla istisna olmaması gerekir.
Son olarak, toptan bir milletin zeki, aptal, kahraman olması da mümkün değil, genellemecilik yaygın bir hastalık ve biz Türkler için belki de genellenebilecek bir hastalık.
FST
20. on July 25, 2007 at 6:42 pm | Reply Ece
Zekanın genlerle ilintili olduğunu da unutmamak gerek.. Aynı ailede yetişen ve aynı yemeklerle beslenen iki kardeşin farklı zeka seviyelerine sahip olması, yada HİNT lilerin onca fakirliğe rağmen çok zeki olmaları bunu destekler nitelikte..
21. on July 25, 2007 at 7:22 pm | Reply fizikci
Bülent Bey,
İtirazım, Zihni Bey’in beslenme-zeka ilişkisini aptallığımızı kanıtlayan bilimsel bir veri olarak önümüze koymaya çalışmasınaydı. Bugünlerde forum ve benzeri sitelerde bir sürü insan Türklerin aptallığından dem vuruyor. Hem de bunu yapanlar daha düne kadar ülkücü kesilen şu ulusalcı pespayeler. Ben pek milliyetçi değilim ama biri bize aptallık tescillemeye kalkışınca ahsabım bozuluyor ister istemez.
Beslenme ile beynin fonksiyonelliğini devam ettirebilmesi arasında ilişki eminim vardır. Ama bunun zeka veya aptallıkla bir ilişkisi olduğunu hiç sanmıyorum. (Fethi Bey ve Ece Hanım gibi düşünüyorum) Bu konu çok da umurumda değil gerçi. Daha önce de söylediğim gibi, benim canımı sıkan şey tescillenmeye çalışılan aptallığımız konusu.
Bu arada Zihni Bey,
Fizikci’yi laf olsun diye yazmıyorum, CERN’de parçacık fiziği laboratuarında hademeyim. O sebepten. Az beslenebilen %60′lık kesimden olsam da kaptım bişeyler. Kendime fizikci diyebiliyorum.
22. on July 25, 2007 at 8:19 pm | Reply zihni örer
Değerli Arkadaşlar, özellikle Bülent Bey, asil anlayışınız için teşekkür ediyorum. Sizin gibi seçkin insanların mekanında ortak dertlerimizi tartışmanın güveniyle yazmaya çalışıyorum. Sevgili Ece kısmen bilir (sadece cumhuriyetforum tartışmalarını bilmeyebilir), nice fikir bazında amatör (genç-yaşlı) insanlarla tartışmışız. Hele de şu yaz tatil döneminde bilgisayar başına korsan hamlelerle oturabildiğimizden, yazılara cevap vermem zaman açısından kolay olmuyor. Yoksa, her eleştiriye (hakaret hariç) verilecek cevabımın olacağını takdir edersiniz. Bütün bunlar gereksiz mi? bence hayır, insanımız bu yollarla da olsa, tartışmayı ve öğrenmeyi sürdürecektir. İlk aşamada bunları (sizin gibi birkaç kişi hariç) herkesten iyi bir tartışma düzeyi bekleyemeyiz. Tartışmalarda hakaret eden insanlar da gördük. “Onları hastalıklı hal” kategorisine alarak, empatinin tüm hünerlerini devreye soktuğumuz olmuştur.
Burada hakaret ve “hırpalama” aşamasına geldiğimizi ya da arkadaşların geldiğini düşünmüyorum şu durumda. Ama, siz ileriyi gözlemlediğiniz için olsa gerek, müdahale gereği duydunuz. Çok iyi bildiğiniz gibi, tartışmaların en verimsiz yanı, “duygusal saldırganlıkla” sürdürülen biçimidir. Benim, yazımda bulduğunuz (biraz) “tahrik etkisi”nden söz ediyorsunuz. Takdir edeceğinizi umuyorum ki, “sol”un “hamuru” yaşamın asıl gereksinimleri ise, suyu “tahrikten” yapılmıştır. Tanıtımında tahrik olmayan sol, sol olmaktan çıkmaktadır. Burada “tahrik” sözcüğünü, kişilerin kişiliklerine zarar verme anlamında kullanmıyorum. Sol’un tahrik anlayışını, elektrik üretiminde jeneratöre verilen 10-15 voltluk uyartım gerilimine benzetebiliriz. 10 voltluk bu uyartım (tahrik de denir) gerilimini verdiğimizde, jeneratörden 220 volt alabiliriz.
Ben elbette uzaydan gelmedim. Aziz Nesin’in kategorisi içinde benim olmadığım gibi bir ön yargım olamaz. Ya da, Akrabalarım içerisinde dahi, çok nüfus, az gelir yüzünden doğru beslenemeyen insanların olduğunu biliyorum. Ayrıca, sola oy verenler daha zeki, sağa oy verenler daha aptal diye bir yargı da elbette bilimsel olamaz. İstatistik veriler ne işe yarar? Elbette kanaat oluşturmak için. Bu kanaat üzerinden gerçek programlar yürütülür. Olanların ve olasılıkların içinden çıkarılan verilerle, doğruya varılır. İşte, halk olarak yoksul olduğumuz bilinmektedir. Ece ve senin tersinden yürüttüğünüz fikirlerin altını açtığımızda, yani bir yoksul- köylü çocuğunun zeki, zengin çocuğunun da aptal olduğu örnekler bulma olasıdır. Ama, bunun kökenine bakın, o çocuğun yeterli miktarda ANA SÜTÜ aldığını ya da diğerinin alamadığını göreceksiniz. Yani, ana sütü de Aziz Nesin teorisini doğrular nitelikte olduğu görülebilir. Ama hayat sadece çocukluk dönemi değildir. Yaşamın tüm süreçlerinde gerekli vitaminleri alamadığımızda, düşünsel ve fiziksel performansımz sekteye uğrayabiliyormuş.
23. on July 26, 2007 at 9:14 am | Reply Muzmin Anonim
Zeka konusunda nicin bunca hassas oldugumuz ilginctir bence…
Bence, bu ulkenin, bu cografyanin insani korkunc derecede akillidir. Cikarlarinin ne oldugunu cok iyi bilirler.
Tek sorun, akillarinin hep bireysel istikamette islemesidir. Kisisel cikarlarini dusunurler sadece.
Buna ornek vermekle vakit harcamayacagim. Sayisiz ornek var. Bir tanesi de, Fethi beyin ‘oylarini satmak’ konusunda verdigi ornektir. Ve, dogrudur da. Bireyler, ortak cikarlarini, bireysel cikarlar ugruna bu kadar kolay satarlar.
Ortak cikarlari dusunmemek, ortak cikarlari satmak ile ahlaksizligi beraber yazabiliriz bence. Cunku, bu diger ortaklara ihanet etmektir.
Ve, bu tur ahlaksizlik ister idealist solda olsun, isterse de inancli dindan kesimde olsun, o kadar yaygindir ki; buna ahlaksizlik diyenin linc edilmek riski vardir.
Linc edilmek korkusu, yani bireysel endise, yuzunden de pek az sayida insan bu ahlaksizliga isaret edebilir. Isaret edemediklerini dikkate alirsak, onlar da ahlaksiz sayilmak zorundadir ya, o da ayri mesele..
Sonuc?
Evet, Aziz Nesin’in dedikleri inanilmaz derecede isabetsizdir. Bu ulke insani, muthis zekidir, muthis akillidir, kurnazdir.
Ahlaksizdir.
24. on July 26, 2007 at 12:54 pm | Reply zihni örer
Tartışmalarda hakaret eden insanlar da gördük.
“hastalıklı hal”e “empati ile yaklaşılması” çoğu zaman pek işe yaramıyor!
25. on July 26, 2007 at 5:33 pm | Reply Bekir L. Yildirim
Deja vu all over again!
Budur devletin partsi, ve Livanelli gibi guya muhalif ” rebel without a cauase” larin modus operandisi. Her hezimetten sonra 15 dakikalik bir soul seraching yaparlar ve kendilerinin mukkemmel olduguna karar verdikten sonra bilmsel arastirmalari sinuic halkin aptal olduguna karar verirler. Zaten Sivas gibi dindar bir sehirde Cuma gunu insanlarin dinine kufretmekte beis gormeyip Turk_islam sentezci vurcu gucu harekete gecire deha dememismidir halkin yuzde 58.22′si aoptal diye? O zaman CHP’nin oyu yuzde 42 civarinda idi saniyorum. Ha birde “erdemli tarhana” gibi, laikcilik yerne bilimsel metodlar ile anket yapan hainlerdir suclu! Ve tabii borzanlik gorevini layiki ile ifa etmeyen satilmis medya. Ha Amerika, Abd, Kurtler Ermeniler, Sors usaklarini tabnii ki bilyorsunuz. Ezcmule kendileri disinda herkes hain, satilmis, aptaldir.
Buyrun kendiniz karar kimin IQ vaziyetinin incelenmes gerektigine:
“Bütün dünyada ülkeler elit bir sınıf tarafından yönetilir. Bu sınıf, bürokratlar, medya sahipleri ve çalışanları, yargı organları üyeleri, üniversite mensupları, sanatkârlar ve bunları finanse edenler ile ülkenin zenginleri tarafından oluşturulur. Gelişmekte olan ülkelerde, bu sınıfa ‘silâhlı kuvvetleri’ de eklemek gerekir. (..) Bizde de bu anlamdaki demokrasi yerleşiyor. Tayyip Bey’i, Deniz Bey’i ve Devlet Bey’i kafanızda yan yana oturtun. Kimi ‘başbakan’ görmek isterseniz ona oy verin. Artık, hiçbirinin hâkim sınıfları karşısına almaya çalışacağını sanmıyorum.” (Yaman Törüner, ‘Ülkeyi kim yönetecek?’, Milliyet, 9 Temmuz 2007).
“Ataturk Ankara Palas’ta Cumhuriyet baloları düzenler kadınları tek tek dansa kaldırırdı… Tayyip Erdoğan bir kadını dansa kaldırabilir mi. Simdi bunlar mi Türkiye’yi AB’ye sokacak?”
(Onur Oymen, Skyturk, 1-2 yıl önce; hafızadan) Bu AB için Kopenhag yanında Kadın tavlama kriterleri de getiren çağdaş, secim sonuçları karşısında “ Bunun mantıki açıklaması yok.. Secim sonuçları rasyonel olarak açıklamak mümkün değil’;… yaz ortası kömür….” diyerek kabahati “yüzde 60’i aptal olan” millette demeye getiren zattır. Ne büyük şok!
Alin bu da statükonun milliyetçi/demokrat/laikçi/Müslüman entellektuel kanadından:
Özgür Çakmak: Böyle kişiliksiz halk görmedim
Bu halka her şey layık. Bu halk ihanete göz yummuştur, bu halkla yola çıkılmaz. Ortaya çıkan bu tablodan utanç duyuyorum. Halkımız maalesef küçük paralara satıldı. Şehidine ihanet eden bir halkla karşı karşıyayız. Bu tablonun tek sorumlusu halk. Halkımız bu kadar çıkarcı olmamalıydı. Ben bütün dünyayı neredeyse dolaştım ama bu halk kadar kişiliksiz bir halk görmedim. (İzmir’den MHP milletvekili adayıydı, ancak seçilemedi, 23 Temmuz)
**************************** Bu da fikra:
Asabiyeci hastaya test veriyot teshi icin. Tahtaya bir dikey cizgi cizer. Hastaya ne gordugunu sorar.
Hasta : Ciplak bir kadin ayakta duruyor. Bir yatay cizgi cizer ve ayni soru
Hasta: Ciplak kadin kumda uzanmis.
Merdiven seklinde uc bitisik cizgi cizer, ayni soru
Hasta: Ciplak kadin sandalyede oturuyor.
Dokta teshis koyar; anladi, sizin seks tutkunuz var (obsesyonunuz)
Hasta sinirlenir: Kim? Ben mi? Sensin kirli resimleri yapan.
Demokrasilerde milletin zekasi, sag uyusu ile kavga yapilmaz falan dersem boylarini asar bu lumpenlerin. Gelistirdigim Derin Kirmizi gibi bir objektif degerlendirme bilgisayari olsa idi halkin verdiginde farkli mi kararlar verirdi acaba? Siyaset bilimsel olarak yapilamaz mi? Nesnel olcutler yokmudur? Var ise hangi kirterler ile olculur hakikat, basari, durustluk, liyakat? Kimin daha carpici tiyatro, slogan urettigi ile mi?
Benim Derin Kirmizim sizde olmadigna gore bir zihinsel egzesiz tavsiyem: Okullardaki cocugunuzun, veya bir ulkenin, sirketin vb. gelismisliginin, bir takimin basarisinin olculdugu gibi bir olcutler listesi cikarin, ve her kategoride mevcut nesnel kriterler ile not verin . Hala halkin niye bu kadar aptal oldugunu merak ediyorsaniz iste receteniz:
1. Doktrorunuza anti-aging ilaclari yaninda zeka gelistrici haplar da isteyin. Eminim vardir onlarda. 2. Psikatristinizi hemen degistrin. O da sizinle mutual mastur….on yapan anketcileriniz, kose cigirtkanlariniz gibi duymak istedignizi soyleyerek mezaliminize giriyor. 4. Takildiginiz cafeler, barlarda kullanlan mazemeleri arastirin. 3. Bunlar calismaz izse ERKE bilimcilerinize soyleyin hemen beyin nakli uzerinde calismaya baslasinlar. Cunku karakter gelistiren ilac yok.
Acil sifalar.
26. on July 26, 2007 at 11:09 pm | Reply fatih demir
Bence kendi icinde olsun olmasin millete her ne sebeple olursa olsun “aptal” diyen insanlarin yaptigi tek sey saygisizliktir. Yok %60mis yok %47 imis yok %58 imis yok beslenmeden kaynaklaniyormus…
Madem bilimsel birseylerden bahsedeceksiniz bilimsel tanimlamalar yapin kardesim… bilimsel iq sq dq gibi cok bilimsel kelimelerle konusun… danalar ve maymunlar uzerinde yapilmis istatistikleri sunun… su kadar haywan uzerinde su zamandan beri yapilmis arastirmalar sonucunda koylulerin zeka seviyesi b vitaminini haywan gibi almalarina ragmen bi gram ilerlememistir gibi bilimsel seyler soyleyin… oy vermek icin aldiklari komure ragmen ahlaksiz ve aptalin onde gideni olduklari halde secim sandiginin yanindaki perde ile ayrilmis yerde Allahtan baska kimseler duruma sahit de degilken salaklik yapip bi dahaki secime daha cok komur vermeyi taahut edene degil de beyinsizler partisine oy attigini falan soyleyin… “ben halka cumhurbaskanini sectirmem, halk icinde b vitamini olmayan ekmekle beynini yemistir, gobegi de o yuzden buyuk ve killidir, insanin midesi bulanip kusasi geliyor boylelerini gorunce” diyen partilere degil de odun gibi siz secin diyenlere verdikleri aptalliklarinin bir numarali delilidir deyin… deyin deyin ki biz de “sark kurnazi, kendisini akilli sanan, akilsizin onde gideni, arsiz sapsal, beyinsiz entellektuel bozmasi” gibi bilimsel ifadelerle cevap verince laf hakaret ediyorlara gelmesin… bi de biz “sensin aptal” deyince hakaret eden oluyoruz ya ona da acayip kil kapiyorum… boylelerine “gel iq testine girelim bakalim o ucgenlerle karelerle ne yapiyorum sana!!!” diyesim geliyor hep…
Antik Yunan’da felsefe tartismalarinda “bence burada bu sandelye yok” diyen felsefeciye “o sandelyeyi kafanda parcalarsam anlarsin var mi yok mu!” diyen ve lestirilen bence daha buyuk felsefecinin verdigi cevap babindan bir cevap veresim geliyor…
Alalim bir CHP’ye oy atmis koylu ile bir AKP’ye oy atmis koyluyu… Sabahtan aksama kadar B vitamini yedirelim…Sonra iki koylu alalim…onlara da hicbirsey yedirmeyelim… bakalim bu dordunden ilk hangisi olecek??? Yok yaw biz baska biseyin testini yapiyorduk degil mi??
Ankara’da en uzun onüç günüm geçti. Eylül-Ekim aylarını iki yana alan 13 gün. Antalya’nın yaz sonu deniz sefasını Oğlumuzun üniversite eğitimi için ev kiralama macerasına sevda kıvamında kurban ettiğimiz onüç gün… Tatlı yorgunluğumuzun ve zamanın mikro-savurganlığını zarar sayabileceğimiz günlerin sonunda aklıma ilk gelen Ankara’da yaşamanın zor olduğu kanısı.
Funda Şenol Cantek‘in /Modernliğin şantiyesi Ankara veYabanlar ve Yerliler kitaplarını “şu an”a kadar okumadığımın pişmanlığı içindeyim. Çünkü, 13 günlük Ankara günlerimde yaşam filminin her karesi taze bir dikkatin süzgecinden geçmekteydi. (“şu ana kadar” dememin nedeni, F. Şenol Cantek ile tanışma ve söyleşme fırsatını bulduğum 2007 yılıdır) Oğlumuzun uzun soluklu tıp eğitimi ve Kızımızın da hedefinde bulunan Ankara Ünv. İşletme Fakültesi hayali (4. sınıfa yatay geçiş ile), bizim de bir Ankara’lı olabileceğimiz ve Ankara’yı didikleme ödevi olarak aklımıza kazınmaya başladı.
19. yüzyılın mahalle kü ltüründen günümüzün toplu konutlarına kadar uzanan süreçte, modernleşmenin kent ve bizzat ‘kentli’ üzerinde yarattığı gerilimleri ele alan yedi makale var içinde. Funda Şenol Cantek, üç yıl önce yine Yaban’lar ve Yerliler adlı kitabında ‘Başkent olma sürecindeki’ Ankara’yı ele almış; kentin nasıl bir vitrin olarak tasarlanıp, modernleşme ve medenileşme ülkülerinin sosyal şantiyesi yapıldığını irdelemişti. Sanki Viran Ankara, sadece uzmanının bilmek isteyeceği çatık kaşlı makalelerin toplandığı bir çalışma değil. Ağırlıklı olarak sözlü tarih tekniğinden yararlanan, değindiği tarihsel uğraklara, bizzat o ‘uğraktan’ geçmişlerin tanıklığını da ekleyen bir ‘şehir mektubu’. Kitaptaki ilk makalede Zeliha Etöz, ‘mahallelilik’ bilincini odak alarak 19. yüzyıl Ankara’sının günlük yaşamına değiniyor. Dönem esnaf ve zanaatkârının ticari hayatına dair nesnel verilerin yanı sıra, yaptığı güncel göndermelerle de dikkate değer bir yazı. Etöz, 1980′lerin ortalarından başlayarak dağılmaya başlayan ‘mahallelilik’ halinin, aynı dönemde televizyondaki mahalle dizilerinin yükselişiyle ilişkisinden hareket ederek, bunun bir nostalji ihtiyacını giderdiğini belirtiyor. Evlere takılan çelik kapı sayısının artışıyla, içe kapanan birey sayısının artışı arasındaki doğru orantı da yazının can yakan tespitlerinden.
> Hrant: Türkiyeliyim… Ermeni’yim… İliklerime kadar da Anadoluluyum. Bir gün dahi olsa, ülkemi terk edip geleceğimi “Batı” denilen o “hazır özgürlükler cenneti”nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali yamanmayı düşünmedim. Kendi ülkemi de o türden özgürlükler cennetine dönüştürmek ise temel kaygım oldu.
Hrant Dink Malatya’da 15 Eylül 1954′te doğdu. Türkiyeli bir Ermeni aydını olarak toplumuna baktı, ona dokundu, gördü ve bildi. Mücadelesini sürdürdüğü gazetesi Agos’un önündeki kaldırımda 19 Ocak 2007′de vuruldu. Bu kitap onun benzersiz hayatının hikâyesidir.
Alttaki bir yazının yorum penceresine gelen bir yardım çağrısını, aynen kopyalayarak, bu sayfaya aktarıyorum. Aşağıdaki yazı içeriğinin doğruluğunu, Ankara’da yaşayan dost ve arkadaşlar, yerinden araştırabilirler. Konu doğru ise, bizden istenen bu çağrıya uyarak, küçücük bir hamle ile bir hayatın kurtulmasına katkı yapabiliriz.
Yalnız, bu istekte anlaşılmayan bir durum var. Bu mesaj e-mailime değil, Blog yorum penceresine bırakıldı. Oysa, Size gelen bu maile sayaç eklenmiştir. Her mail gönderilişinde barkot sayacındaki sayılar gönderdiğiniz mail sayısına göre değişecektir. diyor.
Öyleyse, bu yazıyı biz e-mailimizle kendimiz göndereceksek, sayaç, istek sahibinin gönderdiği gibi okumayacaktır. Ben böyle düşünüyorum ama, Eda Sevim PAKSOY bu yazıyı okursa, bize bir açıklama göndermesi uygun olur ve sayacın okuyabileceği yöntemle dağıtırız.
YOKSA, KÖTÜ AMAÇLARA (istismar avcılarına) ALET OLMAYALIM.
………………..
Eda Sevim PAKSOY ‘dan beklediğimiz açıklama gelmediği için, buraya aktardığımm mesajı 28/10/2010 da silinmiştir.
Neden kırılmış, kim kırmış? Ne bileyim ben, sorma şu anda hiçbirşey. Rencideli kalbimden beynime giden hat kopmuşsa, haberleşmekten çok, haberleşememenin adı olabilir gel-gitler ancak! Gel-git…. “Git-gel” demiyorum, “gel-git” diyorum anladın mı? Çok zıt. Kim bilir? Alışılmışın tapusudur belki de deyimin yerleşkesi. Gidip-gelme halleri… paça altından tırmanan buğday başağının aynı yerden çıkarılması mümkün mü? Git-geller öyle bir şey, gidip dönmelerin engelleri aşılmaz.
Büyük “R” ile rencide hem de! Yani şu an. “Gel-git” hali. Hani var ya? Ne kadar yükseğe kaldırılırsanız, oradan yere doğru atıldığınızda o kadar rencidesiniz. ( o kadar incinirsiniz). Fizik yasasının, ruh yasasına katkısı.…
Ne olur, çok sorma bana ve rencideye aitlerimden! Cevap veremem şu anda. ve şu anda…. Yani hiçbir anda ve hiçbir zamanda..
“Çok sevmeyeceksin, O seni az severse…” demeyeceğim Can Baba gibi. Çok sevilmeyeceksin, çok yüksekten bırakılırsan bir gün, incinirsin. O belki farkında olmayacaktır yüksekten usulca, yere doğru kaydığının. Ama kayacaksın, çünkü, yayın ve civataların gevşetilmiştir biraz da olsa. En azından ısıdan… Bir milim yol almışsanız bile, bir ağırlığınız vardır ivme yasasına bağımlı olarak… O’nun yüreğinde ve yer çekimine doğru istikamettesiniz artık. Tutamazsınız o kımıldanışın ağırlığını, zaptedemezsiniz boşluktayken. İlla ki yere çakılmalı bir kez. İncinmelisiniz sonuçta ve rencide… çok sevmeye devam edeceksiniz, zararı yok, çekim yasası sevginize onarılma hakkı tanımıştır, kullanır kullanımaz O bilir. Ama bu hak bir kapıdır en azından. Her yanınız sadece et ve kemik parçasından ibaret olsa, birkaç pansumanla birkaç zaman üstesinden gelebilirsiniz rencidenin. Gelgör ki, rencideler başka türlü kanar!
Şu an ve başka an olduğunda bile nasıl hissedebileceğimin dahi farkında değilim inan. Çok incindim! Çok mu? Ne kadar çok? Valla ne kadarını ölçebilecek yetenekten yoksun olduğum kadar. Çok işte… Daha sonra kalbimden beynime giden yolda hız limitimin dahi ne olduğunu asla kestiremeyeceğim şu anda. Anladın mı? Yani şu anda… şu….
Türk Dil Kurumuna bıyık altından (o da yok burnumda ama olsun, öyle say) bir gülümseme fırlatabilirim belki şu yoklukta. “rencide” . adeta ince-hassas bir akort gibi geldi bu pozisyona bu sözcük, rencide. TDK nedenler niçinler üzerinde durmuyormuş duyduğuma göre. Durmazsa durmasın! Umrumdaydı sanki! Şu anda, yani şu anda umrumda rencideden başka kontenjan kalmamış ki. Sınavsız sorgusuz, tek başına…
En iddialı saydığınız “kişilik-kimlik omurganızın” ortasına ardı ardına tekme yediğiniz oldu mu hiç? En iddialı, yani en sağlam, yani en tavizsiz, yani en emek verdiğiniz, yani biraz ansızın gibi, öyle olmasa da, seyrinizin rotası belliyken doğrultunuzun, bükülme hali ve en sev-il-diğiniz tarafından!!! Yok canım, çok yükseğe çık-artıl-mayın demiyorum, rencideye karşı hazır bir refleksiniz olsun diyorum, yani paraşüt gibi bir şey….
>12 Eylül 2010 referandum sonuçları bilindiği gibi, %58 evet, %42 hayır oylarıyla belirlendi.
27 adet anayasa maddesi taslağının değişmesi olarak ortaya çıkan bu sonuçtan, toplumun farklı kesimlerinin beklentileri yine farklı oldu.
AKP (akparti) bu 27 maddelik içeriği öyle ayarlamış ki, farklı beklentileri dikkate alarak, çoğunluğu sağlamayı hedeflemiş ve amacına başarıyla ulaşmıştır.
27 maddelik yasa taslağını tek tek incelediğimizde, özet olarak söylersek:
10 ve 41. madde, çocukları ve kadınları korumakla ilgili, daha önce mevcut yasadan çok da getirisi olmayan maddelerdir. Öyle ki, daha önce dediğim gibi, hakim kültür olan din kaynaklarındaki kadın-erkek eşitsizliğine bir kültürel eylem yapılmayacaksa, bu madde, kadın duyarlılığını istismardan öte geçmeyecektir.
51,53,54,128,129. maddeler, memur sendikalarının örgütlenme hakkıyla ilgili. Önceden örgütlenme hakkı olan işçi sendikalarının sendikasız (sözleşme hakkı bulunmayan) memurlardan daha vasat olduğunu düşündüğümüzde, pek bir kazanım olduğu söylenemez. Ancak, hak ile ilgili daha ciddi kazanımlar düşünülebilirdi. Örneğin, KPSS gibi bir sınav ile, üniversitelerden alınan diplomaların “hiç” sayılması gibi bir anlayışın yok edilmesi gibi… Avrupa ortalamasının dörtte biri dahi olamayan üniversitelileşme oranımızla, bu kadar eğitimli işszilerin barındırılması çelişkisini ortadan kaldıran işsizliği önlemek önceliği ortada dururken!…
KPSS curcunalı memurluk bile örgütlü işçilikten daha avantajlı olduğuna işaret eder! Bir de taşeronlaşmanın hızla yayıldığı bir ülkede, mevcut yasalara rağmen, köle sisteminin rahat uygulandığını yaşayarak görmekteyiz. (Bunun hikayesini örnekleriyle daha sonra yazacağım.) Burada örgütlülüğün “gereksizlini” söyleme gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Elbette örgütlenmenin önemi büyüktür. Burada sakat olan şey, örgütlenme hakkına karşılık, örgütleri baskı altında tutma yöntemlerinin daha da güçlendiriliyor olması. Bir koyup üç alması…
84,94. maddeler, Milletvekilleriyle ilgilidir ki, bu gidişata göre halkı çok da ilgilendirmez.
144,146,149,159,25,26,27. sıradaki maddeler, Anayasa Mahkemesini kontrol altında tutmak isteyen hükümler içermektedir.
Resmi kurumlar, her ne kadar burjuva devletinin ve egemen sınıfın iktidarına hizmet ediyor olsalar da, Üst mahkemelerin verdikleri karar örneklerine baktığımızda, halk nazarında, diğer kurumlara göre en güvenilir olduğu söylenebilir. Bu mahkemelerin “Kemalist örgütlenme” görüntüsü, hatta, muhafazakar kesimde “alevi örgütlenmesi” gibi tanımlanmaları, Müslüman dindar cemaatleri oldukça rahatsız etmekteydi.
AKP’nin bu kuruma çomak sokmasındaki en büyük etkenin, bu anlayıştan kaynaklandığını düşünebiliriz. Bu amaca hizmet –oy- sağlatmak için diğer maddelerin birer yem olduğunu düşünmek abartı sayılmaz. Kemalist bir zümre elbette toplumun sırtında ayrıcalıklı yaşamamalıdır. İşte bu yüzden burada dediğim gibi, “NERDEN BULDUN” yasası çıkarılsaydı, bu iş de kökünden çözülecekti. Herkes adını kimliğini ne koyarsa koysun, önemli olan sağlanan ayrıcalığın değerini sorgulanmaktı cemaatlere kadro ayarlamak değil.
125,145,184,156,157.maddeler, ise askeri bürokrasiyi dizginlemek için hazırlanmış maddelerdir.
TC tarihinde, sivil politikacıların beceriksizliği, ilkesizliği, iki yüzlülüğü, cambazlığı, kestirmeden mevki ve servet elde etme acelecilikleri ve ahlaksızlıkları… gibi sayılabilecek bir sürü nedenlerden dolayı, askeri darbecilerin kirli amaçlarına çok ciddi alt yapı oluşturdukları bir gerçek. Bu çetrefil ikilemde halk oyu-istatistiği, orduyu “en güvenilir kurum” dahi gösterme acizliğine düşebilmişti. Bu maddeler, askeri darbeler tarihini kapatmış olsa da, orduyu “en güvenilir” kurum ilan eden bu halk, aynı zamanda “en güvenilmez” olduğunu tescil etmiştir bu referandumla! Böyle halkın kararı tabu mudur şimdi? Bu ne yaman çelişkidir ki, önlerine ne konulsa, koyan iktidarda ise “evet” diyebiliyorlar. Hem birbirine zıt iki öneriye de evet diyen bir halk! Oysa askeri darbe hiçbir anayasada meşru kabul edilemez. Öyleyse, altyapı fırsatını verenleri mercek altına almak, bataklıkta sinek avlamak değil, bataklığı kurutmak gerektiğini düşündürür
Dokunulmazlıkkkkkkk!
Bu ülkede, bir konuya felsefi yaklaşımı engelleyen, felsefeyi, hatta aklı öcü gösteren bir öğreti gücü var. İmanı ve nasihatı, ulemayı, hayatın kılavuzu kabul eden önemli bir güç var bu ülkede. Bu güç ile demokrasi kültürünü en verimli şekilde kullanamayacak önemli bir kitle var. Tellibaba’dan medet uman bir yığın insan var. Bu insanların “evet”i ya da tayin edeceği hükümet üyelerinden nasıl bir yarar umulabilir ki?
ANAYASA TASLAĞININ ÖNCELİKLERİ AYNI ZAMANDA, BİR TOPLUMUN YAŞAM KALİTESİNİ BELİRLEYEN ANA VERİLERDİR.
Yaşam kalitesinin önceliklerini dikkate almayan dolaylı yollara meşgul eden maddeler, toplumun büyük kesiminin birinci beklentisi olmamalı. Bir kenara koydum Marksit beklentileri. Yine kapitalizmin fikir babalarından olan Maslow’un teorisiyle karşınıza çıkıyorum. Ve bu teoriyi oldukça önemsiyorum. İnsan hayatının öncelikleri vardır Maslow, gereksinimleri şu şekilde kategorize etmektedir. 1. Fizyolojik gereksinimler 2. Güvenlik gereksinimi 3. Ait olma gereksinimi 4. Sevgi, sevecenlik gereksinimi 5. Saygınlık gereksinimi 6. Kendini gerçekleştirme gereksinimi
Yazı çok uzadı biliyorum, ama, özetlemek oldukça zor.
Yine alıntılarla 1. madde ve ardından diğerlerinin kökenindeki gizli çarpıklıkları dikkatinize sunuyorum.
DİE’nin 2005 yılı, Hanehalkı İşgücü Anketi’ne göre. Bu ülkede şu anda, 15 yaş ve üstünde 50,5 milyon insan yaşıyor. Oysa bunların ancak yarısından daha azını ifade eden 23,5 milyon kişi çalışabilir statüsünde sayılıyor. Peki geri kalan 15 yaşın üstündeki 27 milyon insan neden çalışabilir değil? Bu insanların kim olduğuna bakalım: ev kadınları, iş bulmaktan umudunu kesenler ve son bir aydır iş aramayanlar, emekli ve sakatlar, mevsimlik çalışanlar, öğrenciler ve askerlik yapanlar!
Demek ki, ev kadını, kronik işsiz, asker, üniversite öğrencileri, mevsimlik ya da part-time çalışanlar ve diğer “eksik istihdam edilenler” vb.nin neredeyse tamamı gerçekte işsizler ordusunun bir bileşenidirler. Ve toplam sayıları 12 milyonu bulan emeklileri, çalışamaz derecede sakat veya yaşlı olanları ve lise öğrencilerini bir tarafa bırakacak olursak, DİE istatistiklerinde çalışabilir durumda olmayan işgücü olarak gözüken 27 milyon insanın yaklaşık 15 milyonu gerçekte kapitalist sistemin ve devlet politikalarının kurbanı durumundaki işsizlerdir. Bunlara resmi açık işsiz sayısı olan 2,75 milyon insanı da eklediğimizde 18 milyona yakın bir gerçek işsizler ordusuyla karşı karşıya kalırız. Sonuç olarak 15 yaş ve üstündeki 50,5 milyon insanın yarısından biraz azı, 18 milyon insan, şu an işsiz durumdadır. İşte kapitalizmin tarihsel zaferi!MT
***
2005 rakamlarına göre, ülkemizdeki en fakir 12,5 milyonluk nüfus dilimi toplam milli gelirin yüzde 6,1′ini alırken, en zengin 12,5 milyon kişi ise toplam gelirin yüzde 44,4′ünü almıştır. Yani arada neredeyse 8 kat bir gelir farkı var. 20′lik gruplarda, en yüksek gelire sahip son gruptakilerin toplam gelirden aldığı pay yüzde 46,7 iken, en düşük gelire sahip ilk gruptakilerin toplam gelirden aldığı pay yüzde 5,8 düzeyindedir. Yani en zengin gruptakilerle, en yoksul gruptakiler arasındaki gelir farkı 8,1 kattır. Bu fark 2007 yılıyla aynı…OD
Yaşam kalitesi bakımından, dünyada 250 ülke arasında (büyük şehirler sıralamasında) İstanbul’un 114. sırada olduğunu da göz önüne getirisek, daha geniş perspektiften bakmış oluruz.
Ey Muhammed! De ki: “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? “Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar ” (39 Zümer, 9)
Eğitimin önemi nedir?
Bir toplumda, yoksul ile zengin arasında bir çıkar çelişkisi olduğu bilinir. Özellikle ülkemizde, ulusal geliri paylaşmadaki adaletsizlik uçurumunun kanıksanması, ahmaklığın kronikleşmesi anlamına geliyor.
Bu çıkar çelişkisinin sonucunda, para gücüyle bünyesinde barındırdığı bir avuç eğitimli insanın bilgi ve aklını kullanarak, kanunların boşluğundan (ve dolu tarafından) zengin kesimin yararlanıyor olması ve çelişkinin karesel bir boyut oluşturması, yoksulun sermayesi olan umudu bile baskı altına alıyor, kader kavramını umudun yerine koyuyor.
Bu ilginçliğin püf noktası nedir?
Egemenlerin kadrosunda ekmek yiyen eğtimlilerle, geçimini daha çok bağımsız sürdürme fırsatını bulan eğitimli ya da boştagezerler, toplumun geleceğine ait projeler hakkında (genellikle) aynı düşünmüyorlar. Bağımsızlık ve bilgi yan yana gelince, daha objektif ve insani düşünme fırsatı güç kazanıyor.
Demokrasinin en affedilmez özelliği, bilgiye değil, sayıya bağlı kalmasıdır. Kapitalist sömürü düzenlerinin ideal tercihi olan böyle demokraside, cahil sayısının fazla olması, işgücü maliyeti ve egemenliğin pekiştirilmesi açısından oldukça önemli görülüyor olmalı!
Bir yanda cahil çoğunluğun tercihi, diğer yanda aydın çoğunluğun tercihi…
Bilgiye dayanmayan tercihler, tercih yerine “talimat” özelliği arzeder.
Bu durumda etik ve akılcılık açısından demokrasinin sonuçları nasıl meşru olabilir? Baştaki ilgili ayeti burada dikkate almayan, özellikle (AKP ve SP güdümlü olarak) dindar kesimin olduğunu düşündüğümüzde, takiyyenin boyutunu da görmüş olmaktayız. Zaten, bu satranç oyununda AKP’nin -örtülü-amacına ulaşabilmesi için solun bir kanadına, piyondan at yapma fırsatı tanırken, kendisinin piyondan vezir yapacağının bilincinde olması, sonra da o atın ve de şahın daha kolay avlanmasının fırsatını yakalama gücü, o solun farkında olmadığı önemli bir noktadır.
İran devriminde aynı iyi niyetliliği gösteren sol gurupların “ne koparırsak o ‘kar’dır” mantığıyla, Humeyni’ye destek vermeleri ve iktidar elde edilince bir bir idam edilmeleri, ilgisi zayıf da olsa, birşeyler çağrıştırmalı.
HaberTürk’ün yaptırdığı 2010 referandumu anketlerindeki rakamlar, sonuçların “evet” lehine ağırlık kazandığını belirtmesine rağmen, ilginç bir tabloyu da belirtiyor.
En ilginç tablolardan biri bu. Eğitim düzeyi arttıkça “Hayır” oyları öne geçiyor.
Üniversite mezunlarının yüzde 41,7’si “Evet”, yüzde 58,3’i “Hayır” diyor. Yüksekokul mezunlarında da durum aynı. Onların da yüzde 41.4′i “Evet”, yüzde 58.6′si “Hayır” diyor; Lise mezunlarında “Evet’lerin oranı yüzde 47.9, “Hayır”ların oranı yüzde 52.1. Ortaokul ya da ilköğretim mezunlarında “Evet’ler yüzde 47.9, “Hayır’lar yüzde 52.1 oranında. İlkokul mezunlarında “Evet’ler yüzde 62, “Hayır’lar yüzde 38. Herhangi bir eğitim almamış olanlarda ise “Evet’ler yüzde 65.1, “Hayır”lar yüzde 34.9 oranında
Anayasa (bizde), insan temel hak ve özgürlüklerinin çerçevesini belirler; ayrıntıları alt yasalar belirler(miş).
İnsan temel hakları bütün ideolojilerde aşağı yukarı benzer olabilir ama, öyle kritik noktalarda yatan manevralık “örtülü virüsler” var ki, “kullanmayanın yasasını kullanırlar” a götüren kapı oradan aralanır. Hakların kullanılmasını verip de, onun kullanılması için gerekli donanımlardan yoksun bırakılan bir düzende sahtekarlık, beynin en kuytu yerinde ağırlanmaktadır. İşte o noktadan sonra, kolektif yaşamda dejenerasyon hızla yayılır, insana özgü bazı temel değerler aşınır ve yeni oluşan değerler kanıksanarak, alışkanlık haline geldiğinde, “hak” kavramı yasalıktan çıkar, geleneksel boyut kazanır. Sonra onu yok etme gücü bir daha elde edilemez.
Bir yanda alternatif yaşam modülleri işletilen DİN kurallarının resmi ve özel olarak tavizsiz uygulanması, diğer yandan “anayasal hak” diye istiflenen paketin aynı paralellikte ve her iki tarafta da oynayan kişiler tarafından bu topluma sunulması, kocaman bir çelişkiden ibarettir.….
Neden Hayır?
-TC sınırlarında yaşayan bütün vatandaşların elindeki maddi varlıkların ve makamların meşru olup-olmadığının hesabının sorulacağı “Nerden buldun”? sorusunu sormayan,
-Sosyal demokratik devlet vurgusunun güçlendirilmesi ve yurttaşlık temelinde tüm farklılıkların güvence altına alınmasını dikkate almayan,
-Deniz kıyılarının, orman bölgelerinin, ulusal zenginlik kaynaklarının yağmalanmasını önleyecek bir madde bulunmayan
-İşsizlerin yoksulların güvence altına alınması ile ilgili herhangi bir kayıt düşmeyen,
-12 Eylül darbesi ile özdeşleşen 1982 Anayasa’sının icat ettiği YÖK ve benzeri kurumların ortadan kaldırılmasına teşebbüs etmeyen, 12 Eylül darbesi ve darbecileri ile hesaplaşmayan, onun yerleştirdiği kurumlara hiçbir biçimde dokunmayan,
-Seçim barajlarının ve yasaklarının ortadan kaldırılmasına ait bir madde bulunmayan,
-Devlet ve çeteler tarafından cinayete uğrayan (faili meçhul) lara ve canlı kayıplara karşı bir tazminat girişimi bulunmayan.
Hak arama hakkının sembolik* olarak kalmasını önleyecek olan maliyetleri, ortadan kaldırmayan, böylece, hak arama gücünü sadece zenginliğe yönlendiren anlayışa dur demeyen,
12 Eylül Liberal Anayasa taslağına HAYIR.
* * *
Mevcut Anayasada bulunan birkaç maddeyi irdelediğimizde, toplumun büyük bir kesimi için ne kadar sembolik kaldığını göreceğiz.
*Kanun önünde eşitlik
MADDE 10. – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
*Eşitliği bozan bir yığın nedenler sayılabilir. Önemli olan müeyyidelerin ne olduğundan ve alınacak önlemlerden ve ciddiyetten söz edilmelidir.
(Ek: 7.5.2004-5170/1 md.)Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.
*Dindar ve gelenekçi ailelerdeki din eksenli kadın-erkek eşitsizliğine karşı önlem alınmamışsa, hükümsüz bir maddedir.
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
*birçok imtiyaz varlık yoluyla sağlanmaktadır. İyi bir iş bulmanın yolu eğitimden geçer ise, eğitimin tümü parasız olmadıkça, o imtiyazın olmadığı madde hükümsüzdür.
MADDE 25. – Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.
*Düşünce icraata döküldüğü an, çok aydının telef edildiği devlet dairelerindeki terfilerde, çalışma koşullarında, işe almada, adı konmamış baskılara uğratılan bir tarih ile hesaplaşılmadığı sürece bu madde hükümsüzdür.
MADDE 24. – Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir
*İsteyen Hıristiyan, Musevi, hatta Ateist olduğunu ve gereklerini aynı güvencede ve olanaklarda sağlayamıyorsa, hükümsüzdür. Örneğin, Diyanet bütçesine ayrılan kaynak, ateizm ya da rakip dinler için eşit harcanmıyorsa, bu madde hikayeden ibarettir.
MADDE 23. – Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir
*Yerleşme ve seyahat etmek için yeterli maddi imkana sahip olmayanlar için bu madde hükümsüzdür, Bu nedenle “herkes” sözcüğü bu maddeden çıkarılmalıdır.
MADDE 18. – Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır.
*Bir tarafta açlık ve kronik işsizlik varsa, bu durum “zor”u izah etmez mi?
MADDE 17. – Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.
*Maddi ve manevi varlığı olanlar için yararlı bir maddedir. Olmayanlar için ise hükümsüz. Öyleyse, buradan da “herkes” sözcüğü çıkarılmalıdır.
MADDE 6. – Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
*Oysa, uygulamada “Millet, kayıtsız şartsız EGEMENLERİN” oldu.
Egemenlik Allah’ındır” gibi, Kurandaki ilgili ayet ile çelişen bu madde, birçok dindar için hükümsüzdür. Aynı zamanda, egemenlik hakkı da bilgi ve bilinç ile korunduğuna göre, bilginin maliyeti ancak varlıklılar tarafından karşılanabildiğine göre, cahiller için bu madde hükümsüzdür.
Ek bilgi: 2008′de (Anayasa mahkemesinin iptaline rağmen) 5510 sayılı yasa ile getirilen Genel Sağlık Sigortası kanununda, kız çocukların baba sigortasından yararlanmasını -ünv.de okuyırsa, 25 yaş ile sınırlamuıştır. Oysa yeni taslak maddelerinden birisi, “kadınların ve çocukların pozitif ayrım yapılması, eşitlik ilkesine aykırı değildir” diye yazıyor. Önce kaybettiriyor, sonra bulduruyor ve “bu bir kazançtır” diyor!
>Bu gün mayhoştum ve duygusal tutukluk hali yaşıyordum. Bu bir ağrıydı sanki. Güncel hayattaki sıradan hiçbir eylem açmıyordu beni. Bir derdim mi vardı? Hayır, nedeni çok belli olmayan duygusal tutsaklıktan başka birşey değildi. Gri bir tutsaklık… Pek alışık olmasam da, birkaç yudum alkol çekmişti canım. Bilgisayar karşısına geçtim ve deli danalar gibi anlamsız fink atıyordum. Yolum, Ali Zafer Sapçı dostuma düştü.
Bir tablet “aranjuez mon amour jean francois maurice” al hemen geçer dedi sanki. Aldım ve 1 saat sonra hiç birşeyim kalmadı o gri duruma ait.
Sensizliğin, griye çalan yanı var ya? Bazen öyle bir düğüm ki… Düşünmezsem her yanım tozpembe gibi; ama, ıslandığımda çamurdan bir heykel!
Bir yolunu bulup düşünebildiğimde, iki kere ikinin kapısını çarpasım gelir.
Sen bana yaşamaksın, canlı kalmaktan öte. Sana yazılan şifreyle seni anlamak dokunabildiğim yere kadar uzanmak, çakışma ihtimaline bir ahenk sağlamak için, arıyorum seni.
işte öyle…
Yasaların yasaklarıyla, özgürlüklerin hakları çatışırsa biryerlerimizde, işte tam o anda, biraz daha fazla insan olasım gelir. Ölümsü duruşunun izdüşümü biraz eğri durur nabzımda o zaman…
Elimde değil, yüreğimde düğümlenen bir bilmece gibiyse yaşmak, tırnaklarıma “düş düşer” oracıkta. Özlemlerim örselenirse nasıl dik durabilirim ki! “Eğilmenin de bir adabı vardır” diyorsam inan bana. Doğrular, yalnızca doğrulara eğilmeliyken…
İşte öyle….
Öyle bir matlıkta kaçı kaçla çarparsanız çarpın, yine de “elde var hüzün” diyor Şair Attila. Ama bu hüzün kızıl kokuyorsa, biraz dur ve düşün! Eşitliğin bozulamadığı bir savaş ganimetinin nimetlerini….
Atmosfer leş kokarken, uzlaş diyorlar bana. Bedelsiz istimlak edilen “ortayolda” uzlaşmak nasıl bir şey? Onurum sevdamdır bu hayatta sevdamı kumara basmam isteniyorsa rest!
Bilirsin, Bir kıvılcımla başlar büyük yangınlar. Sevdadan aşka salınan dalgalar da öyle.
Bazen dudaktan dudağa kurulan köprüden geçebilmektir yaşamak. Ve ruhuna en esnek mızrap ile dokunmak. Her dokunuş okşamaktan beter olmalı iliklerinizde. Kimi dudağınızın ucunu, kimi yüreğinizi yakabilir. Yaksın!
Her yangının izi bir nasırdır bu yolun ağarttığı saçlarda ve kararan kalpleri renk düellosuna davetin asaleti bir başka. Hangi yana baksak orada bir dünya, Hangi yana dönsek orada bir insan var.
Yaşamaktır, düğümü kör eden ağıtları kanatmak ve bu şarkıya akor basmak için tırnak uzatmaktır yaşamak… işte öyle
> “Sıcaklar, tansiyon, kalp frekansı, kafa-beyin çalışması, hatta çalışmaması…..” joker kelimeleriyle çeşitli cümleler kurulabilir bu aralar.
Diyeceksiniz ki, “düşünme değil, yaşama mevsimidir bu ay”. Ne desem ki….
Her neyse işte, Blog yazarlığı ve blog izlerliğinin tansiyonu da diğer yaz mevsimlerinde olduğu gibi böyle olmuş bu zamanda,.
Dinlenmenin bir başka versiyonu da “dedikodu” değil midir? FF’ler bu yüzden revaçta olabilir mi? He valla, bu da öyle birşey. Ama facebook’un günahını alamam; orada konular ve ilgi alanları cıvıl cıvıl bahar kokuyor.
Yaz uyuşukluğuna rağmen, i-net platformlarında en popüler ilgi alanı, “dokunulan tabular” geldiğini sezi-yorum, hatta biliyorum. Örneğin, forum sitelerinde din konusu açıldığında, sanki bütün camiler boşalır, orada cihat başlar. Birkaç ateist ve değişik ist’ler, ortaya küçücük atom parçacıkları attığında, ayak sesleri ve tozu dumanı, görüş alanını matlaştırır. Desem de, son zamanlarda sanırım biraz liberalleşme eğilimleri ağır basıyor gibi. Eski din tansiyonu yerini katıksız antikemalistliğe bırakmış.
Friend Feed’lerde karın ağrısından tutun, sinek ısırığına kadar bilumum vıttırı vızzıklar manşet olur. Ciddi manşetler de düşer aradabir ama, feed’in rajonu pek yemez onu. Msn çetten birkaç hacım daha geniş gibi.
Twitter denilen kapı ise, bildiğim kadarıyla, BUtürkünün sorusuna cevaben icat edilmiş olduğuna yemin ederim valla… “Deniz dalgasız olmaz, sen nerdesin nerdesin”. Ben şurdayım burdayım. Denizin dalgasındayım, güzellerin sevdasındayım…… vs. Oh, işte size yaz tatilinin “Twitterfriendfeedi”.
Blogaşırı yazarlığa adım atan 3 Blogdaş var ki, onlar üzerine ayrı bir yorum zamanı gelecek.
Reytingi bol kepçe konulardan bazıları da aşk-meşk-stres-yemek-memek-sevmek-sevilmek…vs. Küçümsemiyorum bunları asla. Hayatı anlamlandıran ve devamını sağlayan konular üzerinde geyik yapmak.. geyik dedim de aklıma geldi, bu sıcakta geyik kebabı …. Hoşt!
Bir de çocuk büyüten anneler blogları var ki, hayatın ta kendisi ve sağlıklı bir nesil yetiştirmenin en ince paylaşımları burada. Bu Blogların reytingine dil uzatmak şurda dursun, elimden gelse Nobel Ödülünü vereceğim onlara. Yalnız bir soru takılıyor aklıma, bu blog yazma uğraşısına harcanan zaman dozunu aştığında eşlerine, “sanal alem” sendromunu yaşatıyorlar mı? Bizde biraz vardı da, hallettik sayılır orta şekerli….
Bir başka reyting, acındırma tansiyonu olan blog yazıları. Bizim millet öyle konulara bir tutam göz yaşı ile hücum ediveriyor dalga dalga. Karakteristik özellikmiş bu. İnanmıyorum ben de avrupakılar gibi. “Erdemli özelliklerimiz”den biri olarak övünmekteyiz böyle hücumlarla. “Türk toplumu yardımseverdir” tezimizi yutmayan Avrupa birliği, bazen enayiliğimizi yüzümüze vuruyor ve utanmadan utandırıyorlar bizi. “Sosyal güvencesi olmayan, olursa da yok gibi çalışan bir toplumsal sistemin acı biberli turşusunu kurun demeye getiriyorlar. Yangına bir damla göz yaşıyla koşmuş olmak yangını söndürmez, tam tersine körükler ve “sevap”tan öte bir kazancınız olmaz” demek istiyorlar mealen. Mağdur edebiyatı değil, protesto savaş edebiyatı bir yere taşıyabilir ama, “nemelazım”a acilen bir aşı lazım.
Son olarak, felsefe-bilim-sanat yazıları reytingi var ki, onların derdi sayı değil, nitelik olmalı. Ancak, yazı altında bir pencere icat edilmiş; karşılıklı iletişim insanların emeğine ve paylaşımına verilen saygının ifadesi yazılsın diye açılmış bir pencere. Oraya uğramak, düşüncesini olumlu ya da olumsuz yazmak, yazarını yönlendirmesi ve motive etmesi açısından oldukça önemli buluyorum. Eleştirinin kalitesi ne olursa olsun, tek kelimelik cümle dahi bir izlenim bırakıyor yazarında. Düşüncede toplumsal orkestranın ritmini düzenleyen önemli bir uygarlık davranışı olarak kabul edilmelidir bu. İşte sorun, bazı blog yazarlarının, okurlarının farkında olmuyor izlenimi vermesidir ki, çok sevimli bulmuyorum. Çapı ne olursa olsun, “zamanı olanlar için” büyüklük kompleksine yenik düştüklerini fark edemeyenler, kaliteli okurunu yitirmeye mahkumdurlar. Kaliteli Blog yazarlarının böyle bir durumdaki hassasiyetlerinin farkındayım ve onlara hayranlığımı ve teşekkürlerimi bırakıyorum aha bu sayfaya.
Blog yazmak, insanın ufkuna doping yapıyor. Yazılı düşünmek yalnızca profesyonel yazarların tekelinden çıkmış, koro halinde yazılı düşünebilmenin avantajını yaşayabiliyoruz. Bu yüzden Blog’ların tansiyonu ve kalp atışları mevsim sıcaklığına kurban gitmemeli.
akdeniz akşamları | izlesene.comBaharı çok sayıkladık ve rüyasından uyanmak çok uzun sürmedi. Bahar uykusuyla “ful şarj” olarak yaza girince, anladık ki zaman ölçüsü astronomik değil, fizyolojik etkenlerle ölçülebiliyormuş.
Toy zamanların palavra yüklü aşk mektupları başlı başına bir edebiyat ürünüydü. Bunlarda biri, ey sevgili, bütün denizler mürekkep olsa, bütün ormanlar kalem olsa, bütün gökyüzü kağıt olsa, sana olan aşkımı yazmakla bitiremem.
Evet, arkadaş “bitiremez”! Söz konusu “yaz akşamları”ysa, gerisi teferruat (teferruat kısmı milliyetçi mafyadan çalıntı) böyle durumlarda arkadaşa kefil olmak vaciptir.
“Seni çok seviyorum” demenin usturuplu yolunda aşk nağmesi bir başka notadan çalar. Divan Edebiyatının “süslü nesir” yığıntıları aç karnına aşkı bile mubah sayar. “Ne yani, yoksulun aşkı olamaz mı”? türünden sorular karşısında apışıp kalırım tabi. Ama, koşulların tam takım olduğu durumların sevdası aşka boyun eğdirir de ondan…
Koyu sözcükleri bir arada takım olarak düşündüğümüzde, tam bir “yaz yaşamı”nın joker malzemesi olarak, demek istediklerime sırılsıklam cuk oturur.
Yaz sıcağı, deniz serinliği, orman gölgesi, gökyüzü mavisi ve bunlara paralel yaz ve yazı aşkı… yazı yazmaya aşıkız da, yaz aşkı yazı aşkının üzerinde ağırlık yapınca, nefes almak zorlaşıyor. Yaz aşkı mevsimlik aşk olarak bilinse de insan, ömürötesi hayat arkadaşına yazın bir başka aşık olamaz mı? Düşünmem lazım.
Aslında alışkanlık olmuş aşk sanki aranan bir duygu potansiyeli! Dedim ya alışkanlığın zinciri kalın olurmuş. Oysa daha önce demiştim, aşk değil sevda idi mum yakıp, ışığında amuda kalkmak istediğimiz durum. duygu grafiği Fizyolojinin ruha yansıttığı “haz an”ı ile saat kadranındaki hareket arasında hiç benzerlik kuramazsınız. Tren yolculuğunda pencere kenarından telgraf direklerinin hızla hareket ettiğini, içinde yol aldığınız trenin yerinde sabit durduğunu sanmak gibi olur baharda geçen zamanlar ve akıp giden zaman duruyormuş gibi olur içinizde. Derken, gelir yaz, cırcır böceği çalar saz. Kumrular aynı saatte cilveleşir ve “gu gu guk” nakaratıyla, tüm mahalleliye “günaydın” çeker her sabah. (İpragaz satan bayi arabaları da kumrulardan öğrenmiş olabilir “melodik günaydını”).
Gökyüzünün en duru mavisine serpiştirilmiş yıldızların ne anlamı olur ki, sevgilinin saçlarına ve gerdanına Divan edebiyatı kıvamında takılamadıktan sonra. Akdeniz otellerinin yıldızlarıyla, mehtabının yıldızları, “yıldızlar savaşında” her akşam. Ama, bu savaşın galibi sadece sevdalılar.
Akdeniz Akşamları Bir Başka Oluyor Hele Birde Aylardan Temmuz İse Bambaşka Sahilde İnsanlar Kol Kola Sımsıcak Coşmamak Elde mi Böyle Bir Akşamda İşte Ben Böyle Bir Akşamda Aşık Oldum (hayır sevdalandım, sevdam yatay seyir izliyor ve koca yıllar eğip bükemedi, şeytanın kulağına paslı çivi)
Bu yazıyı hazırlarken, bir dans uzmanı asla ol(a)madığımı belirtmek istiyorum. Ancak, müzik kulağı, ruhu ve eli olan ve biraz da ilgi alanına kıyıdan köşeden giren ve içinde ukte kalan biri olarak, anladığım kadarının genel analizini yapmaya çalışıyorum.
Dans ve Oryantali İnsanın birkaç çakrasını gıdıklayan, estetik düşüncenin, beden üzerindeki izdüşümü olarak anlıyorum.
Doğadaki karmaşa ve bilinmezliklerin kaygısı, insanda “ahenk beklentisinin önemini kışkırtıyor. Belki bu yüzdendir, dans ve oryantalin beden bölümlerinde keyfi okşayan yansıması. Ritmik ahenklerin düşünce ve duyguya yansıyan serinletici etkisi de öyle…
Dans ve oryantal, daha kadınsı bir gösteri olarak kabul edilebiliyor. Belki bu yüzdendir zıtların çekim gücündeki espri. Kadınlar bu durumu nasıl algılar, bilemem?
“Çakra” deyip de geçmeyelim. Sanki, insanın ve hücrelerin kımıldaması için ilk tetikleyici hareket komutunu veren enerji orada saklı. Yalnızca bedenin kımıldama enerjisi değil, aynı zamanda sevincin, coşkunun, hazzın, çılgınlığın… vs. kumanda kolu da çakrada mevzilenmiş. Dans ve Oryantalin üzerimizdeki erotik etkisi de, o ahenkli davetin taşıyıcı misyoneri sanki.
Dans, Fransızca kökenli bir kelime olarak, Avrupai estetik beden figürünü ifade ediyor(muş). Daha matematiksel yaşayan Avrupalının estetiğe olan yatkınlığı biraz sırıtıyor gibi.
Erotizmin Playboy versiyonundaki sahtelikle, Amerikan güreşi dedikleri, boks pistinde yapılan gösterinin ne kadar estetikten ve gerçekçilikten uzak olduğu bilinir. Bunun danslarına yansımadığını kim söyleyebilir?
Batı türleri olan, Paso Doble, Flamenko, Bale, Tvist, Mazurka, Break Dance, Rock’n Roll, Vals, gibi dans çeşitlerinin içinden “Vals ve Paso Doble”yi çıkarın, gerisini çöpe atmakta bir sakınca göremem. Ama, Tango, Çarliston, Cha Cha, Swing, Mambo, Samba, Salsa, Merengue, Bachata, Rumba, gibi Güney Amerika ülkelerinin dansları daha özgün ve doyurucu olduğunu söylemek zor değil.
kadın bedeni ve ruhunun özgürlüğünü nasıl cömertçe ortaya koyduğunun, derinden gelen bir anlamının olduğunun ip uçlarını verir. Doğulu oryantalci kadınların, batılı dansçılara göre daha fazla çaba ve etkileyici yetenek içinde olduğunu, “varlık” çabasının bu bahaneyle aralanan kapısı olabilir mi?
Öyle düşünüyorum..
Oryantal’in, tek başına doğu oyunu olarak sosyal-müzikal, Oryantalizmin ise siyasal bir yanı olduğu bilinir. Batılıların, doğu kültürü üzerindeki “merceklerinin adına oryantalizm” demişler. Batılının 18. yy.dan bu yana. doğulu üzerindeki çıkar çelişkisine giden, kültürel itiş-kakışta dansın, oryantalin üzerine çöreklenmesini mi sağlanmaya çalışmışlar?
Oryantalist, (Doğulu) bu tip düşünmeyi temsil eden kişidir. Erkeği, güçsüz ama yine de garip bir şekilde Batılı, beyaz kadını tehdit eden kişi olarak tasvir edilir. Doğulu kadın ise çarpıcı derecede egzoteik ve hakimiyet altına alınmaya isteklidir. Doğulu kültürel ve ulusal sınırları aşan bir klişedir./Edward Said öyle diyo.
Tanımın içinde pek yabana atılacak cümle, hece, hatta harf bile bulmak zor!
BU ve benzeri durumlar az kanıt sayılmaz! Ancak, bu tanım, dansın oryantale üstünlüğünün değil, doğulu erkek toplumunun, kendi yasaklarının altında nasıl ezildiğinin aşağılandığının kanıtı olabilir.
Türk Padişahları’nın genellikle batılı kadınlarla evlenme tercihinin ve sarayda cariye kılığında dansöz beslemelerinin anafikri hangi duygu ve düşünceye dayanır? Bu da başka bir konu.
Sarhoş:Batsın tabi ki, belki altı üstünden iyidir abiciğim”
Bektaşi:”biz ayık kafayla batıramıyoruz ki sen sarhoş iken batırabilesin”(ben uydurdum)
BATSIN BU DÜNYAyoutobe-Orhan Gencebay “DÜNYA” KİM? TANIDIK BİRİ Mİ?
Ya adresi? Marifeti ne? Nasıl giyinir? Ne dümenler çevirir de kargaşaya neden olur?
Yazıklar olsun, yazıklar olsun Kaderin böylesine, yazıklar olsun Herşey karanlık, nerde insanlık Kula kulluk edene yazıklar olsun.
Başa gelenler “kader” ise, bundan da şikayetçiysen, “kula kulluk ya da tanrıya kulluk” ne farkeder! kaderde kulluk var ise bu işler böyle karmaşık yürür/bu çelişkiye yazıklar olsun .
Batsın bu dünya, bitsin bu rüya Ağlatıp da gülene, yazıklar olsun Dolmamış çileler, yaşanmamış dertler Hasret çeken gönül, benim mi olsun..
Bu dünya değil de, içindeki parazitler batsın deseydin, bütün kasetlerini koleksiyonuma dahil ederdim.
Ben ne yaptım, kader sana Mahkum etti, beni bana Her nefeste, bin sitem var Şikayetim yaradana, şikayetim yaradana.
Şikayetin yaradana, isyanın kula kulluk edene, kader ve şer Allah’tandır, fazla kurcalama.
.
Şaşıran sen mi yoksa ben mi, bilemedim Öyle bir dert verdin ki, kendime gelemedim Çıkmaz bir sokaktayım, yolumu bulamadım Of…of…of…of…of…of..of..of…..
Şaşırtan O, şaşıran sensin bu kör gidişe göre… gören göze göre asıl şaşırtanı bulamazsan, suçu “yaradana” yüklemek kaçınılmaz.
Ben mi yarattım, ben mi yarattım Derdi ızdırabı, ben mi yarattım Günah zevk olmuşsa, vefa yorulmuşsa Düzen bozulmuşsa, ben mi yarattım.
Evet sen yarattın gardaş, tanrıyı da dertleri de… ama tek başına olmadı bu iş,
suç ortakların oldukça fazla. Izdırabın yaratılmasında karanlığa kurşun atanın da payı var. Şikayetin yaradana değil de,
düzenbazlara olsaydı, birkaç çilekeşi de uyandırabilirdin elindeki mikrofon gücüyle.
Batsın bu dünya, bitsin bu rüya Aşksız geçen ömrüme, yazıklar olsun Dolmamış çileler, yaşanmamış dertler Hasret çeken gönül, benim mi olsun.
Karnın aç ise, kalbin aşksız geçmeye mahkumdur. Aç karnına aşk olmayacağını bilmelisin. Ömrün aşksız geçtiğine göre, çektiğin çileler, dertler, hasretler arabesk hayatın ürünleri olduğunu anlamadığın sürece, kasetlerin yok satmaya daha da elverişli olacaktır.
Ben ne yaptım, kader sana Mahkum etti, beni bana Her nefeste, bin sitem var Şikayetim yaradana, şikayetim yaradana.
Kadere karşı geliyorsun, dinden çıkıyorsun gardaş, farkında mısın?
Adını koy bu isyanın, ateist, teist her ne ist ise o ist….
Aranan “dünya” Kader mi yoksa?…..
Ya kaset satış tirajından vazgeçeceksin, ya da çelişkilerinden;
Düşünceler amaçları doğurur, amaçlar eylemlere dönüşür, eylem alışkanlıları oluşturur, alışkanlıklar da KARAKTERİ belirleyerek, kaderimizi tayin eder./Trion Edwards
Elif Savaş Felsen İle Fazıl Say arasında geçen “arabesk müzik” tartışmasından yağ çıkaracağımı söylemiştim
Yağ’ın mecaz anlamda pek hoş karakter modeli çağrıştırmadığı bilinir. Ancak, yağ çekmek ile yağ çıkarmak arasındaki farkı yazının ilerleyen satırlarında okursunuz.
Fazıl Say, tartışmada özetle şunları demiş:
-Arabesk müzik arabesk yaşam tarzının betimlemesidir. Aydınlığın , çağdaşlığın ve öncülüğün, sanatçılığın sırtına külfetdir. Emek karşıtıdır-duyarsızlıktır ve yaratamamaktır! Etik dışı “yalan dolanla” doludur. Ortadoğu işi- 3. Sınıf ,acındırmaca-tembellik-yeteneksizlik- rant- çamur-muallaklıklar üzerinden yaşar.
Elif Savaş’ın cevabı: Müzik piyasası denilen şey, herşeyin piyasası gibi kirli. Konu o ise başka. Arabesk müziğe toptan bir müzik çeşidi olarak karşı olmayı anlamam mümkün değil. Arabesk müziğin çıkışının, sevilmesinin sosyal sebepleri var. Blues, hip hop, arabesk, funk, metal, getto muzik asağılandı mı, aşağilanan müziğin ta kendisi oluyor. İyi müzik nereden, ne gelenek ve ne cins insandan gelirse gelsin, iyidir diyorum.
Bu tartışmacıların birinden taraf olmak şart değildir bir fikre varabilmek için. İkisinin de doğruları ve teğet geçtikleri durum vardır bana göre.
Fazıl Say, Kemalistliğin sol yanından bakan biri olarak diyorsa bunları, Kemalist sistem içerisinde protest müziğin başına gelenlerin hesabını da sormalıdır. Hatta, Mısır filmlerinden aktarılan arap müziklerine getirlen yasakların sonucunda türemişse bu arabesk müzik, yine Kemalist düzenin acemiliğini ve gereksiz yaskalarını da sorgulamalıdır. Arabek müziğin bir altyapı ürünü olduğunu söylüyor ama, mağdura mı öfkeleniyor, mağdur edene mi burası belli değil.
Elif Savaş’ın arabesk müziğe yaklaşımını, dindarların yoksul varlığından (sadaka kültürüyle) sevap kazanmayı düşleyen yoksulsevciliğe benzetiyorum. Müzik piyasasının ticari kirliliğinden şikayet etmesi kadar, arabesk nedenler üzerinde fikir yürütmesini de bekliyorum. E. Savaş’ın bu konuda detaylı düşüncesini kısa atışmadan çıkarmak elbette zordur.
Söz konusu bu müziğin insan duygusunda bıraktığı izi bir tecih kapsamıdan daha fazla boyutunun olduğunu ıskalayamayız.
İşin bu kısmında konuyu tarihi ideolojik, sosyolojik boyutundan çıkaramayız. Çünkü, bu topluma egemen olanlar bundan yeteri kadar yağ çıkarmaktadırlar.
Geniş yığınların aleyhine işleyen bir alet olarak kullanılan bir ilgi alanıyla karşı karşıyayız. Nasıl ki kişilerin din ve tanrı inancını değil, bu inancın sömürü aracı olarak kullanılmasını ve farkındasızlığı kınıyorsak, arabesk yaşamın benzer etkilerine aynı duyarlılığı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum.
Arabesk müzik, tarihsel, sosyolojik ve ideolojik kökenden ayrı düşünüldüğünde, kültürümüzde, masum bir müzik türü olarak yerini alacaktır. Aslına bakılırsa, bütün müziklerin kökeni belli, bir kültürün yansıması olduğu anlaşılır. Ancak, müzik türlerinin insan duygu ve davranışlarında yarattığı sonuç bakımından düşünüldüğünde, arabesk müzik türünün pasifliğe katkısı daha çok dikkat çekmektedir.
Şu 5 maddelik sürecin sonucundan arabesk müziğin doğuşunu teorik olarak düşünebiliriz
1- Toplumsal yaşam gereklerimizin temel taşı olan varlıkların paylaşımındaki adalet-sizlik 2-Adalet-sizliğin yarattığı ruh hali ve beklentiler. 3-Gücü elinde tutanların toplumun taleplerini dile getirecek olan örgütler üzerindeki fiziksel, örgütsel ve kültürel baskısından dolayı tepkisini hedefe gönderememek 4-Baskının sonucunda, geniş yığınlarda zor yaşam koşullarına karşı oluşan duygusal tutum, sindirilmişlik sosyal yaşam fark uçurumu. 5- “ilk 4”e bağlı olarak, İlişkilerde yağ-cılık kültürü, müzik algısında kadere ağıt, duygusal nötürlenme, sürekli kullanılmaya elverişlilik …
Arabesk kültürün özünde, “yangına ağıt yakmak” ama onu söndürmeyi düşünememek gibi bir anlamsızlık vardır. Ya da yangını gözyaşıyla söndürmek ve suya sabuna dokunmamak… yangını ateşleyen nedenler ve kimlikler , arabesk kültürün ilgi alanına giremez
Arabesk kültür (F.Say’ın dediği gibi), çaresizliğin, çözümsüzlüğün ve boyun eğişin sesidir daha çok. Eğlence sektörü (E. Savaş’ın dediği gbi) bu yoğun benzerliğin nemasını toplarken, (benim dediğim gibi) bir yandan da düzenin kaymağını yiyen egemen sınıfın işini oldukça kolaylaştırmaktadır. Cumhuriyet tarihinde protest müziğe yapılan baskılar, nasıl ki egemen ve asalak sınıfın çıkar kaygısının bir ürünüyse, arabesk müziğin başına gelmesi gerekenler de bir rövanş kaygısı yaratmalıdır.
Cumhuriyet devrimi kültürel dönüşümü hızlandırmak için Arap kültürüne tamamen sırt çevirirken, Mısır sinemasından yansıyan arap müziğini Amerikancılık yandaşlığnın sonucu olarak engelleyemedi. Devrime direnenlerin, halk üzerindeki kültürel kalıtımlar üzerine oturmaları zor olmadı. Bu kapsamda Arap müziğini, batı enstrümanlarıyla çeşitlendirerek, bir arabesk sentez piyasasını oluşturabildiler.
Halk sosyal, kültürel, ekonomik olarak ulusal kaynaklardan payını yeterince alamadığından, mevcut düzen ile barışık yaşayamadılar. Böyle olunca, üzerlerine bindrilen çeşitli baskılarla (darbe vs.) kendilerini arabesk yaşamın içinde buldular.
Başlığımız,”arabesk yaşamdan doğan müzik”idi. Demek ki, arabesk yaşam arabesk müziğin anasıdır. Asıl sorun Ana-evlat arasındaki ilişkiye müdahale değil, anayı kısırlaştırmaktır.
Arabesk tutum “tayin edilmiş bir kader” olarak, acılı öfkenin sabıkalı hedefe kilitlenmesini önleyen jammer gibidir.
Batsın Bu Dünyaşarkısının öyküsü bir başka yazı konusu olabilir.
>Zeyno, “mim”lemiş. Türkçesini “meraksavma” anlamında kullandığımızdan, O’na ilgisinden dolayı teşekkür ediyorum.
Açalya Bu “Mim”i icat edenleri güzelce haşlamıştı; mim yerine “sobe” sözcüğü daha anlamlı bulunmuştu. Yine de, uyuyan dev “mim”cilere tekrar olsun.
“meraksavma” görevimiz :
1. Hangi işleri yarım bırakırsın ya da bıraktığın neler var?
Başladığım bütün işleri.. çünkü “başlamak bitirmenin yarısı”
2. Yakın zamanda kaybettiğin biri var mı?
Kaybetmek için önce bulmak gerek, oysa kaybetme ihtimali olduklarımız önce bizi bulanlardır. bulduklarımız için düşünüldüğünde, bu dondurucu bir espri olurdu!
3. En ağır bulduğun, sana dokunan bir yemek var mı?
Civa buharlı çorba. Bu yüzden perhiz yapıyorum.
4. Cinsellik ve aşk anlamında unutamadığın biri var mı?
Kırılacak yerimden (bu kalp de olabilir, kemik de) “pas tutmamak” için pas geçiyorum bu soruyu?
5. Çocukken sevdiğin çizgi filmler?
Çocukken en sevdiğim çizgi film, sokakta oynadığımız sek-sek oyunu çizgisiydi
6. Blogger’a ne zaman kayıt oldun? Kim vesile oldu? Nereden duydun?
Sanırım galu-beladan bu yana. “Galu”yu hiç bilemedim de, “yazmak” fiili tatlı bela olarak “çizmek” fiiliyle başlamıştı. O gündür bu gündür, yazarım ve çizerim.
Daha sonra, Radikal Gazetesi internet sayfasındaki yorumlarımdan beni keşfeden sevgili EceArı’nın davetiyle, Web siteleri forum tartışmalarına katıldım. Ardından Blog icat edilince, şu an kullandığım sayfayı da O değerli insan yaptı ve teslim etti. Aynı dizayn ile devam ediyorum. Önemli bir teknolojik fark olmazsa, O’ndan izin almadan değiştirmeyi de düşünMüyorum. (OHH bu arada, sorulmadan, demek istediğimi de dedim. Duysa da bir ses verse)
7. Çok paran ol(SA)du neler yaparsın?
Öncelikle hacca giderdim. Çünkü, çok laf yalansız, çok para haramsız olmaz. Haram parayı aklamak için hac yolculuğu, ya da bir okul yaptırmak lazım. Sonrası çorap söküğü gibi gelir. Banka kurarım, kerizin bol olduğu yerde kriz yaratırım, en karlı ve en kolay kazanç artırma yolu olan bu düzeni beslerim. Girerim bir partiye hatta bir cemaate, ya da herhangibir “yararlı” cemiyete. İş adamı olurum, düzene ayak uydururum, düzenin en fanatik savunucusu olduğumu belli etmeden, hazır fanatik savunucuları överim; bu düzene baş kaldıranı döverim.
Sobe listesi (alfabetik sıradır):cevap yoksa gücenmek de yoktur, saygıyla duyurulur.
> Güzellik konusuna Aristo, Kant, Plotinus, Hegel.. gibi filozoflar farklı tanımlar getirseler de, burada o kadar derine inmek yerine, “yabancı-yalancı” paradigmanın yarattığı isteksiz, mutsuz, kaderci yaklaşımdaki çelişkiyi vurgulamak yerinde olur.
“Yalnızca yararlı olan güzeldir”/ demiş Len-ti.
Kapitalizmin ticari karakteri kendi paradigmasını oluşturunca, kavramlar çığırından çıkmaktadır. Güzellik yararlı olmak mıdır, öyleyse kim için…?
Len-ti’nin bu sözü güzelliğin genel anlamını izah edemez. Ancak, insanların birinci derecedeki doğal gereksinimlerini karşılayacak olan her şey, açlık güdülerine birebir cevap verdiği kadar güzeldir. Bu anlamda güzellik, insanların genetik benzerliğinden kaynaklanan ortak bir beklentiye sahip olabilmektedir. Bu durumda güzellik anlayışının da homojen olduğu düşünülebilir.
Örneğin, bedenin sağlıklı olması ve hücrelerin ideal ölçüde yenilenebilmesi için hangi vitamine ihtiyaç varsa, o en güzeldir.
Bir patron için en güzel insan, en verimli çalışan ise, “en verimlinin bir alt basamağındakiler “çirkin” olduklarının(!) farkında olmaları ne işe yarar? Patron açısından bu durum, iş yarışı –rekabet-in dinamiti olmaktadır. Oysa çalışanlar, içinde bulundukları değer yargısını sorgulamak akıllarından geçmez; çünkü, patron o topluluk içinde herkesi kontrol edebilen güce sahiptir. Her yarışın birden fazla birincisi olmayacağına göre, böyle rekabetler, mutsuzluğun ve yapay arayışların nedeni olabilmekte.. .
İnsanın gereksinimleri daha üst basamağa doğru tırmandıkça, onun doyumuna cevap verecek olan şeylerde seçicilik başlar. Bu noktadan sonra güzellik kavramı, yaşamın doğal sürecindeki farklı sonuçlarla, kişiyi farklı beklentilere sürükler; ihtiyaç ve duygusal değişimlerle adeta parmak izi kadar özelleşir. Ben güzele güzel demem güzel benim olmayınca” Karacaoğlan deyişindeki güzel kavramı iki kişiye ait olduğundan, dışında kalanların “güzel” ya da “çirkin” sınıfına sokulması gerekmez.
Güzellik bana göre ruhun, bakılan şeydeki parmak izidir. Parmak izi –yukarıda dediğim gibi- kişinin imzası olarak özelidir.
Bakılanın karmaşık ayrıntılarında her kişinin, başkalarından daha çok farkında olabileceği bir noktası vardır. O kişi, fark ettiği o noktayı beğenisinin odak noktası yapmışsa, ya da yapmayı becerebilmişse o şey o kişiye göre en güzeldir. Bu anlamda “dünyanın en güzeli” diye bir kavramı kabul edemeyiz.
Fakir Baykurt’un Tırpan Romanı’ndaki Kabak Mutsu, damda çocuksu bir kızın elma kemirişine vurulmuşsa, aynı poz başkaları için sıradandır. Karizma, estetik kompleks, kendine güven, karşı yüreğin bam teline dokunacak birkaç özel söz, zevk ve amaçlardaki paralellik, erişkinler için libidonun çekim alanına giren erotik bir duruş…. Saydıklarımdan birkaçının bir arada görülmesi, sevginin ve vazgeçilmezliğin boyutunu da az-çok belirler.
Şirketlerin ticari kaygısı “hormonlu güzelliği” pompalarken, aslında çoklu seçenekleri aza indirgemektedir. Çoğunluğun, erişilmez güzellik karşısında yapay çabalara girmesini kışkırtmak, insanları çok da mutlu etmemektedir.
Bu şarkının İngilizceden Türkçe’ye çevrilmiş halini bulduğumda şiire benzer yanını göremedim. Birkaç yerini kırpıp bükerek, “şiir diline” çevirmeye çalıştım.
Dans et benimle
güzelliğinin şerefine kızıl bir keman eşliğinde dans et benimle paniklercesine dans et benimle kendime gelene kadar beni zeytinyağı gibi kaldır ve benim ev güvercinim ol benimle aşkına uzansın dansın.
ah tanıklar gittiğinde güzelliğini göster bana babylonda yaptıkları gibi dans ettiğini hissettir tüm sınırlarını bildiğim kadar yavaşça göster bana benimle aşkına uzansın dansın.
düğünde dans et benimle dans et nazikçe dans et benimle ve uzunca ikimiz de aşkımızın bazen altındayız bazen de üstünde benimle aşkına uzansın dansın.
dünyaya gelmek isteyen çocuklar için dans et perdelere doğru dans et benimle öpücüklerimiz eskisin sığınak çadırı dik şimdi tüm ipler iğneli olmasına rağmen benimle aşkına uzansın dansın.
güzelliğinin şerefine kızıl bir keman eşliğinde dans et benimle paniklercesine dans et benimle kendime gelene kadar
benimle aşkına uzansın dansın.
Leonard cohen
Müziği tartışılmaz kaliteli. Her sanatçının bir de hayata bakış vizyonu vardır. Kimi para kazanmanın dışında her şeye boş bakar; kimi, ünlenmenin kolaycılığını sonuna kadar yaşamayı önceler; kimi sanatıyle güzel duygular yaşatmaya çalışırken, politik duruşuyla insan hayatının temel güvencesiyle de ilgilenir, kendi hayatını ve sanatını riske atmayı göze alır….
L. Cohen ise, Aşk, seks, din, psikolojik depresyon ve müziğin kendisi Cohen’in eserlerinde en çok görülen temalardır. Diğer temalar kadar olmasa da şarkılarında politikaya da rastlanır. Aşk ve cinsellik popüler müziğin ortak konusu olmasına rağmen sanatçının romancı ve şair altyapısı sayesinde Cohen’in işlerinde bu temalar daha karanlık ve derin bir hal alır/Wikipedi.
Hayat serüveninde “her dala sığan adam” profili seziliyor. 1960-70’lerin (modaya uygun) romantik şair ve müzisyeni. Bol para kazandığı zamanlarda rahip olma heveslisi (işi düzgün Musevi). Problemli alacaklarını toplarken mafyavari (bu dedikodu imiş). Depresyon ve para sıkıntısı çektiği zamanlarda isyankar “Musevi solculuk” (Tower of song şarkısıyla popüler). Artık yaşlanıyor ve vijdanı dünyalığın üstüne ağır basmaya başladığında dünya turu ve yeni bir Leonard Cohen
>Bilgisayar, tüm marifetleriyle dolu zamanlarımızın bir başka dünyası. Evli olsanız da, kendinize özel uğraşların harcadığı zaman kaçınılmaz. Hani, susamadan suyun, acıkmadan yemeğin, özlemeden sevgilinin ne anlamı ve tadı olacak ki. Her üç öğenin de doyum noktasından ötesi tekrar acıkmaya (devridaime) götürür ve aynı evin farklı odalarında sürdürülen ayrı dünyaların içinde yaşatır insanı…
İşimden ve Eş’imden artan zamanlarımın bir kısmında pencere kenarındaki kültür dolabımın orta yerindeki bilgisayar karşısındayım. Penceremden giren, bahçedeki kolonya ve adını bilmediğim diğer çiçeklerin kokusu, baharın doğum sonrası bıraktığı çiçek sütü gibi, içimi coşkuyla dolduruyor her akşam. Okuyor, yazıyor, tıngırdatıyor, hangi sıvı konulursa masama içiyorum. Otellerin turizm açılış şenliklerindeki havai fişeklerin cümbüşü arada bir nakarat tutuyor kulağımın, gözlerimin ve ruhumun ritmine.
Bir Baharı böyle atlatarak, yaz sıcaklığının gönül sıcaklığına terfi etmesinin izdüşümleri yansıyor her yanıma. Bahara şiirler şarkılar adarken, zamanın takvim yapraklarından ibaret olmadığı belli olmuştu. Ardından sıcaklar yerin çekim gücüne eklenerek bastırmaya başlayınca, deniz ile en küçük bir meltemin tadı bir başka özel geliyor ruhuma. Öyle sıcak ki, toprağın yüzeyiyle sıfır mesafesinde durmuyor kişisine göre. Böyle giderse, hasta ve yaşlılar için, toprağın mezar versiyonu alınan yola dahil olabilir!
Baharın nemalarına çarpan kalp ile, yazın çılgın sıcağına çarpan kalp arasındaki farkı “doğrusal zıtlık” olarak açıklayabiliriz. Farklı mevsime çarpan kalplerin atış frekansı, aşk-sevda kriziyle, kalp-ölüm krizi arasındaki fark gibi adeta.
Yaz sıcağı, bu iki olgunun dışında, insana “ideolojik tembellik hakkının” sonuna kadar kullanılması düşüncesini dayatıyor. Tembellik hakkı, Baharın depoladığı enerjiyi sindirme eylemi olarak beliriyor ister istemez. Deniz bir başka kaçış alanı mevsimin anlam ve önemine koşut. Uzanıyorsunuz denizin yüzeyine paralel. Gökyzünün mavi beyaz renkleri arasında kendinize buluttan bir arsa seçiyorsunuz; ya da sevgilinizi çıkarıp yüzdüreceğiniz sonsuz bir mekan. Yıldız da asılabiliyor bazen gözlerimizin odak noktasına. Yüzerek kenardan sızan bir söğüt yaprağı ilişiyor bedeninizin herhangibir yerine. Havva Ana’nın bikinisi olabilir mi? Diye bir hınzırlık kaplıyor içinizi.
Tembelliği nasıl da özlemişiz!
“Tembel hakları evrensel beyanname¬sini” okudum. Yan gelip yatmanın en te¬mel insan haklarından olduğunu, hiç kimsenin isteği dışında çalışmaya zorlanamayacağını öğrendim. Ütopyalar insanlara daha az çalışma, daha çok boş zaman vaad ediyorlardı. O halde hedef buydu: Tembellikten arta kalan boş zamanları çalışmaya ayır¬mak, “Niye hiç çalışmıyorsun?” sorularını da “Hiç boş vaktim olmuyor ki” diye ya¬nıtlamak… Doğrusu bahar, bu tedavi sürecinde en etkili ilacım oldu/ diyor Can Dündar
Tembellik hakkı, şu kapitalistlerin küçümsediği “işe yaramaz, kalitesiz, geri zekalı…” şeklinde sunduğu aşağılık durum değildir asla. Paul Lafargeue, “Tembellik Hakkı” kitabında, burjuvazinin iktidar olmasıyla birlikte, insanlığın kendini kaptırdığı “ilerleme” çılgınlığıyla, dalgasını geçiyor(muş). Kapitalist düzeni eleştirirken, “yaşamlarının tamamını çalışarak geçiren insanların, bu çalışmalarının ne kadarı kendileri için?”, diye soruyor(muş). İçinde çalışma aşkı duyanlara lanet” okuyor(muş). “Komünüst Manifesto”dan sonra, dünya dillerine en çok çevrilen Sosyalizm klasiği” olarak tanımlanan bu kitabı en kısa zamanda okumalıyım.
Dünyanın gidişatının hızını ve dozunu çılgınların rekabeti ayarlayacağına, toplam yaşam felsefesi bileşkesine göre belirlense. Çalışma mesai saatleri yarıya indirilse. Din sektörüne ayrılan resmi ve sivil ekonomik kaynaklar bilim çalışmalarına aktarılsa. Her kişiye, Tanrı’sını ve dinini özgür iradesine dayanarak (dayatmasız) bulma fırsatı tanınsa. İnsanların mutlu olmasına zemin oluşturacak “boş zaman” miktarı artırılsa, kimse zengin olmasa, kimse de (dolayısıyla) yoksul olmasa. Bilimin, insan hayatını kolaylaştıracak ve doğal entropiyle savaşacak kudreti tek başına rakipsiz olsa.
Böyle bir zamanda klimanın üflediği soğukluk, medikal mankenle sevişmek gibidir. İnsanın romatizmasına dokunacak havadan, romaNtizmasına dokunacak havayı tercih ediyorum. Yaşasın tembellik hakları.
Bloğumu “The Trendy Blog” ödülü ile ödüllendirmiş. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Bu ödülün yaratıcısı The Trendy Treehouse adlı blog sahibiymiş. Sevgili Yoldaş’ımın önerisine uyup, bu blogu inceledim; doğrusu hiçbir yararlı amaç tespit edemedim; Ayşegül Yoldaş’ın hatırı bende çok büyük olduğundan, kem-küm de edemedim:) belki siz (6 blog sahibi) bana kem-küm edebilirsiniz:) canınız sağolsun, gücenmem.
beni saydığı için Ayşegül’e KOCAMAN Teşekkür ediyorum:)
Trendy Blog Ödülü’nün yerine getirilmesi gereken kuralları da şunlarmış :
- Bloğunuzda ödülle ilgili post hazırlamak. (Size ödülü veren kişiye teşekkür etmek.) - Postunuzda, bu ödüle uygun bulduğunuz 10 blog arkadaşınızı belirtmek. - Postunuz’da, ödülün logosunu yayınlamak, (Trendy Treehouse URL linki vererek.) - Ödülü verdiğiniz 10 blogcuya, aynı kurallarda kendi seçecekleri 10 blogcuya haber vermelerini sağlayacaksınız.
-Alo zihni bey ile mi görüşüyorum? Evet, üstüne bastınız, çekin ayağınızı. -Hayır efendim, üstünüze basmadım. Ama basacaksınız biraz sonra, ne fark eder şimdiki geçmişi ve geleceği…! -Ne alakası var efendim…
Bakın anlatayım, (ya da 3 G’ye geçince bakın, şimdi dinleyin lütfen): Arayanım çoktur sizin gibi. Beni çok severler, sağ olsunlar (sol olamazlar tabi)..
TTkom çalışanı aramıştı bir ay önce, küçük bir “vals”te ayağıma basmıştı.
11 tl.lik telefon faturamı 20 tlye çıkardı. “Kayıt altındaki görüşmemizde” bir kez “evet” dedirtmek için (sanki nikah kıyacaktık) 1 saat dil döktü. Lügatimdeki “hayır”ı sildiğimden, bir kısık “evet”in bedeli olarak, sadece internet için kullandığım telefon aboneliğime, aylık 20 tl. fatura ödemek zorunda bırakıldım. 1 saat sonra pişmanlıkla, yirmi kez “hayır” dedim ama iptal etmediler. “hayı’ı size yakıştıramıyoruz” der gibi.
Maddi miktarını sorun ettiğimden değildi, sahte öpücükler yüzümü yara ediyordu da ondan. Uzun hikaye bunlar. Siz ne için aramıştınız?
-Efendim, siz Boyner Mağazaları eski müşterimizsiniz, size “müşteri kartı” göndermek istiyoruz, adres güncellemesi yapmamız gerekiyor. Şu kadar indirim-mindirim, vs….
Hanım efendi, size kısaca bir şey söyleyeyim de boşuna yorulmuş olmayın olur mu?
-Buyurun söyleyin efendim.
Boyner Mağazaları bir zamanlardı; evet, iyi marka biliyorum ama şimdi o bir zamanlar tarih oldu. İki çocuğumuz Üniversitede okuyorlar ve ben artık bit pazarından giyiniyorum. Almancı eskileri bulsam onları da giyerim. Geçim için dizini-kıçını yırtmayanlar, dizi- kıçı yırtılmış kot giyebiliyor da, biz geçim için dizi kıçı yırtarken, dizi-kıçı yırtılmış kot niçin giymeyelim!
Burası Antalya sahilleri , hiç birşey giymeden dolaşmayı da düşünüyorum da; ahlak yasası geçim yasasından keskin duruyor! Çocuklarımızın, toplumu yöneteceklere bilinçli oy verebilmeleri için yırtık elbise giymeye değmez mi sizce? (Eşimin karşıya yansıyan kahkahasına gülüyor görevli).
Yani anlayacağınız, özel sektör (bankalar, mağazalar, adidas, Tcell malum hep “mahalle –pardon, kurumsal cazibe-baskısı” kuruyorlar ayağıma, cebime-üzerime; bil umum fizyolojime ve psikolojime… Her neyse. beni öpmek isteyen isteyene… biliyorlar ağızlarının tadını kitapsızlar.
Özlü söz: Ticaret odalarındaki müşteri sicilleri parlak olanlar, öpülmeye müsaittir.
Bu yıl 8.si düzenlenmiş. Türkçe şarkı ezberleyip söyleyen çocuklar, o sevimli yüzlerinin duruluğunu her renkten yansıtıyorlar etrafına..
Bu kapsamda hoş bir organizasyon gibi görülüyor.
Konuya organizasyon başarısı ve çocukların dünyası açısından bakıldığında, insan imreniyor, duygulanıyor, aynı zamanda eğleniyor da…
Organizatörler ve manzaranın ortasına kendini atan Ak Parti ve dini cemaat kurmaylarının bildiğimiz dünyalarına bakıldığında, o kocaman çelişkiyi yutmak imkansızlaşıyor!.
Kökeni İslam milliyetçiliği ve politik kariyerlerinde Liberal Dünya görüşünün izlerini taşıyan organizatörler, Yurt dışındaki Fetullah Okullarının gölgesiyle sınırlı bir Türkçe Olimpiyat gösterileri….
Davet ettikleri (çoğunluğu Orta Asya ve İslam ülkesi olan) 120 ülkenin profiline bakılınca o çocukların temel ihtiyaç ve haklarıyla Liberal Yeni Dünya Düzeninin neresi örtüşecekse ?
Programın adını oldukça büyük sloganla süslemiş olmaları, hangi evrensel idealin davetine kucak açacaksa?
“YENİ BİR DÜNYA sloganı ve müziğin ritmik mesajı, tek başına insanın müzik kulağını okşamaya yetiyor doğrusu. Bu müziğin bestecisinin ortada görülmüyor olması aklıma takılan sorulardan diğeri…
Sonunda, Fransız Burjuva Devriminin dünyaya hediye ettiği barış kardeşlik, huzur… gibi dolgusu olmayan sözcükler, animasyonik büyüsüyle biryerlere eklemlenmiş.
Açıkçası, “yeni bir dünya” mesajının fikir babasının Erbakan Hoca, bu fikrin içeriğini dolduranın da Fetullah hoca zihniyeti olduğu anlaşılıyor.
Programın bitiş kısmındaki bu müziğin sözleri nasıl bir yeni dünya kastettiklerini özetliyor.
Gördüm o “nurlu” geleceği rüyamda bir gece. “Işıklar” yağıyordu, her yer sessizce, ahenkle işleyen saat gibiydi, bir gün silinip gitmişti karanlık geceler.. Her taraf gökler gibi pırıl pırıl, Yeni bir dünya kuruyorlardı. Ne cihanlar yüzlerinde gariplikleri, anladım ki bunlar “kutsiler” gibi. “Şükranla” güzeller vardı kol kola, sonra bir bir ulaştı herkes bu yola. Yeni bir dünya kuruyorlardı Her taraf gökler gibi pırıl pırıl, Yeni bir dünya kuruyorlardı. Hep birlikte yeni bir dünya kuruyoruz, sevgi dili Türkçe ile buluşuyoruz.
Yeni Bir Dünya’nın içeriği bu kadarcık!
Evet, slogan oldukça güncel ve aynı zamanda acil bir ihtiyacı çağrıştırıyor: Yeni Bir Dünya
Ama hangi Yeni Bir Dünya? Eski cennete götürmek için yeni bir dünya? İnanamayanların ve farklı inançların radikallerinin içinde olmayacağı bir dünya? Servet, tarikat ve cemaatlerin, insanların maddi gereksinimlerini hiçe saydığı bir dünya ? Çocuk ölüm oranlarının ve ulusal servet dağılımının cinayet ve fiyasko olduğu rejimlerin izlerinin bulunduğu yeni bir dünya? Çocuğun, özellikle kız çocukların adının olmadığı yeni bir dünya? Servetine servet eklemek için (çocuk emeğinin sömürüsü dahil) her yolun mübah sayıldığı Liberal bir dünya?
Evet, İhtiyaç sahipleri için Hangi ve nasıl “Yeni Bir Dünya”?
>Onur elçilerinin bir gemiye binip Gazze’ye doğru gidiş serüveni bir tek anafikri barındırmıyordu bünyesinde. Birbirinden bağımsız kurgucular her tünelden gaz vererek, Gazze’nin yollarında sağdan giderek altın bulmayı umut ediyorlardı.
ABD, İran, Türkiye, İsrail dörtlüsünün, son zamanlardaki satranç hamlelerinin toz dumanından başka görüntüsü yoktu bu tablonun. İşin diyalektiği daha derinlere iniyordu bilindiği gibi.
Yol deniz idi. Deniz dalgalıydı, gemi yolcuları dalgadan da dalgalıydı. Karşı kıyıda bekleyen Filistinli ezilenlerin ezikliğine eziliyor, içlerinden dalgalı dağınıklığı bir nebze olsun toparlayabilmek için onlara yiyecek-ilaç ve birer yudum sevgi damlası aktarmayı umuyorlardı. Ama damla küçük, dalga azgındı, tusunami avazıyla gelen nara, postasını postalayıp duruyordu günün belli aralıklarında. Avaz ne kadar gürültülü olsa da, İnsanlık onuru kulaklarını dalga gürültüsüyle tıkayarak hız kesmeden ilerlemeye devam ediyordu. Sonuç, birkaç ölü ve yaralı!
Onur akılsızca atılan adımlara izin veremezdi ama, birileri onların iç dürtülerini alabildiğine dürtüyordu ve de arkadan hayalet tamponuyla ittiriyorlardı. Belli ki dürtenlerin hesabı vardı, dürtülenlerin ise iç hesaplarında karmaşıklık…. Onur karesine giren görüntüler bulanıktı. Kimi koşulsuz ve iç hesapsız kulaç atarken mayınlı dalgalarda, kimi derinlerden denizaltı kurgusuyla Osmanlıcılığın ve yahudicilğe hıncın tutkusuyla yerini alıyordu onur tablosunda.
Birileri acının ezen ve ezilen kapsamında “bir tek” noktasına odaklanırken, kimileri de “Tekbir” noktasından sevaba çıkan yol arıyor olabilirdi sadece kendi adına. Çünkü sevap ve mahşer kişiseldi. Tek yol devirmek ise, bu macera duygusunda, devrilmişini ele geçirmekle ondan kereste çıkarmaktan başka bir hesabın olmadığı düşünülebilirdi kareye bakılarak Çünkü, büyük işleri aşma isteği toplumsaldı.
Yahudicilik bu tablonun şifresini biliyordu, benim bildiğimden daha fazlasını hem de…. İslamcılık da biliyordu aynısının daha fazlasını… Belli ki Yahudicilik İslamcılıkla savaş halindeydi asırlaraşırı bir zamandan beri.
Belli ki aşkta ve savaşta her yol yalnızca bizim atasözümüzle mübah kalamazdı.
Birleşmiş milletler bu serüvenin neresinde birleşebilirlerdi ki? Kim yutar, kim karartabilirdi arkadan ittiren nedenleri?
Bir daha söylüyor rahmetli K.Marx: bir ömrü aşacak kadar özel mülk biriktirme hak olmaktan çıkarılıp, din inançları her bireyin mezarı ve mahşeri kadar kişisel kalmaya mahkum edilirse, dünyada ne açlık kalacak, ne hırsızlık, ne de savaşmak için nedenler… İnsanlık onuru ne ezmeye ne de ezilmeye layıktır. Böyle bir düzene alışmak bile onurunu yitirmektir.
Sevgili Ece, her zamanki içtenliğinle döktürdüğün konu yine reytingi en yüksek konuların başında gelmekte. Bu senin suçun değil elbette. Var olan bir olguyu sorguluyorsun haklı olarak.
Bir zamanlar Mısırda gelenekçilere karşı darbe yapan Abudulnasır (tam yazabildi mi bilmiyorum adını) bir duruma el koyar. Darbeden önce ülkede yıllardır tartışılan bir konu varmış, KURAN HALUK MUDUR, MAHLUK MUDUR? tartışması. Halk ikiye bölünmüş (3. taraf izleyici). Bir kısmı haluk, diğerleri de “mahluk”tur dermiş. Devlet darileri, üniversiteler, sokaklar, kahvehaneler… her yarde bu konu tartışılırmış. Abulnasır BEY, danışmanlarıyla karar alarak bu işe bir son vermek amacıyla, ülkenin düşünür geçinenlerini toplamış bir yere. Kuran “haluktur” diyenler şu tarafa, “mahluktur” diyenler bu tarafa toplansın demiş. Soracağım, yanlış söyleyenin kafasını uçurturum demiş. Toplanmışlar. Danışmanlardan biri, “komutanım, falan yazar burada yok, onu da getirelim” demiş. Jandarma zoruyla getirmişler. Komutan diğerlerini bırakmış, bu “kaçak yazar” ile ilgilenmeye başlamış. -Söle bakalım kuran haluk mudur, mahluk mudur yazar efendi? demiş. (Mısırın sanki Aziz nesini gibi biriymiş O) -Yazar efendi kadar taş düşsün başına e mi komutan” demiş. Allah allah! bak şu cesarete! devam etmş, ey sersem herif, ülkemizde açlık, yoksulluk, eğitimsizlik, ve hayata dair bir sürü birinci sorunlar dururken, bu konuları tartışıp ta insanları meşgul etmeini yararını sen söyle” demiş. Abdulnasır, -tamam ben danışmanımı buldum” demiş. Diğerlerini zindana attırmış, bu tartışmaya son vermiş. Öykü bu ya, hisse ve kıssa varsa buyurun. yoksa, yazımamış sayın. sevgiler.
Bir de, kadınlar ve ateistler camilere gitmediğine göre, imamlar ömür boyu grev yapabilirler, sakıncası yok. Ama, vergilerin o tarafa kayan kısmını sorgulamak gerek:)) Hizmet almadığın bir şeye vergi vermek caiz midir?
Suat Bey, Mehmet Bey, ilk yorumunda da belittiğim gibi söylediklerinize katılıyorum ama hedef olarak görüyorum Yani alınması gereken yol var, buna geçiş dönemi diyebilirsiniz? Diğer İslam ülkeleriyle karşılaştırmayı haç hizmetleri babında kasdetmiştim. Bunun için objektif bir deneye ihtiyacımız var. Hacca bir özel şirketle gidin, bir de Diyanet’le. aradaki farkı görürsünüz. Üstelik özel sektör şuan en iyi halini almış olsa dahi. Diğer ülkelerin bu servisleri ile diyanet karşılaştırılamaz bile. Haç mevsimi veya haricinde Mekke’de ve Medine’de servis sunan en iyi kurum diyanettir. Özel sektörle giden tanıdıklarım var, bin rezil olmuşlar. Diyanetin kuruluş misyonunu da izlediği yoluda biliyorum. Başından şimdiye kadar kimlerin geçtiği de ortada. Tabi şimdikini ve daha önceleri birkaçını hariç tutuyorum. Ama benim vurgulamak istediğim, ne kadar önünde statik bir engel olmasına rağman diyanetin ülkemizde olumlu hizmetlere imza attığı ve bahsedilen geçiş için tam uygun bir ortamın olmadığı. Türkiye’de toplumsal ayarını tutturamamış cemaatler var. Durumun iktidar kavgasına, hasede, nifaka dönüşmesi hiç iyi olmaz. Toplumda bu tür olaylar toplum mühendislerine de, gizli iktidara da fazlasıyla malzeme çıkararır. Siyasal tarafsızlığı hep savunmuşumdur. Bu anlayışıma göre Diyanet kurumunun varlığı zaten aklıma yatmaz. ama şuan buna böyle bir geçiş sadan çıkmış balığa döndürür. Zamana, yani önce bir oluşum ve birikime ihtiyaç var.
Talha Bey, Tamam ben de sizi anlıyorum. Ama şu örneklerde behsettiğiniz örneğe kısmen benzer: Rakının en iyisini devlet yapıyor, TEKEL özeleşmesin. Özel sektör piyango işini çeviremez, MİLLİ PİYANGO özelleşmesin. vb…
Ben imamlara zam (pardon ek tazminat) verilebileceği görüşündeyim. Ama ön şartn olarak cenaze, mevlit, hatim vs gibi bilimum “ekstre” lerden elde ettikleri ücret, komisyon, bahşiş (artık her ne ise) gibi gelirleri makbuz karşılığı gerçekleştirmeleri ve bunları maliyeye beyan etmeleri koşuluyla. Günde (en iyi ihtimalle) en fazla 3-4 saat çalışıp denk kadro derecedeki memurla aynı ücreti alıp bir de yok şudur yok budur diye şikayet etmek ne ahlaka, ne dine, ne de insanlığa sığar diye düşünüyorum.
Bu memlekette imamlardan daha az para alan ve bunun karşılığında 8 saat mesaiyi tamamlayan pek çok memur var bu unutulmaya.
Ha bu arada devletin namaz kıldırmak için 657 ye tabi bir “ordu” bulundurmasının laiklik ilkesi ile ne kadar bağdaştığına ilişkin tartışma apayrı bir konu. Ama vakıf sistemi ile bu işlerin finanse edilmesinin en büyük sakıncası ise bu görevleri yerine getiren kişilerin sicil amirlerinin sadece ve sadece kendi vicdanları ve vakfın mütevelli heyeti olacak olmasıdır. Yani bir nevi siyasi otorite karşısında bağımsız bir ruhban sınıfına (Osmanlı örneğinde olduğu gibi) izin veriyor olmasıdır. Mazallah rejim tehlikeye düşer müşer….
Neyse bu sığ düşüncelerimle umarım okuyucuları fazla sıkmamışımdır.
freedom ben de Pazartesi sabahlari yan taraftaki okuldan gelen istiklal marsi “gurultusu” ile uyanmak istemiyordum okul zamanlari ama ne yaparsin… bu ulkede yasamanin bir bedeli var! kendimi buna saygi duymak zorunda hissediyorum…
kadınlar ve ateistler camilere gitmediğine göre, imamlar ömür boyu grev yapabilirler, sakıncası yok. Ama, vergilerin o tarafa kayan kısmını sorgulamak gerek:)) Hizmet almadığın bir şeye vergi vermek caiz midir?
Bu, hiçbir zaman hizmet almayacaksınız demek değil. Zaten vatandaş olarak payınıza düşen ancak cenaze namazınızı karşılıyor. Hem, nasıl çalışanlar cebinden devlet işsizlik maaşı veriyorsa; ki bir gün siz de işsiz olabilirsiniz; ateistlerin de potansiyel birer dindar olabileceklerini unutmayalım. Ayrıca ateistin tanrıya inanmaması bir şey değiştirmiyor. İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum. Kadınlar konusunda: Kadınların camileri kullanmadığını nereden çıkarıyorsunuz?
Sn. blue, kadınlar ve ateistler camilere gitmediğine göre, imamlar ömür boyu grev yapabilirler, sakıncası yok. Ama, vergilerin o tarafa kayan kısmını sorgulamak gerek:)) Hizmet almadığın bir şeye vergi vermek caiz midir? Bu, hiçbir zaman hizmet almayacaksınız demek değil. Zaten vatandaş olarak payınıza düşen ancak cenaze namazınızı karşılıyor. Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye. -Ama benim yatım yoook! -Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki. Hem, nasıl çalışanlar cebinden devlet işsizlik maaşı veriyorsa; ki bir gün siz de işsiz olabilirsiniz; ateistlerin de potansiyel birer dindar olabileceklerini unutmayalım. Burayı hiç anlamadım, aşırı sıcaklardan olabilir efendim. Lütfen, özne-yüklem ve konuyla ilgisini yeniden, daha anlaşılır yazabilir misiniz? Ayrıca ateistin tanrıya inanmaması bir şey değiştirmiyor. Bir üniversiteye gitMeyenin harç parası ödeMesi gibi bir şey mi? Ya da hıristiyanların bu işteki sorumluluğu? İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum. Ben de sizin gibi düşünebilsem keşke, ya da bütün bilim dünyası…, o zaman, imam maaşlarındaki sorun hallolurdu gibime geliyor:) Kadınlar konusunda: Kadınların camileri kullanmadığını nereden çıkarıyorsunuz? Kullanıyorlar mı gerçekten? Neden gerek duyuyorlar ki? Çok da bilgim yok bu konuda doğrusu.
Blue bey / hanim hakli. Mesela ben kimsesiz olarak buyumedim. Dolayisiyla cocuk esirgeme kurumunun hizmetlerinden faydalanmadim. Artik kartlastigimdan bundan sonra faydalanma ihtimalim de yok. İlerde huzurevinde belki.. Ayrica sakat da degilim. Devletin sakatlar icin sundugu hizmetlerden de faydalanmiyorum. Evime cok sukur pek hirsiz girmedigi icin polisiye hizmetlerden de bir turlu faydalanma imkanim olamadi. Savas filan da cikmiyor ki devlet beni korusun; military hizmetinden faydalanayim.
Vergi neden alinir sorusuna tarihte cok cevap aranmis; degisik teoriler var… Su anda kabul goren -yanlisim varsa duzeltin lutfen- verginin toplanma sebebi devletin sundugu hizmet ya da vatandasin aldigi hizmet degil; bir vatandaslik borcu olmasi. Devlet vergi toplamak icin sebep gostermez. Sunun icin topluyorum demez… Dolayisiyla “ben bu hizmeti almiyorum; neden vergi odeyeyim” turunden yaklasimlar gecersizdir. Devlet hizmetleri satmiyor cunku, sosyal sorumluluk ilkesi geregince yapiyor. İstemese yapmaz ve ayni vergiyi almaya devam eder. Devletimiz buyuktur. Koruyalim, kollayalim. (mesaj vermeden bitiremezdim.)
Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye. -Ama benim yatım yoook! -Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki.
Zihni Bey, Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi bir vergi de yok zaten değil mi? Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen!
Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye. -Ama benim yatım yoook! -Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki.
Zihni Bey, Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi herkesten zorla toplanmakta olan bir vergi de yok zaten değil mi? Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen! (editore not: onceki msji onaylamaniza gerek yok, bu onun modifiye edilmis halidir.)
Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye. -Ama benim yatım yoook! -Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki.
Bu benzetmede yat=din’e mi tekabül ediyor. Umarım bir gün yatınız olur
Burayı hiç anlamadım, aşırı sıcaklardan olabilir efendim. Lütfen, özne-yüklem ve konuyla ilgisini yeniden, daha anlaşılır yazabilir misiniz?
Ateistler toplumun çok küçük bir bölümüne tekabül ediyor. Verdiğiniz vergilerden 3-5 kuruş diyanete gidiyor. Diğer tarafta “benim de dine 3 kuruş katkım oldu” deme fırsatınızı da tepiyorsunuz. Hem dediğim gibi cenazenizin yıkanıp kefenlenmesi, namazınızın kılınması hizmeti zaten verdiğiniz vergiyi aşıyor. Söylenmeye hakkınız yok diyorum. Hem ekseriyetle insanlar ateist ölmüyorlar. Hasta olunca, ölüm döşeğinde “yandım Allaaaah !” diye bağırıyorlar. Mantık olarak da her ihtimale karşı kapıyı hafif aralamakta fayda var
Ben de sizin gibi düşünebilsem keşke, ya da bütün bilim dünyası…, o zaman, imam maaşlarındaki sorun hallolurdu gibime geliyor:)
Bilim dünyası benim gibi düşünmeye başladı bile. 50 sene önce bilim madde ezelidir diyordu. “Bilim ‘madde ezelidir’ diyor, hey ahmak dinciler” diyenlerin şimdi yanıldığını anlıyoruz. 50 sene önce bilim maddeden başka bir şey yok da diyordu. Şimdi kuantumdan bahsediyor, aslında herşey bizim algımızla şekilleniyor, elektronlar bir kaybolup bir ortaya çıkıyorlar, paralel evrenler var, filan demeye başladılar. Ateizmi desteklemek için bilime sarılanlar, ne yazık ki son gelişmelerden sonra bu desteklerini büyük ölçüde yitirdiler. Bu yüzden her vesileyle “bilim” demeyin bence. O artık bizim safımızda
Kullanıyorlar mı gerçekten? Neden gerek duyuyorlar ki? Çok da bilgim yok bu konuda doğrusu.
Zihni Bey, Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi zb>herkesten zorla toplanmakta olan bir vergi de yok zaten değil mi? Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen! diyorsunuz.
Vergilerin kamu zoruyla toplandığını sanıyordum, gönüllü değil.
Diyanet bütçesi 37 kurumu solladı 24 Ekim 2006 – Diyanet İşleri Başkanlığı, 2007 için ayrılan 1 milyar 638 milyon 383 bin YTL’lik bütçesiyle kamu idaresindeki genel bütçeli 50 idare içerisinde 13′ncü sıraya yerleşti.
Personel giderleri açısından bakıldığında ise Diyanet, personeline ayırdığı 1.326 milyar YTL’le, sırasıyla MEB, MSB, Sağlık Bakanlığı, EGM, Jandarma Genel Komutanlığı ve Adalet Bakanlığından sonra bütçede yedinci sırada bulunuyor.
DİYANETİN BÜTÇESİ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı gibi icracı bakanlıkların bütçesini dahi 2 ila 4 katına ulaşmış durumda.
Gerçekten de diyanet bütçesi diye bir şey yokmuş:) Yani, adı “diyanet bütçesi” olmayınca, yok sayılıyormuş.
Ve
Kamu ihtiyacı (gereksinimi) ile kamu gideri arasında bir “sebep-sonuç” ilişkisi vardır. Gerisini siz anlarsınız:) Ve bilgi olsun diye ordan-burdan derledim: İmam-hatip Okullarının ve liselerinin zaman içinde verdikleri toplam mezun sayısı 2 milyon civarındadır. Türkiye’deki cami sayısı 75 bin civarındadır. Bu duruma göre, Diyanet İşleri Başkanlığının, diğer hizmet alanlarıyla ‘İmamlık, Hatiplik ve Kur’an Kursu Öğreticiliği’ gibi görev yerlerine eleman bulmakta güçlük çekmemesi gerekir.
Türkiye�de nüfusun %10’nun sakat olduğu söylenirken bu kitle, ulusal gelirin sadece on binde dördünden yararlanabilmektedir. Eğitim çağındaki sakatların sadece %2, 57’si eğitilebilmekte, çalışma yaşındakilerin ise sadece %1’e yakını istihdam edilebilmektedir.
Bu benzetmede yat=din’e mi tekabül ediyor. Umarım bir gün yatınız olur İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum.
Bu benim için olumlu bir dua o zaman:) İçtiğim su, yediğim yemek kadar gerçek (somut) bir beklenti öyleyse. Bir yatım olursa eğer bu duadan sonra (ömrümün sonuna kadar, söz veriyorum, tamamını din kurumlarına bağışlayacağım:) ve hemen selevat getireceğim (bunu her zaman yapabilirm de).
Verdiğiniz vergilerden 3-5 kuruş diyanete gidiyor. Diğer tarafta “benim de dine 3 kuruş katkım oldu” deme fırsatınızı da tepiyorsunuz.
DİYANETİN BÜTÇESİ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı gibi icracı bakanlıkların bütçesini dahi 2 ila 4 katına ulaşmış durumda.
Gerçekten de 3-5 kuruş gibi görünüyormuş:)
Hem dediğim gibi cenazenizin yıkanıp kefenlenmesi,…
Bir cenaze için miydi bütün bunlar? Değmez bence. Topu topu 3 saatlik bir hizmet için bu kadar vergi hangi adalette vardır acep?
Hem ekseriyetle insanlar ateist ölmüyorlar. Hasta olunca, ölüm döşeğinde “yandım Allaaaah !” diye bağırıyorlar.
Hiç rastlamadım öylesine; gerçekten var mıdır böyle bağıran? Bildiğim kadarıyla, “korku dini” bağırtır böyle ancak. Bir de, yaşarken insanlığı ve doğayı ve evreni sömürme eylemini gerçekleştirip de, bütün biriktirdiklerini bu dünyaya terk etmek zorunda kalan doyumsuzlar bağırabilir diye düşünmekteyim.
Bilim dünyası benim gibi düşünmeye başladı bile.
Ooo! Dize getirdiniz yani bilim dünyasını:) Oydsa sizin, bilim dünyası gibi düşünmeniz yakışırdı.
50 sene önce bilim maddeden başka bir şey yok da diyordu. “Şimdilik yok” diyebilir bilim ancak. Varsayımlarını altında değil, olanaksızlıkların altında ezilir bilim ancak. Şimdi kuantumdan bahsediyor, Kim bahsediyor kuantumdan? Din mi? aslında herşey bizim algımızla şekilleniyor, Nei di o hristiyan filozof papazın adı? Ha hatırladım, Berkeley’di sanırım. Onun görüşüdür bu. Ama sadece görüşü… bizim İslamcılarımız ciddiye alıyor ancak. elektronlar bir kaybolup bir ortaya çıkıyorlar, paralel evrenler var, filan demeye başladılar. evet desinler, neyi kanıtlar bu sizce? Sonra bir kaybolup bir ortaya çıkanların quarklar olduğunu sanıyordum. Bir daha bakınız lütfen zamanınız varsa tabi.
Ateizmi desteklemek için bilime sarılanlar, ne yazık ki son gelişmelerden sonra bu desteklerini büyük ölçüde yitirdiler. Bu yüzden her vesileyle “bilim” demeyin bence. O artık bizim safımızda
Eyvaaahh:) tekrar geriye sardık asırları desenize? Yani, siz Nevton’da kalmışsınız sanırım. Oysa, Newton, hem parçacıkların, hem de çekim gücünün Tanrı tarafından yaratıldığını kabul etti ve böylece daha ileri çözümlemelere gitmekten kurtuldu (batı düşüncesinde dönüm noktası/f.capra-s:77) Ama quantum Newton gibi pes etmemiş. Buna ne diyorsunuz? Selam ve sevgiler
Zihni Bey, Diyanet bütçesi yok demedim ki. Diyanet vergisi yok dedim. Bunu da devletin vatandaşlarına sunduğu bir sosyal hizmet olduğunu vurgulama amacıyla söyledim. Devletin vergi toplamak için sebep gösterme ihtiyacı olmadığını da ifade ettim. Yani tabii ki zorla toplanıyor vergi.
Anlatmak istediğimi farklı bir şekilde tekrar edeyim: Sosyal hizmetler özel hizmet gibi fiyatlandırılan şeyler değildir. (yat vergisi de özel hizmet nedeniyle alınmıyor ya, neyse…) Vatandaş olmamız devletin bizden vergi alması için yeterli bir sebeptir. Daha fazla sebep aramak gereksizdir. Ben şu hizmetten faydalanmıyorum, bunun bütçedeki oranına göre benim vergimden kısıntı yapılsın demenin bir mantığı olamaz. Benim de faydalanmadığım ama devletin vermek zorunda olduğu birsürü hizmet var. Önceki mesajımda da yazmıştım. Bunları öne sürüp vergimden düşürmek isteyebilir miyim? Hayır. “Bütçeden bu hizmete bu kadar para harcanmasın” ya da “Bu hizmeti devlet yürütmesin” demek ise apayrı birşeydir. O tartışılır, gereği var mıdır yok mudur diye.
Ama “bu sosyal hizmetten ben faydalanmıyorum ve vergimin ona düşen payı beni rahatsız ediyor” diyecek olursanız, insanlar çıkar biz de şunlardan şunlardan faydalanmıyoruz ama paşa paşa vergisini ödüyoruz diyebilirler. Haklıdırlar da..
freedom ben de Pazartesi sabahlari yan taraftaki okuldan gelen istiklal marsi “gurultusu” ile uyanmak istemiyordum okul zamanlari ama ne yaparsin… bu ulkede yasamanin bir bedeli var! kendimi buna saygi duymak zorunda hissediyorum…
İstiklal Marşı bu ülkenin milli marşıdır. Ona saygı duymak zorundasınız. Kaldı ki kimse gecenin 5′inde kalkıp insanları rahatsız edecek şekilde söylemiyor. Ezan ise uyuyan insanları uyandırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Namazını kılacak insan zaten saatini kurar uyanır. Hangi devirde yaşıyoruz? Davul mevzusu da tamamen aynı. Saçmalıktan başka birşey değil.
Sabaha doğru okunan ezan ve ramazan davulları resmen insan hakları ihlalidir.
Diyanete isteyen istediği katkıyı yapsın. Ben yapmak istemiyorum. Cenaze namazım da kılınmayacak. İmamın karşısına da gitmeyeceğim. Niçin imamlar için para vereyim. İsteyen istediği kadar versin.
İstiklal Marşı bu ülkenin milli marşıdır. Ona saygı duymak zorundasınız. Kaldı ki kimse gecenin 5′inde kalkıp insanları rahatsız edecek şekilde söylemiyor.
o marşta şu dizeler de var canım benim:
o ezanlar ki şehadetleri dinin temeli ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli
çok saygı duyuyorsan iyice oku on kıtasını da! gözlerinden öperim…
Double-slit deneyini atomlarla da, elektronlarla da, fotonlarla da yapabilirsiniz. Sonuç aynı… Onları madde olarak algılatan gözlemleyici. Bu dinsel bir ayin filan değil, fiziğin ta kendisi… Ama kuantum felsefesi derseniz, evet bu felsefelerin ne kadar doğru olup olmadığını zaman gösterecek. Ama tutup da “her şey maddeden ibarettir” diyemez kuantumu bilen adam. Önce bir destur çekmesi lazım. Newton mekaniği günümüz dünyasında geçerliliğini yitirmiştir. Newton’ın ne dediğini bilmiyorum ama İslam dini bize “sürekli müdahale eden” bir tanrıdan bahsediyor. Bu yüzden ben Newton’dan çok kaos teorisine yakınım. Materyalistlerin dem vurduğu determinizm de ancak eşik noktalarından sonra vardır. Bize okullarda öğretilen sürtünmeyi de ihmal et canım, hadi deney normal şartlar altında olsun, kaplar ideal farzedilecektir gibi nüansların pek de nüans olmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. Meğer bir kelebeğin kanat çırpışı da tayfunları doğurabiliyormuş. Bu kadar kompleks bir kararsızlık içinde her şeyin düzenli olması konusunda ne düşünüyorsunuz? Sözün özü: Bilim, ateistlerin beklediği gibi din’i ortadan kaldırmadı, kabul edilmesi acı biliyorum ama din’e yönlendirdi insanları. Ne Newton’cu determinist dünya kaldı, ne ezeli madde tasavvuru, ne herşey maddeden ibarettir heyulaları… Bu yüzden yüksek perdeden bilimi yanınıza alarak konuşurken dikkatli olun. Ben, bilimi en son 10 sene önce üniversitede bıraktım ama bu sitede bu işi iyi bilen insanlar var, zor durumda kalabilirsiniz, benden söylemesi… Diyanet’in bütçesi konusunda haklısınız. Bence de bu kadar yüksek bütçesi olmamalı. Ama devlet laik kalmayı reddettikçe, buna katlanmak durumundayız. Bu işin çözümü belli: bu iş cemaat ve vakıflara bırakılmalı, devlet elini din işlerinden çekmeli. Kimse buna razı olmadıktan sonra ben ateistim neden benden para alıyorlar diye şikayet etme hakkımız yok bence. Şikayet: “Bu devlet dine müdahale etmeyi bıraksın” şeklinde olursa daha olumlu bir sonuç çıkabilir ortaya…
Davul konusunda size katılıyorum. Ezan konusunda da kısmen katılıyorum. İnsan sesiyle minareden okunmalı ezan. Ve güzel sesli müezzinler okumalı. Bizim camilerdeki ezanlar fecaat arzediyor. Ama şunu temin ederim ki güzel ve makamında okunan bir sabah ezanını bir kere dinledim, tüylerim diken diken oldu. Böyle güzel bir musiki olamaz. İngiliz bir arkadaşım da Türkiye’ye ilk geldiği zaman bana hayret içinde “sabah çok güzel bir müzik geliyordu dışarıdan, Pakistan’lı arkadaşıma sordum ezan’mış, ne güzel !” diyordu. Ezana şaşırması beni de şaşırttı. Bunlar çok güzel şeyler, içinde yaşadığımız için bazı şeylerin kıymetini bilmiyoruz. Ezan da bizim, istiklal marşı da… Biraz kendimizi sevelim artık, biz buyuz çünkü. Kendi özümüzü reddederek, beğenmeyerek ancak kendimize zarar veririz.
Sn.IjI, Vatandaş olmamız devletin bizden vergi alması için yeterli bir sebeptir. Daha fazla sebep aramak gereksizdir. Evet, birinci cümleniz devletçi bir bakış açısı. İkincisinde ise, burjuva devleti uygulamasını tarif ediyorsunuz sanki. Çünkü, devletin topladığı vergilerden en çok yararlananlar, vatandaşın sorgulamasını yadırgarlar, hatta suçlayanlar olur.
Ben şu hizmetten faydalanmıyorum, bunun bütçedeki oranına göre benim vergimden kısıntı yapılsın demenin bir mantığı olamaz. Örneğin, tatil için bir ada satın almış olan bir vatandaşın adasına havalanı yapaımna ödenek ayıran bir devleti sorgulayamaz mısınız? Ya da, ülkemizdeki kürt vatandaşların sünni mezhebine harcanan bu diyanet bütçesini sorgulama hkları yok mu?
Benim de faydalanmadığım ama devletin vermek zorunda olduğu birsürü hizmet var. Evet, olabilir, bunun kabul edilebilir ölçüleri var, kabul edilemezleri var. Anlıyorum, kollektif yaşamda paylaşımların ve zorunlulukların ayrıntısına girilmeyebilir. Birilerinin cennet hayaline ben emek harcamak zorunda mıyım? Bu dünya için kurulmuş siztemlerin içinde ayırımcılık elbette olamaz.
Sn. blue, Bu noktada, evrim teorisinin klasik tartışma(!) noktasına sürüklenmiş oluyoruz. Havanda su dövmek gibi geliyor bana işin bu noktası. Konumuz din adamlarıyken, quantum, maxwell, newton , determinizm, young deneyi derken… harun yahya’ya kadar uzanacak biliyorum.
Belli ki, dünyada din egemenleri, bilimin erişemediği noktadan yola çıkarak, kendilerine pay arama çabasındalar. Bu gün, quarkların hareketindeki kararsızlığın anlaşılamamış olması, dindarların inançlarının alt yapısı olabilir mi? Hem de yaklaşık her 50 yılda değişen, yenilenen teorilerle, desteklenen bilimin “aciz” noktalarından din üretmek ya da gerçekliğin kanıtı yerine oturtmak “haksız rekabet” suçuna girmiyor mu?
Hem aramızda sn. FREEDOM var iken, bendeniz bu konuda bir şey söyleme hakkını kendimde görmüyorum. Her platformda buna dikkat etmişim. Sizin de belki meslek alanınıza girebilir. Elbette bu konuda da söyleyecek epeyce sözlerim vardır ama, şimdilik haddimi bilmek istiyorum.
o ezanlar ki şehadetleri dinin temeli ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli
çok saygı duyuyorsan iyice oku on kıtasını da! gözlerinden öperim…
Gerçekten mi? İyi oldu söylediğiniz, hiç haberim yoktu.
Ben İstiklal Marşının sembolik değeri için saygı duyulması gerektiğini düşünüyorum. İçindeki herşeyi kabul edeiyorum veya beğeniyorum diye birşey yok.
Ben Türkiye’nin geleneksel değerlerinin ve müslüman çoğunluğunun da farkındayım. Ama bu devirde bu tip şeylere yer yok. Bunlar açık insan hakları ihlalleridir. Sebebi ne olursa olsun kabul edilemez. Dinmiş şuymuş buymuş hiç önemli değil. Anayasada belirtildiği gibi insan haklarına saygılı sosyal bir devletse burası bu tip şeyler olmamalı.
Fikrinizi gayet dar bir çerçeve dâhilinde dolaştırdığınız için, etken sebep ve âmillerden gaflette kalmışa benziyorsunuz.
Size kendinizi tam mânâsı ile, dilediğiniz tüm nazariye ve doktrinlerden esinlenerek açıklama imkânı verildiğinde neler karalayabileceğinizi merak ediyorum.
Her 50 yılda bir yenilenen bir bilimi sabit bir gerçek gibi kabul etmektir asıl haksız rekabeti doğuran. Big bang de, quarkların kararsızlıkları da, determinizmin bazı noktalarda tıkanıp kalması da, indirgenemez kompleks yapılar ve biyokimyasal düzelemden astronomiye kadar tüm yeni bulgular “din”‘in bin yıllardır söyledikleriyle örtüşmeye başlamışsa bırakın da “acaba din’in söyledikleri gerçek olabilir mi?” sorusunu sorabilsin insanlar… Bırakın bilim bizi nereye götürüyorsa oraya gidelim. Bundan neden rahatsızlık duyulsun ki? Ya hiçbir şey tesadüf değilse, sorusunu siz de cesaretle sorabilmelisiniz…
Ben Türkiye’nin geleneksel değerlerinin ve müslüman çoğunluğunun da farkındayım. Ama bu devirde bu tip şeylere yer yok. Bunlar açık insan hakları ihlalleridir. Sebebi ne olursa olsun kabul edilemez. Dinmiş şuymuş buymuş hiç önemli değil. Anayasada belirtildiği gibi insan haklarına saygılı sosyal bir devletse burası bu tip şeyler olmamalı.
Sayın freedom,
Bu toplumun bir değeri olan dini bir ritüeli insan haklarına aykırı bulurken ljl bey’in okuldan gelen marş seslerinden rahatsız olmasını kınamanız çelişki değil mi? Gürültüyse ikisi de gürültü. Toplumsal değerse ikisi de öyle. Ben, dünyanın en çok korna kullanılan, en fazla yüksek sesle cıstak müzik dinlenip (!) arabayla hava atılan memleketinde ezandan rahatsız olmayı kasıtlı buluyorum. Evim camiye çok yakın olduğu halde ezanın sesini işitmiyorum bile. Kızımın da bebekliğinden beri ezan sesiyle beraber uyandığı bir zamanı hatırlamıyorum. Ama yanımızdaki okuldan gelen “andımız” ile her sabah uyanıyor, 5 yıldır… Asıl sosyal devlette küçücük çocuklara her sabah yemin ettirilmez, yaz kış demeden ayakta dikip bağırttırılmaz. Bu uygulama bizden başka bir Kuzey Kore’de, bir de Kamboçya’da var bildiğim kadarıyla. Ezan’dan rahatsız olmanızın sosyal devlet olmak ve insan haklarıyla uyumlu bir devlet olmamızla bir ilişkisi olduğuna inanmıyorum. Samimiyetinize inansaydım size destek olurdum, nitekim yukarıda oldum. Ama “nefret” saikiyle karşı çıkmak ayrıdır. Durum böyle olunca keşke hoperlörlerin sesini biraz daha açsalar diyesim geliyor. Bunu dedirtmemelisiniz.
Ezan dini ritüel midir? Ezanın insanlara namaz vaktinin geldiğini haber vermek için değil midir?
Evinizin yakınında cami olduğunu ama sabah ezanını ne sizin ne de kızınızın duyduğunu söylüyorsunuz. Bir zamanlar benim evimin de hemen yanında cami vardı. Oraya ilk taşındığım zamanlar nasıl korku ile uyandığımıçok iyi hatırlıyorum. Ama daha sonradan insan alışınca duymuyor bile. O zaman insanlar belli bir süre sonra duymamaya başlıyorsa bu ezan denilen şey aslında yapması amaçlanan şeyi yapmıyor demektir. Bu konuda sizin düşüncenizi öğrenmek isterim. Yarın sabah namazı kılmak isteseniz ezanın sizi uyandıracağını düşünerek mi uyursunuz yoksa bir saat kurarak mı?
Ayrıca laik bir devletin kurumları (camiler devletindir) nasıl olur da insanların tamamını dini ritüele davet eder. Bu daveti o dine mensup olmayanları açıkça rahatsız ederek yapması sizce bir hak mıdır?
Mesela Hristiyanların da böyle bir ibadeti olduğunu ve gece 03:00′de yapılması gerektiğini düşünün. Kilise sayısı az olduğu için sesini duyurmak için çok daha gürültülü bir şekilde çağrı yapılsın. Etraftaki bütün insanları uyandırsın. Belli bir süre sonra insanlar buna alışacak ve duymayacak diyelim. Böyle bir durumu kabul eder misiniz?
Aynı şekilde Musevilerin de buna benzer bir ibadeti olsa ve benzer şeyler yapılsa bunu da kabul edecek misiniz?
Andımız konusunda size katılıyorum. Tamamen gereksiz bir uygulama. Ama hafta başlangıcında ve bitişinde okullarda İstiklal Marşı okunmasında bir sakınca görmüyorum.
tüm yeni bulgular “din”‘in bin yıllardır söyledikleriyle örtüşmeye başlamışsa… Bilim öyle demiyor ama, “gölge etme başka ihsan istemez” diyor. …bırakın da “acaba din’in söyledikleri gerçek olabilir mi?” sorusunu sorabilsin insanlar… Keser sapını yontmaya kalkışırsa ne olacak? Bence kendi düşünce açınızdan risk alıyorsunuz. Çünkü, sorgulayan insan tipi dinin içeriğini de özgürce sorgulamaya kalkarsa, evdeki bulgurdan olabilirsiniz:)) Bırakın bilim bizi nereye götürüyorsa oraya gidelim. Bundan neden rahatsızlık duyulsun ki? Bu teklifinizi sanırım bilim karşıtlarına söylüyorsunu? Duymuşlardır umarım.
Ya hiçbir şey tesadüf değilse, sorusunu siz de cesaretle sorabilmelisiniz…
Soru sormada oldukça cesuruz, merak etmeyin:) Öyle cesuruz ki, bu cesaretimiz tabulara kadar ulşaır, sınır tanımayız. Ve buna, “Ya hiçbir şey tesadüf değilse..” sorusu da dahildir.
Ezan insanlara namaz vaktini bildirmek görevi olan bir dini ritüeldir. Dini ritüel olmasaydı kalk borusuyla veya gayda çalarak da olurdu. Kulak alışması konusuna siz de katılmışsınız. Yalnız kulak alışırsa ezan işlevini yitiriyor değildir. Bir atasözü var: Aklı namazda değil ki, kulağı ezanda olsun diye… Annanem onca TV gürültüsü ve çocuk gürültüsü arasından ezan sesini seçebiliyor, çünkü namazını hep vaktinde kılar, dakika geçirmez. Bizlerin kulağımızın alışması, namaz kılanların da alışmaması sorunu çözüyor sanırım. Sorun hala çözülmediyse camiden biraz uzakta bir yere taşınmayı seçebilirsiniz veya sabah ezanlarında mikrofonun sesinin kısılması konusundaki talebinizi Diyanet’e ve yakınınızdaki cami imamına iletebilirsiniz. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış. Eminim en azından bir cevap vereceklerdir. Ama maksat bağcıyı dövmekse, dinden nefretini ezan sesine muhalefet şeklinde tezahür ettirmek ne kadar doğru bilmiyorum. Bu, sadece sizin psikolojinize zarar verir.
Bilim öyle demiyor ama, “gölge etme başka ihsan istemez” diyor.
Ben bilimden bahsetmiyorum, bilimsel buluşların sizin, benim üzerimdeki etkisinden bahsediyorum. Bilim adamının tarafsız olması gerekliliği tartışılabilir, ama ben bilim adamı değilim, tarafsız olmak durumunda da değilim. Tabi ki bilim benim için amaç değil, hayatı anlamlandırmama yarayan bir araçtır. Herkes bilimi kullanarak kendi hayat felsefesini oluşturur. Bu yaklaşım bilimsel değil diye terkedecek değiliz. Hayat bilimden ibaret değildir.
Keser sapını yontmaya kalkışırsa ne olacak? Bence kendi düşünce açınızdan risk alıyorsunuz. Çünkü, sorgulayan insan tipi dinin içeriğini de özgürce sorgulamaya kalkarsa, evdeki bulgurdan olabilirsiniz:))
Kendimi de, tüm tanıdıklarımı da sonuna kadar sorgulamaya ve sorulardan kaçmamaya çağırırım hep. 10 senedir evdeki bulgurdan olmadım ama kendine soru sormak yerine “tesadüf, doğal seçim, kendi kendine oluyor, her şeyin bir sebebi var” kelimeleri etrafında kendine soru sormaktan kaçan çok tanıdığım oldu. Sorular iyidir, gerçek ancak soruların üzerine gidilerek aydınlanabilir. Soru sormakta cesur olduğunuza sevindim. Umarım cevabı bulmak için aklınızı serbest bırakır ve gerçeği en yakın zamanda bulursunuz. Çünkü çok fazla vakit yok.
Sn. blue, rastlantı bu ya, geldiğimiz noktayı en net anlatan bir makale okudum, bir parçasını paylaşmak istedim. Tamamını, buradan okuyabilirsiniz.
“Bilinen bilinmezlikler” olarak da tanımlayabiliriz tabuları. Bilinmezin tüm ayrıntılarını bilmesek de sezebiliyoruz sanki ama öğretilmiş korkularımız engelliyor daha ileri gitmemizi, merakımızı koşuşturamıyoruz özgürce. Tabular da zaten öyle birden devrilebilecek olgular hiç değiller, süreç içinde yaratıldıkları için de ancak süreç içinde yıkılabiliyorlar. De-ğiniyormuş gibi yapıyoruz ilkin, ürkütmeme-cesine. Kenarından kenarından hafiften gagalıyoruz ancak. İhtimal ki bu tutumumuzla, bir süre için tabulara bir nebze de biz bağışıklık kazandırıyoruz. Bağışıklık kazanmış tabular ise iktidar odaklarınca daha meşru bir sermaye olarak kullanılabiliyor pekala. Ama işte her tabunun yıkılış süreci de bu aleniyetiyle ve pervasızca kullanımıyla başlıyor.
“Ve yılan kadına dedi; meyveden yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız.” Adam ve kadın meyveyi yediler ve Tanrı tarafından ölümlülükle cezalandırıldılar. Tanrı bilmeyi ölümle eşleştirdi. Meyve ağacında simgelenen bilgiyi tabulaştırdı. Meyveyi yiyen insan bildi. Ama bildiği için kendisi de öldü.
Tabu, bilgi ve ölüm… İşte bilgi çağının karmaşık denklemi. Şu bir gerçek ki ama, tabuları bilgisi ile yıkan insan ancak bir gün ölümü de bilgisiyle yenmekten söz edebilecek
> Başbakan, maden ocağındaki ölümler için “kader” demiş.
Bir başbakan demiyor ki bunu. Böyle ucuz ölüm ve sürüngenlikleri kaderleştirmek için kaç bakanlığın bütçesi kadar para harcanmıyor mu dini kurum ve cemaat yollarına?
“Kadere karşı gelinmez”! Hele o bir de kara kader ise!…. kara karanlıktır bir anlamda, ona karşı gelsen ne olurki!
Gözlerin görmez. Direk cehennemi boylarsın. Üstelik buranın kara cehenneminden daha da cehennem olduğu enayiliğimize kazınmışsa diğer cehennem, burada yanmaya seve seve(!) katlanırız. Üstüne bir de “tevekkel Allah” diyerek , tevekkel hükümetleri hedeften çekmiş oluruz.
Hani bir zamanlar enflasyona ve trafik salaklığına “canavar” ön sıfatını takarak, sorumluların hedeften çekilip, hedef kararttıkları gibi….
Kara kader kara habere her zaman gebedir. Zaten işe alınışlarında, işe alan taşerunculuk zihniyetinde bir meymanat var mıydı ki! Hükümetler burada da araya taşeron gibi başka hedefler koyarak hedef tahtasını arkadan dolaşmıyorlar mı!
Dünyanın en ucuz ve ölüm istatistiği saptanmış 5. ve Avrupa’nın birinci ülkesinin “kara kaderlisi ise, asla bu derece kaptırılmamalı! “1″. lik ve “5″. lik….
Tıpkı, ulusal gelirimizi paylaşma adaletimiz sıralamasındaki rekorumuz gibi!
Ağlama Angelita…bu akşam sana ya bir ev alacağım ya da yasımı tutacaksın
romantizmimi azdıran müziğin, El Cordobes’in Matadorluk ünü anısına yapıldığını öğrenince, romantizmimin sevdasına kan sıçradı!
özetim’ de dediğim gibi, “Kağnı arabalarına koşulan, sırtı nodurdan yaralanmış öküzlerin isminden önce “..afedersiniz..”ifadesi ve ağır yükün altında düştüğü zaman, kesilip etinin yendiği”ne lanet okurken, Ispanya avare takımının arenada boğa kanı görmekten zevk duyduğu kültür arasındaki fark da düşündürücüydü.
Ispanya’daki Franko Faşizminin dalga kıranı, masum insanların yönünü kendine nasıl çevirebildiğinin öyküsü var bu müzikte.
Sanırım 1970’li yıllarda kamran akkor un seslendirdiği bu müziği Salim Dündar Ispanyolcadan çevirmiş olmalı(?) O yıllarda (Franko’nun da ölümüne sevinme yılı) sözleri değiştirilmiş, adam akılı bir aşk şarkısına döndürülmüştü. Bu dönemde nino de murcia –“seni beklerim öptüğüm yerde” diyerek bir anlamda Ispanya versiyonunun günahını çıkarmaktaydı. Daha sonraları Nilüfer bu şarkının türkçesiyle, Franko’nun mezarına tükürmekteydiler bilerek ya da bilmeyerek.
** *
Her iki yorumun simgeleri ve sözleri fazla söze gerek bırakmıyor. Ama içimiz dolunca!…. Seni beklerim öptüğün yerde Belki bir akşam dönersin diye Belki dönersin eski günlere Dayanamadım yazdım ben sana Dargınlık bitsin cevap yazsana Beraber olalım ömür boyunca Dağlara şimdi akşam çöktü çiçekler boynunu büktü Hepsi sensiz öksüzdü kuşlar yuvaya döndü Senin şehrine yolcular vardı şafakta gemiler hep demir alır Seven sahilde hep yalnız kalır
Kıskanırım seni o yolculardan belki seversin birini diye Mektubumu sen sen oku bana Dağlara şimdi akşam çöktü çiçekler boynunu büktü Hepsi sensiz öksüzdü kuşlar yuvaya döndü
Seni beklerken duydum annemden Saklarmış veda mektubunu benden Evlenmişsin şimdi bir esmerle
ve Kordobanın korkulu sokağından Ünün yayıldı bütün dünyaya Madrid boyandı kırmızı kana Sen sen gelince bu güzel bir ara Güneş bile senden renk alıyor Alev alev gök sanki yanıyor Parlayan canlı gözlerin Fethetti bütün arenayı Dövüşün zamanı geldi Heyecan sardı sahayı Gölge ve güneş raksediyordu Ayaklarının altında senin Fırtına gibi saldırıyordu Korkuszudn herkes biliyordu Herkes onu biliyordu Ölüm bile senden korkuyordu Sivri kılıcı ona saplarken Coşkular her yerinde çınkladı oley oley sesleri Madridde her yer titredi Sonsuzluk zafer neşesi Toledo Barselone Sevlle Linares Kutluyor seni Manuel Benites Kalplerdesşin artık el Cordobes El cordobes *** yasımı tutacaksında şöyle anlatılıyor : 1954′lü yıllar. Elcordobes o yıllarda 18 yaşındadır. General Franco’nun koyu bir faşizmle ülkeyi yönettiği, baskının, açlığın halka dayatıldığı zulmün yaşandığı yıllardır o yıllar. Halk isyan içindedir.
“Yaşam koşullarını protesto amacıyla gösteri yapan Asturias maden işçileri Franco İspanyasında yasak olan bir silahı kullandılar. Grev ilan ettiler. Endülüs’te, ekmekle yetinemiyeceklerini ve ülkelerine yağan nimetlerden pay istediklerini söyleyerek…..
Benitez’in Ablası Angelita şöyle anlatıyor: “Aç kalmadınızsa açlık nedir bilemezsiniz.O günler aklıma geldikçe hala ağlarım.O zamanlar elimizden gelen tek şey ağlamaktı.Gece yatarken ağlardık çünkü yiyecek birşey yoktu.Sabah ağlardık çünkü gene yiyecek birşey yoktu…Adamlar sokaklarda yolun ortasında düşüp ölürlerdi…Yaşamımız boyunca çok acı çekmiştik ama savaştan sonra çektiğimiz günlerdeki acılar hepsini bastırdı.”
Annesi ölünce üç kardeşine Angelita bakmaya başlar.On altı yaşındaydı ve ailesinin bütün yükü omuzlarına yüklenmişti…Kardeşlerini besleyecek, bakacaktı…Annesinin mezar taşına şu sözcükler yazılmıştı: “Vasiyetnamesiz Ölmüştür.” Böylesine bir yoksulluğun içinde büyüyen Manuel Benitez,yıllar sonra, cesareti, yeteneği ve olağanüstü azmiyle İspanya’nın en büyük matadorları arasına adını yazdırmayı başaracaktı… (“Bir sezonda 111 boğa güreşine katılarak Juan Belmonte’nin 109′luk corrida’lık rekorunu kırdı. yalnızca Ağustos ayı içinde 64 boğa öldürerk 35 milyon peseta yaklaşık 600 bin ABD Doları kazandığı sanılmaktadır”/vikipedi).
Yoksulluk günlerini hiç unutmadı,ablası Angelita’yı hiç ihmal etmedi… Büyük ve tehlikeli bir dövüşten önce,kensdisi için ağlayan ablasına şöyle demişti:
“Ağlama Angelita…bu akşam sana ya bir ev alacağım ya da YASIMI TUTACAKSIN.”
kaynak” “İspanya İç Savaşı, 1936′da bir grup milliyetçi generalin seçilmiş Cumhuriyetçi hükümet karşısında darbe düzenlemesi ile başlamış, 1939′da General Franco liderliğindeki milliyetçilerin zaferiyle sonuçlanmıştı. Bu kanlı savaşta üç yıl içinde 350 bin kişi öldü, öldürüldü. Savaşın sonunda zafere ulaşan ve iktidarını sağlamlaştıran General Franco’nun faşist rejimi 1975 yılında ölümüne dek sürdü.
Yujenu, Franco rejimi sırasında sol kanat görüşlere sahip oldukları için öldürülen, ya da hapsedilen ailelerden alınan yaklaşık 30 bin çocuktan biri. Yujenu Oblana, çocukluğunun geçtiği Grave’nın sokaklarında geziniyor. Kendisini dinlemeye hazır olan herkese acıklı öyküsünü anlatıyor. ‘Yaşlandım!’ diyor; ‘Tazminat beklemiyorum, geride bulacağım bir ailem de kalmadı; sadece, insanların bilmesini istiyorum. ‘Rahipler, hükümeti deviren faşistlerle tam bir işbirliği içindeydi, sübyancıydılar; onların yüzünden ateist oldum.
İspanya’da iktidarda olan sosyalist hükümet, yeni bir yasa geçirdi. “Tarihsel Hafıza Yasası” Franco rejiminin infaz ettiği kişilerin ailelerine tazminat verilmesini öngörüyor; ancak Montzi Almengo, yaşları artık hayli ilerlemiş olan kayıp çocukların, ailelerinin izini sürmek ve hayatta kalan birini bulmak için pek de zamanları kalmadığını söylüyor
Franco rejiminin destekçileri, tarihin bu sayfasını kapatmamız gerektiğini söylüyorlar; ama bir sayfada neler yazdığını okumadan kapatmak, aptallık olur.
* * * seni beklerim öptüğüm yerde ve cordoba’nın akıttığı kan
Bence de kutlu olması gerek:) ama kuru iltifatlarla değil somut haklarla…
Anne önce “kadın” iken çeşitli araç-gereçlerle asırlar boyunca sindirilince, koşulsuz “fedakarlık” kadın doğasına çaktırmadan ya da çoğunlukla zorla monte edilmiş.
Böyle olunca da, kemiksiz dilin çok kolay ürettiği iltifatın karşılığı, kemikli kasların zor koşullarda, bir yığın enerji, uykusuzluk ve yorgunlukla ürettiği değerlerle değiştirilmekte.
Anne, acınacak ve koruncak mağdurluk sıfatıyla özdeşleştirilmemeli. Emeğinin miktarı, kalitesi ve önemi bilindiğinde, karşılık olarak diğer alemde ayağının altına (sanal) cennet sermek yerine, yaşarken gözünün önüne nimet yığmak daha önde olmalı.
Kaldı ki, Anneler doğası gereği, içinde debelendiğimiz “kapitalist ahlakın” tersine, önüne yığılan maddi karşılıkların tamamını dağıtmakla, mutluluğun fabrikasının temelini atmaya yatkınlığından bir şey yitirmez.
Annelik bir meslek, bir emek, bir insani değer, yaşamsal var oluşun önemi, birinci derecede değer arz eden özelliklere sahip iken, menapoz dönemine giren bütün kadınlar neden emekli sayılıp da tazminatını ve ücretini alamazlar ve sosyal güvencesi bir erkeğin omzuna monte edilir! Başka kapılarda çalışan hamile anneler hamilelik ve emzirme döneminin tamamında neden izinli sayılmazlar? O anne doğurup büyüteceği çocuğun, askerlik dahil, içinde yaşadığı servet sahiplerine potansiyel “emek avı” olduğunu bilenler için, bebek iken hiçbir değerinin yok sayılması ahlaksızlık, vahşilik değil de nedir!
Kuru iltifatın maliyeti yok da ondan! Para, “değişim aracı” olmak yerine, sadece sömürü çarkını döndürmek amacıyla “değer ölçüsü” olmuş da ondan. Alırken “somut”, verirken “soyut” olmanın çelişkisini hiç olmazsa kendi annelerine gösterenlerden çok ciddi sakınmak gerektiğini düşünüyorum.
Bu yıl, Bahar’ın nefesi bir başka üfledi beni. Yumurta üzerinde avlanan keklik gibi hissediyorum kendimi. Renkler, kokular, fısıltılar, nağmeler, şiirler, umutlar.. büyülü lensini gözlerime, hangi tempoda yapıştırdığını anlamayacak kadar saf iken…
Ey sevgili, (diyesi geliyor insanın) Birkaç cümleye ve kısa zamana sığdırılamayacak kadar, içi dolu, ateş tutamaklı cümlelerle “bir şarkı” eşliğinde…. bir bahar geçmek üzere! diyesi geliyor insanın.
Bahar’ın son’u 1 Mayıs emekçi bayramı olarak kutlanırken, bir alttaki yazımda özetlediğimi, aglea’nın konuğu daha kısa ve daha çarpıcı özetlemiş. éLLa demiş ki… 1 mayis mi o da ne. iscisin sen isci kal .. isci bayraminda bile isciler calisiyor, patronlar tatil oluyor.. o ates coktan sönmus bile. sen yine de yellemeye devam et.. Ardından Taciz ve tecavüz eylemlerini duyduğumda, birkaç yazıdır sözünü ettiğim, bahar yansımaları olan sevda aşk, sevme-sevişme gibi insani duygulara kuşkuyla bakmaya zorlanıyorum!
Evet, Bu yıl, Bahar’ın nefesi bir başka üfledi beni. Ama yellemeye devam etmek “ahmaklıktır diyor ella Sıcaklar bastırıyor, artık yellemeyeceğiz yananları, saman alevi gibi ya için için yanacak, ya da kendi içinde sönecek.
“Sürekli biriktirme tutkusu, haklarının ve gücünün farkında olmayanların emeğini ve özgürlüğünü yiyerek beslenir ”
1 Mayıs’ın emekçi bayramı olarak yasalaşması, “farkındalığı” sağlayacaksa, sosyalist bir partinin ilk seçimlerde tek başına iktidar olacağını düşünürüm. Çünkü, sayı buna yeter.
1 Mayıs’ı bayram olarak yasalaştıranların benim gibi düşünmeyecekleri kesin; yoksa “bindiği dalı kesmek” olur ki, onlar, emekçilerin büyük çoğunluğu kadar saf olamazlar…
1 Mayıs’ın emekçi bayramı olarak yasalaşması, “farkındalığı” sağlaMayacaksa, ki büyük olasılıkla öyle olacak. Emekçi öncüler hep “öcü” olarak algılanmaya devam edecek. Bütün 1 Mayıslarda -açlık sınırının altında yaşam sürdükleri halde- pikniklerde mutluluk numaraları yapanlar daha sevimli sayılacak!. 1 Mayısların anlam ve önemini ıskalamayan aydınların kafasına vurmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyecekler. 1 Mayısların eski klasik gösteri biçimi olan lastik yakma ve kırıp-dökme gibi içi boş eylemleri terk etmeleri, sadece bilgilendirme ve uyuyan devi uyandırma programlarına öncelik verilemeleri zamanı çoktan gelmiştir.
Sendikaların, bilim ve sanat dünyasında “beyin” desteğine sahip olduklarını biliyoruz. Öyleyse bütçelerinin önemli bir kısmını bilgilendirme-bilinçlendirme yolunda harcayabilirler mi?
Hayal kuruyorum işte.. işverenlerin güdümüyle seçilen öncülerden(!) çok şey istemek hayali, ütopyası….
Edibe Birsöz yazarlığa ilk adımını atmak üzere. “Bir gün aşk kitabını yazacak”, demiştim’in” şımarıklığı ve gururu… “buradaki “Sevgi Dağarcığımdakiler” başlığının 9. sırasında ve yıl 2007. Bir de Facebook yorumumda yazmıştım yazarlık sinyalini Sevgili edi’ye. Zaman ve kışkırtmaların zoru değildi elbette bu. Edibe’nin doğasının derinliklerinden fışkırdığını, Edibe’nin can Arkadaşlarından Ahmet Nesin’den (belki) önce keşfetmiştim:)
Edibe ile (bloglarımızda), “aşk ve sevgi” üzerine “edebi” yazışmaların keyfine doyum olmazdı. Hemen bütün yazışmaları arşivimin onur köşesinde saklamaktayım. Edibe bu başlıktaki kitabı yaşayarak, hissederek, çözümleyerek, dik durarak yazan, “mutfak yazarlığı” farkıyla bir adım önde gittiğini düşünüyorum. Edibe Birsöz, yazarlıktan öte bir tiyatro oyuncusu, Müzisyen, akademisyen… ve….
Öpüşmek Sevişmek üzerine bir yorumda şöyle dediğimi hatırlıyorum bir yazı altına: “Sevişmek” aşkın, değiştirilmesi teklif bile edilemez temel anayasası. Yaşama isteğimizin asıl odak noktası.
Bütün İŞ “sev” ile “mek” arasına girmekte. “Yani (iki) yürekte., iş’te, emekte.
Elimde değil; elimde olsa ne yazar ki! Bahar bu, şişede durdğu gibi durmuyor.
Anlaşıldı, bu bahar kapışma baharı olacak, ülkemin gri renklerine inat, üzerime saldığı çiçeklerle, kekik kokularıyla….. Bu da yetmezmiş gibi, böyle şarkılarla arada bir vuracak!
> Hayat her şeye rağmen güzel. Bahar mevsiminin yüklediği enerji daha başka güzelleştirmekte farkettiğimiz her şeyi. Duygular bardağın dolu tarafından atağa geçerken, bazı olayalar umsuluk çelmesini alnımıza çakıveriyor paslı çivi gibi!
Her şeye rağmen baharın renk ve kokularını duyabilmenin itici gücü “Marksist altyapmızın” varlığına bağlanabilir. Ama, her alt yapıyı sarsacak deprem sarsıntısı, çatık kaşlarımızla bizi mumyalıyor adeta. Bu ülkede bir yığın “gerizekalı ürünü” eylem ve kavramlara bağışıklık geliştirdiğimiz bir buruk bahane zinciri ki….. gerdanımızda ahmaklık madalyası gibi taşımaya uydurduğumuz bahanemiz, sorumluluğunu üstlendiğimiz aile bireylerimizin masumiyetidir. Hayatımızın zorunlu gereksinimleri hatırına (aslında zorbalığına) harcadığımız enerjinin ötesinde baharın renk ve kokularını fark edebiliyorsak, ayakta durmamıza yeter diye düşünebiliyoruz.
Ama yetmiyor! Bir insan yaşadığı zaman süresinde gülümsemesiyle kaş çatmasının birbirine oranı, bir süre sonra “sabit pozu” oluyor genel duruşunda. Tercihen gülümsemeye yatırım yapmak her kişinin doğal hamlesidir tabi ki; dediğim gibi, dış etkenlerin iç dünyamıza sabotajı başlı başına bir savaş nedeni!
Soy adını bile değiştirme gereği duymayan Ahmet Türk, Kürt muhalefeti olduğu için, “türklük gurur ve şuuru” adına burnu kırılıyorsa, akan birkaç damla kanın anlamı, lağım farelerini ve onu besleyenleri boğacak kadar derin. Anlamın değil, çıkarın derin olduğu yerlerde tuzun kokması, kavga nedeninin evrensel hukuk ayağını oluşturmakta. Bundan biraz daha derin olan anlam ise bendeki tüm bahar sevdasını katletmeye yetmesi.
Ortalamanın üzerinde duygusal olduğum bilinir ama, olaylar karşısında kolay ağlamazdım.
Sırrı Sakık’ın eşi ile ilgili haber ve ona verdiği asaletli tepkiyi duyduğumda birkaç damla göz yaşı beni terk etti sitem edercesine….!
“Bu ülkede idam edilen başbakanların yanında, bir yumruk birkaç damla kanın ve de hayat arkadaşının hiç olmazsa mezarının yakınında olmasının ne önemi var ki” diye yorum yapacakların sayısı, bu ülkenin demokrasisini yürütüyorken…..
(haysiyet) onur, candan-kandan bir adım daha ileridedir. İnsan olmanın farkı da burada yatar……
-Alo, Volkan Bey ne haber Oğlum? Ankara’da havalar nasıl; yani senin havan? Gördüğün güzeller sevenlerinin olsun, sen yediğin içtiğinden haber ver. *Her şey iyi Baboş. Bildiğiniz gibi dersler yoğun… Akşamları biraz zaman artırıp, “Düşüncenin Gücü” kitabını okuyorum. “Düşüncenin Gücü”… dur bir kontörlük düşüneyim….. Tamam. *Evet Baba, işte öyle, kitap çok ilgimi çekti, altını çizdiğim satırları büyüterek göz önüne koyacağım…… -Aklıma bir sürü şey geldi bu kitap ile ilgili, akşam şu ucuz kontör hattını tak da telefonuna, bu konuyu biraz uzunca tartışalım olur mu? * Olur Baba, akşama görüşürüz, kendinize iyi bakın, arabama da… -Tamam Oğlum.
Eğitim çağı ve meslek yaşamında sayı ve şekillerle kapışanların duygusal olaylara matematiksel yaklaşmalarının bir “formül sabiti” gibi olabileceğini düşünüyordum. İlgili konulara esnek ve estetik yaklaşımlar duygusal gelişimi şart kılıyordu sanki. Konuya mesleksel açıdan baktığımızda, Mühendislik Fakültelerinde, yalnızca “insan-makine ilişkisi” baz alınmış olunacak ki, orada felsefe derslerinin okutulmayışı (özellikle iş yerlerindeki eksikliği) farkediliyordu. Her Mühendis projeci olduğu kadar, aynı zamanda potansiyel yöneticidir de. İşi yöneteceği kadar insanı da yönetme gibi bir misyonu, iletişim tekniğini önemli kılmakta. Çalışan-çalıştıran arasındaki iletişim kapasitesinin yansımaları, kişilerin moral enerjisini olumu-olumsuz etkilediğini herkes bilir. Bu yüzden Düşüncenin Gücü gibi Psikoloji ağırlıklı kitapları ilk okuması gerekenler Mühendislerdir demek istiyorum.
Tıp Fakültelerinin meslek konusunun asıl öğesi insan olunca, böyle bir eksiklikten söz etmek doğru olmayabilir. Ancak, yine mesleğin rajonu gereği, sürekli arızalarla (hastalık vs.), dolayısıyla duygusal krizlerle iç içe olmaları, Tıp insanlarının ruhsal dengelerinde olumsuzluk yaratabileceğini bir Prof.tan dinlemiştim. “Bu nedenle, Tıp insanları bu olası açığı kapatmak için şiir, müzik, resim… gibi sanat çeşidiyle ilgilenmekteler” demişti.
-Aloo, Oğlum hatta mısın? Müzik nasıl gidiyor? Bazı derslerimiz hastanede pratik ile geçtiği gün gitar çalmaya yeterli zamanım oluyor, *Yaz tatiline gelince bir resital yaparız seninle Baba. Ama beni geçmen gerek… -Bu zor işte Oğlum; benimki “tıngırtı”dan öte gidemiyor. Ben ancak kendim çalar kendim dinlerim bir de sevenlerim; ama senin donanımların boşluk bırakmamalı. Hem Annen, “oğlumun sesi de seninkinden güzel” diyor. (Anneler ve oğulları no’lucak) Bu durumda ancak gölgende solo yaparım.
“Düşüncenin Gücü”, içinde yaşadığımız koşulların gizini açıklaması bakımından dikkate değer. İdealizmin kuramını içerse de, ideal bir karakter sunmadığını, peşin olarak söyleyebilirim. Bunu bilmek ve karşı değer olarak çağımız insanını daha taze bilgilerle uyaran Diyalektik Materyalizmin “Yansıma Teorisi’yle (yumurta gibi) tokuşturmakta büyük yarar olduğunu düşünüyorum.
Her insan varoluşunun kuralı ile bulunduğu yere gelmiştir. Karakteri içine inşa ettiği düşünceleri onu oraya getirmiştir. İnsan kendini dış koşulların yarattığına inandığı sürece darbe alır. Herhangi bir süre boyunca kendi kendini kontrol etmiş ve kendini arındırmış herhangibir kişi, koşulların düşünceden kaynaklandığını bilir. Koşulların dış dünyası kendisini düşüncenin iç dünyasına göre şekillendirir Bir insan düşkünler evine ya da hapishaneye talihin veya koşulların zalimliği yüzünden değil, “aşağılık” düşüncelerin ve “adi isteklerin” yolunu izleyerek gelir Koşullar insanı oluşturmaz, ancak onu açığa çıkarır.
İnsan düşüncenin sahibi ve efendisi olarak kendinin yapması ve çevrenin biçimlendirici ve yapımcısıdır. Doğumda bile ruh kendi başına gelir. İstekleri ve duaları düşünce ve eylemleriyle uyumlu oldukları zaman yerine getirilir ve cevaplanır.
Çok yoksul bir adam düşünün, evindeki konforun iyileşmesi konusunda son derece heveslidir; fakat her zaman işten kaytarmakta ve maaşının yetersizliğinden dolayı işvereni aldatmaya çalışmasının haklı olduğunu düşünmektedir. Bu adam, gerçek refahın temeli olan en basit ilkeleri bile anlamamaktadır. Her türlü bencil düşünce yalnız kendi çıkarını gözeten alışkanlıklarda belirginleşir ve bunlar acı verici şartlarda somutlaşır.
Sevgi dolu ve bencil olmayan düşünceler kesin ve sonsuz refah ve gerçek zenginlik şartlarında somutlaşır. “ bir insan doğrudan koşullarını seçemez, fakat düşüncelerini seçebilir.
Beden zihnin hizmetçisidir.
Şüphe ve korku düşünceleri asla birşey seçemez, fakat düşüncelerini seçebilir. Şüphe ve korku düşünceleri asla birşey başaramazlar. Pek çok insan bir kişinin baskıcı olmasından dolayı köledir. “baskıcıdan nefret edelim” der. Pek az sayıda insan bunu tersine çevirir, “pek çok insan köle olduğu için bir kişi baskıcı olur, köleleri hor görelim deme eğilimi vardır. İki taraf da cehalette işbirliği yapmaktadır.
Hayaller gerçeklerin fideleridir.
Yaşam okyanusunda mutluluk adaları gülümsemektedir ve ideallerimizin güneşli kumsalı sizin gelişinizi beklemektedir.
“Kurtuluş”, zihinsel değil, tarihsel bir iştir, ve bu tarihsel koşullar, sanayiin, ticaretin, tarımın, karşılıklı ilişkinin durumu tarafından gerçekleştirilir
İdealizme göre fikirler, insanların kafasında nedenleri bilinmeksizin ve onların varolma koşullarından bağımsız olarak ortaya çıkarlar. Ama o zaman idealizmin yanıtlayamayacağı bir soru konuyor ortaya: neden şu fikir antikçağda değil de zamanımızda ortaya çıktı! Fikirleri hiçbir zaman onların nesnel temellerinden ayırmayan diyalektik materyalizm, yeni fikirlerin sihirli bir işlemle ortaya çıktıklarını düşünmez. Yeni fikirler, toplum içinde gelişmiş olan nesnel bir çelişkinin çözülmesi olarak ortaya çıkarlar.
Gerçekte ve pratik materyalist için, yani komünist için sorun, mevcut dünyayı köklü bir biçimde dönüştürmek varolan duruma pratik olarak saldırmak ve onu değiştirmektir. ahlaki fikirler de nesnel toplumsal ilişkilerin bir yansısı, toplumsal pratiğin bir yansısıdırlar.
İdealistler, ahlakta, ortam koşullarından mutlak olarak bağımsız bir sonsuz ilkeler birliği görüyorlar: bu ilkeler bize tanrıdan gelirler, ya da yanılmaz “bilinç”, bize, bu ilkeleri yüklemiş, kabul ettirmiştir.
Ama, örneğin “asla çalmayacaksın” buyruğunun ancak özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla varlık ve anlam kazandığını dikkate almak yeter. Geleceğin sınıfsız toplumunda hırsızlık kavramı, gerçeğe dayanan tüm temelini yitirecektir, çünkü servetler öylesine bol olacaktır ki, çalmak için bir neden kalmayacaktır
“… insanlık, kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.”
Diyalektik materyalizme katılmamış bir kimse için anlaşılmaz olan bu tümce şöyle açıklanır: “Sorun” diyen, çözülecek “çelişki” der. Ama çelişki, eski ile yeni arasında bir savaşım değil de nedir? O halde eğer bir çelişki beliriyorsa, bu demektir ki, yeni, daha önceden orada vardır, tohum halinde de, kısmen de olsa, yeni, daha önceden oradadır. Örnek: feodal toplum, ancak kendi bağrında, daha sonra kendisini yıkacak olan karşıt güçlerin (sanayi, burjuvazi) işlemeye başladıkları gün suçlanabildi. Sorunun çözümü, yolunu aramakta olan bu yeninin zaferi oldu Ahlak, böyle bir ahlakı fiilen gerçek kılacak olan toplumsal koşullar nesnel olarak gerçekleşeceği zaman, bütün insanlar için aynı ahlak olacaktır, yani dünya çapında insanlar arasındaki bütün çıkar ayrılıkları geri gelmemek üzere yok edildiği, bütün sınıflar ortadan kalktığı zaman.
O halde, evrensel, yani tamamıyla insancıl olan bir ahlakın zaferine nesnel olarak yolaçan, idealistlerin ucuz tekerlemeleri değil, proletaryanın burjuvaziye karşı (ve sözde evrensel ahlakına karşı) devrimci savaşımıdır.
Elbette, kara sevda çağını hem zaman hem de kültürel olarak çoktan aştım. Hem kara sevda yokluktan doğar. Bu başka birşey, ama ne?
Bu aralar bu şarkı teslim aldı beni. Biliyorum, geçici bir tutuklanma hali. Savunmam alındığında bırakılacağımı da biliyorum. Savunma dosyamda geçmişime ve her anıma ait belgelerimin tamamı hazır. Kesinlikle haklıyım ve de mutluyum; aynı zamanda güçlüyüm.
Şarkının sözlerini hiç mi hiç dikkate almıyorum. Bana kelepçe vuran şarkının melodisi ve ritminin arasında adliyeye doğru yol alıyoruz.
Bilinç altı mı karıştı? Yoksa bir darbe teşebbüsü mü sezildi, anlayamadım gitti:) Yüksek sessizlikle bağırarak savunmamı yapıyorum şu an. Bu sayfaya her dalışımda, play’a farenin ucuyla (kedi ile değil) “tık” yapıyorum, melekler not tutuyor anında. Tahliyemi bekliyorum.
>Atilla İlhan’ın “elde hüzün var” Şiirinin günümüze yankısı (uyarladım)
Şimdi bu tenhalarda Kaygısız gülüşüyoruz. Pır pır yaldızlanıyor elimize tutuşturulan boş kutular,
Ne ninniler söyleniyor; ekmek köz.. Ama pahalı cep telefonları oyuncak. Zamanlar değişse de, Ayrılık girecekse de araya, Hiç umurumuzda değil dünya bu gün.
Aha burada gençlik Loşluğun ve başıboşluğun kollarında Yaprak kımıldatmayan tumturaksız Yalnızca gazeller
Sırtımızdakiler floş çekerken Elimizdeki sadece doper!
>Her yıl kendini tekrar eden özel günler için söylenecek farklı bir söz yok. Bu nedenle bu yazı, arşivimden özetlnmiştir.
14 Şubat’ın “sevgililer günü ilan edilmesinin özel nedenini bilmiyorum ama, neden bir kış ayına rastladığı, “ya ocak ısıtır ya kucak” özdeyişine götürüyor insanı.
Hani, kedilerin“Mart sevdası”ndan esinlenilse?… Damardan akan kanın fıkıf fıkır kaynadığı iki sevgili, yine kucak muhabbetinde farklı keyif çatarlardı. İki sevgili kedinin damdan dama uzun atlama rekorunun ve yüksekten düşme riskinin, aşka doğru orantısından başka ne olabilirdi bu ay? Çiçek özlerinin, arıların hortumlarına çektiği cilvenin esprisi, 14 Şubat ile Güneşin ittifakına bağlanabilir ancak. Bu ittifak protokolü, arı-çiçek-insan arasındaki “afro-dizayn” problemi de çözmeye de hazır pek yakında. Ve sonra, temel içgüdüyü gıdıklayan sihirli bir maddenin ortaya çıkması… O “kara kovan balıdır”.
Sokrates’e sormuşlar, -Hocam, erkekler kadınların ellerini neden öperler? -Eee, bir yerlerden başlamak gerekir, demiş.
Sevgili olmanın icraatları bunlarla sınırlı değil elbette. “Gülü soluncaya, seni ölünceye kadar..” sevme ilhamı yine bahar müjdesinden alınmış olunmalı. “Güller ve dudaklar” adına yazılmış olan romanlar da öyle.
Antrenmansız sevgililerin yalnızca sevgililer gününde “seni seviyorum” demesi, dilin hamlamasına neden olabilir; ama çiçek satıcıların sevgilileri hariç. Aşk ilhamı, sevmek bilmeyi, bu ikiliyi bir yürekte taşıyabilmek de mucizeyi gerektirir. Bir sağlıklı insan sevme yeteneğine sahip olabilir; iki sağlıklı insan ise sevgili olabilir. Gençliğinde aşk vurgununa yenilenler, yaşlılıkta kalp krizini yenerler
“Bir gün sevgili olmak yerine, her gün sevgili kalabilmenin” örgütsel politikasını kadınlar yapmalıdır. Çünkü erkekler bu sırada dünyayı kurmakla meşguldürler.
Alman Yeşiller Partisi yöneticileri bir seçim propagandasında bir afiş hazırlamışlar: -İki sevgili, gözleri kapalı olarak öpüşürlerken çekilmiş bir fotoğraf ve altında iri harflerle şunlar yazılıymış, -Ey sevgililer, öpüşürken odaklanmak için gözlerinizi böyle kapatın, ama oy verirken asla!!!
14 şubat’ın “sevgililer günü” olarak uydurulmasının doğru yerinden kavramaya çalışıyorum. Öyle “ahmak kandıran” öpücük günü müdür, yoksa ilgi monotonluğunun, 364 günlük küf bağlamış zamparalığına, bir günlük zımpara atma pratiği mi?
Jetonlarımızın köşelerinden vazgeçebilmeye verilmiş bir fırsat da olabilir.
Sevginin matematiğine inanmayanlar, sevginin miktarını merak etmemelidirler bu gün. Çünkü, sevginin çelişkilere değil, kusurlara bakmayacağı önceden bilinmeli.
Evet, bu gün sevginin önce varlığını, sonra da bir mevzi daha ilerisindeki miktarını anlamaya zorlamanın yıl dönümü.
Konumuz “sevgi ve sevgili”dir bu gün, unutmayın. Bu iki sözcüğün ıncığını cıncığını harmanlama gününde, kim bilir birbirine benzemeyen kaç icatlık tanımlama düşer beyaz sayfalara ve kulaklara?
“aşkım için canımı, özgürlüğüm için de aşkımı feda ederim” gibi bir pot kaç kez kırılabilir bu gün?
Örneğin, nasıl bir sevgili olmak istersiniz bu gün ve bu günden sonrakilerde? Hazırlayın siparişlerinizi.
Saçlarına bir bir yıldızlar takılıp, bulutların sırtında uçurulan melek mi; yoksa, avrat-herif süngücüne terk edilen kelek mi?
Ciddi olalım bu gün; ciddi ve de dürüst….! Yılda bir kez dürüstlüğün ne zararı olur ki? Hiç belli olmaz, diyenleri duyuyorum. İdam mahkumuna son dileğini sormuşlar, bir dakikalığına kral olmak istiyorum” demiş. Kral yapmışlar onu, o da af ilan etmiş kendisine. Ama doğru sevgili bir günlüğüne affeden midir?
Ve sevgi, dalından koparılmış gülün ömründe değil, arasına sarılmış sözün özünde aransın….
İki eşin birbirlerine sevgili olarak kalabilmesi zor, ama imkansız değil. Örneğin, her insan diğerleriyle ilişkilerde “ayrı notadan çalabilir”. Ama sevgililerin ayrı notadan ses vermesi, her zaman gerilim yaratmaz. Çünkü, iki sesin (iki ayrı tel gibi) birbirine akordu vardır. Üstteki “si” den çalarken, alttaki her zaman “mi”den çalabilmeli. Buna si-mi uyumu denir. Bu iki sesin akordu yaşamın stresleriyle bozulduğu zaman, sevgi “melodik” olmaktan çıkar, “gürültü”ye dönüşür. Bu akordu uyumlu tutturabilmenin bazı formülleri vardır elbette. Ama burada anlatamam (yerim dar)
Aynı model bir Mim daha görmüştüm. O mimden bu ebe(sobe)ye kadar krizlerin faturaları bizi epeyce evrimleştirmiş olamaz mı.
Bakalım:
1)Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Düşünüyorum öyleyse varım diyemiyorum çünkü, düşünce şişede durduğu gibi durmuyor. Bu yüzden, düşünce suçu işlemek istemiyorum. …..Desem de, dokunulmazlara değil, dokunmayanlara dokunmaktan yanayım. Dokunulmazların dokunulmazlığını kaldırırsak, (m)illetvekilliğinin ne cazibesi kalır ki. Karsız eli keserler. El dediysem, ellemek ile dokunmayı, dokunmak ile de okşamayı ayırmak gerek. Tabi ki yandaşları da kayırmak gerek.
2)Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
Geçim barajını kaldırmak için, seçim barajını kaldırmak lazım (dersem de inanmayın). Çünkü kimse kaldıramaz bu barajın kapağını. Banu Alkanadan başka.
Bir kaşık suda boğulmaya alışık olan “biz”ler için, “baraj kalksa ne değişir ki” demekten çekinelim her zaman; ne oluruur ne olmaz (darbe falan).
3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
Valla birkaç yöntemden söz etmiştim daha önce, madem bir daha sordunuz, yeni bir şeyler söylemek lazım: Bu ülkede öncelikle bir Palavra Fakültesi kurulmalı; hiç olmazsa adayların kariyeri tescilli olmalı. “Bas” ses tonu tercihen öncelikli ve en az yeşil kuşak sahibi olmalı (karate ya da sermaye kuşağı). Adayların seçim masrafları, ileriye yatırımda usta olan iş adamları tarafından karşılanmalı. Tabi ki, seçilecek olan da ağasına nankörlük etmemeli. Proje-mroje gibi gavur icatlarına meyil edilmemeli,1500 ve 80 yıllık esen rüzgarları arkasına almayı bilenler aday olmalı. (hangi rüzgar? diye sormayın, söylersem tılsımı bozulur, siz anlarsınız). ….. 4)Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
Yargı dediğin bağımlı olmalı, yargıyı Allah’ın ipine bağlamak gerek ama, ipin ucu kimin elinde bilinmez. Bilinse bile millet Allah dese de ip çekilir, yallah dese de… bu yüzden yargıyı sembolik olarak, “evrensel hukuk ilkelerine” bağlayalım ama paracıların gazabından, askeriyenin azabından kurtarmaya kalkışmayalım ki, çağın rajonuyla zıtlaşmayalım.
5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)
Arzu edilen ile mümkün olanı uzlaştırma sanatının “kıvırmadan” gerçekleştirilmesine ne denir?
Diye sorardım. Sorunun cevabı ile sobemizin dedikleri arasındaki farkı öğrenmek isterdim.
>(bütün kamu kurumlarındaki çalışanlar için söylenir)
Tekel işçileri: “yatarak para kazanıyorlar”/ R. T. Erdoğan (Başbakan)
Öyleyse çalıştırmayı bilmiyorsunuz. Ya da yönetici görevini yapamıyor; ilkinin boyunu aşıyorsa, bir üst yönetici yapamıyor; o da yapamıyorsa (verimsizlik sistemliyse) bu verimsizlik Bakandan Cumuhurbaşkanı’na kadar ulaşır. Çünkü, doğru yere, doğru usullerle, doğru insan ata(ya)mıyorsunuz demektir.
Bu çalışma-sorumluluk zincirinde üstesinden gelinebilecek (verimli hale getirilebilecek) en kolay kesim, en alttaki çalışanlardır.
Kanıt mı istiyorsunuz?
1-Avrupa ülkelerindeki Türk işçileri toplumun en eğitimsiz ve mesleksiz kesiminden oluşmaktaydı zamanında. Avrupalı yöneticiler bunlardan verim alabildiyse, sorunu , (kendi ülkemizde) çalışan sınıfta değil, yöneten sınıfta aramak gerek.
2-İsdemir Fabrikaları zarar ediyor diye T.Özal zamanında özel-leş-tirilmeye çalışılırken şunu demiştim Hatay Gazetesineki bir yazımda: “Fabrikanın genel müdürlüğü kapsamında, hükümetlerin torpilli yandaşlarının yerine beş adet profesyonel yöneticiyi atayın, fabrika kara geçecektir. Beni dinlediklerinden değil elbette (dinleseler satmazlardı) Özelleşince 5 adet yönetici değişti, aynı (ama daha az) çalışanlarla fabrika kar etmeye başladı. Özelleştirilmeden de aynı sonucun alınacağının ve asıl sorunun Sanayi Bakanlığının kadrolaşma sisteminde olduğunun görsel kanıtıydı bu. Teknik kanıtlar zaten ap açık sırıtıyordu, uzun hikaye….
-”tüyü bitmedik yetim hakkını size yedirmem“/R.T.E. Tersten bakalım öyleyse:Tüyü bitmedik yetimler, kapatılacak ya da özel-leş-tirilecek fabrikadan nasıl hak elde edebilir ki!
-“Sizin beğenmediğiniz asgari ücrete çalışacak sokakta milyonlarca insan var!”/R.T.E Gerçekten, özrün kabahatinden hem de çok büyükmüş!
Cümlenin ikinci yarısını ben söylesem karşı çıkardınız değil mi! “En az üç çocuk yapın” derken kapitalist tezgah adına ne kastettiğinizi anlamıştım zaten.
Romantizmdeki Politika başlıklı yazımızda sorduğumuz soruyu ve soruyu yönelten deyişi buraya tekrar alarak konuyu tartışalım.
Oğlan:-hah işte, o dünyalar senin olacak; iste, yıldızları bir bir saçlarına takayım; iste, bulutların üstünde gezdireyim seni, iste, güneşi dizinin dibine indireyim
Kız:*-yeterrr… dünyanın dışında ne varsa hepsi senin olsun; bana, dünyanın içinde verebileceğinden söz et! Soru: bu sevgililerden hangisi sağ görüşlü, hangisi sol görüşlü olabilir?Neden? demiştik * * * Sağ-sol “sağcılık” tanımı ne googlede ne de T. Dil Kurumu sözlüğünde bulunabiliyor. “Sağcılık anlatılmaz yaşanır” tezine mi yormalı bu gizemi? Yoksa “, birkaç yüz asırlık statükoya çelme takma misyonu mu sol” kavramının edebiyatını arşa çıkaran? Bu konuda yazılabilecek çok fazla söz vardır elbette. Bizden önce yazılmış ve daha da geniş boyutlarıyla ele alınmıştır. Biz de burada sol adına bir şeyler özetlemişiz
O özetlerden faklı olarak, Solculuk-sağcılık, genel olarak, toplumların hayatının odak noktalarına yön veren paradigma farklılığı diye anılabilir mi? Tam kestiremiyorum.
Birçok yerde sık sözünü ettiğim İktisatçı Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini “davranışlarında programlamanın adı” da olabilir sağ-sol ayırımı.
Örneğin, bir sağcı, statükoyu değiştirmeyi denemek yerine, statüko içinde bir yer edinme (tutunma) çabasıyla yetinir. Bir solcu ise, hayatın zorunlu gereksinimlerini karşılama çabası kapsamında bir sağcı gibi davranırken, buna ek olarak, içinde bulunulan durumdan “daha iyisine” sahip olunması gereğini irdelemeye cesaret eder.
Bir vitrindeki ürün ilanında %70 indirim olduğu yazılı. Bu indirim haberine Sağcının verdiği tepki: “Oooovvv, iyice ucuzlamış” şeklinde olurken, bir solcu:”vay anasını babasına sattığımın adamı, bu %70’in içinde az da olsa mutlaka k^ar oranı kounulmuştur, yoksa kimse gönüllü zararına satmaz; öyleyse daha önceden bunu 2 misli fiyatına satmak hainliktir” şeklinde olur.
Solculuk-sağcılık tanımı, Fransız Devrimi sonrasındaki malum olayın sonucuna götürse de, buradaki konumuzla ilişkisi, yoksul kesimin yerleşik düzene başkaldırısıyla, Sosyalizm ile nispi özdeşik olmasıdır.
Sağ ve sol, “Özetle ve hatta kısaca en net tanımını idealizm ve materyalizm kavramlarında bulur” dersek abartmış olmayız.
* * İdealizm,Felsefe’de dünyayı ve varoluşu, bilinç ve düşünceyi önemseyerek açıklayan öğreti. idealistler, varlıklar arasındaki soyut ilişkilerin, duyularla algılanan nesnelerden daha gerçek olduğunu ve insanların var olan her şeye düşünsel bağlamda, idealar aracılığıyla ve idealar olarak bildiğini savunurlar -İdealizmin önceliği, maddenin algısı zihinsel bir durum. İdealizm için, “maddetanımazcılık” diyen filozof da mevcuttur. .
İdealizimin türevi olan metafiziksel dayanağa fazla itibar etmek geleneksel “sağ” anlayışa işaret eder.
* * -Diyalektik materyalizme göre, “düşünce maddenin, bilgi de gerçekliğin bir yansımasıdır”
“düşünce maddenin, bilgi de gerçekliğin bir yansımasıdır” sözünü “madde biriktirme tutkusu” olarak algılayan dindarların “materyalizm”e karşılık “maneviyatçılık” sloganıyla karşı durmaları bir yanılgıdır bana göre. Buradaki materyalizm, doğayı ve “şey”leri anlamada önceliği belirlemeye çalışmakla açıklanabilir.
Oysa, kapitalizmin en büyük tutunma dayanaklarından biri de din ve idealist edebiyattır. İnsan sömürmenin somut güvenceye dayandırılması ise tamamen faşizm diktatörlüğüyle izah edilebilir ki, özellikle Liberal Kapitalistler, Liberalizmin “neo”ekiyle “idealistik yaklaşımlara” insan ilişkilerinde çok sık başvururlar. Elbette “kaos ortamları” için faşizmi yedek güç olarak tutmaları ayrı bir konu. Ayrıca, sağ görüşlüler (dindarlar hariç) “bencil” önceliği için en küçük tavizi çok görürlerken (dindarların suçladığı anlamda) “maddeci”dirler, sol görüşlüler ise daha çok “bizcil” önceliğini dikkate alarak “materyalist”tirler. Aradaki farkın ayırımı dikkatlerden kaçmamalıdır. Biri önceliği ve dönüştürme gücünün kaynağını, diğeri ise sahip olma güsünü içinde barındırır.
Bu durumda konumuzun kahramanı kızın, oğlandan isteği olan “bu dünyada verebileceklerin”den kastı, oğlanı gerçekçi olmaya davet olarak açıklanabilir mi? Bence evet.
Sonuç olarak, Kız mı sağcı, oğlan mı sağcı sorusunda, oğlanın daha idealist (metafizik), kızın daha somut, diyalektik kulvarda olduğu görülmektedir. ——————- Genetiğin sol-sağ ile ilişkisine burada Prof. Yankı Yazgan beyin fırtınası estirmiş. Bir de resimde görülen beyin yapısının sağ-sol loblarndaki oluşumlardan söz edilebilir. Belki bir sonraki yazımızın konusu….
Adam, sevgilisini iki omzundan tutarak aşk mevzisine alır.
-Sevgilim, gözlerime bak!
Kız gözlere bakmaya çalışır ama, bakış açısı ayın loş ışığında ağaç dallarının gölgesine takılır. Senaryosu malum Türk filminin romantik sahnelerinden biri.
Kız olacakları farkeder ve senaryoya sevgili hatırına katlanmaya karar verir.
*-Bakıyorum sevgilim. - Ne görüyorsun gözlerimde? *-Dünyaları görüyorum sevgilim.
-hah işte, o dünyalar senin olacak; iste, yıldızları bir bir saçlarına takayım; iste, bulutların üstünde gezdireyim seni, iste, güneşi dizinin dibine indireyim
……
Kız, bu kadarı fazla diye düşünür içinden.
*-yeterrr… dünyanın dışında ne varsa hepsi senin olsun;
bana, dünyanın içinde verebileceğinden söz et!
* * * Soru:
bu sevgililerden hangisi sağ görüşlü, hangisi sol görüşlü olabilir?
>4-C uygulaması özelleştirmeler nedeniyle işsiz kalacak işçilerle ilgili, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4’üncü maddesinin (c) fıkrası ile yürürlüğe konulan “Özelleştirme Uygulamaları Sonucunda İşsiz Kalan ve Bilahare İşsiz Kalacak Olan İşçilerin Diğer Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Geçici Personel Statüsünde İstihdam Edilmelerine İlişkin Esaslar”a göre, Bakanlar Kurulu tarafından 14.02.2005 tarihinde kararlaştırıldı.
Aynı ekonomik düzeye sahip olan, bu nedenle de aynı yaşam biçimi ve kültür düzeyi oluşturan insanların yarattığı toplumsal gruplara toplumsal sınıf denir. Bir toplumsal sınıfı belirleyen öznel ve nesnel ölçütler söz konusudur. Nesnel ölçüt, bireyin üretim araçları karşısındaki durumu, yani mülkiyet ilişkisidir. Üretim araçlarına sahip olma, ya da olmama bireyin hangi toplumsal sınıfın üyesi olduğunu belirler.Marksist teoriye göre, üretim araçlarına sahip olan ve başkalarının emeğiyle geçinerek bir kapitalist birikimi gerçekleştiren toplumsal sınıfa “Burjuva Sınıfı”, üretim araçlarına sahip olmayan ve emeğiyle geçinen sınıfa da “Proleterya” denir. Toplumsal sınıfları belirleyen öznel ölçüt ise sınıf bilincidir. Bireyin hangi sosyal sınıfın üyesi olduğunun farkında olması onun bir sınıf bilincine sahip olduğunu gösterir. Bir toplumsal sınıfın üyesi olma, belirli bir düşünme biçimini, siyasal ilişkilerin niteliğini ve toplumsal sorunlar karşısında belirli biçimde tepkide bulunmayı da beraberinde getirir./felsefeevi
Cumhuriyetin kuruluş ilkelerinden (6 ok)tan biri olan “halkçılık”, sınıfsız toplumu ifade ediyordu. Osmanlı’dan savaş yenilgisi mirası olarak alınan bir toplum, başlangıçta farklı sınıfı barındırmasa da, (daha çok) Atatürk’e “kök söktüren” ve politik köşe başlarını tutan aşiret tarikat güçleri, zaman içinde “halkçılık kavramının içini boşaltmayı başarmışlardır. Buna karşılık İzmir İktisat Kongresiyle başlayan dönemde, “giri sermaye sınıfı”nın yaratılmasıyla halkçılık, CHP’nin kırık oklarından biri haline gelmiştir.
Artık T.C. kapitalist dünyanın şablonlarıyla burjuvasını yaratmış. Prolaterya sınıfının tanımını da saptırmanın rahatlığını, toplumun uzun süre cahil bırakılmasında bulmuşlardır. Süleyman Demirel’in 25-30 yıllık iktidar dönemlerinde, “benim işçim, benim köylüm, benim emeklim….” diye “benim”semiş göründüğü bu kesimin ekonomik ve sosyal yaşamından, böyle benimser görünmediği burjuva sınıfı, kamu varlıklarından en az on kat daha da fazla yararlanmıştır.
Günümüzün Başbakanı T. Erdoğan, yeşil sermayenin baş memuru olarak, gri sermayenin vasıfsız destekçiliğini sürdüren dindarlık sıfatıyla, Y’nin diğer kolu olmayı sürdürmektedir.
T. Özal’ın, “orta direk” söylemi ile başlayan bu muğlaklaştırma, proletarya ideolojisine yöneltilmiş kavramsal saldırıların başlangıcı olmuştur.
Son dönemde ortaya çıkan “varoş” edebiyatı yukarda ortaya koyduğumuz sonuçlar vermesi açısından oldukça önemli görülmektedir. Daha düne kadar kırsal alanlarda ortaya çıkan mülksüzleşmenin ürünü olarak sanayi kentlerine yönelik göç olgusu değerlendirilirken, bugün “varoşlar”ın değerlendirilmesi gündeme getirilmiştir. Oysa birincisi ekonomik ilişkiler alanına ilişkin olup, Marksizm-Leninizm açısından üretim ilişkileri kapsamında iken; ikincisi, yani “varoşlar” olgusu sosyal ilişkiler alanına ilişkin olup, sosyolojinin konusu olmaktadır. Kentlerin dış mahalleleri anlamına gelen “varoş” sözcüğünün ülkemizde kullanılan karşılığı “gecekondu mahalleleri”dir. Kimi sosyolojik araştırmalarda bu olgular “preferi” olarak da ifade edilmektedir. “Merkez-preferi” ilişkisi olarak toplumsal yapının tahlil edilmesi, hemen hemen tüm emperyalist ülke üniversitelerindeki sosyoloji bölümlerinin temel yaklaşımı durumundadır. Bu yaklaşımlar, sonal olarak, kent-kır ya da sanayi-tarım ilişkilerini, üretim ilişkileri düzeyinden çıkartarak, yalın bir sosyal (toplumsal) ilişkiler düzeyi olarak değerlendirme anlamına gelmektedir. Şüphesiz burjuvazi için böyle bir değerlendirme, kendisinin ekonomik uygulamaları için belli bir veri tabanı oluşturmaktadır…../kurtuluscephesi.com’dan
İnsan onurunun (doğal olarak) birbirine eşit olduğunu fikren kabul etmeyen olmaz ama bu eşitliği bozan, iğrenç “hak”lardan birisi, işçi-işveren ilişkisinde kendini gösterir. İşveren işçiyi işten attığında bir ailenin çöküşünü doğurur, işçi işvereni işten attığında(?) bir ailenin daha fazla kazanmasını sağlar. Kahrolsun bu düzeniniz!.
* Mimi gönderen bloga link veriyorsunuz. * Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloguna not bırakıyorsunuz. (‘Ortaya bıraktım, isteyen alsın.’ demiyorsunuz.) Ayrıca olabildiğince bu konuda mimlenmemiş blogları seçmek için özen gösteriyoruz. * Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz.
1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz? 2)Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden? 3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın? 4)Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor? 5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)
6) Mimlediğimiz bloglar ve linkleri…
* * *
SEZİ-YORUM’un cevap ve soruları:
1) Öncelikle dokunulmayanları değil, dokuNMAyanların yaş sınırını 1000 (bin) den sıfıra düşürmekten yanayım. (dokunmayan yılan bin yaşamasın)
2) Seçim barajı kaldırılsa da, ülkemizde bir kaşık suda boğulacakların sayısı (sözde) demokratik çoğunluğu oluşturunca, yine boğulacaklar ve sonuç bugünkünden farklı olmayacak gibime geliyor.
3) Adayların belirlenmesi, işin püf noktası burası olmalı. Burada uygulanacak üç kriter vardır: -Birincisi öncelikle, özel (ya da ailevi) hayatında elde edebildiği olanaklarla (boyutu önemli değil) yaratabildiği değer arasındaki katsayının, diğer adaylara göre yukarıdan aşağıya doğru en yüksek olması. (örnek: yerin yedi kat dibinden yeryüzüne bir milim çıkabilmek büyük mesafedir. Daha somut:miras, hırsızlık ve şans faktörlerinin dışında kalarak, akıl, enerji ve yaratıcılığını kullanarak ailesinin sosyal güvencesini ortalamanın üzerine taşıyabilenler) -İkincisi, belli meslek alanında rakiplerinden daha yararlı eserlere sahip olması. -Üçüncüsü, mesleki ve politik hayatında, ezilmenin ne demek olduğunu yalnızca kitaplardan öğrenen değil, aynı zamanda yaşayan ve dürüstlüğünü geçmişiyle kanıtlamış olanlardan olması.
4) Yargı bağımsızlığı:bir kurumun finansman ve tayin işini kim yapıyorsa, o kurum oraya bağımlı olur. Bütün ücretlilerde olması gerektiği gibi, ulusal ekonomik büyümeden düşen pay ile, enflasyondan kaybolan farklar anayasal hak olarak otomatiğe alındığında, tayin işleri de Üst Mahkemelere bırakıldığında, yargı büyük ölçüde bağımsız olacaktır. Üst mahkeme üyeleri için hükümetlerin insiyatif payı Üniversite Senatosuna verilmelidir.
5) Günümüzde en zengin olanların en akıllılarıyla, en yoksulların en akıllılarından beşer kişiyi bir adaya bıraksalar, herkese eşit koşullarda araç gereç sağlasalar. 10 yılda hangi gurubun gelir durumu daha yüksek olurdu? (akıl yürütmek) Bir ek soru: 6-Bir toplum kapitalist sınıfsız mı asla yaşayamazdı, Emekçi sınıfsız mı asla yaşayamazdı..?
Mimler:blog yazma devamlılığı fazla olanlardan seçtim.
Gözlerimde sorun vardı, doktora gittim. Önce Allah’a sonra doktora güvenerek ameliyat olmaya karar verdim. Ameliyat sonrası gözlerim enfeksiyon kaptı ve kör oldum. Doktor hakkında dava açacağım! (Tv. Haberlerinden izledim). ve kanalDhaber
***
. ….Gözyaşının ilk görevi gözü mikroplara karşı korumaktır. İçinde bulunan “lizozim” enzimi birçok bakteri türünü parçalayabilme ve mikrop öldürme özelliğine sahiptir. Lizozim sayesinde göz, enfeksiyonlardan korunur. Bu madde, binaları mikroplardan temizlemek için kullanılan kuvvetli dezenfektanlarda kullanılan maddelerden bile daha etkilidir. Bu kadar güçlü olduğu halde göze hiçbir zarar vermemesi ise büyük bir mucizedir. Bu bilgilerin ışığı altında bir kez daha durup düşünmek gerekir. Böylesine güçlü bir dezenfektan, nasıl olur da göz gibi hassas bir organa hiçbir zarar vermez? Cevap çok açıktır: İçinde son derece güçlü bir dezenfektan bulunan gözyaşı gözün kimyasal yapısına en uygun şekilde yaratılmıştır. Yaratılışın her noktasında mevcut olan muhteşem uyum, aynı şekilde göz ve gözyaşı için de geçerlidir….. Öte yandan insan yapımı hiç bir dezenfektan göz yaşının yerini tutmaz. Bu durum evrimciler tarafından cevaplanması mümkün olmayan soruları da beraberinde getirmektedir. ….İslam Mucizesi.com dan
***
Bu iki durum birbiriyle öyle bir çelişmiş ki, ayrıntıları düşünmeden edemedim. Yalnızca düşündüm mü ki, aynı zamanda düşündüğümü yazıyorum gördüğünüz gibi:) Düşünceler alkole benzer bir anlamda; alkol şişede, düşünce akılda durduğu gibi durmaz dışarı çıktığında. İşte böyle olayların içindeki çelişkilerin, özel hayatlara yansıyan bölümüne el koyar.
Hani “söz üçar…..” cinsinden bakılsa böyle oluşturulan değer yargılarına? Tam tersine uçan sözlerden değil, alabildiğine şiddetli müdahale halinde bir pradigmadır toplum hayatında.
Allah’ı böyle aralara sokuşturmaya kalkışmak yerine, ondan sezginizin gücü kadar “kişisel huzur bulmak”la yetinilse… daha saygın kalmaz mıydı? diye düşünüyorum.
Nedir o?
Hasta önce Allah’a güveniyor sonra doktora, ameliyat oluyor; sonuçtan ikinci derecede güvendiğini sorumlu tutuyor.
Zamanında ödenmeyen senetin birinci borçlusu yerine kefillere icra kaldıran devlet gibi…..
Bir de “İslam mucizesi” dedikleri konu var ki paragrafta, hasta göz derdinde, İslamcı kardeşler “kanıt” derdinde. Gözyaşına baskın çıkan enfeksiyon ( o da kendiliğinden ve göz yaşı ile eşit koşullarda) geni değişikliğe uğratmıyor mu?
Gözün nuru sönse de nurcunun hırsı sönmüyor.
Neyse buradan ötesi boyumu aşar….. ama birçok imamın boyunu aşmıyor(!)
> Gül ve Gülümseme, romantik ilişkilerin, mutluluğun ve kendine güvenin soyut ve somut ikilisini oluşturur.Yaşamının “temel gerekleri” sağlanmışsa, bir de toplumsal ilişki ve sorumluluklar açısından “çevre kirliliği” yoksa, gül ve gülümseme kişinin özgüveninin sembolü olarak dışa yansıyabilir.
Kişinin “asık suratlı” görüntüsü her durumda “sakıncalı” sonucunu vermez (bilindiği gibi).
Günümüzde ekmek kavgası veren tekel çalışanları (çalıştırılmayanları) için gül ve gülümsemenin hiçbir anlamı olmayacaktır doğal olarak. Ama onlar da bilir gül ve gülümsemenin zamanını….
Gül deyince aklıma geldi, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül hep “gülümseyen biri” olarak bilinir. İşi düzgün olanlar, “ülkesindeki çevre kirliliğini” yok saydığı zaman gülümseyebilir, ama ona bizim orda gülümseme değil, “sırıtma” derler.
Gül deyince, Fetullah Gülen’i anmdan geçemeyiz (ünlü olduğundan). Karşılaştığım her hücre çekimi videosundaki vaazında ağlıyor olarak görülmesini soy adıyla bir türlü… elbette bağdaştırıyorum. O bir taktik.
* * *
Mona Lisa’nın resmi “gülümsemenin” simgesiymiş. Bir kişi, “kirli çevre” içinde bulunduğu halde, kendi, ailesi ve toplum için yararlı çaba sarfetmeyi ideoloji kıvamında sürdüebiliyorsa, gül ve gülümseme ona helal olsun. Mona Lisa böyle biriymiş. Edison da öyle, K.Marks da….
Freud, “Leonardo tarzı yüzlerde hafif androjen ve gizemli ifadeye sahip resimlerdir. Bunun kökeninde ise, anneye duyulan aşırı sevgi ve bağlılık, onunla geçirilen mutlu anların bilinçaltında varlığı hep sürmüştür. Anneye bağlanıp kalma ve yüceltme sanatsal çalışmalarında gülümseyen kadınlarla yakışıklı oğlan başlarını konu alan eserler vermesinin ağır bastığını” söyler. (sanat ve sanatçılar üzerine/ S.Freud..
ANDROJEN: Testosteron ve andosteron gibi erkek cinsiyet özelliklerini oluşturmaktan sorumlu bir hormon. Erkekde tetislerde üretilir; kadınlarda da düşük miktarda bulunmaktadır….
Buradan anlaşılıyor, L. Da-Vinci’nin Hayat Öyküsünde , erkek eğemenliğinin gizini nasıl çözdüğü.
————————————————————————–
Aşağıdaki resim kılığındaki yazılar bir zamanlar C. Forumda samimi bir ortamda çetleşme gibi bir tartışmanın bir parçasıydı. arşivimde buldum da bu başlığa uydu sanki.
Kapitalizm demek ister ki:çalışan (insan) limona benzer, ne kadar sıkarsan, o kadar suyu çıkar. Kabuğunun acısı çıkmasın diye de, duracağı yeri iyi bilir. “Hukuk düzeni ve demokrasinin erdemini propaganda ederken, bunu kasteder.
Şekildeki “yeşil” mengenenin kolunu “sağ”a çevirdiğinizde “kapa”nım, sola çevirdiğinizde “aç”ılım özelliğine sahiptir. Başka deyişle, açma ve kapama kararını, mengene kolunu elinde tutanın siyasi markası belirler. Bu mengenenin yanakları arasındaki sıkışan temel haklar ile, bu mengeneyi sıkıştıran kolu kimlerin tuttuğu merak edilmelidir ki, amaç ile sonuç arasıdaki aykırılığın suçunu Allah’a atmış olmayalım
* * *
Aç-mak ile kapa-mak arasında sıkışan bir hükümet ya da inanç gurubu ile karşı karşıyayız.
Kürt Açılımını “açmak”, türbanı da “kapa-t-mak” olarak düşündüğümüzde, mengenenin iki yanağını çatmış oluruz.
Son yirmi yılın birinci gündemi yapılan bu iki konu, hayatımızın basamaklı dinamiklerini yani
*Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini altüst etti.
Son yirmi yılın birinci gündemi derken, T. Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecindeki olguları ve sonrasındaki yalpalamaları göz ardı ettiğim düşünülmesin. İşin burası arapsaçından daha karmaşık da ondan girilemiyor.
Sonuçta, bu kadar okul ve genel hak mağduru Türbanlı kadınlar-kızlar ile, çocukların bile kurban edildiği ve bunca insanın öldü-rül-düğü “kürt sorunu” ideolojik markanın bir tercihidir sanki; yani, mevcut düzenin tasarladığı (ya da başka türlüsünü beceremediği) bir sonuç!
Ortada isyanları haykıracak bir yığın neden var iken bile, “kürt” diye başlayan bir açılım isteğinin kaygısından, Kürtler lehine bir sonuç ummak pek akılcı gelmiyor bana.
Yazılı yasalarla kötülüğün üstesinden gelinemiyorsa, elbette ki insanlar bir şekilde örgütlenerek, güçlerini ortaya koyarak egemenlerle hak pazarlığına oturabilirler. Ancak, öncülerinde “aşiret reisi” gibi feodal gericilik bulunan bir hareketin sonu, karşısında mücadele ettikleri yapıdan farksız olmayacaktır. Görünen manzaraya göre, yine ezen ve ezilen sınıflar yerlerini alacaklardır orada.
Çok konuşulan Dersim ve Şeyh Said İsyanlarına bakılınca, Cumhuriyet ile hesaplaşmaya girişmesinde şaşılacak bir şey görülmüyor. Aynı zamanda o tür isyanların aleti yapılan halkın kaderinin değişmeyeceği belli ola ola!! Binlerce insanın bir avuç çıkar gurubu hesabına öldüğü ve öldürüldüğü düşünülürse, neden-sonuç çelişkisi ancak böyle sırıtır!!
Kürtler’in sol kanadı, bu çelişkileri görmezden gelirken, yağmurdan kaçıp doluya tutulmaları kaçınılmaz görülüyor.
“Klavuzuna bak, geleceğini gör”.
Öncelikle, demokratik kültürü damarlarında (ve yüreğinde) hissetmediği geçmişinden ve mevcut kişiliğinden belli olanlar bu işin öncülüğüne soyunmaları oldukça tuhaf! Yoksa “hakların verilmesi kavramı” öncelikle kapitalizmin doğasıyla çakışır; daha sonra, “açılım”a start veren düşünce temsilcisi olan Ak Parti öncülerinin “hak verme” (sadaka verme değil) konusunda sicillerinin parlak olmaması ortadayken…
Öyleyse AKP’nin kürt açılımı konusundaki cömertliğinin altında yatan nedeni,
“Kemalizmi sarsmak” olarak sınırlayabiliriz. Kendileri Ümmet toplumunun kültür altyapısına sahip olduklarından, Kürtler içindeki çeşitli mezhep, aşiret tarikat ve cemaat yapılarını yaşamın alt yapısı olarak algılatmakta yarar bulduğu söylenebilir.
Ailesinde kadın açılımını yap(a)mayanların, ülkede “demokratik açılım” yapacakların demokratlığına güvenmek gerek!
Dindar motifli politik kimliğe sahip olanlar, kadını erkeğin emrine veren Nisa Suresi’nin 34. ayetini yok sayabilirler mi?
Nüfusun yarısı olan kadınların üstü örtülmüş demokratik hakları böyle bir zihniyetin övüncünde dururken, nüfusun beşte biri olan Kürtlerin demokratik haklarını vemeye(!) soyunmak mı asıl amaç, yoksa Kemalizm’den Osmanlıcılık rövanşının alınması kurgusu mu?
Kaynağını Türkçü gelenek ve Sünni mezhepten alan bir anlayışın, “kürt ve alevi kimliğinin” “iticiliğini” (!) özünde taşıdığı bir gerçektir. Böyle bir kültürün kışkırttığı Kürt Hareketi”, evrensel emek hareketini aşınca, ırk ve mezhep yarıştırma işi, malum senaristlerin oyunu olarak başarıya ulaştırılacaktır elbette!.
Onlara göre Sosyalizm ölmüştür; Enternasyonalizm’in ünvanını sermaye Globalizmi almıştır; oyunun kuralını onlar koyar!
“Emeğin ve egemenliğin tam karşılığını isteme ama, soyut kavramların tamamı senin olsun, sakıncası yok” !! der gibi……..
———————————————–
Kaygısızlık da değneğin diğer ucu.
Atlı arabaların, faytonların peşinde
Yollarda at tersleri kalıyor geçişinde…
Üşüşür ters başına aç karınlı serçeler
Açlığa nîmet olur terste kalmış taneler…
Tek ümit ters gözlemek ise aç karınlara
Aç karınlar ne kadar güvenir yarınlara…
Alper Kürük Not: “Ters” yerine uygun olanı koyabilirsiniz
5. kendini gerçekleştirebilme (icat, sanat, meslek, başarı)
bu görüşe göre insan en temel ihtiyacını gidermeden, bir diğerine geçemiyor. maslow’un bu teorisi, iki temel varsayıma dayanır.1.insan davranışları onun belirli gereksinmelerini gidermeye yöneliktir.2.insan gereksinimleri öncelik sırasına konabilir.buna göre, alt düzeydeki bir gereksinim belli ölçüde karşılanmadıkça birey, bir üst düzeye gereksinmeyi karşılamaya yönelmez.
“balkon cok guzel, hem de ciceklisinden, hele bir de camlarina vuran yagmur var ve iceride siz sicacik oturuyorsaniz, ohhhh.”/dedi Açalya bir yorumunda.
Bu yorum beni biraz daha kışkırttı:)
bir alttaki “felekten gün..”ü beslesin diye,
“Edip Cansever’in bu şiirini aha da serdim yüreğinize.
bOŞ VERİN HAYVAN GRİPLERİNİ, KENDİ GÜNDEMİNİZİ YARATIN biraz da.
Diyeceksiniz ki, “boş vere vere bu hale geldi vatan-millet ve sakarya”!!!!!
Haklısınız valla ne diyeyim ki şimdi!, yani, ıhh-mıh kem-küm….. işte arada bir boşverin dedim, mesela (örneğin), cumartesi akşamları….
daha sonra daaa, “3 kere 3 eşittir dokuzu” da masaya koyduğunuzda,
Paco Cepero – Aqua Marina (Rumba – Flamenco Guitar)” resitali BURADAN izleyebilirsiniz
yemek tarifi malzemeler:
1-bir bilgisayar,bir televizyon (ilişkili) 2-”Paco Cepero – Aqua Marina (Rumba – Flamenco Guitar)” resitali 3-bir beyaz malibu (sütlüsünden) 4-bir kapalı balkon ve masa (çiçeklisinden) 5-ben ve sen (yani O, yalnızca ikimiz, bir de yalnızca siz ve ikiniz ve bir de yalnızca herkes) 6-ve bunlara ek, bir sonbahar cumartesi akşamı.
Nasıl yapıldığı:
Yakıyorsunuz ateşi ve yemek ısınmaya başlıyor; asla pişmiyor.Pişmiyor ve yemiyorsunuz, doyup da dışlamıyorsunuz boş kapları,pek ala bulaşık yapmıyorsunuz ve kenara atacak birşeyiniz olmuyor.Hep aç kalkıyorsunuz, hep bir daha yemek için can atmaya devam ediyorsunuz.
>Her hızlı batışın tabana değecek ayağı vardır elbette. Ve sonra aynı hızda yüzeye çıkışlar alternatifidir bu yasanın.
Uzaklarda bir dünya, bir umut harcı sezi-yorum.
Mavisi (hani var ya?) en şeyimsi,.. yeşili bütün tonlardan mevcut; kahverengisi toprağa çalarken, siyahının dokusuna dokunamam Renklerinin cümbüşüne kıyamam.
Bir alem sezi-yorum enginlerin tepe noktasındaki düzlükte. Kardeşler, diyor ki ona: “fetişimiz”. Ciğerlerimizin iksiriyle sevişmişiz.
Şırıltısı dağlarda “Kürd”ili hicazkar ise, çatırtısı boz kıraçların öfkesi olmalı. “Türk”üsü melemeli Mekke-i Arab’a eğilince orta yerinden, Arabeskin göz suları karışmasa iyi olurdu kar suyuna! Bir o yana bir bu yana, Gelmeliyiz ovalarda yana yana.
Balıkların Şımarıklığı ve cilvesi arasında bir yerdeysek, bilin ki o “naz tutulması”dır. İşte öyle bir yer… Karlı dağlarında ıhlamur yaprağı, Ve ovasında bir bahar ayı; bilin ki kar suyu gölünden içtiğimiz ıhlamur çayı.
Evet, uzakların yüksekliğinde hayat ise sezilen, Politikacının politikasından uzak, Politikasızların enayiliğine tuzak kokusu mazeretimdir.
Özgül hafifliğin özgül ağırlıktan farkı olmalı; “Gata”lar-“kete”ler ve açılan ve de açılmayan bilumum kulliler!… Buram buram burjuvazi kokan haller sizin olsun.
Bulutların arasında bir yer ki, dağlarında bir nefes, Issızlığı çoğulculuktan da kalabalık sessizliği bütün makamların albümüdür sanki.
Verdiklerinden bedel istemezken o, tanrıların kıskançlığını belgelercesine… Uzandığın bir şeyi önce koklar, Sonra bağ(r)ında ne varsa toplarsın .
İnelim bazen ovalara, su dolduralım kovalara. Şehrin gürültüsünden, Kurnazlığın asitli nefesinden, sığınalım ahşap evlerin çam sakızlı kokusuna. Dokunmayalım düş dünyasının dokusuna. Ya Göllerde ala balıklar, Ya metroda kalabalıklar. Kuşlar ve ayılar, Kentte kalsın bütün sayılar,
Evet, dediğim gibi, Göl kenarı ve mis kokular…Bir şiir kitabı ve bir de, Gitar.dedim de dedim Martılar, artılar ve eksiler, sevdama nakarat tutuşlarını sevdim.
Cinlerimin aklıma taktığı çelmeye göre, Türk halkının toplumsallaşmasında “M” harfiyle başlayan lider ve onların kültür simgeleri, yaşamımıza yön veren en etkili klavuz olmuş. Bu anlamda Alfabemizin “m”si kaderimizin ortak paydası ya da parantez önündeki çarpanı olarak kendini gösteriyor.
***
*Muhammed’in “m”si: Türk toplumunun sosyal hayatını büyük ölçüde düzenleyen İslam dininin kurucusu,
*Müslümanlığın “m”si, bilindiği gibi …
*Meleğin “m”si, İslam kültüründe iyi huylu olarak tarif edilen ve erkeğinin emrine verilmiş (nisa:34 ile), emeği olan ama varlığı manevi simgeye indirgenen kadın.
**Mustafanın “m”si, Kemal Atatürk’ün ilk adı. Türk toplumunun yaşama kültürünü çağdaşlaştırmanın son mimarı.
**Mehmetçiğin “m”si, Laik, Atatürkçü Türk toplumunda asker olacak çağdaki (maddi hayatı önemsenmeyen) erkekler.
***
***Marksizmin “m”si, sıradaki….. ve insanı incitecek maddi etkenlere çomak sokan bir anlayış. komünizmin “m”sinden ötesini sonra söylerim.
(ne yani, komünizmde m yok mu:))
***
Not:Açalya’ya “Manşet”‘ için teşekkür ediyorum. Madem ki değerli bulunan bir yorum, buradan da bir köprü kurmak istedim.
>Bloglardan alışılmış devamlılığın dışında uzak kalmak, birçok blog yazarının ortak mazereti sanki. Yaz mevsiminin insana kaybettirdiği olağan ve olağan dışı enerji kaybı insanı söğüt gölgesine mahkum kılıyor.
Hayatın beslenmeye ve yatırıma programlı eylemleri mazeret dinlemiyor elbette. Herkes hem işinde gücünde hem de hurma gölgesinde yalellim (sevgili Açalya’nın kulakları çınlamıştır) ve söğüt gölgesinde uzun hava çekmek boş zamanların (buna tembellik de diyebiliriz) sesli göstergesi sayılır.
Blog meşguliyeti tutkuya dönüşünce, insana duygu ve düşünce paydaşları karşısında bir sorumluluk da yüklüyor. Bu yüzden, sessizce ve vedasızca ve de ardında, bir iz (adres) bırakmadan kaybolan çok değerli insanlar aramızdan uzaklaşmış ve bir hayalet gibi kendilerini (tanışları nazarında) sonsuzluğun boşluğuna itmişlerdir!
“Allah yoksulu sevindirmek için önce kaybettirir, sonra da buldururmuş”. Ama bu blog aleminde önce buldurup sonra kaybettirmesi anti-yoksulluğun göstergesi sayılır mı ki?
Evet.
Materyalist bir bakış açısına sahip olduğum bu zamanlarda, bedenini hiç görmediğim, sadece sözcüklerinin içeriğinden değer biçtiğim ve gönlümde sonsuza kadar da öyle kalacağına inandığım bu insanlar karşısında idealist miyim?
Düşünüyorum. İdealist değilsem de bencilliği de bir yere sığdıramıyorum.
Söğüt gölgesinde, -hurma gölgesinden farklı olarak- yalellim çekilmiyor; kitap da okunabiliyor aradabir, “kürt açılımı” dizisi de izleniyor, Hebertürk tv. Yorumcusu Yiğit Bulut’un evrim teorisi reyting macerası da…..
Alan Woods – Ted Grant aklın isyanındanın “Bencil Gen” ve R. Dawkins’in bencil gen kökeninden “liberal gerçekliğine”(!) önemli bir eleştirisini okumaktayım 3. kez okuyorum ve alanımın dışında olan biyoloji konusunu anlamaya çalışıyorum. Bunu anlamaya çalışırken, karşı görüşe yer vermek için (onu da görüş sayma iyiniyetimi zorlayarak) Harun Yahyanın (kendi sitesinde) bencil gen teorisini eleştirirken(!) ne kadar bencil bir tavır içinde olduğunu keşfediyorum Ve iki eleştirinin arasındaki etik farkı da…..
Evet, anlayacağınız gibi söğüt gölgesinde boş durmuyorum, -daha önce dediğim gibi- arada bir tıngırdatıyorum. Oğlumuzun gitarda kısa zamanda aldığı yol ile müşterek ritim gösterisiyle gençleşiyor, O’nunaldığı tıp eğitimiyle (gelecekte) gen teorisine yapacağı katkı umudunu da ekleyerek, hayata gençlerin penceresinden bakabilmenin heyecanını yaşamaya yelteniyorum.
“Bencil Gen”i, başlıktaki gibi GENCİL BEN şekinde hece değişimi yaparak söylüyorsam bir sebebi var, gençlik iması:))
Bazen böyle, saatlerce, alabildiğine amatörce, ve çoğunlukla bence… aradabir sevdiklerimce. “trans”atlantike doğru transfer olabildiğimce.
kendim çalar kendim dinlerim bir de sevenlerim. bazen böyle geçer günlerim. bazen de… bilindik şeyler.
“Hazzın mutlak anlamda iyi olduğunu, insan eylemlerinin nihai anlamda haz sağlayacak bir biçimde planlanması gerektiğini, sürekli haz verene yönelmenin en uygun davranış biçimi olduğunu savunan felsefi görüş.”
ne diyorduk?
“Mutluluğun efendisi bilinciniz mi zihniniz mi?” diye sormuşlar ama paradokslarla uğraşmaya vaktim yok şu temmuz sıcaklığının sıcaklığında…
>TATİLAT, mekanda tatil ve evde yeniliğin kısaltması olarak Türk edebiyatına bir armağanım olsun bu kelime:)
Evimizin oda içi dekorasyonu bekar (ya da tatil) evi görünümünden kurtarıldı sayılır. Tatlı yorgunlukların çoğu bitti. Resimler çekmek isterdim ama, “görgüsüzlük”le “sevinç ortaklığına davet” kavramlarının çakışması frenledi. Söz konusu resimler, “her ne kadar Dianne Dengel’in “Home Sweet Home’dan epeyce sınıf farkı olsa da, bizde “mutluluğun resmi” çabalarımızın ürünü oldu. Sıra mutfakta yeniliğe geldi. Bir de iç kapıların değişimi, salonun dolap-bar projesi… vs.
2009 yılımız geçen yıllarımızın birçoğundan hareketli ve de verimli ve de eğlenceli geçiyor (şeytanın kulağına kör kurşun).
İki çocuğumuzdan Kızımız Konya Selçuk İşletme 2. sınıfa geçti, İşletme Hakimliği hedefliyor, ona göre sorumluluk çıtasını yüksek tutmakta.
Oğlumuz Ankara Tıp hazırlık bitti, birinci sınıfı bu yıl okuyacak. İkisi de sınav kıskacından kurtulunca, yerçekimi bizime evde yön değiştirdi.
Çocuklarımız artık “bebeklikten” (çocukluktan) çıktı, eğitim ve kariyer programları kendimizce otomatiğe bağlandı, artık onlar ağır misafir gibi ağırlanmalı. Onların bütün davranışları artık yetişkin insan, bağımsız birey ağırlığıyla karşılanmalı düşüncesindeyiz.
Sevgili(m) eşimle romantizm kasetimizi yeniden başa sarmaya başladık. Kaset mi kalmış ortada onu CD’ye dijital ortamda aktarıp, ömrünü olabildiğince uzatmak heyecanındayız.
Alanya’da yaz bu yıl biraz daha güzel. Bu güzelliğin bileşenlerinin bir kısmı, yukarıda sözünü ettiğim ailevi düzene bağlı olduğu gibi, diğer bir kısmı doğanın cömertliğine bağlanabilir. Yeşili, akarsuyu, hava bileşenlerindeki denge, topraktan alınan ürünlerin çokluğu… gibi.
Hollanda’dan gelen misafirlerimizle geçirdiğimiz iki gün yılın nazar boncuklu günü olmaya aday. Alanya’nın en şirin müzikal ortamlarından biri ÇELLO BAR.
Özgün ve protest müziğe açlığınız varsa Çello Bar’a, uğramadan geçmeyin. Açlığınız yoksa yine geçmeyin. Geçerken bizi de yanınıza almayı unutmayın. Yoksa öbür dünyada yakanızdan tutarım:))
tadilat dediysem, sitemize ya da blogumuza değil….
evet evet sitemize.. nasıl da denk düştü. sadabad sitemizin bahçesinde tadilat, yazlık olarak kullandığımız evimizde tadilat…tadilat oğlu tadilat…. “tadilat” değişiklikler demekmiş. oysa biz yenilik yapmaya çalışıyoruz. (bırakalım kelime oyununu şimdilik, değişiklik yenilik)
ev yeniliğe doymuyor. ustalarla dans edilmiyor; insanın ayağına değil, damarına basıyorlar çoğunlukla. 2 saatlık iş için 300 lira isteyeninden tutun, kahvhanede okey oynarken verdiiğiniz işi küçümseyen ve ev kirasını elektirk su faturasını ödeyemeyenler aynı kişiler olunca, sosyalistlik dumura uğruyor burada, emekçilikle hurma gölgesinde yalellim çekmek aynı anlama gelmemeli.
neyse,
hem iş hem deniz hem tatil hem çalışma çorbası insana BLOG YAZARLIĞINI bir süre daha erteletiyor, sevgili paydaşlarıma sevgive saygıyla duyurulur.
not: bu videoyu (youtobe) izleyebilmek için, DNS nizi değiştirmelisiniz. BURDAKİ gibi.
Bahar bahar nedir bu melankolik pürüz birkaç gündür üzerimde! Yazamıyorum, okuyamıyorum, çalamıyorum, gülemiyorum, söyleyemiyorum, sevemiyorum, nefret edemiyorum… bu sarhoşluğuma kimseyi karıştırmıyorum. İnsanda, moral çevreyle sıradan ilişkiler ve özel programların keyfi uzun süre yatay seyir izler mi? Yoksa böyle bir beklenti mi saplandı içeriğime. Düşünme yetisi, hafızada uyuyan dinamit gibi saklı durduğu bir an, işte o melankoli. Ne iş ki, bu zaman diliminde düşünmek bile istemeyişim “bu teşhise” itekledi beni.
tedavi?
Sevgili Edinin sayfasına teğet geçerken, şu Gibsy’nin Flame’si kriz etkisi yapıverdi bende. Dedi ki şeytan, hadi bu krizi fırsata dönüştürüver nooo’lur!
Müzik ve dans. Bu kadar basitmiş meğerse.
Gıdım gıdım ölüme gittiğinin farkında bile olamayan sigara tiryakilerinin psikosersemliğine çare bulunur da, şu küçücük donukluğa niçin bulunmasıni:) diyecek kadar mayalanmışım.
“Düşünüyorum o halde var mıyım”? Varım (ama 500 milyar istemem).
İmeem’in işitsel yeteneğine karşılık, Flame dansın (aynı zamanda) erotizm estetiği yüksek dozda antimelankolik etkiye sahip olduysa, tam isabettir ve ben suçlu değilim, hastayım, mağdurum.
Şu an tedavi sürmekte ve bu yazılar yarı baygın ruh halimin çıktısıdır, saygıyla paylaşılır.
Toplumsal sorumluluk bilincime pratik kazandırmak için üç dernekte aktif olarak çalışmıştım:
Tüketici Koruma Derneği (TKODER)-Çevre koruma Derneği (ÇKD)-Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD). ÇKD’de üyelik, diğer ikisinde yöneticilik görevi bana önemli alışkanlıklar kazandırmıştı. Siyasi partiler, sendikalar, yapı kooperatifleri …gibi maddi çıkar ilişkilerinin çamurunda asla görülemeyecek onurlu çabanın, yukarıdaki üç dernekte yaşanmakta olduğunu gördüm. TKODER’in çabalarıyla, o zaman Tüketici Hakları yasasının meclisten çıkarılması, zamanın Çalışma Bakanı (ve seçilmeden önce iş yeri arkadaşımız olan) Mehmet Dönen’in katkılarıyla sağlanmıştı.
VE
ÇYDD üyeliğim zamanında da birçok çalışmalara katıldım.
Gençlik konserleri organizasyonu ve amatör müzik gurubunun çalıştırılması görevi, doğudaki yoksul öğrencilere verilmek üzere kamyon dolusu ikinci el kitap kampanyası, kadınların yasal haklarını elde etmeleri için, gönüllü guruplarla köy gezileri, aynı zamanda gönüllü doktorlardan oluşan ekibin sağlık taramasına katılması… gibi birçok görevlere tanık olmuştum.
Türkan Saylan, Türkiye’de özellikle kız çocuklarının sömürülmesi ve aşağılanması karşısında gösterdiği çabadan dolayı, heykeli dikilesicenin biridir bana göre. Bu değerden yararlanma şansı bulamayan ve siyasal rekabetin kurbanı olan kızlar ve kadınlar elbette anlayamazlar bunu.
En yumuşak deyişle muhafazakar kesim, özellikle Samanyolu ve kanal7 medya gurubu ve internet alanındaki benzer siteler… Türkan Saylan’ı sadece diniyle imanıyla sorgularken, bunu birde Ergenekon batağına bulaştırma gayreti içindeler.
Oysa, hayatını muhtaç insanların yararına harcayan birinin nitelikleri onları hiç ilgilendirmiyor.
Hele şu, parasını bol keseden ilgili yandaşlara harcayıp da gayri-meşruluğu Alman Yargısı tarafından ortaya dökülen DENİZFENERİ bataklığından hiç söz edilmiyorken….
T.Saylan’ın dini kökeni ve “hristiyan misyonerliği”(!) araştırılırken, bir hristiyan ülkesi yargıçlarının bir Müslüman derneğin, kendi vatandaşlarını kazıklamasını ortaya çıkarmasına hiç değer biçilmiyor!
Bu ne yaman çelişkidir ki, bunların arkasındaki nesil ayakta uyumaya hala devam ediyor!
Türkan Saylan’ın çalışmalarından dolayı 30’un üzerinde aldığı başarı ödüllerini veren birçok kurumların amaçlarıyla çelişkilerim vardır elbette.
Bunlardan Rotaryanlar, Kemalistlerin askeriye ve askercil kanadı, Lions Kulüpleri, ..vs.
Bunların ödül vermiş olmaları, yapılan faydanın üstünü asla örtemez. Bir değerin üzerine kimler oturursa, o değer onları kaldırıyor.
Farklı politik yerde olmasına karşın, T. Saylan’ın emeklerine Cumhurbaşkanı’nın eşi, Hayrünnisa Gül’ü makamın dengesi mi zorlamıştır yoksa dürüstlüğün itici gücü mü dür bilinmez ama, en içten yorumu O yapmıştır…
TKODER Gn. Başkanı (90’lı yıllarda) Ayşe Akman ve daha sonra T. Saylan tarafından öpüldüğümü belirterek başlığa bağlayalım konuyu.
>“Sürekli biriktirme tutkusu, haklarının ve gücünün farkında olmayanların emeğini ve özgürlüğünü yiyerek beslenir ”
1 Mayıs’ın emekçi bayramı olarak yasalaşması, “farkındalığı” sağlayacaksa, sosyalist bir partinin ilk seçimlerde tek başına iktidar olacağını düşünürüm. Çünkü, sayı buna yeter.
1 Mayıs’ı bayram olarak yasalaştıranların benim gibi düşünmeyecekleri kesin; yoksa “bindiği dalı kesmek” olur ki, onlar, emekçilerin büyük çoğunluğu kadar saf olamazlar…
1 Mayıs’ın emekçi bayramı olarak yasalaşması, “farkındalığı” sağlaMayacaksa, ki büyük olasılıkla öyle olacak. Emekçi öncüler hep “öcü” olarak algılanmaya devam edecek. Bütün 1 Mayıslarda -açlık sınırının altında yaşam sürdükleri halde- pikniklerde mutluluk numaraları yapanlar daha sevimli sayılacak!. 1 Mayısların anlam ve önemini ıskalamayan aydınların kafasına vurmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyecekler. 1 Mayısların eski klasik gösteri biçimi olan lastik yakma ve kırıp-dökme gibi içi boş eylemleri terk etmeleri, sadece bilgilendirme ve uyuyan devi uyandırma programlarına öncelik verilemeleri zamanı çoktan gelmiştir. Sendikaların, bilim ve sanat dünyasında “beyin” desteğine sahip olduklarını biliyoruz. Öyleyse bütçelerinin önemli bir kısmını bilgilendirme-bilinçlendirme yolunda harcayabilirler mi? Hayal kuruyorum işte.. işverenlerin güdümüyle seçilen öncülerden(!) çok şey istemek hayali, ütopyası….
insan doğa karşısında zafer kazanıp, kaynakları insanlığın ortak çıkarına sunacakken, ayrıca bir de insan-insan ile mücadele etmek zorunda kalıyor/ demiş marks.
Canlıların altbenliği midenin doyumu ve güvencesine kadar özgür kalabilmeli. İnsanların, diğer canlılardan farklı olarak, altbenliğinin başıboşluğu toplumun ortak amacı tarafından dizginlenemiyorsa, insanlık, tüm canlıların yüz karası olmaya mahkum!
İktisat teorisi, kaynakların kıt” olduğu temelinden yola çıkar. Kıt kaynakla, kimine göre yokluğu, kimine göre gaspettiği varlığı azaltmak kaygısını ve gerilimini artıracaktır.
Oysa doğada kıt olan maddi kaynaklar değil, etik ve ahlaki kaynaklardır.
Savaşmanın amacı ekonomik yağmacılık olduğundan devletler arası savaşlar, tüm toplumun ortak kaygısı olarak kabul edilemez.
Sürekli biriktirme tutkusu, haklarının ve gücünün farkında olmayanların özgürlüğünü yiyerek beslenir hep. Bu dünyadaki temel değerlerin korunmasına gerek duyulan enerjiyi, “ölümötesi sonsuzluğa” peşkeş çekmenin faturası, kocaman bir yokluk ve sürüngenliktir. Öyle ki, bir değerin sonsuz ile çarpımı yine erişilmez (sonsuz) bir antigerçekliktir.
* * *
İnsanın dört zindanı
İnsanın Dört Zindanı/ Ali Şeriati, İslam Dünyasındaki şeriatçı okurların başucu kitabı olmuş. Sevgili Ağabeyim (kendileri, nesli tükenmekte olan saf-temiz Müslümanlardan biri olarak) bu kitabı mutlaka alıp okumamı istemişti. Kitabın aslını henüz bulamadım ama, özetini ve eleştirileri (aslında övgüleri) okudum. Bu kitabın, Marks-Engels’in “Alman İdeolojisi”nin basit bir eleştirisi olduğunu söyleyebilirim.
“insanı baskı altına alan ve insanın özgürlüğünü kısıtlayan 4 zorlayıcı güç vardır” diyor. 1. Naturalizm (Doğanın zorlayıcı gücü) 2. Historizm (Tarihin zorlayıcı gücü) 3. Sosyolojizm (Toplumun zorlayıcı gücü) 4. İnsanın kendisi -Naturalizm zorun tutsağıdır; doğayı eksene alır ve insanı şekillendiren unsurun tabiat olduğunu belirtir. -Historizm, insanı şekillendiren unsurun tarih olduğunu öne sürer. -Sosyolojizm ise toplumu asıl belirleyici olarak kabul eder ve toplumsal ilişkilerin insanı her yönden şekillendirdiğini iddia eder. -İnsan; Tarihin, Doğanın ve Toplumun zindanından bilimle kurtulabilir, kendi zindanından ise inançla ve aşkla kurtulur. diye devam ediyor.
Ali Şeriati , son maddede, kurtulmak için insanı asıl karanlık olan bilinmezliğe atmaktaki yanılgısı ancak imanın ürünü olabilir. Zira iman önceden teslim olmak (esir olmak gibi), sonradan gereklerini kendi içinde öğrenme” mantığına dayanmakta. Yani, seni teslim alanın bakış aracından (paradigmasından) başka türlü anlamaya kapatılmışsın.
“Özgürlük verilmez, alınır”. Diyalektiğin olmadığı bir yerde çok boyutlu düşünme olmayacağına göre, özgürlük nasıl olabilir ki?
ALMAN İDEOLOJİSİ Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır.
Felsefeyi, tanrıbilimi, tözü ve bütün öteki boş şeyleri “öz-bilinç”e indirgemekle, “insanları” hiçbir zaman kölesi olmadıkları bu sözlerin egemenliğinden kurtarmakla “insan”ın “kurtuluşu” yolunda tek bir adım bile atılmış olmayacağını; gerçek dünyanın dışında ve gerçek araçları kullanmadan gerçek bir kurtuluşu gerçekleştirmenin mümkün olmadığını, buharlı makine olmadan köleliğin, tarımı iyileştirmeksizin serfliğin kaldırılamayacağını; daha genel olarak, insanlar, yeterli nicelik ve nitelikte yiyecek, içecek, barınak ve giyecek tedarik edecek durumda olmadıkları sürece, onları kurtarmanın mümkün olmadığını,
“Kurtuluş”, zihinsel değil, tarihsel bir iştir, ve bu tarihsel koşullar, sanayiin, ticaretin, tarımın, karşılıklı ilişkinin durumu tarafından gerçekleştirilir. sonra farklı gelişme aşamalarına göre, şu saçmalıklara meydan verirler töz, özne, öz-bilinç ve katıksız eleştiri, tıpkı dinsel ve tanrıbilimsel saçmalıklar gibi, bunları da yeteri kadar geliştirildikleri zaman bir yana atarlar./Marks-Engels
2 yıl önce yazdığım yorumu biraz da genişleterek tekrarlıyorum:
Bu gün 23 Nisan, çocuklara verilen değerin bayramı. Dünyada tek çocuk bayramı ama, çocuk haklarını sağlamada kim bilir sondan kaçıncı sıralardayız! Birleşmiş Milletlerin kabul ettiği 54 maddelik Çocuk Hakları(*) Beyannamesi
Madde 1-Bu Sözleşme uyarınca çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, onsekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır.
18 yaşına kadar çocuk sayılan bir tanım ne emeğinin sömürülmesi, ne de evlenme yaşı olarak ne kadar değer kazandığı, günümüzde süren ve sürünen davalardan anlaşılıyor!
Çocukken “neşe doluyor da insan”, ergenliğe ilk adımı attığımızda, hayal dünyasının ve yaşam gereklerini sağlama kaygısının sonsuzluğunda yitip gidiyoruz! Boğaz tokluğuna bir ömür sürdürebilmeye bağışıklık monte etmek mi çocuğa verilen değer? Yetiştirme yurtları, intenet kafelerin sapık köşeleri ve sokak kodesleri gibi toplama kamplarında uğursuz, bilinçisiz, insan hakları kavramını ufkuna sığdıramayan sözde bir kısım paracılar ve eğiticiler mi bilecek bu hakları?
Kırsallarda 5 yaşındayken üretime katılmaya başladığı halde, ömrü aynı düzlemde boğaz tokluğundan öteye geçemeyen politikzedelere, “yarının askerleri” olarak bakmak ne büyük ihanet! Cumhuriyetin ancak 10. yılında “bayram” diye kutlanmayı hak edebilen 23 NİSAN sevincinin, daha sonraları sadece hayal kurmak yılgınlığına dönüşmesi ne acı!!!
Yine de umut bayramınız kutlu olsun.
*Çocuk hakları, kanunen veya ahlakî olarak dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu, eğitim, sağlık, barınma; fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarının hepsini birden tanımlamakta kullanılan evrensel kavramdır.
Ben, Galileo Galilei, yukarıdaki gibi tövbe ettim ve (engizisyon savcısının idam ından kurtulmak için verdiği yemini tekrarlayarak) imzaladım.
“Eppur si muove” (ama yine de dönüyor)
&&&
Ey Fransa kralı Fransuva..! Sefir-i Kebirimden aldığım mazhara göre malumatım oldu ki, memleketinde dans namında ala mele-i nnas fuhşiyyat ve lubiyyat yapıyormuşsunuz. iş bu name-i hümayunumun eline vusulünden itibaren be melanet ve rezalete son vermediğin taktirde orduyu hümayunumla gelip seni kahretmeye muktedir olurum; /Galileo’nun engizisyon tarafından yargılandığı zamanın Padişahı (Kanuni Sultan Süleyman).
Kanuni’nin bu mektubundan sonra Fransa’da tam yüz sene dans yapılmamıştır.
Oryantalizm:Fransa’da dansın yüz yıl yasaklandığı aynı sürelerde, Padişah köşkünde cariyelerle fingirdeşmenin mübah sayılması.
* * *
tarihi filmin renkli versiyonu vizyonda:
“Ergenekon” karmaşasında bilim ve din
Bilim adamları tutuklanıyor; evrim teorisi , Bilim ve Teknik Dergisi yayınından kaldırılıyor. Evrim bilmecesi din adamlarına çözdürülüyor; aydın-cahil nefreti ve düşmanlığı körükleniyor;
Açlık, işsizlik ve cahillikten dolayı İş yerleri ve evler yağmalanıyor, can güvenliği şansa kalıyor; kamera alarm ve diğer güvenliğe yatırılan toplam para, işsizlerin ve hırsızların talep ettiği toplam para miktarını aşıyor;
diyanetin bütçesi birkaç bakanlığın bütçesini, cami ve hapishane sayısı okul ve fabrika sayısının birkaç katını aşıyor, teknolojik mesleki iş gücü ihtiyacı karşılanamazken, imam ve işsiz oranı ihtiyacın çok üstünde tutuluyor;
Siyasi partilerinin adının bir yerlerine “milliyetçilik ve adalet” sözcüğü iliştiriliyor
………
not:konu içeriği daha önce aceleye gelmişti, aslında daha da genişletilebilirdi ama, zaman elvermiyor, bu kadarcık değişiklik yapmayı uygun buldum, hoşgörünüze….
Dilek Öğretmen “Mim”lemiş. Mim ve MUM arasında söz uyağından başka aydınlık benzeşmesi de var. Mum ki, kendi tabanından çok çevresini aydınlatmasıyla simgeleşmiş. Mimler de öyle değil mi? Beynimizin ve yüreğimizin kuytu köşelerine projeksiyon tutmakla, kaderin ortak paydasını fomüle etmek gibi…
Bu Mim için şu uyarıyı eklemiş Dilek Öğretmenim: Genellikle çok derinlerde sakladığımız kazarak ortaya çıkarabileceğimiz yönlerimiz vardır. Kim ne derse desin hiçbir zaman çok geç değildir.Eksiklerimiz kadar olumlu yönlerimizi de kabul etmek oldukça önemlidir. Cümleleri tamamlayın lütfen:
Büyük harfli sözcükler cümlelerin tamamlayıcı yanıtlarıdır.
Kim başlatmışsa Blog dünyasında bu ayın asaletine denk düşen BİR KONU seçmiş. Konu bu ayın asaletine denk düşse de sorulan kişinin libido freni süperego olunca, sorunun cevabı da bir o kadar patinaj refleksine müsait.
“Hangi blog yazarıyla sevişmek istersin?” biçiminde sorulmuş.
Sevgili eLEŞTİRELgÜNLÜK e sormuşlar ve O da aydın kimliğiyle cevaplamış; topu buraya fırlatmış. Şimdi, bir top var elimizde; bu topu sektirip de kimselerin camını kırmadan bir başkasına fırlatalım mı? Yoksa, “sevişme” kavramının yan ürünlerinden sayılan –genel anlamada-fantezi gerçeğini inkara mı kalkışalım?
“Sevişmek” konusu “cam kırmak”la eşdeğer bir konu mu ki?
Eskiden öyleydi, hatta günümüzdeki eskilerde de öyle hala…
E.G. bir konuğuna eleştiri cevabında çok duru özetlemiş bu pasajı, aynen katılıyorum:
…Ayrıca ben sevişmeye düzme diye hiç bakmadım. Sevişmek iki kişi arasındaki güzel bir doyumsal (hem tensel hem de tinsel) ilişkidir. Düzüşmek sizin (i…….da) erkeğe verilmiş bir imtiyazdır. Ben insan olmak için de bu imtiyazları bile red edecek kadar insanim. Düzmek bir hayvana yaraşır.E.G.
Bir başka boyutu,
“Hangi Blog yazarıyla sevişmek istersin”? sorusunun gizli yerinde sanki bir blog yazarıyla sevişme önceden gündemimizde ya da fantezimizde varmış gibi ittirilmiş bir soruyla karşı karşıyayız. Soruda “aranan özne” etik sınırların mekanına uymuyor bana göre. Bu durumun “bana göre”sini belirleyen dinamizm ise, karşıdakinin aynı konuyu algı kapsamıyla sınırlı. Yani ,kendimi onun yerine koyarak bir değer algısı yaratmak. Bu sınır, insan ilişkilerindeki uzlaşı ve güvenin çapıdır da… Tanış olmak aynı zamanda kişilerin hassas sınırlarının deklare edilmesidir birbirlerine. Bu deklare ediş sessiz ise, toplumun ortalama değer yargısı ölçü alınabilir. Sesli ise zaten karşıdakinin yaşam felsefesi ip uçlarını verir. Size düşen o sınırlara saygılı durabilmek.
Söz konusu fantezilerimizi frenleyebildiğimiz ve kapıp koyverdiğimiz dönemlerimiz olmuştur ve olacaktır yerince elbette. Özellikle bu Mart ayında erkek doğasının vazgeçilmez bir parçası olduğu kesin. Ama bunu doğru zamanda ve doğru yerde olmak koşuluyla, süperegomuzun insafına bırakırız.
E.G.nin dediği gibi, evliyiz ve mutluyuz bu halimizle. Öyleyse bu fanteziye bu mekanda YOKUM.
Son olarak, bir özlü söz(üm) ile konuyu eleştiriye açalım:
Hükümetimizin enflasyonu Evangeline Lilly’nin mayosuna benzer, düşer ama, açılan yeri fark etmezler.
Ama her açılan böyle Martl’ık olsa, enflaasyon ile de sevişirdik:)
>Sözün Özü: Kadının sosyal hayattaki eylemsel ve daha sonra simgesel duruşu, kendi hakkının-hukukunun ve özgürlüğünün, ne kadar umurunda olduğuna işaret eder.
Özgürlüğünü önemsemeyen kadın, aşkı da saygıyı da hak etmez. Aşkı haketmiyorsa, bütün haklarından vaz geçer, sığınmacı olur. En sağlıklı kadın erkek ilişkisi, kişiliklerin alt alta değil, yan yana koyulanıdır.
Kadınların günü: 1- konken günü olanlar 2-altın günü olanlar 3-yasin günü olanlar 4- ilk üç şık hariç, HER günü olanlar
yönetmen : Hasan Tolga Pulat senaryo : Tuncay Tunca – Hasan Tolga Pulat oyuncular: ekim ekemen, esra yurtsever, emre kavuk, melek ekemen…
BURADA “Gülümsemenin Enerjisine Tetiklenmek” başlıklı yazımızda,
“Gerçek gülümsemenin resmini yerli ve yabancı sitelerde bulamadım. Demek, gülümsemek kolay olsaymış, ayaklara düşermiş” demiştim. “Gülümseme”nin resmi ayaklara değil ama, yüreklere düştüğü kesin.
Bu film yalnızca gülümsemeyi değil, aynı zamanda AHLAK kavramını da kapsamlı düşünmeyi tetikledi. Sevgili Aysema Öğretmen, “Ben en çok “farkındalığı tetiklemek” sözünü sevdim.” demişti. Bu filmin her karesi (ya da aşaması), bir başka FAYDA’yı tetiklemesi açısından tırnak içindeki deyimi onaylıyor. Başkasına yapılan bir “fayda”nın karşılığı maddi değilse, ona İYİLİK, maddi ise “görev” deriz. Oysa iyiliğin karşılığında mutluluk duygusu da bir FAYDA değil midir?
Ahlakın kökeni nedir? diye sorulur:
Dindarlara göre “cennet ödülü” ya da Tanrı korkusunun davranışlarımıza yansıması olarak bilinir.
R. Dawkins’e göre, Evrimin doğal seçilimle işlediğini açıklayan Darwinci görüş, sahip olduğumuz iyilik, ahlak, namus, duygudaşlık ve merhamet gibi eğilimlerimizi açıklamakta yetersiz kalır. Doğal seçilim açlık, korku ve cinsel arzuyu kolayca açıklayabilir ki bunların hepsinin sağ kalmak ya da genlerimizin korunmasında doğrudan payı vardır. Fakat yetim bir çocuğu bir kenarda ağlarken fark ettiğimizde, yaşlı bir dulun yalnızlığına ve umutsuzluğuna tanık olduğumuzda ya da acılar içinde inleyen bir hayvanı gördüğümüzde hissettiğimiz iç burkucu merhamet hissi hakkında ne düşünmeliyiz?
İçimizdeki bu “Merhametli Kimse” nereden gelir? “İyilik, ‘bencil gen teorisiyle uyumsuz değil midir?”
“cennet” bencil genin bir isteği olamaz mı? İsmail Peygamber’in, cennete gitmek (Allah emretti diye) oğlu İsmail’i “bıçakla kesme” girişimi (sonradan yerine bir koyun verildiği söylenir) ahlakın neresine konulabilir?
Bencil gen bir doğal seçilim biriminin (örnek, kişisel çıkar birimi) bencil bir organizmayı, bencil bir grubu, bencil bir türü ya da bencil bir ekosistemi işaret ettiğini düşünemeyiz çünkü bencil olan sadece gendir. Organizma, grup organizma ve türIer kendilerinin birebir kopyalarını türetmez ve kendini kopyalayan varlıkların havuzunda rekabet etmezler. Genler beslenmek için bencil davranmak zorunda, organizmadaki kollektif işlevde “dayanışma” içinde bencillikten uzaklaştığını anlıyoruz. Vücudun organları kendi işlevlerini yerine getirirken, örneğin mide yiyecek hamlesini yapabilmesi için göz, el, diş.. gibi organların dayanışmasına ihtiyaç duyar.
Bana sık sık soruyorlar: kitaplarınızda nasıl bir etik savunuyorsunuz? Bütün hepsinde ortak olan bir etik tutum var mı? İşte yanıtım: evet, var, ahlaktan yoksun bir etik savunuyorum – ama Nietzsche’nin bizi kendimize sadık kalmaya, iyinin ve kötünün ötesindeki seçilmiş yolumuzda ısrar etmeye çağıran ahlaksız etiği değil. Ahlak, benim diğer insanlarla olan ilişkilerimin simetrisiyle ilgilidir; onun sıfır seviye kuralı “benim sana yapmamı istemediğin şeyi bana yapma”dır; etikse, tersine, benim kendimle tutarlılığımla, kendi arzuma bağlılığımla ilgilenir. Fakat, etikle ahlakı ayırmak için tümüyle farklı bir yol daha var: Friedrich Schiller’in naifle duygusal karşıtlığı çizgisinde bir yol. Ahlak “duygusaldır,” ötekilerini (sadece), ötekilerinin gözüyle kendime baktığımda, iyi olan kendimi sevmem anlamında içerir; etikse, tersine, naiftir – yapmam gereken şeyi yapılması gerektiği için yaparım, iyiliğim yüzünden değil. Bu naiflik düşünümselliği dışlamaz – hatta ona, insanın yaptığı şeye karşı soğuk, katı bir mesafesi olmasına izin verir.
>28 Aralık 2008′de Dilek Öğretmen Mimlemişti. “En kısa zamanda baş üstüne demiştim ama, “yükün ağırı geç gelirmiş” öz deyişine sayacağından ve bu gecikmeden dolayı beni bağışlayacağından eminim. Çünkü O herşeyden önce bir Öğretmen:) Verdiği değerden ötürü O’na teşekkür ediyorum ve ilgili resimlerin birazcığını BURADA (davetiyeli olarak) ilgilerine sunuyorum. Alttaki yazı bir özet olup, Hatay Gazetesinde “dizi yazı” olarak yayınlanmıştı.
* * *
AKDENİZ SAHİLLERİNDE BİR YAZ
Anadolu’nun bozkırlarından kent uygarlığının nimetlerine doğru uzanan bir serüvendir ÖZETİM, “Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisi”ne tırmanışın da öyküsü sayılır: Karın doyurma, barınma, sosyal güvence ve kültürel yükselme gereksinimleri…
Terinizle suladığınız, kendi topraklarınızın doğasında tatil yapabilmek, hakkıdır hakka tapsa da tapmasada orta sınıf milletimin.
Ben ezelden beridir hür yaşadım,hür yaşarım Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım! Kükremiş sel gibiyim,bendimi çiğner,aşarım. Yırtarım,dağları enginlere sığmam,taşarım.(M.Akif.)
Yapar mıyım yaparım…
Başka ülkelerin üniversite öğrencilerinin (bir tüketici olarak), ülkemizde tatil yapabilme olanakları, insana düşünce suçu işletiyor elinde olmayarak! Hayır kıskanmıyorum. Bunu her kuluna reva görmeli Allah diyorum. Gelenek duvarlarını yıkarak, iki çocuk-dört nüfus-ile yetinme kararı, bütün karmaşık sıkıntılara direnmenin de ilk adımı sayılabilmeli; sözüm ona, tatil yapma fırsatının da. Emeğin artı değeri iş yerlerinde kala dursun, biz tasarrufların artısını tırnağımızın ucundan sökebilmemizin hesabını yaparken…. “Paylaşmasız ve dayanışmasızlığın vurdumduymazlığına yenik düşmeyi göze alıyoruz bu nedenle! Bu yenikliğin birkaç kez tekrarının alışkanlık yapabileceğini bile bile bu suçu işlemeyi göze alıyoruz bencilce!… Bir toplumun sırtında yaşamanın “hak” olduğu bir düzenin kurulmasına katkımız otomatikleşebilir de bir süre sonra! Aklımızı hep bu yana kullanıyorsak,“kaçamaklar ve bütün hileler” bizi ayrıcalıklı konuma da getirebilir!
“ Bu kadar felsefeye ne gerek vardı!” diyebilirsiniz. Deyin gitsin babasını anasına satayım “kötü kaderin”. Çevremdeki yoksulluğun kör baskısı, denetim altında sıkıştıradursun beni! Ama inadına bu tatil olacak.
Düzenin vurdumduymazlığına rağmen planlı yaşamak, güç koşullara direnmenin avantajı sayılır. Tatil yapma düşüne attığımız çengelin kaynağını da buna bağlayabiliriz. Buna bütçe akordu diyorlar. Desinler, her dedikodu kötü değil ki.
“Görmek-öğrenmek-dinlenmek; harcamayı ayar yaparak verimlendirmek; trafik canavarı dedikleri az gelişmişliğe direnmek” tatilin ana fikrini oluşturuyor, zihnimizle hayallerimizin bileşkesinde..
Kalem kırıldı, karar kesin, kalkın gidiyoruz arkadaşlar. Ama hangi yana? Bekarken serserilik ruhumuzu seviyordu, ya da ruhumuz serseriliği… arkadaşlarla ana yola çıkardık, ilk araba hangi yönden gelirse, o yöndeki şehire giderdik. O zamanki serseriliğimizi “avrat yok akıl yok” özlü sözüyle özetlerdi büyüklerimiz. Ama şimdi, akıllı sayılmanın ince hesabına kafa yorma zamanı… çünkü büyüdük ve evlendik. Haydi hayırılısı. Orta Anadolu’nun bozkırlarındaki toplam manzara bizi turistik coşkuya eriştiremezdi bu arada. Çünkü biz oradan “kaçmıştık”. Tahrik kapasitesini dikkatimize çivileyen tatil yöresi ezberimize çoktan girmişti. Çene ile göğüs arasında beşibirliklerin iz yaptığı noktalar var ya? İşte o alana gerdan diyorlar. Tarımda, turizmde ve emekte Türkiye’nin en doğurgan alanı, Türkiye’nin gerdanı ve bu gerdana asılmış olan Samandağ , İskenderun , Anamur, Alanya , Kemer, Fethiye… . İşte yaşama sevincinin “namı-diğer” cenneti AKDENİZ SAHİLLERİ. (İskenderun-Mersin arasındaki ishal kıçlı sanayilerin dışkılarını saymazsak) bitkide çılgın yeşil, denizde mavi, turistte orta sınıf…bu üç gerçeğin oksijen ve güneş ile ittifakı, Akdeniz sahillerinde tatil oluyor bu yaz. Akdeniz’in (bize göre) bakir yollarında heyecanla ilerlemenin başlangıç noktasındayız şu an. Buracıkta “Silifke’nin yoğurdu” türküsünü mırıldanmak, mezar yanından geçerken Fatiha okumak kadar kutsal. Zira Silifke’nin doğu yakasının doğasını sanayi atıklarıyla öldürmüşler!
İskenderun Körfezi’nde-ağır sanayiden dolayı- muhtaç olduğumuz kutsal oksijen, bu bölgenin damarlarında mevcut olduğundan, umurumda bile değil dedim buradan ötesi… Hiçbir yolun “çekilmesi” sürücü ile yolcular tarafından aynı algılanmaz. Böylesi yollarda yoldaşlarım (eşim ve oğlum) uykunun horultusuyla, cırcır böcekleri narasına tempo tutarlarken, ben(deniz)( ya da Akdeniz) viraj-sağ yol sol yol üçlemesiyle hesaplaşmaktayım. Bunca yerel FM’lerin olduğu zamanda müzik kasetlerinin “ pabucu dama atıldı” derken, yolun burasında önemli oluverdi.
Radyonun tuşlarına basarak mesleki bir melodi arayışına girmeliydim, Ormanların arasında her yüz elli metrede bir yavaşlayıp, altmış derecelik virajlarda hız kesmeyle, FM istasyonu yolunda ilerleyen dijital rakamlar arasında bir uyum yoktu. Umut da yok. Issız orman yolunda çekirgelerin narasından melodik anlam çıkarmakla yetineceğim. Sürücü olarak ileriye, bazen de dikiz aynasından geriye bakma disiplinini bozmak zorunda kalmak çok kolay buralarda. Sol tarafa gözlerimi çevirdiğimde, yüreğimin Pastoral açlığına cilve atan mavi değil masmavi bir deniz…
Cahiller iradesinin rejimi olan Demokrasinin dengesi geldi aklıma. Yolun soluna da bakılmalıydı, sağına da. Otuz kilometrelik bir hız ile yalnızlığım ve içinde bulunduğum fantastik ortam, sürücü disiplinimi ve sürücü andımı bozmaya yetti. Yolun sağında sarp yamaçlardan dağın tepesine doğru serpiştirilmiş cılız çam ağaçları…Milletimin sessiz çoğunluğu gibi, yolcularına tepki vermeyen bir garip ağaççıklar ki.. maki. Mavi denizin samba ritmine karşıdan yeşil-yeşil temposuz bakan boynu bükükler… Sözüm odur ki, üzerinde kanatsızların ilerleme olanağı bulunmayan şeriatın rengi gibi kuru yeşillik. Biraz düzlüğe çıktığımızda, yine ormanlığın içinde, bir muz tezgahı…Şu ünlü, Anamur muzu. “Bakmayın cılız göründüğüne, yemeye doyamazsınız” diyor satıcı. Çikita ile rekabetin reklamını izlediniz…
…….. Alanya göründü. Güneş, ikindi vaktinin yüksekliğinde uzattığı sekiz renk çizgilerinin doğrultusunda. Kentin doğu girişinin minik tepesinden ilk kez ilerlemekteyiz. Güneş baba batıya doğru mesaisini bu günlük sona erdirme yolundayken, sekiz parmağını bize uzatmış, yol gösterme nezaketinde bir durum. Kentin turizm elçiliğine adeta gönüllü soyunmuş bir rehber gibi gök kuşağı çizgileri. Gök ve denizin iki mavisi arasındaki duruşu, solundaki yeşil-kahverengi tonundaki Alanya tablosunun, ressamı asaletinde. Altından geçen cennetlik… …. Manavgat’ın ünlü şelalesi, kartpostallara sığdırılamayan detaylara eriştik.
Side’yi ve Antalya’yı da bu heyecanla atlayarak, Kemer’e erişmiş bulunuyoruz. Erişmekten “ermiş” olmak ne menem bir tarikatmış? Turizm tarikatı. Yol kenarında tek katlı sade, bahçe ama özgün görünümlü pansiyonlar civarındayız. Loş ışıkların altında, salonun kenarlarından içe doğru eğilen çiçek dallarının arasından ilerleyerek, bir masaya kurulduk. Masa aralarındaki duru suda yüzüşen kurbanlık balıkların arasında bir yemek serüveni… “felekten gün çalınacak kadar hırsız olmaya değer bir mekan”.
Üç kişilik amatör orkestranın müzik icrasını başlangıçta balıkların dansına saymıştık; ama ilerleyen zamanda “Konyalıyı çal” diye bağıran bir kadın ateşleyiverdi ortamın fitilini. Ardından diğerleri tempo tuttular… “Konyalıyı çal…Konyalıyı…” Genç müzisyen aldırmadan, repertuarını icra etmeye devam etti. Bir anons: Şimdi, özel istek olan Konyalıyı okuyoruz. Bilmeliydik ki bu türkünün erotik bir ağırlık merkezi vardı. Bütün sorumluluk ve türkünün yan etkileri, istekte bulunanlara aitti. Hem Konyalı olmayanların gocunması da gerekmiyordu ki… Asıl Türkünün kırmızı noktalarındaki kahraman bir kadın iken, uyarlama tekniğiyle erkek versiyona döndürülünce, siz tahmin edebilirsiniz esprinin hedef noktasını.
Bahçe parkındaki 06 plakalı Opel arabanın Ankaralı oldukları nasıl da belli oluyordu. “Ankara’nın neresinde kalıyorsunuz” gibi bir soru tanışma girişinin bir anahtarı oldu.
Ailenin reisi görümünde olan D. Hanım’ın ağzından çıkan her sözcüğün, özgün bir gülmece yanı vardı da ona takılmıştı tanışma isteğimiz. Otuz beş yaş, yüz kg civarında bir fiziksel hafiflikle(!) tombul görünüme sahip olduğunu tahmin edebilirsiniz. Köylülüğünün doğal konuşma tarzı yanında, beyninden geçeni diline vuran söz cesareti, farklı kılıyordu kendini.
D. Hanım, yanından her geçene –tanımadığı halde- bir soru sorarak, “avının” elindeki bir şeyin hem fiyatını öğrenmesi, hem de o kişiyi (kendi deyimiyle) “makaraya dolama”sı, görüntünün en tantanalı yanını oluşturmakta. Kocasının adı Satılmış. Satılmış Bey’in sessizliği, D. Hanım’ın fazlalığını dengeler gibiydi. O sessizliğin altında, insana güven veren “dost yüreği”nin gizi seziliyordu. Bir trafik kazası sonucunda, kafa kemiğinin sol bölümü kırılmış, bir deri olarak kalmış. Bu kazadan dolayı beyin sarsıntısı geçirdiğinden, bazen “sorun” çıkıyormuş. Bu nedenle, D. Hanım Ona tatil yaptırarak, dinlenmesini sağlıyordu. On iki yaşında, Murat adında bir çocukları vardı. O da, bizim Volkan’a yoldaş olarak bir şanstı.
OLİMPOS’u görmemiz önerildi. Kemer’in 17 km batısında, deniz ile ormanlığın buluştuğu yerde, tarihi bir kent olan Olimpos’u hayalimize kazdılar okey masasındayken. Olimpos, “uludağ” demekmiş. Halikarnas Balıkçısı’nın bir eserinde, Türkiye’de yirmi küsür sayıda, olimpos adında yer olduğu yazılı. Ancak, Kemer’deki bu Olimpos’tan söz etmiyor. Turizm müdürlüğünün tanıtım bilgilerinde, Kemer’deki Olimpos, M.Ö. gemici korsanların yerleştiği bir gizlenme ve kaçamak yeriymiş. Roma krallarının burayı keşfetmesiyle, işgal edilerek, bir kent durumuna getirilmiş. Hamam, kral sarayı, aşık mezarı, diğer seçkinlerin mezarları ve kral çevresinin yaşadığı konut yıkıntılarıyla dolu bir harabe. Kayalık ve çam ağaçlarının arasında, yirmi derecelik bir eğimle, beş-altı kilometre uzunluğunda bir yer. Karşılıklı dere yamaçlarına serpilmiş olan ağaçlar arasında adeta ivmeleyerek ilerleyen Olimpos Akarsuyu, deniz ile buluşacağı noktada bir göl oluşturmakta. Kaynağı yakın bir yerde ve kayalıkların dibinde olduğundan, su dondurucu derecede soğuk. Yüz kadar insandan ancak beş-altı kişi göle girebilmekte, kendi ateşini bil-umum insanların bakışları arasında test etmekteler. Sudan çıkınca insanın kendini zımba gibi hissetmesi, tekrar suya girme arzusunu azdırıyor adeta.
Artık dönme zamanı geldi. D. Hanım, kilo sorunuyla ilk kez karşı karşıya olduğunu söyledi. Çünkü, kayalıklarda fazla dolaşmıştık. Turizm Müdürlüğü personeli, bölgenin tanıtımını yaparken, sözü çevre bilincine getirdi. Nabzı fırlamış gibiydi o olayı anlatırken. -Geçen yıl, bu gölün kenarına on iki kişilik bir aile geldi, kumsala hasır serip oturdular. Perişanlıklarına bakınca, bunlar bir halt karıştıracaklar diye, şu çalının ardına saklanıp, onları izlemeye başladım. İki büyücek karpuzu kestiler, yediler ve kabuklarını kuma gömmeye çalışıyorlarken ortaya çıkıp, yanlarına vardım. -Utanmıyor musunuz, bu karpuz kabuklarını buraya atmaya! Toplayıp, şuradaki çöp bidonuna atmak zor mu geliyor, yoksa etrafınıza sıçmaktan sevk mi alıyorsunuz? Dedim. Almanca olarak “gacır-gucur” etmeye başladılar. -.iktirin lan şuradan dedim. Hiç almana benzer tarafınız var mı! Kılıksızlar sizi!.. dedim. Şimdi iki jandarmayla sizi karakola soktururum ha dedim. Hemen, birbirlerine mırıldanarak, gömdükleri bütün karpuz kabuklarını çıkarıp, çöplüğe taşıdılar. Elin gavuru, şu gördüğünüz karetta yavrularının farkına varıyorlar ve bir çekirdek kabuğu bile atmıyorlar… Görevlinin anlattıklarına katkı yapmayı ihmal etmiyorum elbette. “He.. hı.. diyerek, sanki öylesini hiç görmemişim gibi, ürperti numarası yapıyorum.
Hollanda’da yaşmakta olan bir arkadaşım anlatmıştı: Hollanda’da dünyaca ünlü bir lale bahçesi var. Bizim Osmanlı’nın Lale Devrinde, o laleleri bizden almışlar, geliştirmişler, dünyaya tanıtmışlar. -Arkadaşlarımla gezerken, bir kalabalığın aynı yere baktığını ve bazılarının fotoğraf ve video çekimi yaptıklarını gördük. Merakla yaklaştık ki, Lalelerin orta bir yerine çul serip, çiğ köfte yapan kalabalık bir aile… Bizim Türkler!… Utandım ve oradan tek başıma ayrıldım… “Karpuz kabuğu olayı”nın bir benzeri. Kumsaldan ayrılırken, bunlar ve uygarlık düzeyimizi, ilişkilerimizi, bunun sorumlularını, sorumsuzlarını ve benzer konuları sorgulamak geçti aklımdan. Doğadan yararlanmak ama onu kirletmemek, yok etmemek gibi sloganlar vardı. Yok etmemek ve ondan yararlanmak arasındaki ince çizgiyi atlamak kolay olmadı bana. “Çiçek dalında güzeldir” ama, “her aşığa da bir gül gerekmez mi?”. Çiçek yalnızca bakılacak değil, aynı zamanda koklanacak bir güzelliktir. Belediyeler, yaptıkları parklarda, “çimlere basmayınız” levhasını asıyorlar. Oysa o belediye başkanı, oylarıyla seçildiği gece konduluların doğasına zincir vuruyor. Çünkü, o gece kondulu, köyünde çimlerin üzerinde büyümüştü. O, çimlere basmadan yaşayamazdı. Çimlerin üzerinde debelenmek onun özgürlüğüydü. Sonuçta, insanın doğasını bozacak yasaklar kelepçeden başka ne olabilirdi ki? Öyleyse bakılacak çim, basılacak çim ayrımını görmek gerekti ki burada belediyeciler haklıydı.
Güneş, Kemer’in Olimpos Dağı’nın tepesindeki çam ağaçlarının arasından aşma gayreti içerisindeki bir zamanda. Kumsala vuran o çam gölgeleri uzadıkça, biz gölgelerin boylarıyla yarışırcasına yürümeye devam ediyoruz. “Bir yerde küçük insanların gölgeleri uzadıkça, orada güneş batıyor” Çin ata sözünü anımsatan bir yansıma örneğine tanık oluyoruz. Bir çam ağacından onlarca metre daha uzun gölge boyu… Çünkü güneş batıyor. İş yerindeki küçük çaplı insanların nice yüksek görevlere getirilmesiyle o işyerlerinin batışını tanımlayan bir öz durum. . Birkaç yüz metre ileride, çam ağaçlarının altındaki araç park yerine ulaşıyoruz. Kim bilir belki de, ömrümüzün ilk ve son vedalaşma töreni olacaktı Olimpos’un konukseverliğiyle. Ve alın teri parası, “turizm krizi yılı”yla bizi bir daha yüzleştirebilecek miydi? Evet…turizm krizi…ya da, turizm yılı krizi miydi neydi… Kemer Pansiyonu’na dönmüş bulunuyoruz. Satılmış Bey tam bir “piknikçi”ymiş. Bu sırrı Eşi D. Hanım söyledi. Bundan yararlanmak gerekir. Migros’a uğrayıp, alışveriş yapalım dedi D.. “Migros Kemer’in neresinde?” Bilemiyoruz ki. D., “durun siz karışmayın, ben bulurum” dedi. Aracın camından başını sarkıtarak, kaldırımdan yürüyen bir adama: -Hişşt, hemşerim, Migros niyandaa? Deyişinden, adamın bir şey anlamadığı, aldırmadan yürüyüşünden belliydi. O söyleyişin yankısı, yeni bir espri bombasının patlatılmasına kadar kulağımızdan silinmeyecekti. (Hiiştt hemşerim, migros niyanda?…) Kemer’in migrosunu kolay, fiyatlarını pahalı bulduk. Bizim gibi kuruş sayanlara göre fiyat oluşturamazlardı her halde. Anlayışla karşılamak zorunda mıydık? Heee! Aralık Çifti Ankara’da demir-doğrama işiyle uğraşırlarmış. Onlar ağa sayılır bize göre. Onlarla harcama yarışı ne haddimize…Bir tavuk kebabıyla yetinecektik; yanına da bir güzel salata (eliniz artığı…). Nasreddin Hoca, “Ben kimim ki, bana pilav yapıp ta masrafa girmeyin, kötü pohlu bir tavuk olsun yeter” demiş misafirlikte. D. Hanım’a bunu anlattığımda, “daha önce duydum o hikayeyi, onun için gusura bakma gülmiyeceem” dedi. Tühh! Boşa gitti bizim fkra!
Yemekten sonra Kemer kentini, akşamın karnavalvari ışıklarının altında, gezmeye karar verdik. Hafif giysilerle, kendimizi kent sokaklarının daha çok kenar mahallelerine kapıp koyverdik. Altı kişiydik toplam ve denktik de;.. Alış-veriş merkezlerinin bize karşı çekim merkezi yoktu pek. N’olur-n’olmaz, oralarda harcanacak para, bize bir saat sonra memleketimize bilet kestirir. Biz kenardaki evleri, balkonlarının yapısını ve balkondakilerin bize bakışını izlemekle yetinecektik. Bir de evlerin önündeki bahçe çiçeklerini ve mis kokularını… Ayaklarımız bedenimizi gezdirse de, yüreğimiz D. Hanım’ın her cümlesine vibrasyon yapmaktan kurtulamıyor. Bu vibrasyon malumdur ki, yüksek kahkaha şeklinde dışa vuruyor. Cadde boyu geziyorken, bir at arabasından döküldüğü sanılan patatesler, gece ışıklarının loş tonunda ayaklarımıza (hayır yalnızca D.’in ayaklarına) dolaşıyor. Önceleri yuvarlak taşların bu caddede ne aradığını ve D.’in onlara top niyetine bir iki vuruş yaptıktan sonra onların patates olduklarını anlaması O’nu uyandırmıştı. D., kaldırım taşlarının kuytusundaki kaçakları dahi toplayıverdi. Aha birini daha ..aha birini daha…diyerek çocuksu sevinç çığlıklarını kıskanacağımıza, ona ortak olmak daha çocuksu (yani hoş) olacaktı. Hep beraber patates kovalamacası oynuyorduk o caddede. En yakın bir bakkala yanaşarak, bir poşet rica etti ve patatesleri doldurdu. “Kaç kilo gelir Zihni. Abi bu torba?”senin tahminin güçlü olur diyerek elime uzattığı poşeti bana yüklemenin kurnazlığı, gurur ve şuuru şerefine bir kahkaha patlatıverdi cadde boyunda! Toplamak benden, taşımak senden olsun dedi. Ben de aynı numarayı Satılmış’a yaparak kurtuldum. Yarın akşamın yemek mönüsü hazırdı. Saat 01’de pansiyona döndüğümüzde, bir odaya bir kadınla üç erkeğin girdiğini gördük. “Nolmuş girmişlerse” cinsinden bir girişe benzemediği için ilgi odağı oluvermişti. Pansiyoncunun bizi “aile pansiyonu” yutturmacasıyla atlattığını düşündük. Sabah kahvaltısını hazırlarken bizimle aynı mutfağı paylaşma isteklerine kızarak, (bendeniz kızıp-kızmadığımı dahi anlayamadan) valizlerimizi topladık ve oradan ayrıldık.
Fuhuş bir beden sömürüsüdür. Sömüren de sömürten de aynı kefeye konmalı, karşısına da “yaşamını üretip yaratarak kazanma erdemliliği” konulmalıdır. Üretme ve yaratma fırsatının yokluğunu bahane etmek yerine, bu yolda savaşmayı yeğlemelidirler. Biçiminde düşünüp, onları dışlamışlığıma ahlak dayanağı oluşturmaya çalıştım.
PHASELİS: kısaca Faselis diyorlar bu cennet-i alaya. Kemer’den otuz beş km batıya giderken, yolun solundan dereye aşağı dar, ama asfalt yoldan iniyoruz. O ıssız ormanlıkta yol kenarına, yeşilliklerin arasına adeta gizlenmiş dinlenme konutları ve her konutun bitişiğinde bir şeyler satmaya çalışan satıcılar… ıssızlığın gizemini pazar yerine dönüştüren bir çelişki gibi… giriş yerinde belediyelerin deli dumrulları, olmayan hizmetlerin bedelini ödetiyorlar. Giriş denilen ücretleri ödedikten sonra, deniz ile çam ağaçlarının sıkı komşuluklarına ortak olmaya çalışmaktayız. Çam ağaçlarının diplerine park edilmiş olan otomobillerin plakaları, ülkemizin “tatil yapabilme” gelişmişliğinin kompozisyonunu sergiliyor gibi… Ankara, İstanbul… ve tekleme diğer illerden…
Aralık Çiftiyle birlikte, Kemer’de yeni bir kalacak yer aramayı düşünürken, bir tatil köyüne kanat açacağız.
Beldibi Tatil Köyü üç bölüm (ya da mahalle) olarak denize paralel bir yerleşim konumuna sahip. Bir pansiyona müşteri oluyoruz. Altmış yaşlarında bir delikanlı karşılıyor bizi. D., her zamanki afetliğiyle ileri atlayıp, soruyor: “Emmi, üç yataklı (bir ailelik) oda kaça?” Adam, “fiyatı sekiz de size altıya olur” dedi. D., “niye bize altıya oluyo, biz senin akraban mıyık emmi? İşler bu yaz kötü gidiyo da ondan desene!. Benim param yok, üçten fazla veremem emmi” dedi. Adam, “sende mi para yok! Senin her tarafın para be…” deyince D. fıttırdı! “Ne yani, beni satılık mı sandın moruk!” deyince adam bir şaşkınlık sarsıntısı geçirdi. “Yok kızım, yanlış anladın, ben senin boğazındaki altınları kastettim” diyerek, “pot”u düzeltmeye çalışsa da, D.’ten bir vurgun yemişti ihtiyar.
Biz D. tiyatrosunun seyircisiyken, S.’a sadece seyirciyi seyretmek kalıyordu. Oradan ayrılarak araştırmaya devam ettik. Tatil Köyü’nün orta bölümünde bahçeli, çevreden bağımsız (müstakil), üç oda bir salon ve dayalı döşeli dedikleri cinsten bir daireyi kiraladık. Bitişiğinde bir otel ama müstakillik iyidir dedik. Rastlantının en güzeli diye düşündük. Ancak gözlerin dili konuşabilir burada.
Akşam yemeğimizin malzemelerini alarak dönüyoruz, yeni konutumuzun orijinal döşeli mutfağına. O ne ki, bahçede yine Satılmışın kebap yapma hünerini keşfedeceğiz. Yediğimiz içtiğimiz bizde kalsın, iki baba iki oğul dönüyoruz bilardo düellosuna.
Bunca ayakta kalmaktan ve yürümekten sonra, mayhoş bir yorgunluk belirtileri çöküyor üstümüze. Bu oksijen, bu doğa, bu su, ve bu psiko; (loji”si laboratuara kalsın) ardından ılık bir duş ve uyku. Sabah kalktığımızda Hotel’in Tv. Salonunda haberleri izlerken, bir kadının haberlere farklı ve şiddetli tepkisi dikkat çekiyordu. Gözbebeği ekranda, eleştirel sözcükleri bize salvo atar gibiydi. Açıktan Türkiye’nin düzenini yargılıyordu. Bu bir davetti aslında; “yargı paslaşması” öyle ortamlarda, tanışma ve yürek soğutma için bir bahaneydi. Isparta Lisesi’nin Edebiyat Öğretmenliğinden “malulen” emekli olmuş. Adı N. K. Süleyman Demirel’in akrabası olduğunu söylüyor. “ Bu ülkenin başına ne geldiyse onun payı çoktur” diyor. Soy adının farklılığını ise, erkek egemenliği kurbanı sayıyor. Anlarsınız ya, kocasının soyadı… “O adam” diyor (Demirel için), “bu ülkeye gerek olanı değil, ancak becerebildiğini yaptı, ona göre de kendini hint kumaşı sayıyor” diyor. N. Öğretmen’in “malullük” öyküsü, söylediklerini doğrulamaya yetiyor. Bir gün otomobiliyle yolculuk yaparken, Alman plakalı bir tır çarpmış kendi arabasına. Tır sürücüsü bizimkiler gibi gaza basıp kaçmamış, olay yerinde şirketiyle telefon görüşmesi yaparak,yaralıyı uçakla anında Almanya’da hastaneye kaldırmış. Tam tedavi yaptırana kadar bırakmamışlar. Yaralının yaşını, mesleğini, aylık kazancını tespit etmişler. Kalan tahmini ömrünü hesaplayarak, kazanabileceği parayı, hatta moral tazminatını dahi hesaplayıp, nakit olarak kendisine ödemişler.Bütün bu işlemler için ne mahkeme, ne sürtüşme ve ne de alevere-dalavere girişimi yapılmamış. Gönüllü, insan hakkına saygılı, belki de “gavur” kavramının(!) tecellisi.
N. Öğretmen’den biraz daha söz etmemize değer. Kocaeli’nde kızının yanında kalırken, malum o 99 depremi vurgunu sonucunda, Beldibi Tatil Köyü’nde dinlenmek üzere gelmiş. Bir zamanlar Ülkü derneklerinin bir şubesinde kadın kolları başkanlığı da yapmış. Gördüğü yaşam koşulları yorum mantığını da değiştirmiş zaman içinde. “Deprem beni çok sarstı, artık yaşadığımı dahi hissetmiyorum” diyor. Uzunca bir zaman, sohbet ortamında geçivermiş. Bu an N. Hanım için, deprem burukluğundan kurtulmanın miladı oldu.
Beldibi Tatil Köyü’nden ayrılmamıza bir gün kaldı. Bu akşam dolayısıyla veda akşamı olabilirdi. Bir “masa” donatımı farz oldu. Bir zaman bar olarak kullanılan, ve o dekorla düzenlenen, ama şimdi yeni bir kiracı ihalesi bekleyen, şu adını bilmediğim kokulu çiçeklerin arasında kaybolabileceğimiz bir masa. Bir şairimizin dediği gibi, “üç kere üç dokuz eder; koymuşuz masaya dokuzu”. Şu eğilen çiçek dalının dudaklarını koyduk masaya; ay ışığının üzerine bizim ışıldağın dolma aydınlığını ve radyosundan bahtımıza çıkan melodileri koyduk. Sevincimizi, dinlenmişliğimizi, hepsinin üzerine bir de “OTUZBEŞLİK” koymuşuz. “Afiyet” dileyenlere davet nezaketini esirgemesek de, “anın önemini deşifre etmeme inceliklerine” hayranlık duymaktan geri kalmayarak… Saat 02’ye gelmekte; artık yatma zamanı diye düşünürken, birden hatırlıyoruz oralarda gecelerin gündüzlere karıştığını.
Ama, biz bir veda anı yaşamaktayız. Vedalaşıp, adresleşip ayrılmalıyız
N. Hanım ağlıyor! Sabahın onbirinde kalktığımızda, tanımlara sığmaz bir moral ve performansta hissediyoruz kendimizi. N. Hanım bağrına basıyor; üçümüzü aynı anda kucaklayarak öpüyor, öpüyor ve de ağlıyor! Deprem yaşayan, trafik kazası yaşayan, kadın olan ve hepsinden önemlisi edebiyatçı olan birinin duygusallığı inanılmaz etkiliyor insanı.
Plaj kenarındaki gazinoda, D.-S.-Murat ailesiyle vedalaşmamız biraz daha uzun sürecek.
Çocuklar yine kendi hallerindeyken biz büyükler, masada bir kare oluşturduk. D.’in gözleri nemlenmeye başladı! Her zamanki açık sözlülüğü ile “Z. Abi, güzel günler geçirdik sizlerinen; bir soru soracam, Allah’ını seversen sana yakışır cevap ver emi?” Bu soruyu sormaya hazırlanırken ilk kez bu kadar ciddi duruşuna tanık olduk D.’in. Tombul yanakları aniden kırmızılaşmaya başladığında bizi de merak sardı. “Bizim alevi olduğumuzu bilseydiniz, bizimlen ta başından beri arkadaş olur muydunuz?” dedi.
Şok olmak kaçınılmazdı bu söz karşısında!
“Kız o ne biçim kaygı! Azıcık Demokratız dedik ya yolun ortalarında!” Eşim müdahale etti, “kız D., bizim o kadar alevi dostlarımız var ki, alevi olup olmadıkları hiç ilgi alanımıza girmedi. D.’ten artmadığı için pek konuşma eğilimi olmayan S. söz söyleme gereği duydu. Anlaşılan kendi aralarında bu kaygıyı paylaşmış olmalılar önceden. Aleviliğin erdemlerinden söz etmeye başladı.
Konunun bu bölümüne son vermeye çalıştım. “Devlet destekli bir sünniliğimiz var, ancak bundan hiç gurur duymadım. Ama sen aleviliğinle, diğerleri sünniliğiyle dilediğiniz kadar gurur duyup, ondan mutlu olabilirsiniz. Yalnızca dayatmalar kızdırır beni. Ekmek, üretim ve paylaşım sorunumuzu çözebilirsek, gerisi kendiliğinden gelir” diyerek özetledim. Sonra da, evrensel erdemlilik ilkelerinin edebiyatından ve felsefesinden söz edelim” dedim. D., her zamanki orijinal yüz ifadesiyle, “ Z. Abi, ne dedin sen şimdi? Felsefe-evrensel ne demek, kötü bir laf mı o?”
Geriye dönüşün hiçbirini sevmezdim, içinde nostaljisi olmasa. Hayatın bir dahası yaşanabiliyorsa artısıyla, nostaljisi hükümsüz kalır. Anı dediğimiz olay, bir çerçevelik pozdur aslında. Hayatın en güzeli, anılar albümünden başka nedir ki?….
Fabrikatör, ressama bir tablo siparişi verir, yarım saat sonra ressam fabrikatörü arar, “resmin tamam olduğunu, gelirken yanında bir milyon dolar getirmesi gerektiğini” söyler.
Patron şaşkınılığını haykırır,
-ne! ben fabrikatörüm, yarım saatte bir milyon kazanamıyorum, sen bunu nasıl istersin benden!
*parton efendi, ben bu resme yarım saatimi değil, ömrümü verdim. Ben senin gibi fabrikatörlük yapabilirim ama, sen benim gibi ressamlık yapabilir misin? (Hem de bu ülkede?)
* * *
P-M-P (para-meta-para)>:parayla mal alınır, sonra o mal tekrar paraya çevirilir.
Bir malı 10 kuruşa alırken, 15 kuruşa starsanız, +3 kuruş (nakliye ambalaj, stoklama…vs. emği, diyelim ki “2″ kuruş hariç) malın değer artışı mıdır?
Hayır, paranın değer artışıdır; yani “artıdeğer”…
Formülde görüldüğü gibi meta paranın iki başlı kıskacı arasında. . .
Paranın gücü, emeğin gücünü işgal ederek, emekçiyi küçümseme kültürünü yaratınca, buna paralel olarak asalaklık da saygın değerler arasına girmiştir.
Asalaklığın değer yitiridiği alan, sadece denkler arasındaki davaranışa indirgenecektir.
“Para(cı) Emekçiyi neden küçümseme kıskacına alsın ki”, diyebilirsiniz?
“Küçümseme” başka faktörlerle desteklendiğinde, emeği sömürmesi süreklilik ve güvence kazanır diye düşünülmüş olabilir. Küçümsenmek, sorgulama cesaretinin önemli bölümünü yitirmeye neden olur. Küçümsenenin eline “hayali oyuncaklar” verilerek, oyalanması sağlanır.
M-P-M (meta-para-meta)(ekonomipolitik’ten), paranın sadece mal değişimine aracılık etmesi.
Bu formülde emeğin kutsallığından söz edilebilir. Burada paranın özgürlüğü kısıtlanınca, emek birinci lige terfi eder. Böyle bir kültürde AVANTA sözcüğü alfabemizdeki “Ğ” (yumuşak g) kadar gereksiz olacaktır.
Emeksiz yemek olmayacağına göre, üretmek moda olacak, sonuç toplumsal zenginleşmeyi hızlandıracak, toplumsal zenginliğin akordu yapılarak, bir ömre eğlenme-mutlu olmak için her bireyin payına düşecek kadar yatırım ve zaman ayrılabilecek.
Belki de bu durumda mesai süresi 4 saati geçmeyecek. Belki (belki değil kesin) birilerinin astronomik düzeyde zengin olması önlenecek, o kaygı ve stresten uzak kalıncak.
Herkes (varsa) kendi derdine yanacak, kendi ölüsüne ağlayacak, ağanın ölüsüne sadece ağanın yakınları ağlayacak. O zaman ağa olmayacağına göre…. yurtiçi ve yurtdışı savaşlar da son bulacak.
Ezginin Günlüğü-Bana bir koca lazım (demiş). Havaların soğumaya başladığı şu günlerde, “insanoğlu-kızı”nın, doğal gaz zammı ve global krizin kışkırtmasıyla, şeytan…… Boş verelim şimdi şeytanı da, Parça adeta GÜLÜMSEMENİN KLİBİ olmuş. Bir alt yazımızda, “gülümsemenin” resmini ararken, gülümsemenin klibini bulmuş olmak gülümsetti doğrusu. O halde, gülümseme krizi devam ederse bu hafta, sebebi bu klip olacaktır:)
Bu müziği ilk kez dinlediğimde, Gerçek (yaşanmış) bir öykü geçti aklımdan.
Tarımın sanayiye peşkeş çekilmeye başlandığı ilk yılların politikası sonucunda, köy delikanlılarını fabrikaya işçi olarak aldıkları zamanın bir öyküsü. -Düzenli bir maaşı var adamın. Beyaz eşyaların (çamaşır makinesi, buz dolabı tv. vs) yeni çıktığı zamanlar… artık çeyiz dizerek evlenme vahtı geldi de çattı. Köylü kızı artık işini makinelere yaptırıyo, tüm zamanlarını gocasına ayırabilmenin lady’liğini yaşamak ne gözel.
Adam bu durumda zevkten dört köşe; ama, bir süre sonra kadıncağız hamile kalınca, adamın köşeli keyfi, köşeli jeton olur! Unutkanlık, kararsızlık…kirli çamaşırlar, bulaşıklar, işe geç kalmalar!!!!… keyif kaçmış, “avratsızlık tak demiştir” artık. Aralarında tecrübeli arkadaşlar var ya aynı yoldan geçilmişti zamanında. Onların bir fikri alınmalı. Bir çay sohbetinde, bu konuyu arkadaşlarına açmaya karar verir. Arkdaşlar, benim avrat hasta (hamile) işler birikti, evleneli 5 yıl oluyo; 5 binlira para da biriktirdim; bu parayla bir avrat daha mı alsam, bir otomatik çamaşır makinesi çıkmış ondan mı alsam? Hangisi daha ucuz acaba? Arkadaşları fayda-maliyet ilişkisini enine boyuna tartışırlar, “bir avrat daha alınmasına” karar verirler.
>Ara sokakta yürürken, 14 yaş civarı bir çocuğun bana doğru ilgisi ilgimi çekti. Hayır, ben O’nun ilgisini çektim; hayır o, hayır ben… hayır… her neyse, çekiştik işte….
Bir anda oyununu terk edip, YILIŞIK bir görünümle bana doğru yaklaştı… Acaba “spastik engelli” miydi? Hayırdır inşallah! Bu yaklaşımın tonunda bir ısrar vardı ki, Israr-esrar-esrarengiz… diyalog farz oldu artık. -Adın ne? -Cengiz…
Yoksa geçenlerdeki gibi, “abi bir liran var mı? iki gündür açım da…!!” diyen adamın “geçim sıtratejisi”yle mi buluşmuştum? Günde 20 kişiden istenen 1 lira, garantili yövmiye doğrulturdu, hiç kimse 1 liracığın yorumunu da yapmazdı… gibisinden düşünmüştüm.
Ama, 20 kişiden kaç kişinin aklına gelirdi o ünlü Çin Atasözü? “Bana balık ikram edeceğine, balık tutmasını öğret” Tabi bir kereye özel (gerçek açlık olasılığına karşın) yemeğini de yedirerek.
Hayır efendim, yanılmışım, “bu yılışık çocuk” başka meramı dillendiriyordu: -Abi, sen hasta mısın? -Öyle mi görünüyorum? -He abi, çirkin görünüyon; aha hastane şurada yakın…
Farkındalığa tetiklenmekti bu.
-Yok Allaha şükür, hiçbir derdim sıkıntım yooookk (memleketin derdinden başka). -O zaman gülümsemeyi öğren abi; suratın çok asık! -Kurusun diye asmıştım ama kuruturken yakmışım demekJ)
Gerçek şu ki, Çocuğun alnından öpmek geldi içimden ama, elini dostça sıkmakla yetinebildim.
Gerçek gülümsemenin resmini yerli ve yabancı sitelerde bulamadım. Demek, gülümsemek kolay olsaymış, ayaklara düşermiş.
* * * Tebessüm:GÜLÜMSEME: Vikipedi’den
Tebessüm veya gülümseme, fizyolojide özellikle ağzın iki kenarındaki ve gözlerin çevresindeki kasların hareketiyle oluşan bir yüz ifadesidir. Gülümseyen bir simaya veya sık sık gülümseyen bir kişiye mütebessim veya güleç denir. İnsanlar arasında özellikle zevk ve eğlencenin ifadesi olsa da, istemsiz (gayri ihtiyari) olarak endişenin (anksiyete) ifadesi de olabilir. Gülümsemenin kültür farkı gözetmeksizin, belirli uyarıcılara (stimulus) verilen normal tepki olduğuna dair birçok kanıt mevcuttur. Çoğunlukla gülümsemenin nedeni mutluluktur. Birçok çalışma gülümsemenin doğuştan gelen bir tepki olduğunu, ve hatta insan ceninlerinin (fetüs) gülümsediğini göstermektedir; yine de vahşi çocukların genellikle gülümsemediği bilinmektedir, bu var olan tezlere karşıt delil olabilir. Hayvanlar arasında, dişlerin gösterilmesi, gülümsemeye benzese de genellikle tehdit etmek için yapılır veya teslim olma işaretidir. Gülümsemek sadece yüz ifadesini değiştirmez, beynin fizik ve duygusal acıyı azaltan endorfinler üretmesine neden olur ve böylece esenlik hissi verir./
>Blog yazarlığı doyuma ulaştı mı ne? Bilmem! Bana da öyle gibi geliyor. Ama neden; iyi esiyordu beyin fırtınaları?
* * *
Tanıdık birçok blog yazarı, yoğun bir paylaşım döneminin ardından, emek ve zaman verdiği yazılarını “ayrık otlarının boğmasına” terk ediyor.
Herkesin kendince nedenleri vardır elbette:
Kiminin para kazandığı işine verdiği öncelikten artıramadığı zaman,
kiminin entelektüel çizgisinin -konuları bilimsel düzeyde işlemesi-, azınlığa hitabeden ve bu durumda daha da kısırlaşan ziyaretçi frekansı,
kiminin aykırı düşüncelere tahammülsüzlüğünden dolayı yazarının mekanının tacize uğraması,
kiminin, yeni kurduğu yaşam gereklerinin bu uğraşıya izin vermemesi…
kiminin “okunmazlık-ilgisizlik” nedeniyle yazmaya devamı gereksiz bulması,
yada başka nedenler……
Nedenler kalıcı olmamalı. Ağaçtan düşen her sarı yaprak, yeni bir tomurcuğa yer açıyor. Yandaki blog başlıklarının sahiplerini unutmak nankörlük hastalığına yenik düşmek olur; ilerlemiş hali kanser….
>1 Temmuzda yürülüğe girecek olan Elektrik zammından dolayı, elektrik-ampul ilişkisini bir sorgulayalım dedik. UYGARLIK-EKONOMİK-POLİTİK düzeyimizin altında gizlenen anlayışları görmeye çalıştık. Buyurun, AMPUL-ZAMPUL HİKAYESİ:
Doğru Aydınlatma: gözü yormayan, kamaşma yapmayan, aydınlatılacak ortam için doğru renkte ve doğru miktarda seçilmiş ışık kaynağı kullanılan ve dekoratif bir biçimde tasarlanmış bir ışıklandırmadır.
Ayrıca, doğru ampulün, “Armut-Ayı” ilişkisine çanak tutmaması gariban tüketici lehine önemlidir.
Tungsten flamanlı ampullerin harcadığı enerjinin %10′u ışık, geriye kalanı ısı olarak harcanır. Bu ısı temmuz ayında “Türban-pardesü” sıcağıyla, laik-antilaik kaynamasına dönüşebilir. Geriye kalan %10′luk ışık ise, “aydın-cahil” sürtüşmesinde kullanılmaya yetmeyecektir.
Kurulan bir siyasi partinin seçtiği “adınlanma” simgesinin özellikleri, aynı zamanda toplumun hangi ekonomik diliminde yaşayanların işine yaradığının da göstergesi olur.
Elektriğe yapılan %21′lik zam %9 enflasyonu sırtından hançerliyor ama, önemli değil, armut ışığında bunu gören az çıkar. Önemli olan şey, bir şekilde ortalığı ısıtarak, bulanık havada, yeni bir tür renkte sermaye sınıfı yaratmaktır.
* * * GÜNEŞ, ONUN ENERJİ TEKNOLOJİSİ VE SİYASETİ
Bu zam furyasında, ampül de teknoloji de, Politika da BUDUR ama, sömürülmekten keyif almak sadistlikse, YAPACAK ÇOOOK İŞİMİZ YOK….
sakın denemeye kalkmayın!… ÇOK KOMİK AMA GERÇEK…….!!!!!!
Olayın kahramanları, iki üniversite ögrencisi.. .
Koyu geyik muhabbetinin düğümlendiği durumlardan birinde,bu iki kafadar bir iddiaya girer….
Delikanlılardan biri, odanın tavanında asılı olan ampulü ağzınatamamen sığdırabileceğini iddia eder….
Evet yanlış okumadınız, bildiğiniz 100 mumluk ampulü… ve sığdırır da.
Ancak bir sorun vardir.Ampulü ağzından geri çıkaramamaktadır.
Arkadaşıhayret eder bu nasil iş diye, o da evdeki başka bir ampulü ağzına sokar ve tabiiki o da çikaramaz.
Bununüzerine iki kafadar hastanenin yolunu tutmaya karar verirler. Ağızlarında ampul olduğuhalde bir taksiye atlarlar.
Konuşma zorluğu çekerek güya taksiciyedertlerini anlatırlar.
Taksici bir taraftan gülme krizi geçirirken bir taraftanda ‘nasıl olur abi ya, uğraşsanız çıkar, bir asılın şuna, şaka mı yapıyonuz ?’ diye söylenmektedir.
Neyse akşamın bir yarısında acile gelirler. Taksici ayrılır.
Doktorlar çocukları beklemeleri için bir odaya alir.
Veeee, aradan 15 dakika geçmeden taksici kapıda görünür; tabii ağzında bir ampulle.
Amcam çocuklara inanmamıs, açık olan bir marketten ampul almış ve denemiştir !!
Şimdi anladınız mı Ampul Partisi’nin Türkiye’de nasıl iktidara geldiğini?
BİR ŞEY OLMAZ DİYE HERKES DENEDİ VE GÖRDÜK ÇIKARAMIYORUZ.
OY VERİRKEN İYİ DÜŞÜNÜN, AMPUL BU SEFER AĞZIMIZDAN ÇIKMIYOR…
YARIN ÖYLE BİR YERE GİRERKİ DOKTORA BİLE GİDEMEZSİNİZ.
> “…böyle hafif sakin melankolik.” bir isteği oldu sevgili Ebru’nun. Saman alevinin yangınında tavlanan yüreği yaz demeye getiriyordu sanki…
Melankoli (melankolia); mutsuzluk, yalnız kalma istediğir. ‘’Melankoli, hüzünlü olma mutluluğudur.‘’ – Victor Hugo (Wikipedi)
“Hüzünç” süzcüğünü Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay’dan ilk duyduğumda, ilk işim bu sözcüğün daha önce kullanılıp kullanılmadığını aramak oldu. (Google’da) birkaç kıytırık cümle arasında geçse de yerleşik bir sözcük olmadığı anlaşılıyordu.
Ümit Zileli-M.Balbay ile söyleşirken, ABD’nin AKP’yi artık gözden çıkarabileceğini, AKP’yi İran’a saldırma konusunda, Irak’a saldırmada kullandığı kadar kullanamayacağını anlatıyordu.
ABD’nin, Türkiye cephesinden İrana saldıramayacağını SEVİNÇle karşlarken, yerine başka bir “piyon” yaratabileceğini düşünmek HÜZÜNLE karşılanıyordu.
Sevinç ile hüzün bir araya geldiğinde, “HüzünÇ” ile özetlenebilirdi. Melan-koliyi kolileyip depoya atabilecek bir sözcük türetilmişti artık.
Politikadaki sevinç ile hüzünden melankoli çıkarılamazdı kuşkusuz.
“Seni seviyorum ama kavuşmamıza aşılamaz engeller var” kıvamında limon kokulu bir cümle bırakıldığında geriye, sevilmeye değer birinin, irade dışındaki bir olguyla, tarihe gömmekle başlayan bir duygu, yerini melankolik bir duruma bıraktığında, hüzünç dalgası aşk rıhtımını dövmeye başlanmıştır artık. Dalga kayadan birşey koparamasa da, altındaki toprağı için için oymayı sürdüreceği kestirilemezdi ki o zaman!
Yürekten kopan üç damlalık hüznün üzerine, sevildiğini hissedişin izdüşümündeki iki damla sevinci eklediğimizde, artan bir damlalık hüznün yakmadığını sanıyoruz.
Ama, saman ateşi gibi içinden yürüyen köz, zararın farkını yürek yorgunluğu masajına döndürüyor adeta.. Çevreniz tarafından standart yaşam algısının dışına taştığınız farkedildiğinde, köşeli parantez içine alınıveriyorsunuz.
İşte o zaman başlıyor yalnız kalma isteğinizi “hüzünç” olarak ifade etmeye. Karmaşık ve de sarmaşık duyguların özeti olarak arşivinize yerleşiveriyor o.
Sevgiliye kavuşamamaktan hüzünçlü, aynı zamanda kalbine bağışıklık kazandıran Fuzuli, sevgilisini yanında görünce, “çıkarın şunu odamdan, onun hayali yetiyor bana” diyerek, melankolizmi Divan Edebiyatına aşılıyordu… Ve Nazım Hikmet’in Tahir ile Zühre Aşkı da öyle…
“Melankolizm-hüzünçizm” ideolojisi gibi… Aşk illüzyonu, sevgi savurganlığna götürüyor insanı ama şöyle formüle edenler de var:
*akilli erkek + akilli kadin = ask (sevinç)
* akilli erkek + aptal kadin = iliski (hüzünç)
* aptal erkek + akilli kadin = evlilik (hüzünç)
* aptal erkek + aptal kadin = hamilelik(sadece hüzün)
(parantez içi ekler bana aittir, çok linki olan bu formülün asıl kaynağı bilinmiyor)
>Amerika’da “Mortgage krizi”, “peyk”indeki ülkeleri de krize sokmuş! ( kötü kader!..)
Tabi ki öyle olacak, alçakta durursan, ağzına girenin değil, kıçından çıkanın kokusunu duyarsın.
Nedense, Amerika’daki işçilerin, siyahların, kırmızıların, esmerlerin “krizleri” hiçbir ülkenin “iş adamlarını” krize sokmuyor!
Bizde krizlerin yaşamasında birilerinin çıkarı varsa onun adına “canavar” derler: enflasyon canavarı, terör canavarı, trafik canavarı..yani, yakasından tutulacak olan adres kendileri değil, canavarlardır.
Küresel kriz de çift başlı canavara benzer: 1-Mortgage ekonomik 2-Kuraklık krizi …
Bir bankanın bir başka bankadan ya da borsadan paralarını çekmesiyle (ABD’de böyle olmuş) dünya ekonomisi sallanıyorsa, Bunun yansıması olarak, sadece yoksulların başı sallanır.
Buna karşılık hiçbir soygun, yolsuzluk, kara para, sömürü mekanizması.. gibi olaylardan hiçbir yoksul olumsuz etkilenmez. (nah etkilenmez demelisin içinden)
Atmosfer tabakasının delinmesiyle kutuplardaki buzların erimeye başlaması arasında kuraklık ilişkisi kurulur. Buzların erimesi, sıcaklığın artması ve bunlara bağlı olarak KURAKLIK ve sonucunda gıda kıtlığının baş göstermesi….
Ne yapmalı bu durumda? Elbette piyasa ekonomisi kuralları işletilmeli, yani, yaşama dair her şeyi birkaç misli pahalıya tüketilmeli. Bunun diğer ayağı ise, ücret ve dar gelirlerin düşürülmesi olmalı.
* * * Durum o kadar karmaşık mı dersiniz? Bence işin püf noktası “kerizlik”te yatıyor.
“Küresel Kriz” dedikleri olayın asıl adının “kapitalizmin 4. bunalım dönemi” olduğunu işaret eden düşünürlerin öngörüleri önemsenmelidir.
Küresel kriz servet stokçularının kar akışını yavaşlatmaktan öteye bir risk daha taşıyor (kendilerine göre): köle-efendi ilişkisinin sorgulanması olasılığı…
“küresel krizin düğümü nasıl çözülür” diye bir anket koyduk yan tarafa. Bu ankete, 9 değerli konuk cevap vermiş:) Onlara teşekkür ediyoruz.
“küresel krizin düğümü nasıl çözülür”? a- Yoksullarıntırnakları uzarsa :%11 b- G 8′lerin G noktsına çomak sokulursa:%11 c-Krize neden olanları Sosyalizm çarparsa:%22 d-küresel kriz kördüğüm olmuş, çözülemez:%55
* * *
başlıkta olduğu gibi asıl amaç “kriz-keriz” ilişkisinin nüvesini dağıtmaktı.
Marks ve Engels, kapitalizmin birkaç kalp krizinden sonra öleceğini demişti de çoğu keriz inanmamıştı… (kendileri bilir)
Biraz da alıntı:
“Kapitalizmin 1. bunalım dönemi yaklaşık 18 yıl, 2. bunalım dönemi 27 yıl sürmüş, 3. sü ise 1945′den bu yana devam etmektedir.
3. bunalım döneminde emperyalist ülkeler sosyalist sistemin varlığını kendilerini tehdit edici unsur olarak gördüklerinden aralarındaki çelişkiyi yumuşatarak, uzlaşmacı, entegrasyoncu bir tutum takındılar. Kendi aralarında çıkabilecek bir savaştan, askeri çatışmadan kaçındılar.”
“Emperyalist dönemde temel anlamda 3 büyük çelişkiden bahsetmek mümkündür. Birincisi; emek-sermaye çelişkisi, yani proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesi. İkinci çelişki; çeşitli tekeller, finans grupları ve emperyalist devletler arası çelişkiler, yani emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkiler. Üçüncüsü ise; emperyalistlerle sömürge halkları arasındaki çelişkiler.”
Eee? nolacak bu çelişkiler varsa?
Bu kadar çelişkiyi sırtında taşımak ahmaklık değilse, ayağının altında köle görme sadistliğinden başka birşey olamaz. (günümüzde köleliğin ortadan kalktığını değil, sadece şekil değiştirdiğini unutmayalım)
* * * Son olarak, Z. Ö.’den (K)özlü sözlerle bitirelim:
-Krizler bağırsaktaki gaz sıkışmasına benzer, vücudu terk etmedikçe sancısı bitmez. -Krizlerin varlığı kerizlerin çokluğuna bağlanabilir ancak. -ÇANTADA KEKLİK olan kerizlerin ekonomik-kredi notu (arada bir) yükseltilir. -Engin eşeğe çıkan çok olur.
>Tren gelir hoş gelir, ley ley, limi limi ley. İçi dışı boş gelir, Limi limi güzel gel bize.
“limi” ve “ley” kelimelerinin anlamı Türkçe sözlüklerde bulunamadı. Olsuuun, ülkemizde her şey anlamlı olmak zorunda mı ki?
* * *
Bektaşi’nin biri, kafayı hafiften firiklemiş, “batsın bu dünya” şarkısını söylüyormuş durmadan. Arada bir de, notasız, “batsın bu dünyaaaaa” diye de bağırıyormuş.
Başbakan’ımız Tayyip Erdoğan bunu duymuş, yanına çağırmış Bektaşi Hoca’yı. -Söyle Hocam, “neden batsın bu dünya”?
Hoca, “batsın tabi ki, belki altı üstünden iyidir” demiş.
İstanbul emniyet müdürü de oradan geçiyormuş o an, “hoca sen gomonist misin, yoksa ergenekon çetesi üyesi mi..?” (görüldüğü gibi “hoca” kelimesi Bektaşi’ye atfedildiğinden küçük harfle söylenmiş)
-”Neden soruyorsun müdür bey?” -”Ne bileyim, KAOS yaratıyorsun da ŞU GÜLLÜK GÜLİSTANLIK VATANIMDA?”
“Hee ya” demiş Hoca, “sadabad bahçesinde durum öyle, sen gel bir de, bizim pencereden bak sıkıyorsa….”
* * * Sağcı ve solcunun aşk hakkındaki anlayışları tartışılıyordu. (adını hatırlayamadığım) bir dost dedi ki,
-Solcunun aşkı olmaz, hesabı olur. etkili bir vurguydu, yarım saat düşünülmeliydi bu sözün felsefi çerçevesi…
-Düşünüldü, karar verildi: OYSA SOLCULUK TA AŞK GİBİ KALBİN OLDUĞU BÖLGEDEN ATARdı (hem de atardamardı) Yani göğsünün sol yanından…
* * *
Yandaki anketimizde görüldüğü gibi, küresel felaketin alarm çanlarını öttürdüğü bu sıralarda insanlığı, açlığın beklediğini haykırıyorlardı. Bunun açıklaması özetle şu idi, “kişi başına düşen gıda miktarı azalacak.”
Gıdaların azalacağı bir döneme denk getirilen “ÇOK Çocuk YAPIN” pompalamasında bir hikmet olmalı? Ama ne?
* * *
Mazot fiyatlarıyla mazotlu araç vergilerini birlikte artırmanın sonucu ne olabilir? Cevap:Araçtan kaçamak ( satmak) istersiniz, alıcı adayı da sizin gibi düşündüğünden, almaktan vaz geçer. Yani satamazsınız. Kullanmak zorundasınız, vergi yükü altında inlersiniz. Hurdalığa atsanız, içinde dop dolu alın teriniz gidecek! Yaninin yanisi, köşeye sıkıştırıldınız, çünkü, yukarıdakiler halkını ÇOK SEVİYOR.
Zaten mimli herifin biri olduk, geleneksel yaşam biçimini değiştirdikten sonra:) İş hayatımda mimli, mahallede mimli, askerde mimli, ve hatta aile-akraba içinde de hayatı mimli olarak sürdürmeyi seçmiş olmanın gurur ve şuuru üzerimde…
Mim dediysem, heyecanlanmayın, öyle ahım şahım mimlilerden değil… sıradan, “sempatik ve empatik mim” diyebileceğimiz dozda… Bu bile lüks sayıldıysa özellikle iş yaşamında, terfi ve hak ettiğiniz avantajların bütününü, “ağzınla kuş bile tutsan, bu kafayla sana mevki vermezler” özlü sözünü bir pankart gibi gördüm hep karşımda.
Neden? Mim dedik işte mimmmmmm…
Ya bir de mimli mahkumlar, anarşistler, sakıncalı piyadeler… onların yanında “mimliyiz” demek biraz ukalaca kaçıyor ama, neyse biz de kendi çapımızda mimli yaşadık işte.
Bu mimin özü neydi? Diye zahmet edip sormayın, hemen söyleyeyim: Toplumsal ve kamusal ahmaklığın her bir zerresinde protest davranışlardı. Protest davranışların alt yapısı nedir? Diye sorabilirsiniz. Sormayın onu da diyeyim:Kamu organizasyonu tarafından verilenden fazla bilgi ve dürüstlük ilkesini kazanmak ve arzetrmektir efendim. Bütün suçum budur, bundan sonrası masumluktur efendim. Şu koyu sözcüğe bir bakıverin lütfen, “bilgi” diyor.. işte aslıberry’nin bize yüklediği görev (başüstüne) bilginin kaynağı (anası) olan KİTAPtır efendim. “Kitap” dedim de aklıma geldi, valla aklıma gelen her şeyi yazsam bir roman olur (havam batsın değil mi). Doğru diyorum inanın ki, kitap konusunda….. çooooook zengin bir konudur bildiğiniz gibi.
* * *
Geleneksel-ailesel kültürün uzantısıyla, tamamen “şeriat-İslam” kültürünün en derin (çoğunlukla politik) eserlerini okumak ve (militanca) yaymakla başladım lise sonrası 5 yıl kadar. İş hayatımın ekonomik yarı-özgürlük dönemine girdiğimde, dışarıda başka bir dünyanın döndüğünü görünce, dünyaya paralel başım da dönmeye başladı. Doktora danıştım, “kapalı yerden çıkınca, dünya dönüyorken başım da dönüyor. Dünya devam etsin de başımı nasıl durdururuz?” dediğimde, iki duble rakı iç demesin mi! “Nasıl olur doktor, şu ana kadar hiç günah işlemedim ki”, “doktor tavsiyesi günah olmaz” deyiverdi birden! Eee? Rakıyı içersin, , dünya bir yana dönerken, kafayı biraz bulunca başın öbür yana döner. İki zıt kuvvet birbirini nötürler, yani dönen başın durur, etrafını daha net kavrarsın demez mi! Heyecan sevdası bastı yüreğime hemencecik.
Buradan ötesini ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim. (eee, mim ne olacak ya?) Yani, şu an en son elimde bulunan kitap “hegel felsefesine giriş” bittiğinde, onu yontacak bir kitap sırada bekliyor:”felsefenin başlangıç ilkeleri”/georges politzer. Bakmayın “başlangıç ilkeleri dediğine, birkaç sayfa çevirdim de, “marksit (diyalektik materyalizm)felsefesi çerçevesinin içini dolduruyor gibi. Bu bileşimi ayrı bir başlık halinde güncel anlayışa paralel yazmayı tasarlıyorum (inşallah). Bu Mim başlığına koşut bir düşünce dizisi yapmıştım aha BURADA
SANAL DÜNYAnın KİTAPLARI AĞAÇ KOKMUYOR AMA!
“İnternet icat oldu mertlik bozuldu” diyecektim…. demedim. Suçun internette değil, günlük zamanını planlı ve dengeli kullanamayan bizde olduğunu anladım. Eskiden evden çıktığımızda, diğer işlerin ve başıboş gezmelerin dışında bir de kitapçı vitrinleriyle yüzleşirdik. Sergideki kitapların çeşitli konu başlıklarını gördükçe, kültür dağarcığımızın daha ne kadar boş ve hacmının küçük olduğunu anlardık. Bizi tahrik ederdi vitrindeki kitap dizileri ve onların ağaçsı kokuları… Günlük yaşamın pürtlettiği stresin ilacını bu vitrinlerde bulabilirdik. Sigara bu yüzden “stressavar” olamamıştı yaşamımda. Yeni dünya düzeni, yaşamımıza ve içindeki davranışlarımıza yeni bir biçim verince bilgisayar başına kilitlenerek, İslam peygamberinin sözünü tedavüle koyduk farkında olmayarak: “düşmanın silahıyla silahlanmak”. İnsanları sosyalleşmeden alıkoyan, olası örgütlülüğü moleküllerine kadar dağıtıp, odamızın daracık köşesine sıkıştırıldığımızda, orada kocaman bir dünya yaratmalıydık. Bütün bilgilere ve ortak niyetlere daha rahat erişebilmenin avantajını kullanabilmeliydik.
İnternet ile kitap vitrini arasındaki fark ile, (harcanacak kağıtların ana maddesi olan ormanların gürleşmesi nedeniyle) teselli bulabilmeliyiz. Bilgisayar ekranında orman yeşilliğinin resmine razı olurken, tutsaklığa arada bir ara verip, gölgesinde uzanabilmeyi ve bazen dalların arasından gök maviliğne doğru “uzun yolculuğa çıkabilme gerçek özgürlüğünü” de kendimize çok görmemeliyiz. Çünkü, bilgiyi de enerjiye ve oradan mutluluğa çeviren oksijendir./zihni örer
HABER: İtalyan gelin öldürüldü İtalyan gelin ölü bulundu Gelinlikle dünya turuna çıkan ve Türkiye’de kaybolan İtalyan Sanatçı Pippa Bacca’nın cesedi, Gebze’nin Tavşanlı Köyü Sarıbayır mevkiinde bulundu. Olayla ilgili olarak sabıkalı bir kişi gözaltına alındı
* * *
1-(İdam cezasına karşıyım ama) katil zanlısı “Murat Karataş” gibilerin sayısı -bizde- çoğalarak artıyorsa, örneğin 20 ytl’lik bir cep telefonu için gözünü kırpmadan insan öldürüyorsa; evlerde, sokakta, heryerde, ölümüne yapılan soygun ve bebeklere tecavüz sıradan olay haline geliyorsa,
“suçu”, DÜZENSİZLİĞİ SERT ELEŞTİRMEK olan (sözde) “FİKİR SUÇLULARINA” devlet tarafından yapılan şiddet eylemi ve dışlanma-suçlanma cezası diğerinden tehlikeli bulunuyorsa, suçlu kim?
2-(İdam cezasına karşıyım ama) Murat Karataş gibileriyle,Pippa Bacca’lar arasındaki genel fark, toplumları yöneten insanları seçerken dikkate alınmıyorsa, suçlu kim?
3-(idam cezasına karşıyım ama) tecavüze uğrayan kişi, bir ölüm borcunu hacizle ödüyor ama, tecavüzcü aslında asıl tecavüzü öcelikle kendi (olmayan) insanlığına yapıyor, sonra da sistemin insanlarına ulaşabilme yetenek ve anlayışına yapıyorsa, suçlu kim?
O kendini biliyor ama, O’nun da karakterinde tecavüz varsa, bu üç bilinmeyenli denklemi çözmek isteyeceğini düşünemiyorum! İdam cezasına değil ama, idam cezasınının nedenlerini ciddiye almayan sistemlere karşıyım. ————————— Konuyla ilgili dost linkler: Cumhuriyet Forum Gaykedi Aslıberry
Sosyalizm, sanayileşmeye atılan ilk adımlarla birlikte, icraatın toplum üzerindeki etkisini de izleyerek, aynı zamanda siyasal tavrını da koyarak, nefesini kapitalizmin ensesinde hissettirmeye devam ediyor.
* * * Kapitalizm, “kölelik-derebeylik-feodalizm” dönemlerinin “mehter marşı hızındaki” süreci olduğundan, geldiği noktada, sadece üretim araçlarındaki model ile buna uyum davranışları değişti. Yeni adı Neo-liberalizm oldu. Dolayısıyla “milliyetçilik” ekolü, kapitalizmin sınırlarındaki dikenli tellerin adı olmaktan öteye geçemedi.
Neo-liberalizm ise dikenli tellerini, yoksul ülke insanlarının “kontrolsüz emek göçüne” karşı kullandı. Sosyalizm tehdidne karşı, “ önce insan” sloganıyla bazı “insani” mesajlar üretse de, asıl gaspettiği emek değerlerinden pay vermeye gelince, orada arsızlığını gizleyemedi. Sermaye, sözde, böyle bir milliyetçiliği “değişim kültürüyle” aşmış bulunmaktaydı. (değişmeyen tek şey değişimdir)
Adı, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülke egemenleri, dikenli tellerin iç alemindeki yoksulların nabzını, “dış güçler tehdidine nefret, vatana fedakarlık” koşullanması biçiminde geliştirmeyi görev bilirler. Ülke kaynakları toplumun en uyanık (kendilerine göre en becerikli) sınıfının elinde istiflenirken, yoksullar dış güç tehdidini sayıklamaya devam eder. (“çalış senin de olur”)
Savaş zamanlarındaki gibi barış zamanında da fedakarlık hatta ölüm göze alınabilir. Hiçbir varsılın böyle bir fedakarlığı üstlenmeyeceği bilinse de… onlar savaş zamanlarında sığınacak bir ülke bulsalar da… Ama, bir toplum yaşamında savaşların ömrü kısa, barışların ömrü daha uzun olduğu halde, egemenler vatandaşlarına hep savaş koşullarını dayatırlar. Slogan şudur özetle: UCUZ ÇALIŞ, İTİRAZ ETME. Vatanseverliğin (milliyetçiliğin) ölçütü budur(!) Bu ölçütlere itiraz edildiği görüldüğünde kapitalizm, “vahşi” yüzünü göstermeyi ihmal etmez.
Böylece, kendi halkının emek değerleriyle büyük güç edindiklerinde, artık uluslar dışına taşma zamanı gelmiştir. * * * Barış zamanlarında yatırım ve kar kavramı (pazarlama) daha çok “ikna olgusu”na muhtaçtır. Büyük şirketler yine kendi güdümlerinde olan hükümetleri de devreye sokarak, zayıf ülkelerde çıkarlarını kollamaya devam ederler. Artık, emeklerini istiflediği kendi halkına, ranttan pay verme zamanı gelmiştir. Çünkü, daha ahmak ve ucuz insan yığınları bulunmuştur artık. Bu aşamada kendi halkının yaşam düzeyine şükretmesini ve ahmaklara model oluşturmasını sağlamak için, bizim gibi “beterleri” göstermesi yetmektedir. Kendilerine hizmet ettirebilecek ucuz insan bulabilmekte zorlanmazlar. Bu nedenle nüfus çoğaltma gibi, “dış güçten” sakınma ve fabrikasını ucuz emek ile çalıştıracak güç bulamama gibi dertleri kalmamıştır. En azından, emekli ücretleriyle, doğası bakir (istese de sanayileşememiş) ülkelerde tatil yapabilirler. Böylece avunabilirler.
Ama bu gidişin doyum (tıkanma) noktası, yeni bir savaşın başlangıcı olduğunu her sıradan insan fark edemez. Vietnam ve Irak halkının ABD’ye direnişleri ve dünya savaşları bu durumu izah eder.
“ikna olgusu” demiştim. İşte burada, LİBERAL felsefenin “neo”su devreye sokulmaktadır. Sıcak savaşlardan daha ucuza gelen bir yatırımdır bu politika. Hele de karşıdaki ülke politikacıları vizyonsuz ise, kendi ailevi çıkarını sinsice öne almışsa, liberal politikaya hizmet etmesi kaçınılmazdır. Artık kendi milliyetçilikleri içerdeki yoksullarının avuntusu ve savaş zamanı kullanılabilecek bir araç olarak yedekte durmaktadır. Şirketlerin adımları uluslar dışına taştığında, milliyetçilik itici ve sevimsiz bir kavram olarak alınmaya başlanacaktır.
Vahşi kapitalist, sosyalistin emek hakları için sınır tanımayan “enternasyonal” fikrini lanetlerken, “sermaye hakları “ için Liberaller, bu kavramı da ipotek altına almışlardır. Artık, muhtaç hatta ahmak toplumların hükümetlerine talimat verebilecek kadar ileri gidebilmektedirler. En azından kontrol mekanizmalarını besleyebilmekteler.
* * * Serbest piyasada “değeri “ arz ve talep belirlerdi. Bir mal piyasada ne kadar az ise, fiyatı o kadar yüksek olurdu. Ya da tersi. Emeği de alınıp satılan bir MAL yerine koyduklarına göre, Başbakan’ımızın çok nüfus –hem de genç nüfus-istemesinin altında yatan sır tamamen açığa çıkmaktadır. İşsizlik ortamında, bir kardeşin kendi kardeşine hatta babasına rakip olduğu bir toplum düzeni nasıl etik(ahlaki) olabilir? * * * Yukarıdaki yorumlar çerçevesinde, yoksulların bu tuzağa düşme gerekçelerini anlamak oldukça zordur… ‘ÜÇ ÇOCUK’ TARTIŞMALARI- ‘Üç çocuk’ tartışmalarına değinen Erdoğan, şunları söyledi; Ben evlendiğim zaman zengin bir ailenin çocuğu olarak evlenmedim./ Milliyet Gazetesi
Ekonomi Dergisi Forbes, dünyanın en zengin şirketlerini ve hükümet adamlarını açıkladı. Türkiye’den 14 şirketin listeye girdiği kaydedilirken, Başbakan Tayyip Erdoğan ise en zengin devlet ve hükümet başkanları sıralamasında sekizinci sıraya girdi. Tayyip Erdoğan kralların ve prenslerin ardından listedeki ilk parlamenter olarak dikkat çekiyor. //SolGazete
Başbakan devam ediyor, “Sakın ha doğum yapmayın diyenler bu ülkenin yararını düşünmüyor. Şu andaki nüfus artış oranı ile devam edersek 2037 yılında Türkiye’nin nüfusu yaşlı nüfus haline gelecektir.Ben hesapla, bilimsel konuşuyorum. Artması lazım bu oranın. Bak Avrupa ağlıyor. Biz yanlış yaptık diyorlar. Bizi de birileri bu oyuna kurban etmek istiyor. Almanya şu anda para veriyor yeter ki doğur diyor ama doğuramıyor.” * * * Önce öptü sonra öldürdüİşsizlik bunalımı bir aileyi daha yok etti. Diyarbakır’da cinnet getiren adam kızlarından birini öldürdü, diğerini yaraladı. Sonra intihar etti.
* * * İşsizliğin azalmamasının nedeni yüksek genç nüfus ve önceki yıllardan biriken işsizlik stoku. Nüfusun yüzde 65′i 35 yaşın altında./YEni Şafak
-SOSYAL GÜVENLİK REFORMU- Konuşmasında Sosyal Güvenlik Reformu’na değinen Erdoğan,”Sosyal Güvenlik Yasası tartışılıyor. Bu yasa ile her doğan sosyal güvence ile doğsun istiyoruz. Ama bu solcular ve onların yanında olanlar buna karşı çıkıyor.
Evet, yakışıyor demagoji bu servet sahiplerine.
Biz isçiden, emekçiden yanayız diyorlar ama bunun karşısına dikiliyorlar. Bunların işçiden yana olmak gibi bir derdi yok sistemi kilitlemek gibi bir derdi var.
a=b=c ise, a=c olur. Yani bu matematiksel mantığa göre, bu sistem sadece işçiden emekçiden yanadır. Solculara ters düşen durum, emekçiye verilen haklardır. (bu başbakan sosyalizmi adam smit ten öğrenmiş belli ki.
Dikili bir ağaçları olmamıştır bu ülkede. Bunlar yıllardır bu ülkede bağırıp, çağırdılar.Benim vatandaşımın ilaç kuyruklarından kurtulabilmesini sağlayabildiler mi? Hani sosyalist, komünist gezinenler bu ülkeye niye bunları getiremediniz? Biz halkımızı ayırt etmeksizin seviyoruz.”diye konuştu * * * Duyan duymayan da sanacak ki, bu ülkeyi 80 yıldır, kapitalist-liberaller değil de, sosyalist-komünistler yönetmiştir. EVET, SOSYALİSTELER BU SİNSİ DÜĞÜMÜ ÇÖZMEK İÇİN, BU OYUNLARI BOZABİLMEK İÇİN, SİNSİ LİBERALİZMİN ENSESİNDE OLMAYA DEVAM EDECEKLER, her şey pahasına…… /z.örer
MİMlendiniz… Çekiniz şimdi ordan bi’ “alfabe” !!!her harfi sizde bi anlama yumruk atıyordur herhalde, e biz de bilek biz de görek gayrı demiş. sevgi ve saygılarımızı yollayarak, “baş üstüne” demişiz ve kolları sıvamışız.
* * *
Buyurun efendim:
A -Dünyaya ilk gelişimin kutsal mimarı ve Son durağımın olabilme ihtimalini sevdiğim kişi ve şehir: ANNEM ve ANTALYA
B -Mutsuzluğun panzehiri ve evrendeki sırları insanlığın emrine sunacak olan kılavuz, BİLİM
C -Baharat ve sarımsak ezmesiyle desteklendiğinde, rakının vazgeçilmez mezesi, CACIK
Ç -Aslında bahar coşkusunun habercisi ve günümüzde politik oyunların harcı haline gelen Nevruzun can yoldaşı, ama simgeleşemeyen küskün çiçek ÇİĞDEM
D -Sivrisinekleri saz sanatçısı olarak algılayabilen başka devlet yöneticileri olduğu halde, bizde avazından ve öfkesinden hiçbir şey anlaşılamayan, zurnanın can yoldaşı, DAVUL
E -Yeryüzünde en fazla sömürülen, yaşamın birinci derecedeki ihtiyaç maddelerinin mimarı, onlar olmadığı zaman fabrikaların, fırınların, tarımın, temizliğin…vs durduğunu, buna rağmen saygınlığı toplumda dibe vurmuş olan, EMEKÇİ
F -Demokrasilerde eşitlik talebinin asıl öznesi olan, FIRSAT
G -Cinslerinden biraz daha farklı sevdiğim ama uzun yıllar lale ile arasındaki farkı fark edemediğim kır çiçeği, GELİNCİK
Ğ -Torpil ile işe girip de çalışmadan maaş alan kamu görevlisi gibi, alfabemizde istihdam edilen bir harf “Ğ”
H -Ülkemizde daha çok “ön gerekler” yerine getirilmediği için oraya zorunlu düşülen iki kurum, HASTANE ve HAPİSHANE
I -Demokrasi götürülmek adına, o demokrasiyi yaşayacak halkı, demokrasiyi götüren güçler tarafından katledilen ülke, IRAK
İ – Doğada en fazla yeteneğe sahip olduğu halde, doğa ürünlerini en adaletsiz paylaşan varlık, İNSAN
J -Güçlülüğün her yerde geçerli olmadığının ve küçük olmasına karşın, keskin olabilmenin de önemli kanıtı, JİLET
K -“İslam sosyalizmi”ni simgeleyen, içi kırmızı dışı yeşil KARPUZ
L -On parmağında onbir marifetiyle, Rönesans’ın simgesi olma ününe sahip, içinde yaşadığı çağın karanlık sistemi O’na koyduğu üniversite okuma yasağını özel çabasıyla delerek, diplomasız aydın olma vasfını kazanan, LEONARDO DA VİNCİ
M -Leonardo da’nın “vinci”yle şöhrete kaldırılmış olan, en seksi gülümsemenin fotoğrafı, MONA LİSA
N -Yaşamda her şeyin iman’a (teslimiyete) bırakıldığı bu dünyada, ihanet, aldatma ve diğer “yutturmaların” şifresini bozmak için, uyanıklığın dedektörü olacak felsefi anahtar sözcükler, NEDEN, Niçin, Nasıl, Nerede…
O -Şeriata göre asıl amacın, hazımsızların vijdani sorumluluğunu geliştirmek için düşünülmüş olan, ama daha çok “aç”ların gerçekleştirdiği bir eylem, ORUÇ
Ö -Eskiden duvar, nakış gibi işlerde simgeleşmesi düşünülse de, günümüzde kritik politika ve stratejilerin kurgulanması için de düşünülebilecek bir soy ad ÖRER (örmek)
P -İhtiyaçtan fazlası da azı da “egemenlik politikası”nı besleyen, her iki uçtaki miktarıyla insanların birbirlerine işkence etme ve işkence görme aracı olan, PARA
R -Cisimlerin bir saniyelik “seçme” görüntülerinin sürekli olmasını istediğimiz “model” eser, RESİM
S -Hayatımın her anını anlamlandıran, bana kırgın olduğu anları, çayımın şekerini karıştırmayarak ima eden, uğruna hayatımı, hatta özgürlüğümü vereceğim (özelim) kişi …
T -Mesleğimin biri için çizimlerde kullandığım cetvelim “T” CETVELİ
U -Trafikte geldiğimiz aynı yöne dönmenin yasak olduğunu belirten işaret ama, politikada, kişsel çıkar görüldüğünde, en az bir gecedeki dönüşlerin kınanmadığı bir dönüş şekli “U” DÖNÜŞÜ
Ü -Kadın dediğin bir lir gibidir, gerçekleştirmedikçe ondan ses çıkmayan eylem, ÜFLEMEK
V -O’nun varlığında hayat bandımın yeniden başa sarıldığını düşündüğüm, yaşlanmak ve hatta ölüm “vız gelir” saydığım (kendimi O’nun yerinde gördüğüm) oğlum, VOLKAN
Y -İnsanlar arası ilişkilerde, önlemi alınamayacak en tehlikeli eylem, YALAN
Z -yorumlarımın ve onay’larımın imzası……
Zihni Örer
Mim dalgasını neverland’dan yana atacağım ama, O’nun bu sıralarda blogundan uzun süre uzak kalması mazereti olabilir. Eğer zamanı varsa, bekleriz bu çalışmayı. 1- neverland 2- eleştirel günlük 3-haydar eren Mimlendiniz baştaki siyah pasaj çerçevesinde.
Kapitalizmin 3. bunalım dönemi olarak adlandırılabilecek gelişmelerin bizim topluma yansıyan yanında, “dikkatlere kelepçe vurma” manevraları yaşanıyor günümüzde.
Başbakan’ın “türban kaç, kemalizm yakala” oyunundaki kurnazlığını başka nasıl anlamlandırabiliriz ki, ikisine eşit uzaklıktan bakılınca?
Demokrasi isteyenin demokratlığına ait kanıt yok; otoritenin bunlardan fazla yanı yok!
Emeğinin karşılığını talep eden işçilerin, polis copuyla, o da yetmez, eksi 35 derecelik bir soğuklukta basınçlı suyla hastanelik edilmesiyle, cumhuriyet tarihi boyunca sermayeye sınrsız örgütlenme ve koruma sağlandığı halde, emek kesimine linç politikası uygulanmasının arasında ne fark olabilir ki demokratlık iddiası açısından!!!
Al birini vur ötekine, çünkü, aralarındaki rekabet yeşil ile gri sermaye arasındaki iktidar kavgasından başka birşey değil.
* * *
Sözü fazla uzatmadan, değerli konuğum sima (hanım)’ın bu konudaki youmunu, iç odadan çıkarıp, manşetten paylaşmanın yararlı olacağını düşündüm. Kendilerine bu katkılarından dolayı teşekkür ediyorum.
* * *
selam, Yıllar önce mecburi hizmetini Adıyaman’da yapan bir doktor arkadaşın yaşadığı bir olayı anlatmak istiyorum. Bölgenin üst düzey komutanı il ve ilçelerde görev yapan doktorları ve diğer sağlık personelini bir toplantıya çağırıyor ve onlara verdiği brifingin önemli bir bölümünü doğum kontrolü başlığına ayırıyor.
Özetle komutanın doktorlardan beklentisi şu: terörle mücadelenin yollarından biri kürtlerin nüfuslarının kontrol altında tutulması, bölgede nüfus planlamasına çok büyük önem verilmeli. Kürtlerin çoğalmasını önlemek doktorlar için milli bir görev sayılmalı. Bu zihniyetin birinci boyutu bu.
İkinci boyutu: yine yaşadığım bir örnekten aktarmak istiyorum. Kürt olan ancak hayata milli kimlik penceresinden bakmayan bir arkadaşıma diğer bir yurtsever kürt arkadaşım sık sık sorular sorar, “neden çocuk yapmadığıyla ilgili” olarak. Arada bir de espri yapar: kürtlerin çoğalması gerekir diye.
Olayın bir başka boyutu: Bütün tek tanrılı dinlerde doğum kontrolü ve kürtaj günahtır. Kadınların doğurması tüm dinlerde ortak olarak teşvik ve takdir edilir.
Olayın bir başka boyutu: Tüm totaliter rejimler (frankoizm, nazizim, şeriat sistemleri, latin amerika diktatörlükleri gibi) kadını mutfak, çocuk ve kilise (islam’daki karşılığıyla ibadet) üçgeninde görmek ister; bu üçgeni besleyen, onaylayan, kutsallaştıran bir düşünsel ortak paydayı paylaşır. Kapitalizm bir yandan anneliği kutsayıp yücelterek, bir yandan gebelik sürecini estetize ve romantize ederek, bir yandan da güvenli seksi teşvik ederek kadının üreme sürecini her yönüyle bir ticari sektöre dönüştürür.
Kısacası her tür iktidar (dinsel, ekonomik, cinsel, siyasal) kadın bedeninin denetlenmesi üzerinden kendini var eder. Bunun bir yolu kadını türban gibi bir nesneyle işaretleyip “cinsel nesne oluşunu” mutlaklaştırmaksa, diğer bir yolu da kadının hizmetinde olunan ideolojiye ya da kutsala uygun olarak doğurup doğuramayacağını belirleme yetkisini elinde tutmaktır.
Kadın bedeni her tür iktidar için mutlak tehlikedir. denetlenmesi, kontrol altında tutulması, kendi başına bırakılmaması elzemdir. Ne yazık ki başbakanlarının bu başlama düdüğünü duyan çok sayıda insanın görev başı yaptığına eminim. Çünkü “doğum kontrolünün bir yahudi uydurması olarak müslümanların kökünün kazınmak için icad edildiğine” yönelik kuvvetli bir kanı halk arasında hızla yaygınlaşıyor.
Evet çok kısa bir zaman içinde bir nüfus patlaması yaşayacağız bu kesin. hani köşelerimizde sürekli yakınıp duruyoruz ya benim derdim şu (ortak bir dilimiz olduğunu düşündüğüm herkese o yüzden laf yetiştiriyorum kusura bakmayın lütfen):
Bir başka dünya mümkün diyebilen insanların ortak bir zemini hiç mi olamaz, yani bir çok ayrıntıda farklılaşan ama ortak sözleri de olan insanların bir araya gelişini engelleyen nedir? ne olmasını bekliyoruz?
Şu saçma kapatma davasının da doğrudan akp’ye hizmet edeceği aşikar. Komplo teorilerine inanmayan biri olarak bile yoğun bir “ne oluyoruz” duygusu yaşıyorum açıkçası. AKP’nin politikaları sermayeyi incitmiyor, askeri incitmiyor, sünnileri incitmiyor, türkleri incitmiyor, erkekleri incitmiyor yani akp bu ülkenin ezel ebed iktidarı olan hiç bir kesimi incitmiyor, ama hala en demokrat parti sayılıyor ve tüm despotluğuyla, tüm iktidarıyla hala en mağdur, en mazlum parti muamelesi görüyor, hala entelektüellerimiz tarafından en fazla himaye edilen parti akp oluyor. Görünen o ki bu kapatma davasıyla akp’nin mağduriyet havası giderek kronikleşecek ve sonuçları daha dramatik olacak.
CHP ya da MHP ile bu kadar uğraşılması şaşırtıcı bence. Ateş olsa cürmü kadar yer yakacak, giderek kendi dar kanalizasyon borusuna sıkıştırılan iki muhalifliği kendinden menkul partiyle uğraşmanın neresi entelektüel tavırdır bilmiyorum! Yani genel bir eleştirel tavrın nesnesi olacaklar elbette ancak asıl olan iktidara karşı muhalefet örgütlemek değil midir? Kaldı ki chp ve mhp’ye yönelik itiraz gerektiren ideolojik çemberin çok da dışında değil akp.
Sınıfsal mücadeleye gelince: tarihin bu sahfasında, emekçi sınıflar kapitalizmin ilk dönemindekine benzer (hatta daha ağır) bir dönemeçten geçerken, üç yüz yıllık bir mücadelenin kazanımları bir bir yitirilirken eğer ezilen sınıflar tavırlarını sadece iki saatlik işbırakma eylemiyle gösterebiliyorlarsa, zaten söylenecek söz kalmamış demektir.
Yoksulların ortak sesi olacak örgütlü bir oluşum yaratılması yönünde bin yıllık lafazanlıkları bir yana bırakıp ortak bir paydada artık “eylem” için bir araya gelinmeyecekse, bence artık konuşmanın da bir gereği yoktur. Bunca lafa gerek yok. susalım ve oturalım: olacaklar olduğunda bir kahraman çıkacaktır bizi kurtaracak, bir mesih, bir mehdi… En kötü ihtimalle hepimizin kendi küçük kıyameti.
“Ne yapabiliriz”i konuşmanın zamanı değil mi zihni bey? belki buralardan başlar eğer birşeylerin başlama olasılığı varsa. sevgi ve saygıyla. sima…
—————————————————————————- 90′lı yıllarda bir diyalog:Radikal Gazetesi sayfamda anlatmıştım
-Emmoğlu, duyduğuma göre Fazilet Partisi ilçe yönetimindeymişsin? *hee, öyle. -İyi, hayırlı olsun, ne yapmak istiyorsunuz bu millet için? *İslamı iktidar yapacağız, zulüm bitecek inşallah. -Ee, şu 3 yaşındaki (kızı) çocuğun başını (türban ile) bağlamışsın bu zulüm değil mi çocuğa bu yaşta?
şakamız da var, buna dayalı olarak:
*Liderimiz kim kızım? “pıyofesöy doktoy necmeddin eybakan”. Bir daha de, amcan duymamış: “pıyofesöy doktoy dediiimmm”:))
-yenilikçiler Erbakan’ı devireceklerimş ama? *Devirsinleeer, kim hayırlıysa o gelir inşallah. -Bu gidişle zor iktidara gelirsiniz emmoğlu, 21. Y.y da şeriatı kim ne yapsın! *Göreceksin emmoğlu, 15 yıl sonra biz tek başımıza iktidarız. -Nasıl? *Şimdi siz nüfuz planlaması yapıyorsunuz değil mi? -Heee? *İşte biz onu yapmıyoruz ve yapmayacağız. Bizde her ailede 10 çocuk varsa, 15-20 yıl sonra bunların 5’i oy verme çağına gelecek. İşte o zaman göreceksin, tek başımıza iktidarız Allah’ın izniyle.
* * *
Öngörü dediğin budur işte. Fazilet AKP oldu, emmoğlu haklı çıktı! Ama, diyalogun sonu şu saptamayla bitmişti:Alttaki yorumların özeti niteliğinde bir cümle kurmuştum.
Yani, yoksul bir nesil türeterek, birilerinin iktidar hesabı yüzünden, kapitalizmin felsefesinde boğulmaya hız katıyorsunuz. Bu projeniz, kendi çocuklarınızın geleceğini satmak adına, bir zulüm değil midir?
Oysa biz YAPACAĞIMIZ KADAR DEĞİL, BAKACAĞIMIZ KADAR NÜFUSu hedefliyorduk.
* * *
En az 3 çocuk yapın:
Milliyet Yorum’ okurlarının bu habere yaptıkları yorumlardan aynen kopyaladığım örneklerdir: Halk bu söylevlere inanıp ta çocuk yaparsa zengin ile yoksulun arasındaki uçurum yüz misli o kadar açılır ki zenginler size apartmanlarının tepesinden kuşbakışı bakarken sizler o çarık çuruk derme çatma oturduğunuz evlerden yukarıya bakarsınız bakın şimdiden söyleyeyim. Bırakın çocuk okutmayı, çöplerden ekmek parçaları toplarsınız. * * * Zenginin çocuğu en iyi okullarda yurt dışında okuyup ta işin başına geçip, yönetici, patron olurken sizin zor koşullarda iyi kötü yetiştirdiğiniz çocuğunuz ona işçi, köle olur. Çocuğunuzun gelecekteki kaderini çocuğun kendisi değil devlet belirleyecek. Yoksul ailelerin çocuklarının kaderleri hep böyle olmuştur. * * * Öyle uzun vadeli bir plân hazırlanmış ki, ve de o kadar tehlikeli ki anlayan anlar ne demek istediğimi. Çok kurnazlar çokk. . . Ama sökmeyecek bu millete. Boşuna uğraşmasınlar. * * * Birinci aşamada din, turban yüzünden ülke birbirine girdi. İkinci aşamada çocuk yaptırttalım da daha da batsın öyle mi. Üçüncü aşamayı da ben söyleyeyim. İşsizlikten, fakirlikten, cahillikten daha da zayıflamış, çökmüş bir ülke. Zenginlere ne olacak dersiniz onlar vahdettinin torunları gibi yurt dışında. * * * Bu birazda Fransız ihtilalinde Maria Antoniette’nin “Ekmek bulamayanlar pasta yesinler” sözüne de yakın geliyor bana. Ayranım yok içmeye . . . . . . . . giderim tahteravanla. Halkla dalga geçmeye başladılar. Halkı aptal yerine koyduklarının resmidir. * * * Zenginin çocuğu özel okullarda okurken doğacak çocuğumu mahalle mektebinde okutamam. Zenginin çocuğu marka giyinirken çocuğuma işporta giydirmek istemem. Zenginin çocuğu protein alırken çocuğuma haşlanmış mısır yedirtmem. Kısacası kendi cehennemime sokmam. Siz gidi uyanıklar sizi. . . * * * Fikri ABD deki abisi vermiştir. ABD Türkiye planlarının içinde bu konuda var. Amaç ülkeyi daha da fakirleştirmek, sağlıksız eğitimsiz, cahil bir neslin oluşmasını sağlamak, zayıflatmak * * * Eğitim seviyesi düşük ailelerde genelde çocuk sayısı fazladır. Eğitimli ve zengin ailelerde en fazla iki çocuktur. Kölelere ihtiyaç var herhalde. Yazıklar olsun be. . Türkiye bitmiştir. * * * Tek bir sözcük. . oh. . . olsuuunnn. .
Oysa temel haklarda ve güvenlikte eşitlik, yaşam mücadelesine verilen enerjide de eşitliği getirecekti.
Oysa, eşitler arasındaki aşk ve paylaşımın emeği de eşit, anlamlı ve kaliteli olacaktı.
Oysa kadının erkeği sigorta ve geçim aracı, erkeğin de kadını çocuk doğurma makinesi olarak görmesi son bulacaktı.
Oysa nankörlük edenleriniz çoğunlukta ve kazanılmış haklarınızı elinizden alan hükümnetleri koşulsuz besliyorsunuz. Size yarım hak verenle tam hak veren “sistem”e verdiğiniz destekte çelişkileriniz şaşırtıcı!…
Kusura bakmayın ama, bu yüzden, kadınlar gününüzü kutlayamıyorum.
2008’in başında, sevgililer günü “çarşafa” dolaşınca, romantizm atmosferinin yerinde alaca sisler tütmeye başladı. Bir kısım kız evlatlar “çarşaf özgürlüğü”nün zaferiyle, “sevgili” yerine “sevgi” çığlıkları atabiliyor mu bu sis perdesinin ardında? Yooo, haşa… “Babalar”ın meclis salonunda sevinç gözyaşları dökütükleri görülüyor da, doğası gereği “kız evlatların gözlerinin ta ucunda su-sel barajı helinde bekleyen göz yaşları nerede?” Diye sorası geliyor insanın, bu sevgiller günüde. * * * Koca, karısına sormuş, (hep kadınlar beklemez ya) -sevgililer gününde bana ne almayı düşünüyorsun? -sevgililer günüde sana kazık al(t)mayı düşünMüyorum, -ne demek o açıklar mısın sevgilim? -sevgililer günü satıcıların, 1’i 5’e sattkları gündür. Araştır bak, interetten, her ürünün reklam başlığında “sevgiller günü” var; fiyatların ikinci planda kaldığı gündür bu gün. Bu yüzden sana kazık atmak istemiyorum. * * * Kadın, kocasına stem ediyormuş, -sen benim hiçbir özel günümü hatırlamıyorsun! Doğum günümü, evlilik yıl dönümünü, sevgililer günü…vs. Koca cevap vermiş, -sevgilim, geriye kalan diğer günlerini hatırlıyorum ya…. * * * ************Nazım Alpman’dan********** *****************Fikri Sağlar’dan**benzer makaleler*************
burada, “türbana özgürlük” talebinin arkasındakiçelişkilerden söz ettik.
Birz felsefe yapmanın zamanı….
* * *
Bir kız, türbanı nedeniyle öğrenim hakkından yoksun bırakılmalı mıdır?
Bir de tersinden soralım:
Bir kız, öğrenim hakkını türbana kurban etmeli midir?
Özgürlük bir onurdur tabi ki. Ama mağdurun olaya özgürlük penceresinden değil, din penceresinden baktığı nı anlıyoruz. Evet, din de bir onurdur bazılarına göre.
Biri din cephesinde, diğeri özgürlük cephesinde, İki onur zıt kutupta nasıl durur ki? …
İşin püf noktası bu karmaşada yatıyor sanırım.
“Aşkım için her şeyimi veririm, özgürlüğüm için aşkımı da feda ederim” diyor düşünür.
Burada özgürlüğü getirecek olan şey “türban” mıdır, yoksa bilim-ilim sahibi olmak mıdır?
Bu ikilemden birine zorlandığınız durum için sorulmuş bir sorudur bu. Yoksa, türban takma isteğine dışarıdan engel olunuyorsa, bu özgürlüğün gaspıdır düpedüz.
Bu talebin, “masum bir türban takma özgürlüğü” ile, “dini yaşam biçiminin mevzi kazanımı” olup-olmadığını kamuoyu anlayabilmiş olsa, konuya türban (daha genel deyişle giysi) özgürlüğü çerçevesinden bakılabilir.İşte iki onurun barışabildiği nokta da burası olmalı.
Tartışmacıtarafların din ile bilimi karşı karşıya getirmeleri de rastlantısal bir ilginçlik kazanıyor. Bir çok platformda din ile bilimi barışık gösterme çabaları yüzeysel düzlemde seyrederken, türban tartışmalarında, farkında olmadan yapıldığını düşündüğüm tavırlarıda, bu ikilinin çatışması açığa çıkıyor.
Profesörlük kariyer ya da meslek sahiplerini, bilim-düşünce adamı olarak biliyoruz. Yani bu mesleğin asıl işlevi düşünmek, bulmak ve anlatmaktır .
Başbakanlığın asıl işlevi ise, organizasyon…
Başbakanın bir Profesöre, düşünce üretilen bir konuda SEN SUS, İŞİNE BAK diye azarlamasını, tarafların tartışma konusundaki taraftarlık misyonuyla değerlendirdiğimizde, “engizisyon mahkemesi” halinde görebiliriz. Yani, egemen olan kilisenin, Galileo’yu, “dünya dönüyor” dediği için mahkum etmesiyle eşdeğer bulunabilir.
***
A. Öcalan İtalya’da tutuklu bulunduğu sırada, Türkiye’de idam cezası tartışılıyordu. Avrupa parlamentosu Öcalan’ın idam edilmemesi için baskı yapıyordu o sıralar Türkiye’ye.
İtalya’da bir dergi: “ siz Apo’nun idamına insan hakları çerçevresinde karşısınız ama acaba Apo (kendisi) idam cezasına etik olarak karşı mıdır?” Diye soruyordu.
Aynı soruyu türban konusunda sorabiliriz:
Türban takma özgürlğünü istemek pek ala hakkınızdır, bu hakkınıza sonuna kadar saygı duyabiliriz de, acaba, arada bir de olsa, TÜRBAN TAKMA-MA özgürlüğünden yana mısınız?
Daha somut söylem ile: Üniversite kapılarında türban takarken, herhangi bir günde, “bu gün türban takmak canım istemiyor, hem havalar sıcak, hem de saçlarım güneş enerjisinden nasibini alsın” diyebilecek kadar özgürlüğünüz –ya da cesaretiniz- var mıdır?
Dini gerekçe açısından baktığımızda, hiçbir üniversite öğrencisinin, hem de bu çağda saç telinden tahrik olacağını düşünemiyorum. Ama sokakta ve taşrada bulunabilir bu kadar sapıklık.
Sorunun cevabı evet ise, tüm solcular ve sosyalistler, talepleriniz karşısında saygıyla eğilir.
İlim yapma hakkınız ve istikbaliniz açısından bunu önemsiyoruz.
Üniversitelerde “türban yasağı”nı kaldıran yasanın tartışıldığı bu günlerde,anlam kargaşası üzerinden yol alınmaya çalışılması, salt oy kaygısının, etik ilkelerin üstüne çıkarıldığını gösteriyor.
Bu tartışmalarda sorun olan iki şeyden biri, tavırların iki yüzlü seyretmesi, diğeri dayatmaların özünde yatan sorunların tartışmaya sokulmaması…
Konunun özü olan ayetlere girilmemiş olmasının nedeni, bilgi yerine doğmatik bağlılığın, çoğunluk üzerindeki bilinç dışı etkisinden kaynaklanmaktadır. Bu da oy potansiyeli olduğundan, kaynaktaki muhataplarınıavını “ürkütmeme” taktiği öncelik kazanıyor.
Demokrasilerin en çürük yanı, oy çokluğunun bütün değerlere egemen olmasıdır….
Çokluk, yaşamın her alanında her zaman kaliteyi ve yararlılığı sağlamadığı kabul edilmelidir.
“türban ve özgürlük” ….
Muhafazakar tarafın çabasında, “Türban özgürlüktür” diye bir iddia kamu oyu önünde yoktur ama, dar alanlarda “asıl özgürlük islamdadır” diye iddialara rastlamaktayız.
Karambol tavır akorduyla, karşı tarafı “yasakçılıkla” suçlayarak ileri adımlar atmaya çalışmaktadırlar. “TürbanA özgürlük” ile “Türban özgürlüktür” arasındaki farka inilmemesi anlamlıdır.
Kemalistlerin politik öncüleri ise, tıpkı politik türbancılar gibi, oy kaygısı ve “rejim rövanşı tehlikesi” nedeniyle, açıktan “özgürlüğün asıl tehdidi türbandır” demek yerine, (birkaç akademisyenin dışında) “laiklik elden gidiyor”ya da “türbanlılar çoğunluğu sağlarsa türbansızlara baskı yaparlar” gibi yüzeysel kaygılarla birşeyler anlatmaya çalışıyorlar. Türbanlıların tamamının kendilerine oy vereceklerine inansalar, sanki herşey süt-liman olacak.
En genel haliyle, özgürlük, bağlı ve bağımlı olmama, dış etkilerden(etkenlerden) bağımsız olma, engellenmemiş ve zorlanmamış olma halini dile getirmektedir. Buna paralel baska bir gündelik tanımı, insanın kendi kararlarını kendi istemine ve düşüncelerine göre belirleyebilmesi, ve kendi seçimlerini kendi iradesiyle yapabilmesi olarak belirir. Burada özgürlük bir irade özgürlüğüdür. Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük‘de özgürlük sözcüğünü şöyle tanımlamaktadır:
“1. Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî.
2. Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu, hürriyet.“
Özgürlük bu imiş, ya türban nedir?
Türban, “genellikle pamuklu veya ipek kumaştan yapılmış, başa veya fes, kavuk gibi bir iç şapkanın üzerine sarılan uzun baş örtüsü.” Diyor wkipedi, ama bir kumaş boyutu değildir asıl tartışma yaratan. Öyleyse, bağlaycı emir hükümlerine bakalım:
Nur :31, Ahzap:33-59, Nisa:34 gibi ayetlerde, kadının iradesi tamamen hiç olarak görülmüş, birer emirden ibarettir.
Kadın, eğer türbanı dini inanç gereği taktığını söylüyorsa, bunun bir zorlama olmadığını iddia etmesi bir çelişkiden öte, ilgili ayetleri inkar anlamına da gelebilir. Çünkü, örtünmenin icadında kadın iradesi değil, tamamen erkek iradresi vardır. Ayetlerin açıklamasında da görüldüğü gibi, erkekleri tahrik etmekten uzaklaştırmak amacıyla kapanmanın emredildiği söylenir. Oysa tahrik olmama (yada kendine hakim olma) zorunluluğunu erkeğe yüklemek yerine, kadının “cazibesi”sorumlu tutulmuştur.
Bunun özgürlükle ilgisini şu cümlelerle kurmaktadırlar. “Asıl özgürlük, Allahın emrine ve peygambere itaat ile mümkündür” gibi içini doldurmak gereği bile duymayacakları bir söylemdir.
Oysa imanın özgürlükle ilgili bir kaygısı yoktur. İman sorgusuz sualsız bağımlılıktır.
İşin asıl tehlikeli boyutu, inanç olarak yaşanan kuralların türban ile sınırlı kalamayacağı… İnaca giden yolda ayetlerle ve hadislerle desteklenen o kadar katı kuralların adım adım ilerledikçe, savaşan şeriata kadar dayanacağı beklentisidir. Bu günkü ivmeler, düzenin, toplumun temel gereksinimlerine cevap veremeyişindeki acizliğinden yararlanılarak, “düşmanı kendi silahıyla vurmak” avantajını kullanmaktalar.
Üniversite okuyan dindar gençler, “ya türban ya diploma” zorlaması karşında tercihlerini tavizsiz olarak, türbandan yana göstermektedirler; istikballerini öldürmeyi göze almaktadırlar. Oysa, aynı düzen içerisinde faiz sisteminden, dolayısıyla yabancı paraların gücünden alabildiğine yararlandıkları görülmektedir. Dinin karşı emirlerine rağmen birçok dini kuralları “darül-harp” kapsamına alabilmektedirler. Örnekler çoğaltılabilir.
Bunlar gibi daha bencil çıkar içeren kulallarda taviz verilirken, okul çatısı altında türbanı, ilim-bilim kurumlarının üstüne çıkarmaları, konuyu görünenden daha karmaşık hale getiriyor.
“yapmak zorunda olup da bir türlü yapamadığım şeyler”di MİM başlığı. Zihni Örer MİMlendinizzzzzzzz he heee
Demiş sevgili EDİ.BEN. Kendisine verilen soruda , “yapmak istediğim..” ile “yapmak zorunda olduğum…” gibi ayırımı da yakalamış. Cevabını ikinciye göre vermiş.
Bu ince ayrıntıları harmanlayarak, cevabımı özetlemeye çalışıyorum:
* * *
İnsanın, yapmak zorunda olup da,
1-kendi yeteneksizliğinden dolayı, 2-kendi öz yetenekleri olup da maddi yetersizlikten, dolayı yapamadığı şeyler olabilir.
Yeteneksiz bir insanın “yapmak istediği şeyler” gibi kurgusu olabilir mi; diye sorulabilir. Hayal kurmak taklidi pek yetenek gerektirmiyor kanımca. Bu kapsamda yetenek geliştirilebilir mi? Bence evet. Ama bunun faturasını öncelikle, o konu üzerinde harcayacağımız “ZAMAN x BEKLENTİ x eylem=yetenek” ile tanımlayabiliriz.
Birinciye kendi evrenimden örnek verecek olursam, akılıma ilk gelen, Flamenko tarzı gitar çalabilmek; Latin Amerika danslarından Tango valse,rumba, oryantale, salsa, chacha’ gibi dansları en iyi şekilde oynayabilmek….
Bunları geçtim, (sıkıysa geçme=yaşlılık):)) elimdeki gitar ile akor kalıplarını basmaktan acizim. Her türlü kaynak var, zaman kaynağı hesaplarımı bozuyor. Buna tepki olarak da kendime göre, saz-ud-gitar ortalaması (ya da sentezi) bir tarz tutturmaya çalışıyorum. Bunda idare edip gidiyoruz. Bir de, evimizin mutfağını gariban yazlık ev görünümünden kurtarıp, BURADAKİ kendi çizimim olan dolapları henüz sipariş veremedim.
Asıl önemli olan isteğim, sıfır önyargı (inatsızlık) ile, düşüncelerimi başkalarına aktarabilmek ve başkalarının da sıfır ön yargı ile kendine uygun dünya görüşünü bulabilmesini sağlayabilmek. İşte en zoru bu olsa gerek. İç özgürlüğü asıl kısıtlayan neden olarak bunu görmekteyim. Ön yargılar, iç özgürlüğün düşmanıdır diyebiliriz. Ardından, insanların yaşamı birbirlerine zorlaştırması gelmekte… Bir ömürlük yaşamı “en az insan hatası”yla mutlu bitirebilmeyi çok isterim…. Bunun yolu, başkalarının da benim beklentime paralel davranmasından geçeceğini düşünüyorum.
Maddi yetersizlikten dolayı yapamadığım örneklere gelince, bu konuda fazla bir beklentim ve ahım yoktur. Ancak, maddi varlıktan kasıt “para” olduğuna göre, bunun egemenliğine son verebilmeyi çok isterdim. Yeteneği olup da parasızlıktan dolayı yapmak istediğini gerçekleştiremeMek, YİTİK DEĞERLERin toprağa gömülmesi demektir. Bu da toplum yaşamına egemen olan kapitalizmin insanlığa attığı büyük kazıklardan biri olsa gerek. Çünkü “fırt vurma” şeklinde kapital biriktirmek daha çok yeteneğe değil, rakibin ya da toplumun (çalışan, müşteri, rakip) zayıf tarafını kollayabilme kurnazlığına bağlanmıştır.
Yapmak zorunda olup da, yapamadığımız şeyler, yapmak isteyip de yapabileceğimiz şeyler olmalıdır. Dış kaynak yokluğunun yaratıcılığı kısıtlamadığı bir toplumsal düzenin hakim olmasını görmek, görmek isteyip de göremediğim şeydir.
Benden Ebru (nehirida’ya) ve neverland’a Mim topu… Bekliyoruz kardeşler..
yaşamakgüzel ———————————————————————— KADERE(!) KÜS AMA KENDİNE VE UMUDA KÜSME
*-Yılların mutlu geçmesi için, çokça enerji toplamanızı, (bilgilenme ve temel besinlerle)
*-Enerji toplayabilmeniz için 24 saatinizi 3’e bölüp, her bölümü sadece kendi alanında kullanmanızı (uyku-iş-sosyalalanda),
*-Her zorun aşılabilecek bir gediğini bulma güdüsünü canlı tutmanızı, (kararlılık)
*-Kararlı durabilmeniz için, “doğal yıkımları” kendi doğasına hapsetmenizi (cenaze, doğal felaket, kaza gibi)
*-Onları kendi doğasına hapsedebilmeniz için kendinizi sürekli yenilemenizi (kalıp düşünce ve yargı biçiminden bağımsızlaştırarak)
*-kendinizi sürekli yenileyebilmeniz için taze bilgileri sürekli bilgi dağarcığınıza katmanızı, (okuyarak-dinleyerek-sorarak)
*-Bilgileri kendinize sürekli katabilmeniz için her gününüzü -maddi-manevi- “kar-zarar” testiyle muhasebe etmenizi (bir gün sonrasında açığı giderme programı için)
*- “Zor”lara rağmen, gülümsemeyi ilke edinmenizi (sırıtmakla gülümsemeyi ayırt ederek),
*- “Arabesk psikolojiye” yenik düşmemenizi (hep ağlayarak-sızlanarak ve dilenerek)
*-Bütün bunlara rağmen bedeniniz-maddi çıkarlarınız- ezilse de, onurunuzun bükülmesine fırsat vermemek için, Özgürlüğü önemsemenizi (ilgili yerlerde gereğini yaparak)
Bu haberi sevgiliEdi.ben göndermiş. O’na da BURADAN gelmiş (olabilir) Teşekkür ediyorum Edi.
BU Blog, BAĞIMSIZLIK GİRİŞİMİNİ (eğer aslı varsa?) YÜREKTEN DESTEKLİYOR —————————————————————————————–
AMERİKADA BAĞIMSIZLIĞINI İLAN EDEN KIZILDERİLİLERE DESTEK VERENLER
ABD’de yaşayan Kızılderililer sonunda “Beyaz Adam”a karşı isyan bayrağını çekerek bağımsızlık ilan etti… ABD’nin orta kesiminde 5 eyalete yayılan topraklarında yaşayan Lakota kabilesi, 150 yıl önce atalarının ABD ile imzaladığı bağlılık anlaşmasını feshettiklerini açıkladı. Kabile liderleri, ABD Dışişleri Bakanlığı’na mesaj göndererek daha önceki hükümetler de dahil olmak üzere şimdiye kadar tüm ABD liderleriyle imzalanan anlaşmaları tek taraflı feshettiklerini bildirdi. ABD’nin imzaladıkları 30′dan fazla anlaşmamaya uymadığını belirten şefler “Bunlar değersiz kağıt parçaları. ABD’liler kültürümüzü, toprağımızı ve geleneklerimiz çalmak için bu anlaşmaları defalarca ihlâl etti” dedi. “Lakota milleti” olduklarını ilan eden kabile , ABD muhalifi Bolivya, Venezüella, Şili gibi Güney Amerika ülkeleri ile Güney Afrika’ya kendilerini tanımaları için başvuru yaptı.
‘PASAPORT VERECEĞİZ’ Başkent Washington’da önceki gün basın toplantısı düzenleyen kabile temsilcisi Russel Means “Artık ABD vatandaşı değiliz. Topraklarımızda yaşamak isteyenler bize katılabilir. Vergi almayacağız. ABD vatandaşlığından çıkanlara da pasaport vereceğiz” dedi. Yeni devletin liderinin de eski gelenekler uyarınca kabilenin önde gelen yaşlıları tarafından seçileceğini söyledi. Toplantıya katılan Bolivya Büyükelçisi Gustavo Guzman da “bağımsızlık ilanını ciddi şekilde ele aldıklarını” açıkladı. ————————————————–
not:Yazının buradan aşağısı, Doksanlı yıllarda bir gurup arkadaş ile yayımladığımız bu dergiden alınmıştır
Bu konuşma 1854 de Kızılderili Şef Seattle tarafından halkının toprak larını satması Istenmesi üzerine bir cevap olarak yazılmıştır. Bu konuşma Washington’ da muhafaza edilmiş ve Amerikan Expo 74’ te sunulmuştur. Son zamanlarda da UNEP tarafından yayınlanmış, çevre üzerinde şimdiye dek yapılmış en güzel ve en içten anlatım olarak tanımlanmıştır.
***
WASHİNGTON’ DAKİ BÜYÜK ŞEF TOPRAKLARIMIZI ALMAK İSTEDİĞİ KONUSUNDA SÖZÜNÜ GÖNDERMİŞ.
BÜYÜK ŞEF AYNI ZAMANDA DOSTLUK VE İYİ NİYET SÖZLERİNİ GÖNDERMİŞ, BU ÇOK NAZİK BİR HAREKET, ÇÜNKÜ KARŞILIK OLARAK BİZİM DOSTLUĞUMUZA ÇOK AZ İHTİYACI VAR. AMA BİZ TEKLİFİNİ DÜŞÜNECEĞİZ. ÇÜNKÜ BİLİYORUZ Kİ, EĞER SATMAZSAK BEYAZ ADAM SİLAHLARLA GELİP TOPRAĞIMIZI ALABİLİR. GÖKYÜZÜNÜ, TOPRAĞIN ISISINI NASIL ALIP SATABİLİRSİNİZ? BU FİKİR BİZE GARİP GELİR, EĞER BİZ HAVANIN TAZELİĞİNE VE SULARIN PARILTILARINA SAHİP DEĞİLSEK, ONLARI NASIL SATIN ALABİLİRSİNİZ?
BU DÜNYANIN HER PARÇASI BENİM İNSANLARIM İÇİN KUTSALDIR. HER PARLAYAN ÇAM İĞNESİ, BÜTÜN KUMLU SAHİLLER, KARANLIK ORMANLARDAKİ SİS, HER AÇIK ALAN, VIZILDAYAN BÖCEK, HALKIMIN DENEYİM VE ANILARINDA KUTSALDIR, AĞAÇLARIN GÖVDELERİNDEN AKAN SULAR KIZILDERİLİLERİN ANILARINI TAŞIR. KIZKARDEŞLERiMİZ, BEYAZ ADAMIN ÖLÜLERİ YILDIZLAR ARASINDA YÜRÜMEYE GİTTİKLERİNDE, DOĞDUKLARI ÜLKEYİ UNUTURLAR. BİZİM ÖLÜLERİMİZ BU GÜZEL DÜNYAYI ASLA UNUTMAZLAR. ÇÜNKÜ 0 KIZILDERİLİ’ NİN ANASIDIR. BİZ DÜNYANIN PARÇASIYIZ VE DÜNYADA BİZİM PARÇAMIZ. GÜZEL KOKAN ÇİÇEKLER BİZİM KIZKARDEŞLERİMİZDİR;
GEYİK, AT, BÜYÜK KARTAL, BUNLARSA BİZİM ERKEK KARDEŞLERİMİZ, KAYALIK TEPELER, ÇAYIRLARDAKİ ISLAKLIK, TAYIN VÜCUT ISISI VE ADAM, HEPSİ AİLEYE AİTTİR.
ÖYLEYSE, WASHİNGTON’ DAKİ BÜYÜK ŞEF TOPRAĞIMIZI ALMAK İSTEYİNCE BİZDEN ÇOK ŞEY İSTİYOR. BÜYÜK ŞEF BİZE RAHATÇA YAŞAYABİLECEĞİMİZ BİR YER AYIRACAĞINI SÖYLÜYOR. 0 BİZİM BABAMIZ VE BİZ DE ONUN ÇOCUKLARI OLACAĞIZ.
ÖYLEYSE, TOPRAĞIMIZI ALMA TEKLİFİNİZİ DÜŞÜNECEĞİZ, AMA BU KOLAY OLMAYACAK. ÇÜNKÜ BU TOPRAK BİZİM İÇİN KUTSALDIR. DERELER VE NEHİRLERDEN AKAN, PARILDAYAN SULAR, SADECE SU DEĞİL AMA ATALARIMIZIN KANLARIDIR. EĞER SİZE TOPRAK SATARSAK ONUN KUTSAL OLDUĞUNU HATIRLAMALISINIZ, VE ÇOCUKLARINIZADA ONUN KUTSAL OLDUĞUNU ÖĞRETMELİ-SİNİZ.
GÖLLERİN BERRAK SUYUNDAKİ HER HAYALİ YANSIMA, HALKIMIN YAŞAMINDAN OLAYLAR VE ANILAR ANLATIR. SUYUN MIRILTISI BABAMIN BABASININ SESİDİR. NEHİRLER ERKEK KARDEŞLEMİZİNDİR, SUSUZLUĞUMUZU GİDERİRLER, NEHİRLER KANOLARIMIZI TAŞIRLAR VE ÇOCUKLARIMIZI BESLERLER. EĞER SİZE TOPRAĞIMIZI SATARSAK, HATIRLAMALISINIZ VE ÇOCUKLARINIZA ÖĞRETMELİSİNİZ Kİ NEHİRLER BİZİM KARDEŞLERİMİZDİR VE SİZİN DE; BUNDAN DOLAYI NEHİRLERE HERHANGİBİR KARDEŞE GÖSTERECEĞİNJZ KİBARLIĞI GÖSTERMELİSİNİZ.
KIZILDERİLİ HER ZAMAN İLERLEYEN BEYAZ ADAM ÖNÜNDE GERİ ÇEKİLMİŞTİR. DAĞLARDAKİ SİSİN SABAH GÜNEŞİ ÖNÜNDE KAÇIŞI GİBİ. AMA BABALARIMIZIN KÜLLERİ KUTSALDIR. MEZARLARI KUTSAL TOPRAKLARDIR VE BU TEPELER, AĞAÇLAR, DÜNYA’ NIN BU PARÇASI BİZE SUNULMUŞTUR. BEYAZ ADAMIN BİZİM ADETLERİMİZİ ANLAMADIĞINI BİLİYORUZ. TOPRAĞIN BİR PARÇASI DEĞERİYLE AYNI ONUN İÇİN, ÇÜNKÜ GECE GELİP TOPRAKTAN İHTİYACI OLANI ALIP GİDİN BİR YABANCIDIR 0. Devamı: BURADA
Sevgili A. Şahin göndermiş bu videoyu, (teşekkürler)
“Bitmemek İçin Savaştığımız Kadar İnsanız!” diye not düşmüş altına
Filmdeki Yaman Bey, İdare edemez, etmemelidir. Kişi başına düşen milli gelirin 7 bin dolaraçıktığı(!) bir dönemde, ulusal dedikleri dış borçlar şimdiden (hatta Yaman sıfır yaşındayken) Yamanların boynuna borç yazıldığı bir düzende Yaman Bey nasıl idare etsin ki?
Belli ki O’nun kapitalist düzene karşı “yaman” bir duruşu vardır.
Aman Yaman Bey, Bu asil duruşu Anneler anlayabilir de, (Devlet) Babalar anlamadı bu güne kadar.
Ulusal-toplumsal üretim ve paylaşımdaki kronik eşitsizlik karşısında siyasallaşma zorunluluğunu hissedip tepki veren büyüklerin “iç düşman” olarak mahkum edildiği bir tarihin mirası acaba yaşı küçük, dikkati büyükYamanların doğal duruşlarını hangi maddeden yargılayabilirler?
Ama, böyle giderse Yaman, şimdiden “minik sakıncalılar” listesinin başına yazılabilir! Tırnağıyla kazıyarak bir meslek edinebilir Yaman, belki bir üniversite bitirir, belki bir işe girer ama, asla makam, mevki ve maddi hakkını adilce kullandırmazlar. Ömrünün en güzel yılları, boğaz tokluğuna çalışarak ve çevresinde gördüğü ve yaşadığı çarpıklıklara kahrederek geçecektir yaşamı.
* * *
Gırgır Dergisi’nin kapak sayfasında bir karikatür vardı çok eskilerden.
İki işçi, öğle yemek paydosunda bir ağacın gölgesine “T” şeklinde uzanıp (birisi kafasını diğerinin karın boşluğuna yaslayarak), dinlenmeye çalışmaktadırlar. Ücretlerin (her zaman olduğu gibi) düşük olduğu ve öğle yemeği peşin parayla yendiğinden, yemek parasını tasarruf etme düşüncesindeler. Yarım saatlik uzanıştan sonra, işçinin birinin karnı açlık gazından dolayı guruldamaya başlar. Kulağı karın boşluğuna dayalı olan, “Ahmet gardaş, karnın siyaset yapıyor haaaa! Patron duyarsa işten atar Allah korusun:))”
Yorum böyle…
* * * Alın teriyle geçinen insanlar, yaşamının altın yıllarını sadece üretmeye ve uyumaya ayırmaktadır günümüzde bile. Ama başkasının alınteriyle geçinenlerin ve kazancını eğlence sektörüne bağlayanların gönlünü-gözünü tatmin etme fırsatı, emekçilerin çalışmaya ve uyumaya ayırdığı zaman oranından fazladır.
İçinde yaşadığı ülkenin ulusal ekonomik miktarı ne kadar yüksek olursa olsun, çalışanlarının bundan payına düşeni alma kapasitesi, örgütlü güç ve onun dinamizmi kadardır ancak. İşin bu püf noktasına daha çok din ve milliyet ülküsüyle müdahale ederek başarılı da olmaktadırlar.
Pasif bireylerden oluşan sürü toplum, hem politik hem de kapital iktidarı için bulunmaz bir yapılanmadır
Arada bir pasifliği ödüllendiren politikaları da vardır düzenin. “Sana da çıkabilir” umudunu satışa çıkarırken bile olağanüstü kar sağlarlar. Duayı parayla satanlar gibi tıpkı, umudu satarlar.
Çalışanların iş bulma şanslarını(!) iş bulamayanlarınkine kıyaslarken “nasip” ya da “kader-kısmet” kavramıyla yedek bilinç kutusu haline getirirler bu tuzağı. Toplumun bu yapısı demokrasicilik oyununda ana omurgayı temsil eder.
Sosyalizm,videodaki Yaman Bey’in doğal tepkisinin siyasallaşmasından başka şey değildir. Bir de karın guruldamasının sözcük ve işlevlerle ifadesi…
Ama yanındaki ek videolarda görüldüğü gibi, küçükse sulandırılarak alay konusu haline getirilir; büyükse “vatan haini” damgasına kadar götürülür.
O zaman da Nazım Hikmet’in dediği olur: Vatan Haini
Not:slogan yazılışındaki çizgi aralıklarından tek harf ve kelime çıkararak ta anlamlar yerini bulabilir
Blogumuzda “logo sloganı” olarak kullandığım bu sözün anlamının, hangi felsefe akımının yansıması olduğunu düşünmeye başladım bir an.
“se-zi”yi, (bizim) adlarımızın ilk hecelerinin birleşiminden esinlenmiştim. “sezi-yorum”un, başlı başına bir düşünme biçimini işaret etmesi, başlangıçta bir rastlantıydı sadece.
Sayfayı her açışta karşılaştığım bu deyimin anlamı artık yüzüme bir sonbahar rüzgarı gibi vurmaya başladı. Bazı rüzgarlar okşardı ama, bir deniz dalgasının en sert kayayı bile parçalayabilmesi gücünü anımsattı bu durum.
Buraya bıraktığımız her deyişin bir ağırlığı ve her açılışta başta göstermenin daha fazla bir sorumluluğu olmalıydı.
Biraz çabayla, onunla bğdaşan anlamların felsefi boyutlarını sermeye çalıştım.
* * *
Felsefe akımlarından “sezgicilik” çağrışımını ilk anda akla getirse de, sezgiyi, gerçeği tanımada sadece bir yön bulma başlama noktası olarak aldığım görülmektedir.
Sloganımızın son yükleminden anlaşıldığı gibi, detayları öğrenip kavramadan bir şeyin doğruluğuna karar vermeye çalışmak, Newton’un, (Quantum’dan habersiz) atom altı parçacıkların hareketini gözlemleme işini tanırya havale etmesine benzer.
Sözü fazla uzatmadan, tanımlara kısaca göz atalım:
Sezgicilik
Vikipedi, özgür ansiklopedi
Sezgicilik, felsefi bir kavram olarak sezgiye akıl, zihin ve soyut düşünme karşısında hem öncelik, hem de üstünlük tanıyan felsefe akımıdır.
Sezgiciliğe göre bilginin, özellikle de felsefe bilgisinin kaynağı ve temeli sezgidir. Burada önemli olan sezgi kavramının içeriğidir. Felsefi anlamda sezgi, bir tür açılma, doğrudan doğruya keşfedilme ve dolaysız, aracısız birden bire kavranılma anlamında kullanılmaktadır. Buna göre, varlıkları bize oldukları gibi veren bilgi, sezgidir.
Ortaçağ felsefesinde önemli isimlerden biri olan İmam Gazali‘de, Gerçeklik sezgi ile bir kerede ve tam olarak kavranır, akla dayanan bilgi ise asla tam ve kesin olamaz düşüncesi bu felsefelerin ana tezidir. Böylece hem rasyonalizme hem de materyalizme bir karşı çıkış sözkonusu edilmektedir.
etikte sezgicilik: (duygu ve his etkinliği)
Eylemlerin doğru ya da yanlış oluşları, onlar üzerine düşünmeyle ulaşılacak bir sonuç değil, aksine doğrudan sezgiyle varılacak bir bilgidir.
düşünme ve deneyimin ötesinde bilgiye ve dolayısıyla sonuca sadece sezgiyle varılması gerektiğinden, etik sorunlarının genel sezgiyle tamamen uyumlu bir şekilde çözülmesine önem verilir.
Matematik felsefesinde sezggicilik:
Buna göre, matematiksel belitler (aksiyom) doğrudan doğruya sezgi yoluyla kavranabilirler. Matematiksel önsellikler sezgi yoluyla kavranırlar ve bu nedenle de bu durum, matematiğin üstünlüğünü gösterir.
Akılcılık veya rasyonalizm olarak da adlandırılan, bilginin doğruluğunun duyum ve deneyimde değil düşüncede ve zihinde temellendirilebileceğini öne süren felsefi görüş.
* * * *
Kendi koşullarının ürünü olan batı felsefesinin sınırlarını aşarak daha evrensel çigiye oturduğuna ikna olduğum,
Yansıma teorisi ve Diyalektik Materyalizm
Diyalektik Materyalizm, genel felsefi kategorileri ve kavramları (var oluş-öz, biçim-töz, gerçeklik-yanılsama, nesnellik-hakikat, nedensellik-olasılık, zorunluluk-özgürlük vb.) da kullanır ve onlarla çalışır. Aydınlanma Çağı‘nda ki felsefi akımların çatıştıkları ve çözümleyemedikleri konuları (bilginin kaynağı, düşüncenin temeli, aklın yapısı ve işleyişi, duyumların yeri vb.) özgün -ve pozitif bilimlerce de kanıtlandığı üzere- çözümlere bağlamış, temel aldığı yasaların, gerçekliğin yasaları olarak formüle etmiştir. Yani, buna göre gerçekliğin(doğanın) işleyiş süreçlerinin yasaları, diyalektik materyalizmin bilgi mekanizmalarının da yasalarıdır. Düşünceyi maddenin, bilgiyi gerçekliğin bir yansıması olarak alması dolayısıyla Yansıma Teorisi olarak bilinen teoriyle aynı zemine dayandığı söylenebilir. Böylece de kendisini gerçekliğin isleyiş süreçlerine uyduran, daha doğrusu o süreçlerin zihinsel yansımalarının sonucu olan bir teori olarak ayrıcalıklı bir yere oturtur.
Benim için fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.”/Marks
Duygularımın refleksine bulutların izdüşümü çullandı bu gün.
Mevsimin hüznüyle buruşan umudum, yüreğimde nemlenmeye başladı. Başladı ama, gözyaşları, nasıl ki yürek yangınına pasif, sonbahar yağmuru da sarı yaprağa öyle yabancı; öleceklerle sürüneceklerin kaderi bir avuç insancığın elinde olunca!
Sardunyaların renksizliğiyle aynı hüznün panzehirini bir başka bahara iteklemek avuntusuyla süren ömrün anlamını bulamıyorum kendimde! Bunca anlamsızlığın karşısında anlamsız yaşayabilmenin anlamını da…!
Aynı ülkenin insanları arasındaki savaş kazanılsa da kaybedilse de sonuç değişmiyorken, barajlarınız dolsa ne olur, boş kalsa ne olur, kara buluta kan karıştıktan sonra!!
Penceremde soğuktan büzüşen kumruların güvenine bir avuç kırık buğday serpmenin utkusuyla, çiçek-böcek, kuş, türk ve kürtlerle ortak geleceğimizin bileşkesini, umudun çerçevesi yapıyorum en azından.
Ama???….
Böyle düzenler ve düzülenler diyarında bu nem, bir filizlenmenin sabrı yerine, bir başka küflenmenin kuluçkasına yatacağı korkusuyla!.. İsyanımın kasları, bulutların karasıyla yumuşama eğilimindeyken, miktarı bilinmedik enerjiler akıtıyor toprağa yine de.
Depreşmez mi, genel gidişatın çirkinliklerine yansıyan öfkem!. Mevsim ıslaklığının umurunda ise çirkin savaşların yüreklere düşürdüğü ateşler? “Hodri-meydan söndürsün öyleyse?” diyebildiğim bir gün. Ve ”kader(!)i öyle uygun görülen”, terk edilmiş, üstü açık yuvanın evlatları,
ha öyle, ha böyle ölüme giderken..
Boyun eğdirmenin dışında bir yol yok mu, ölmeyi ve öldürmeyi göze aldırmaktan başka?
Soğuk mevsimin ıslak atmosferinde, ateş ve küf kokuları neyin paylaşımına bedel olabilir ki?
Dörtlük demişsiniz ama, cevriyenin erkek versiyonu olarak, “dört de yetmez BEŞ tane”…vs. demişliğim olabilir, affola:)
Benim yüzüm budur sanıyorum Çirkin mi diyorum, değil korkulu Tarife göre bir atımlık tedirgin Gününe göre azıcık anlaşılmaz Geceye sorarsanız bir yere yolcu.
Edip Cansever
Şair Edip Cansever beni anlatmaya çalışmış ama, “Ben” ile bir başkasını karıştırmış olabileceği şüphesiyle, kendimi matematik şiirine vurasım geldi. İyi mi ettim kötü mü, takdir-i dostlara kalmış.
******** Beni en iyi anlatan bir dörtlük; Kısaca “kare” diyebilirsiniz. Bazen zevkten örülü köşelerim, Bir de olgunluktur asıl düşlerim.
Benliğimle kenar çizgilerimde değil, Köşegenlerimin kesiştiği yerdeyim. Köşegenlerimin X görüntüsü, Sorulan bilinmeyen dörtlüğün örgüsü…
Burdan ötesini bir dörtlük değil, Dört dörtlük şair anlatabilir ancak. zihni
***********
Kurbanları sayıyorum:(intikamım acı olacak):)): EDİ.BEN
>Sevgili Edi,BURAda bir kurşun atmış ama değmemiş:) Evet, Edi’nin dediği gibi, “makyajsız resmim olmaz” yani hep makyajlı mı olur?:)) peh peh peehh:)) (saçlara hafiften boya rütuşlarını saymazsak tabi). Bunu dedim diye “metroseksüel” gibi iftira atana dikenli gül koklatırım haaa:))
Ama BURAda 12 den vurmuş:)). Dedik ki gardaş, GADERİMİZSE ÇEKERİK.
işte buyrun:
Kendini anlatmak,
Hem de şiirle?
Oysa daha kolaydı
Deneme.
Önce kendimi anladığımı anlayıp
Sonra sıradanca anlatabildiğimi..
Korktuğum, kendim –içim- değil aslında,
Seçtiğim sözcüklerin sırıtkanlığı…
Herkes önüne bakar bakar da,
Ben sadece içime….
Diyor Montaigne.
Al biraz herkesten,
Biraz da Montaigne’den;
Budur, önce içine,
Sonra önüne bakan Ben.
İçimde hep yeşilimsi duygular,
Adeta özgürlüğümün podyum provası.
Önüme düştüğünde pembeye çalar kahrolası!.
Esince toz bulutununtozpembesi
Ondandır cazgırlığımın öfkesi.
Aahh ah,
Bir iç özgürlüğüm derdim,
Bir de dış özgürlüğüm.
İçim beni yakmadı ama,
Dışımdaki kundaklamasistemli.
Görmediğim her yer,
İlkinde ilginçtir bana.
Bilmediğim her konu
Ya enayiliğimin ya da
Mülayimliğimin dikenli yolu.
Gördüğünüz gibi
Hiçbirşey anlatamadım cancağızım
benim,
Seni anlatmak değil, yaşamak lazım:))
(diyor sevgilim)
zihni örer
(itü sözlük yazarlarına selam)
MİM zincirine bir halka eklenecekti değil mi: NEVERLAND şiir ile kendini ifade etmekmiş konumuz. Bekliyoruz kardeş
Sıkılan her kurşun, patlayan her mayın ve bomba, ölen her insan, akan her damla kan toplumdaki gerginliği, şiddet eğilimini ve kutuplaşmayı biraz daha arttırıyor. Şırnak ve Lice’de ardı ardına yaşanan ve esefle kınadığımız acı ölümlerin toplumda yarattığı infial ve keder ortamını anlamamakta direnenlere bir kez daha seslenmek istiyoruz.
Barış isteyenler silahla, mayınla, bombayla inandırıcı olamazlar ve olumlu bir sonuç alamazlar.
- Gün, silahları toprağa gömme günüdür.
- Gün, şiddete başvurmadan sorunlara siyasal ve sosyal çözümler üretme günüdür.
- Gün, toplumda iç barışın sağlanması ve farklı kültürlerin yakınlaşması günüdür.
- Gün, birarada yaşama kültürünün geliştirilmesi günüdür.
Türkiye’de Kürt sorununun çözümü için atılacak adımlar, demokratik kuruluşların, demokratik kamuoyunun, Meclis’in ve siyasi partilerin, demokrat yurttaşların ve zihniyetin eseri olacaktır. Şiddetin ve çatışmanın değil.
Şiddet ortamının yükselmesinden medet umanlar tarihsel bir yanılgı içindedir. Bu yanılgı, toplumdaki acıları, çözümsüzlüğü ve kutuplaşmayı her geçen gün derinleştirmektedir.
Şırnak ve Lice’de yaşamını yitirenlere rahmet, acılı ailelerine baş sağlığı diliyoruz.
Ufuk Uras
ÖDP Genel Başkanı ve Milletvekili
8 Ekim 2007
————————-
EK OLARAK, BİR BAŞKASININ YAŞAMA HAKKINI ELİNDEN ALAN HİÇ BİR FİKRİN, EYLEMİN YA DA AMACIN HAKLI MAZERETİ OLAMAZ.
>MİKRO-EKONOMİ başlığıyla giriş yaptığımız konuda, girmek istediğimiz ayrıntıları Tempo Dergisi Semra Pelek araştırmasıyla birçok internet sitelerinde görebiliriz. Bu çalışmada az sayıda yanlışlar ve daha girilmesi gereken konular bulunsa da, genel olarak yararlı olduğunu söyleyebilirim.
Özetle bu yazı, EV EKONOMİSİNDE SAVURGANLIĞI ÖNLEMEK İÇİN, ev içindeki varlıkları daha verimli kullanmamızın uyarılarını ÖZETLEMİŞTİR.
Bu konuda daha önceki yazıya bağlı olarak, ileriki günlerde yapacağım daha emekçi bir çalışmayı burada paylaşmayı istiyorum.
Neverland (Gülay)’ın daha önce sunduğu “sobe-1” için şunları demiştim:
Görünmez alemin, dostlukları gerçeğini aratmıyor sanki. Sevgili neverland‘ı sobelemişler, Neverland da beni sobelemiş. Bu sıcak diyalogların ardındaki, küçük ayrıntılardan, daha fazlasını anlama isteği, sosyolojik gereksinimlerin “sınır ötesi hamlesi” olmalı.
*** Bu ikincisi ve seve-seve bir daha yanıtlıyorum:
Bu sobe disari cikarken yaniniza aldiginiz 6 seyle ilgili; imiş:
-Öncelikle yanıma alacağım ilk sırada Sevgili Eşim vardır.:)) bu biline:)) ( “şey” kategorisine girmiyor bu ama olsun…:))
1-Prensip olarak gömlek ve pantolonun çok cepli olanlarını giyerim. Elimde eşya taşımayı pek sevmem. Çünkü, yürürken ellerimin-kollarımın yürüyüş ritmine uyum sağlaması, yürüyüş zevki verir bana. Sanki uçan kuşların kanat çırpması, y da kuğu gölü bale figürü gibi… (bir de becerebilsem:))
2-Ceplerimde bulunması zorunlu şeyler öncelikle,
kredi kartları-bankamatikler-kimlik-ehliyet…
Hani, acil para ihtiyacı doğduğunda bir dosttan borç isteme devrini kapattık ya artık? Kredi ve bankamatik kartları icat oldu, borç ikramı son buldu. En yakın bankamatik kasası arar olduk. Kasa bir de çay ısmarlayabilse, belki dost boşluğunu doldurabilirdi; ama unuttuk onu! “Sol gözden sağ göze ancak yarar beklenir oldu”.
Bankaların kart konusundaki gasplarını da burada yazsam, konu alır başını gider…
Malum ki ülkemiz KAP-KAÇçı cennetidir. Buradan sır veriyorum onlara ki, para kaynakları olan bu cüzdanım, pantolonumun dizden aşağı kısmındaki sağ cebinde durur. Eğer, “sağ”ımda bulunan bu cüzdanı kapmaya kalkıştıklarında, “sol”umda mevzilenmiş bulunan tekmeme de katlanmalıdırlar. Zira, “Sol”um hak yedirmeyi sindirmez:))
3-Cebimin birinde yine kap-kaç asalaklarına karşı savunma amaçlı iki alet bulunur: Bunlardan biri elektrik kontrol kalemi, diğeri “maket bıçağı”. Bu aletleri küçük meblağlar için kullanacak değilim elbette. Para miktarı biraz büyükse bankalar arası geçişlerde, korkutma amaçlı bir çizikle yetinebilirim. (bunu duymasınlar:)
4-Bir başka cebimde, otomobil kontağı ve ev-kapı anahtarlarım bulunur. Genellikle aynı halkada takılıdırlar ama, arabama mazot almaya yanaştığımda, araç kontağını kesinlikle ev anahtarlarından ayırırım, kontak mazot deposundayken, ev anahtarı cebime girer.
5-Bir başka cebimde, araç ruhsatım bulunur. Arasında nüfus cüzdanım ve vergi makbuzlarım… Yol kontrollerinde görevliye sunmak kolay oluyor böyle.
6-Bir başka cebimde, 250 yeni kuruş bulunur; o da bir simit parası:)). Kap-kaççılar nah bulur fazla nakiti üzerimde. Ama kredi kartıma ya da sokakta rastlayabileceğim başkasına yapılacak bir kap-kaç olayına da seyirci kalmayacağım bilinmelidir (tamam mı, anladınz mı düzenin bedavacı ürünleriii:)
Gömlek cebimde en az 3 tükenmez kalem ve kartım bulunur. Kartın arkasına, bir yerde duyduğum şarkı adını, bazen aklıma gelen hoş bir şiirsel cümleyi…vs yazmak içindir..
7-Bir başka cebimde flashdisk 256 Mb kapasiteli. Bir dosta uğradığımda, işe yarar programları alır ya da benekini veririm. Ve bir de cep takozu (tlf.)
***
Sobe nedir?
SOBE: Genellikle kovalamaca, saklambaç vb. çocuk oyunlarında, ebeden önce davranıp daha önce kararlaştırılmış yere ulaşıldığında söylenen söz. (TDK)
aslinda cok karismadigim bir oyun bu, ama sevgili Ilkay sobelemis yazmamak olmaz. dedi sevgili neverland. Zamansızlık nedeniyle mi, yoksa
“sobe” tanımına baktığımızda, çocuk oyunlarında… diye devam eden tanıma göre mi…. ?
Düşündüm de, bazen çocuklaşmak, çocuksu merakları doyurmak, içimizde saklı duran çocuğu sevindirmek.. öyle önemsiz olmasa gerek.
Alanya’da bir mahalle arasında dolaşırken (Sevgili Eşimle), tabanı çimlerle kaplı bir arsa üzerinde, kadın-erkek 8 kişinin çelik-çomak oynadıklarını gördük. Yaşları ortalama 80-90 civarında olan bu GENÇLER’in, Alman-Danimarka vatandaşı karması olduğunu öğrendik.
Daire içine diktikleri yuvarlak topacı vurarak daire dışına çıkarmayı başardıklarında attıkları kahkahayı izlemek-duymak, insanın büyümekten ne anladığını sorgulama ihtiyacını dayatıyordu.
Evet, sobe konusu bu olayı tekrar düşünmemi sağladı.
Sonra, bazen çocuklaşmadan, çocuklarla kontak kurmanın zorlukları da bir başka… Her yaşı hissedebilmek…….
edi.ben olarak bildiğimiz Sn. Hoca’mızın (öğretim görevlisidir kendileri) ilk AMATÖR bestesi olarak dinlediğimiz bu şarkısını, izin alarak yayınlamak fırsatı verdiği için kendilerine teşekkür ediyorum ve devamını diliyorum.
Aile bütçesi de yazabilirdik konu başlığına. Hayır yazmayalım öyle; biraz fiyakalı olsun. Ne de olsa yabancı terimler içeriyor. Bizi de böylece ekonomist sansınlar. Bir makalede ne kadar yabancı kelime o kadar zor anlaşılmak… ne kadar zor anlaşılmak, o kadar da uzman sanılmak…
Bunu dedikten sonra, dalalım konumuza.
Eldeki kıt olanaklarla temel gereksinimleri en verimli sağlayabilmek, zekice davranmayı gerektirir.
Hoppalaaaa! diyecekleri duyar gibiyim.
“Şimdi, kıt kaynaklarla iyi beslenmek olanaksız (imkansız), bu durumda da zeki olmak olanaksız (A. Nesin’den esinlenerek), eee, bu paradoks mu?
Kaynaklar kıt ise (bunun vatandaşçası gelir az ise), zeka üzerine olumlu etki yapan B vitamini alamayacağız demektir. Hiç mi alamayacağız? Yok yahu, o kadar da çıkmazda değiliz. Belki büyük işler başarabilecek kadar zeki olamayacağız ama, en azından parmak hesabıyla da olsa, ağa-şeyh partisini değil, “bize göre olanını seçebileceğiz. Sonrası çorap söküğü gibi gelecektir ardından.
Parti seçimini 5 yıl sonraya erteledik de, şimdi elimizdeki kaynakla en verimli nasıl yaşanabilir? En azından B vitamini kompleksine nasıl yatırım yapılabilir? Böylece fol yerine geçecek bu yatırım ile, daha fazlasını nasıl elde edebiliriz?
Kısır döngü ye mi düştük şimdi! Eyvaahh demeye gerek yok, kısır döngülerin de bir çeşit döllenme yolları vardır. İşte, yazımızın ağırlık merkezini burası oluştur(acak)malı/dır.
Bir insanın ya da bir aile bütünlüğünün geliri (kazanç) ile gideri (masraf) arasındaki hareketin hızı, insanın uygarlık gerekleriyle ne kadar yüzleştiğinin ölçüsünü verir. Kişibaşına süt-et-elektrik-su-kitap-sanat-..ve benzerleri tüketimi miktarıdır uygarlaşmanın ölçüleri.
Hafiften, Makro’ya da bir gedik açalım: sahip olduğumuz ulusal kaynakların (yıl içi) toplam değerini (GSMH), toplam nüfusa böldüğümüzde, elde edilen değer, her bireyin elde etmesi gereken (ideal) hedef değer olarak alınabilir; hatta alınmalıdır da… Eğer, elimizdeki maaş ya da esnaflık kazancı, bu ortalamanın altındaysa, ilk hedefimiz (Akdeniz değil) ulusal paylaşma düzenine açılacak politik savaştır. Daha sonra, Pazar bilgisi ve bilincine sahip olmaktır. Dahası, eldeki eşyaları en verimli kullanabilmenin dikkat ve yeteneğini kazanmaktır.
Sonuçta söz konusu dikkat ve yetenekten sonra görülecektir ki, yaşam düzeyimiz bir-kaç basamak yükselecektir. Hak ettiğimiz kayıp değerlerin elde edilmesinde yapacağımız mücadele için de elimizdeki enerji kartları en azından “kare papaz” düzeyine ulaşacaktır. Bu durumda, aşklarımızın ve sevgilerimizin de güvenliğinin alt yapısını nispeten kurmuş olacağız… Hani altyapı üst yapıyı belirliyordu ya?
gelecek yazıda bu girişin ayrıntılarını açalım… saygılarımla
Aşka tanım uydurma gevezeliği yerine, onun izlerini sürüp, bıraktığı kokuları analiz etmeye uğraşacağız. Çünkü, tanımla uğraşacağımız ve onda kaybolacağımız yılları tecrübelerimize gömdük.
Aşkı tanımak için, tek yol onu tatmak… hani klasik olarak, “o anlatılmaz yaşanır” gibisinden. Yaşanır yaşanmasına da, “oh ve off!”ların düşündürdükleri nolacak? Düşünce, söze-yazıya- döküldüğü kadar düşüncedir.
Öyleyse?
Aşk bakir(e)lerinin burada diyeceği bir söz olmaz. Ama, aşkzedelerin yanıklarında, “gizli sanığa” karşı protesto metinleri yazılı…
Aşkın pratik yaşamımızı etkileyen nedenlerini mıncıklamak ve onun açtığı yaraların sıcaklığına ve yanığına püskürtebileceğimiz nefesleri üst üste koyabilmenin söz birliğine varabilmek….
Karşılıklı arabesk ağıtlar yakmanın edilgenlik yanından bir miktar yarar ummak, asıl dertleşmenin odağında, bir çeşit “metal tepki” boşalımını da hissedebilmek…
Her yetişkin insanın yaşamında, en az bir kez, (ve birçok kez) kaçınılmaz “aşk yanığı” olabilmekte.
Her insanın, aynı desenli aşk kapısından girdiğini düşünsek de, tıpkı bir itfaiye eri gibi, yangından çıkışlar farklı renkte olabilmekte.
Öyleyse,
*Nasıl aşık olunuyor?
*İlk etki-tepki kıvılcımlarının insan üzerindeki kimyasal değişimlerinin ruhsal egemenliğe dönüşümü nasıl oluşuyor?
*Coşkular nereye kadar?
* Hüzünlerin tetikleyici virüsleri ilk vuruşu nasıl yapıyor?
*24 saatlik sürede, aşığın üzerindeki etkileri nelerdir ve insanı dış çevreden nasıl soyutluyor?
*Ya aşık olunanın ne kadar umurundadır aşığın 24 saatlik teslimiyeti?
*Aşık olmanın konumu var mıdır? (yasak aşk dedikleri)
*Adliye mahkemeleri, bir köpek sesinin komşuya verdiği rahatsızlığı “muhakeme” eder de,
yaşanan bunca acıların karşılığında, bir “aşk mahkemesi” neden kurulamaz da, çözümler kül olmaya kadar iteklenebilir?
bu soruların yanıtlarını, aynı sayfaya iliştireceğiz. Öncelikle, ilgilenebilecek konukların uyarıcı yorumlarına ihtiyaç vardır. Saygılarımla
Bu başlığımızda, ilişkinin başladığı ve bittiği yer arasındaki “şimşekleri” tartışacağız; şimşeklere neden olan bulutları, bulutları ittiren karayelleri….
Öyle şimşekler ki, öyle karayeller ki, bazen depolanıp enerji olarak kullanılabildiğini ve dizginlenemediğinde, kalpleri nasıl küllendirdiğini öyküneceğiz.
Sonra, dar ağacını dikip, acıların ve sancıların ilmeğini o kızıl belanın boynuna geçireceğiz;şimşeklerin nötür olacağı tek mekan toprak da ondan öyle yapacağız..
Kıvılcımın ilk başladığı noktanın, ilk görüşme ve ilk kontak (irtibatlanma-düğümlenme-kaynaşma-bağlanma..) olduğunu biliyoruz…
Sevgin olmasaydı, değersiz bir cam parçasıydım. Sevginle bir aynayım şimdi. Bana bakanlar, baştan başa seni görecekler içimde. diyor Şair C. Ersöz.
aşkın gözyaşı
Sevgisiz (ilişkisiz) insan bir cam ise, onun rengi de olamaz; “sen benim bir yanımı kapatanımsın” dediğinde, işte o zamankorumasız kalan ilişki, tetikçilerin gazabına kurban gidebilmekte..
Oysa, iki yandan simli olan ayna gibi süren ilişkidir asıl olan. Hangi yüze baksan kendini görebilen iki benliğin tek bedende birleşimi gibi…
Korunma anında sırt sırta veren iki silahşör, iki ters cepheden (örneğin kaynanadan, diğer aşıktan…) gelecek tehlikelere karşı dört gözlü savunma avantajını üzerinde taşıyan dört gözlü tek kişilik. Tehlikeyi savınca, yüz yüze dönüp, şevişmeler…..
Elbette, zıt cinslerin –özgür- ilişkisinin bir milim ötesinde –”koşullar yasası” dayatıyorsa emirlerini-aşk duvarı karşımıza dikilecek, kafa(lar) toslayacaktır büyük olasılıkla. Duvarın üstünden uçuşan tuğla kırıntıları….. anlarsınız gerisini.
Çünkü, “azgelişmiş” (dedikleri) toplumumuzda genel-geleneksel yasaların, özel ilişkilere dayatmaları kaçınılmaz olabilmekte!. Aynayı çatlatan ve kırık yüzlerin çizgilerinden sızan kan damlalrı, kızıl bela budur işte.
aşkın yaşı
* * *
Özge bir başka yorumunda demişti, “Ama hassas konu…ince mevzu…ve uzun hikaye:)))”
Bir önceki “Mutluluk” başlığımızda değerli konuklarımızın yorumlarından mesaj sırasıyla açılım yapalım:
Evet arkadaşım, mutluluk hayatın amacıdır, ilişkiler de hayatın yolu… çabalar enerjisi, sonuç ta becerilerin ölçüsü olabilir mi?
Mutlu olmayı öğrenmek de bir sanat. Mutluluk kendinle barışık olabilme, önce kendini sevebilme sanatı. Gerisi sonradan geliyor zaten…
Sanat”tan kastın karşı cinsin tüm psiko-sosyal yapısını ve içinde yaşadığımız dış koşulları ezberlemek midir? Bunu bildikten sonra, güncel davranışlarımızda hep “taşı gediğine koyabilmek” becerisi…?
Burada “regülasyon ve dedektif duruş” diye bir kavram üretiyorum izninizle.
Regüleli davranış, karşı cinsin değişken tutumları anında, denge moduna girebilmektir. Yani, fırtına dininceye kadar, yelkenleri kapamak…
Mutlu olmak icin kisinin kendini tanimasi, bu hayatta rüzgarin estigi yönde savrulmakdan ziyade bir amac edinerek, bu amaca ulasmak icin ugrasmasi calismasi gerektigine inaniyorum.
“Çalışması”.. diye bitiriyor neverland.
******
Bunaldığınızda sığınabileceğiniz bir gölgeniz olsun istiyorsanız eğer, Önce EMEK verip fide ekmelisiniz! Sonra FEDAKÂRLIK edip su taşımalısınız ona! Ve sizde bu fedakârlığı yapmaya yetecek kadar YÜREK olmalı!
Gaykedi: güzellik ve mutluluk kişilere ve toplumlara göre değişiyor ne yazık ki
Burada ilişkilerin düzeyini belirleyen unsur altyapıdır demek istiyorsun değerli dostum. Yani, “paradigma”. Yaninin yanisi, yasaklar-tutsaklar geleneği….
Loungetime:Mutluluk, Bence hala çocuksu heyecanlarla hayata tutunmak demek. Büyüdükçe değerler azalıyor ve önemsizleşiyor.
Hıı yerinde bir tespit. Büyüdükçe büyüyen nedir insanlarda? KURNAZLIK-iki yüzlülük-.. büyüdükçe bizimle büyüyen bir de cinsellik… İlişkilerin çürümesinde cinselliğin rolü nedir? Yoksa, cinselliğin çürümesinin sonu mu çürüyen ilişkiler?
Doğal ve sağlıklı sürecini yaşamayan cinselliğin etkisinden söz edilebilir. Yani, “işleyen demir pas tutmaz”. Çocuk ruhu ama, yetişkin bedeni…
Özge:Bu durumda sürdürülebilir bir duygu hali olduğu sürece kavram yerine oturmakta!!
Evet, Özge de hep çocuk kalabilmeye işaret ediyor sanki. Saf, temiz, önyargısız, “çocuktan al haberi” mantığı… Çok doğru bence de… ne kadar saf ve temiz niyetlerle besliyorsan mutluluğu, ilişkiler de o kadar sürdürülebilir? Yeter mi?
Sürdürülebilirliğin ekonomik dilli tarzı, yatırım olsa gerek, sevgiye yatırım ve bütçe hesabı… demek istiyor sanırım?
Sağlıklı ilişkinin ömrünü çürüten iç etkenlerden biri de, kurnazlık ve türevleri olan yalan-dolan tutumlar olduğunu biliyoruz…
Bir de dış etkenler var demeye getirdi gaykedi yukarıda.
Günlük yaşam gereksinimlerimizin dayatmaları… kültür yapısı..
Ece: Zihni abi, Mutluluğun resmini ne kadar sevdiğimi hatırlarsınız:)
Ece mutluluğun resmini sever, biliyorum kendileri 94 yaşında dırlar. Bu yüzden sevgiyi fotoğraflara gömdü:))
Ece, sevginin yalnızca kişinin iç dünyasına dayanmasının ilişkileri kurtarmaya yetmediğinin sitemini veriyor haklı olarak. Kendini salt sevgiye adamak, ilişkilerde sevgi mağdurluğuna yenik düşürebiliyor insanı. Öyleyse, sevgide güvenlik önlemleri de gerekiyor.
İşte neverland, sağlıklı ilişki için “sanatçı”lığa dikkat çekmişti. İç ve dış koşulları dikkate alan……
Sevgili Ece’nin birkaç yıl önce bir yerde yazdığı (neverland’ında dediği gibi) şu felsefe ile bitirelim ama, tartışmaya devam edelim:
Bir insanı seviyorsak ve yanındaysak onunla paylaşacağımız her anın her saniyenin tadını çıkarabilmek ve mutlu olma sanatını ortaya koyabilmek gerektiğini vurgulamak istemiştim..
Sevgi tohumu ekiliyse ister saksı olsun ister kır ve tabi ki yürek ; mutlaka mutluluk yeşerecektir zaten.
Ortaya koşul sürmek ve mutlu olmak için araçları yetersiz bulmak insan oğlunun (insankızı niye yok burada sevgili Ece?):)) kendine yapacağı en büyük kötülük olacaktır… “Türkiye burada tartışıyor” forumundan
> İLİŞKİLER ve MUTLULUK gelecek yazının konusu olsun… diye not bırakmıştık, BURADA.
Bu başlığımızda, ilişkinin başladığı ve bittiği yer arasındaki “şimşekleri” konuşacağız. Yalnız şimşekleri mi, şimşeklere neden olan bulutları, bulutlaru ittiren karayelleri….
Öyle şimşekler ki, bazen depolanıp enerji olarak ta kullanılabildiğini, dizginlenemediğinde ise ortalığı nasıl yakıp yıktığını çerçeve içine alacağız. Sonra, dar ağacını dikip, boynuna ilmeği geçireceğiz Sn. katılımcılarımızla. (bu bir davettir tabi)
Bir EDİciğimiz var ki, her yanından, şanından, kanından ve canından sevgi ve onun türevi olan mutluluk fışkırıyor. Yetişen, okuyan nasibini alır. Son gelene de kalır korkmayın.
Bizi öyle bir köşeye sıkıştırmış ki, hani dönülen köşe olsa, canım değil, can düşmanım yanardı. Ama bu öyle bir yüklem ki, öznesini çömlek imalatçısının eline düşürür alimallah!
İtiraf istiyor, püsküllüsünden, süslüsünden… öyle bir itiraf et ki, demeye getiriyor mimikli bakışlarıyla, insanı ömür boyu yalandan mahrum bırakacağa benziyor. Açıkçası yalanlarımızın şifresini istiyor, hızlı koşmamızı sağlayan sermayemize ağır vergi yüklüyor… Blog aleminde verilecek şifre miydi bu hele cancağazım:)
Amaaa, hatır demiri keser (emir idi o değil mi demiri kesen, aynı şey).
Burada sevimli olanlarını itiraf edicik deel mi?
Nerden başlasak ki!! Allah allaaaahhh!!
Heyecan bastı, hele bir soğuk duş aliim de geliim…
…….reklamlar
Önce şu yalansavar mermilerden söz edek! Hem heyecanımız durulur biraz.
Mesela:
-valla billa:-15 yaş altı yalanlardan-:eh öyleyse inandım (nah inandım, “valla billa”nın ne caydırıcılığı var ki, hadi neyse…)
-guran çarpsın eer yalanım varsa:-15-25 yaş arası yalanlardan-:kaç kişi ölmüş, yalandan guran çarpmasıyla? Bir sayısını ve hele gardaş?
-Anam avradım olsun eer yalanım varsa:-gecekondulu yalanlardan-:ula kocabıyık! Bu kurbağa yalanı olur. Ayağının birini kaldırıyon ha, görmedim sanma. Zaten bir anan var, ee? Bunun yanında bir de avradım olsun diyon, anlmaıyom mu sanki bu kelime oyununu! Hınzır seniii, seni Aziz Nesin’e teslim etmeli.
Politikacı yalanları-Oooobu konuda bir ansiklopedi yazak en eyisi- >Biz sevimli olanlarını yazıcııidik!
Bazı yalanlar var ki, şifresi verilmezzzz, doğum tarihinden, il plakasından, yakınların adlarından şifre oluşturulmaz. Sonra ne olur-olmazzz.
Bir ip ucu:
Bir gün, sıkıntı basmıştı beni, her zamanki gibi koşamıyordum, doktora gittim. (hayır anlatmıyorum, utanırım)….
“psikojenik” dedi. Oysa “eko”jenik çıktı. Yani “ekolojik”, yani “temmuz sendromu”. 350’m boşa gitti 3 yıl önce!!! Oysa o parayla, “Devletin, Ailenin ve Özel mülkiyetin Kökeni” kitabını alacaktım. Bana acıyan bir arkadaşım hediye etti.
Aaa… bizim de vardı birkaçtaneee!! Üzgünüm yer kalmadı Edicik. [(bu edicik ismi sevdim)x(var bir tane kiii, çok ısrar ederlerse belki?Biraz nazlanayım. Ne nazı yahu! Dil ürkmesi..] .
Evrende zıtlıklarla var olan olgulardan biri de mutluluktur.
Mutluluğun çeliştiği şey, olumsuzluk hali mutsuzluk: insana üzüntü veren, yaşamsal fonksiyonlarının dengesini bozarak, karmaşaya ve oradan acı çekmeye götüren bir durum olarak ifade edilebilir.
Ruhun bir fonksiyonu olan mutluluk için, “bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan doğan kıvanç durumu demiş TDK.
Mutluluğun, beden üzerindeki biyolojik belirteci, nöronların beyin üzerindeki uyarıcı etkisi midir? Kimyasal bir salgı mıdır? İnsana, mutsuzluk ve kriz anlarında verilen ilaçların ancak maddi bir kaynağa etkisiyle düzeltileceği düşünülmüş olabildiğine göre, pek yanılmış sayılmayız.
Mutluluk bir amaç mı, araç mı, bir sonuç mu olmalıdır? Diye soranlar da var.
Spiritüalist görüşe göre mutluluk bir amaç değil, bir sonuçtur. Oysa mutluluk, siz farkında olmadan bazen araç ta olabilmektedir. Bir işyerinde çalışan biri ve bir aile üyeleriyle günlük yaşam gereklerinin sağladığı ilişkiler sorumlusu, ya da bir ülke vatandaşlığı sorumluluğunu taşıyan birisiniz. Aynı anda sizin için amaç olan mutluluk, ilişki ve dayanışma içinde olduğunuz diğerleri için araç olabilmektedir. Onlar için araç sayılabilen sizin mutluluğunuz, daha sonra size “artıdeğer mutluluğu” olarak tekrar döneceğini de varsayabilirsiniz. Çünkü, mutluluk, performansı artıran etkenlerden biri olduğundan, üreteceğiniz değerin hatta etrafa yaydığınız pozitif enerjinin de kaynağı olabilmektesiniz.
Mutluluğun kaynakları nedir o zaman?
Başta güzellik? Para; yani maddiyat? Seks? Beslenme? İktidar? Bilgibirikimi? Cahillik?
ÖNCE GÜZELLİK
Aristotales güzelliği şöyle tanımlamış: “güzel olan, salt kendisi için arzulanabilir olandır”. Ayrıca ona göre, güzellik matematiksel bir orantı gibi ele alınır.Güzel olan kavranabilir olmalıdır ve bu da oran ve ölçü ile ilgilidir. Günümüzde kuaförlerin, berber ve güzellik salonlarının referansı Aristo’nun teorisi olsa gerek. Aristo’ya göre güzelliğin içerisinde kültürel gelişim, bilgibirikimi var mıdır? Ölçülebilirlikten söz ettiğine göre, genel kültür düzeyi de güzelliğin ölçülebilir fonksiyonlarından biridir.
“Ben güzele güzel demem güzel benim olmayınca”/ Karacoğlan
Buna göre en genel anlamda güzellik, bakanda beğeni ve hoşlanma etkileri bırakan, haz duyumlarını uyaran nesnelerin niteliği ya da özelliği olarak tanımlanır. Bu eğilim genel olarak estetik gerçekcilik olarak adlandırılır. .
Başka anlamda,
güzellik bakılan ile ilgili değil asıl olarak bakış ile ilgilidir. Bu eğilimse estetik öznelcilik olarak adlandırılır. Estetiğin ana konusunu da bir anlamda güzellik kavramı oluşturmaktadır.
Genel görünüşte çirkin birine, “sen dünyalar güzelisin” diyen aşık bu görüşü temsil etmiş olmalı.
Güzellik, idea’nın bir sanat yapıtı olarak gerçekleşmesidir/hegel
PARA MUTLULUK KAYNAĞI OLABİLİR Mİ?
Bu sorunun cevabını ararken, “para-sex-mutluluk” ilişkisini inceleyen bir istatistik bilgiyi buldum:
SEKS ILE PARA ARASINDA BAĞLANTI YOK
Araştırma sonuçları, cinsel aktivite ile eğitim arasında ya da cinsel aktivite ile gelir düzeyi arasında bir bağlantı ortaya koymuyor. Evli olanlar arasında cinsel yaşam daha aktif. Gelir düzeyi ile cinsel ilişki sıklığı arasında bir bağlantı var mı? Araştırmaya göre, böyle bir bağlantı hiç yok. Bulgulara göre, para daha fazla mutluluk satın alır gibi gözüküyor ama daha fazla seks getirmiyor. Iyi eğitimli kadınların eş sayısı, diğer kadınlara göre azalıyor. Boşanmış erkekler ise diğer gruplara göre daha çok eşli bir yaşam sürüyor. Işsizlerin de çok sayıda kişiyle birlikte oldukları görülüyor.
Para ve ilişkiye girilen kişi sayısı arasında bir bağlantı var mı? Istatistiksel olarak bir bağlantı yok. Para, daha fazla sayıda kişiyle ilişkiye girmeyi sağlamıyor.
Araştırma cinsel aktivitenin artmasının mutluluğu artırdığını net biçimde ortaya koyuyor. Tek eşli olanlar, çok eşli olanlara göre daha mutlu. Daha fazla gelir ise ne daha fazla cinsel ilişki, ne de daha fazla kişiyle birlikte olmayı getiriyor. Kaynak:birgun.net muratarin@birgun.net
Tek cümleyle, Freud’u anacak bir anıdan söz edelim.
Bekar iken arkadaşlarımdan biri, “dondurma üstü fıstıklı baklava yediğim gün, her zaman çirkin gördüğüm kadınlar, gözüme GÜZELgörünmektedirler” derdi. Vay sapık derdim bende:)
İLİŞKİLER ve MUTLULUK gelecek yazının konusu olsun… ——————————–
> not: bu makale, daha önce yandaki gazetede yayınlanmıştı
Özel şirketler karlarını çevrenin ve hayatın genel kalitesinin bozulması pahasına kamu maliyetine yansıtmaktan kaçınmazlar. Hendelson’un yazdığı gibi onlar bize pırıl pırıl parlayan tabaklar ve çamaşırlardan bahsederler. Ama pırıl pırıl nehir, göl ve denizin bir bir elden çıktığını söylemeyi unuturlar, nedense. (f. Capra)
İskenderun Belediye Kültür Sarayında düzenlenen “Çevre- İnsan ve Işçi Sağlığı” konulu panel, “çevrecilik kimin çıkarına ve nasıl bir çevrecilik”” gibi bir sorunun yanıtını bulmamızı sağladı.
Protokol konuşmacılarını dinledikten sonra, aldığım notların başlığını ‘Sosyete Çevreciliği” olarak yorumlamayı uygun buldum. Paneli düzenleyenlerden biri olan İşçi sendikasının iyi niyetinden endişe duymamaya çalışsam da, egemenlerin işçi üzerindeki sopası gibi durduklarının somut göstergesini gizleyecek(!) bir kılıf bulmakta zorlandım..
Panel tanıtım ilanına büyük puntolu harflerle yazdıkları, ”İnsan ve işçi sağlığı” kavramında iki özne görülmektedir. “lşçi” öznesi, “insan” öznesiyle tanımlanamayacağı düşünülmüş ki, ikinci bir ek ile aradaki fark korumuş olmaktadırlar(!).
Belki de çaktırmadan, işçinin insan olup olmadığı tartışılmaya açılmıştır!
Bu tanımlama karşısında şaşırmış değilim. Dünya sosyalistleri, sömüren sınıfın “emek-değer” kavramlarını bu çerçevede sorguladıklarını zaten biliyorlardı/ biliyorduk. İlginç olan şey, sömüren sınıfın bunu her zaman açık dille, ifade etmemesiydi. Üstelik, bir işçi sendikasıyla ortaklaşa hazırlanan bir panelde, işçi sendikasının salaklığından bu kadar açık yararlanmış olmasıydı.
Sosyete çevreciliği tespitimi, panelistlerden, Çalışma Bakanlığı Başmüfettişi Y. Üner’e açtığımda,
“sosyeteyi kötü anlamda mı aldığımı” sordu ve “Sosyete yüksek değerdir” dedi. Elbette “Sosyete, toplumun kibar, zevkli, zarif olmayı bildikleri kabul edilen insanlarından oluşan kesimidir” diye tanımlamışlardır sözlüklerde. Ancak, bireyci ve seçkinci olduklarından ulusal-toplumsal sorunlarla uğraşmaya ayıracak ne enerjilerinin ne de niyetlerinin olduğu belli. “Klasik tespitle” onlar düşkün insanları köpekleri kadar sevmezler inancı yaygındır.
Bir sigara külünün yere atılmasındaki hassas tepkiyi, İsdemir Fabrikalarında her gün toz, gaz ve asbest yutan ve maden ocaklarında ömür tüketen insanların rezaletine gösteremezler. Onların çevrecilikleri yalnızca kamp yapacakları yerlerle sınırlıdır.
Konunun sosyete çevreciliğine dönüşmesi, tarihi bir çelişkiden kaynaklanmaktadır. Panelin sonuç bildirisinde de bu kanı doğrulanmıştır: -Çevre Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Hunay Evliya (Oturum başkanı)’nın dediği gibi “Uzmanlar başka, politikacılar başka konuşmaktadır”.
Buradan da anlaşılıyor ki politikacılar daha çok, kendilerini seçen değil, seçtirenlerin hizmetindeler.
Toplumumuzun iktidarı belirleyen çoğunluğuna göre, ölümlerin çoğu vade (alınyazısı) olarak biliniyor. Kirli hava, sinir bozucu gürültü, trafik tıkanıklığı, kimyasal kirleticiler, fiziksel ve psikolojik stresin pek çok başka kaynaklarıyla yaşamaya mahkum edişlimiz bir kader olarak bilenlerin oyları, hükümetleri belirlemektedir.
Bindiği dalı kesen toplum, Nasreddin Hocaları, Aziz Nesinleri de yaratmıştır aynı zamanda.
Bu çok katlı sağlık tehditleri, teknolojik ilerlemenin yan etkilerinden çok, büyümeyi ve yayılmayı, tek amaç edinmenin bencillikleri sonucudur diyor Prof. H.Evliya.
Bir sahil kampında bulunan, bir kaplumbağa türünün, tepelerde eksikliği fark edilen birkaç ağacın, kaldırıma savrulan bir sigara izmaritinin, elektrik teline takılan bir kuş yavrusunun, çatıda mahsur kalan bir kedinin, ekosistem dengesin etkisi elbette önemlidir. Bunlara kameralar önünde müdahale eden “çevre dostları”nın, iş insana gelince neden sağır ve dilsiz olduklarını anlamak her yiğidin harcı mıdır?
Ağır sanayide ve yer altında, kenar mahallelerde, köylerde ve daha nice kuytu köşelerde telef olan insanların ekosistem dengesine katkısı SOSYETE ÇEVERCİLERİNİ ilgilendirmeyeceğini herkesin bilmesi gerekmektedir.
Çünkü, . Onların çevrecilikleri yalnızca kamp yapacakları yerlerle sınırlıdır. z.örer/1998-Hatay Gazetesinde yayınlandı.
Son birkaç aydır, neverland kardeşimizin davetiyle,Yahoo’da tavla oyununa alıştı(rıldı)m.
Zaman katili olmak gibi bir boşluğun dışavurumu devrini atlatmış olsak da, ilk davetin izinde daha sıcak bir sohbet, espri refleksinin oyun kuralı ve şansına sindiği yansımaları ve her şeyden önce, yakın menzil dostluğunun pekişmesi gibi bir şey… Belki de bir çeşit “kadife kırbaçlı” sabır ve sinir testi:)
Her zar atılışında hangi pulu nereye,
hangi karşı hamle olasılığını nasıl gözlemleyerek koyma kararını vermek,
“matematik mantığını” ve belki de psikoloji matematiğini (ben uydurdum) “konuşturmanın” arenası…
Rakib(en)in psikolojisini sarsarak, civatalarını gevşetme esprisinin buluştuğu o sihirli zar var ya;ya da O’nun aynı depremi sizde yaşatması..? İnsanın fiziğine dokunmuyor ama, kimyasının HP’sini(yüksek performans) değiştirdiği durumlar düşman başına.
Satranç kadar kapsamlı derinliğe sahip değilse de, toplumun her kültür kademesine hitabetmiş olması açısından yaygın bir oyun türüdür. Futbol gibi, uluslar arası ortak bir buluşma dili haline gelmiş sanal alemde.
Oyun mu?
Neverland’ı bir kez dahi yenememiş olmanın gurur ve şuuru (nerden çıktı gurur ve şuur) burukluğu ve hırsıyla, dünyaya meydan okumaya başladım. Önüme geleni devirip geçiyorum. Ama, aması bu yazının asıl ana fikri oldu:
Hadi neverland’a yenilmek bir “şeref” addedilsin (kişisine göre değişir).
USA’lısıyla, Portekizlisiyle, Makedonyalısıyla, Ispanyoullusu’yla (“yollusu” değil, yanlış anlaşılmasın). İngilterelisiyle,…vs. match yapmış bulunmaktayım. Match demişken aklıma geldi, öyle ahım şahım bir İngilizcem de yok. Ama, pek de fena olmadığımı söyleyen oldu. Tabi ki, sıkıştığım yerde hazır sözlük varken, rahmetli Babam da bir şeyler diyebilirdi. Ama bendeniz, bir şeylerden fazlasını demiş olmanın rahatlığıyla hava atmaktayım şu turizm cenneti dedikleri Alanya’da:)
Ne diyorduk,
Oyun puan usulü, tekli ve katlamalı olarak oynanmakta.
Oyunda beklenmedik (sürpriz) zardan başka davranışlar dikkatimi çekiyor. O da hile, sanal hile. Oyun ayarlarında yapılan bazı hilelerle, sizi tuzağa düşürüp, kazandığınız puanları kendine yazdırıyor, ya da kaybedeceği kesinleştiği an, oyunu kapatıp kaçtığı oluyor.
Buradaki hileleri daha çok hangi ulusların, ya da hangi sistemlerin ürünü olan oyuncuların yaptığını küçücük bir hafıza istatistiğiyle tespit ettim.
USA’lılar hilede 1. sırada, İngilizler 2. sırada. Bu kategori içerisinde kadınlar daha çok hile yapmaktadırlar. Duygusal sarmaldan öte, Liberal teslimiyetin ürünü olsa gerek.
Bir Makedonyalı var ki, zengin bir ülkede koca aramaktadır (sohbetlerden çıkardığım izlenimden).
İran’lı bir bayan ile oynarken sordum:
-Şu anda İran’da mı yaşıyorsun? Hayır, Dubai’de. (hı anlamıştım, iranda olamaz) Dubai’de elektrik mühendisiymiş.
-İran da (bizdeki gibi) türban sorunu var mı?
-Sadece yöneticilerin sorunu var. (bu da bizdekinin ters versiyonu)
Siz İran’da yaşasanız, bu tavlayı oynayabilir misiniz?
Oyunu kapattı ve kaçtı.
Başka bir İranlı (neden irana taktın deseniz, isimlerden İranlı olduğunu anlıyorum, hemşeri ayağından sohbet etmek istiyorum, USAlı ve Biritanyalıdan daha sıcak geliyor da ondan).
O bayan da Ispanya da yaşadığını söyledi. (buna da içimden Hıı dedim.).
Sonuç olarak, Kuzey dahil doğu insanları, bu psikolojik (sanal) çıkar ortamında bile, karşısındakine daha ,çtenlikli (dürüst) davranmaktalar; batı insanlarının ise, doğduğu günden itibaren kişisel çıkarın hırsıyla yetiştirildiği bir yaşam biçiminin ürünü olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Bunlar güven vermiyor.
Ha unutmadan, google’e “tavla resimleri” yazıyorum (yazıya eklemek için), “kız tavlama” diye başlıklar çıkıyor. Birine “tıklıyorum, şu yandaki resimler geliyor karşıma:
Akıl yerine beden gösterisi!… bu da DOĞU toplumları özelliğimi yoksa?
Öyleyse ne doğu, ne de batı…..
Necip Fazıl ne demiş: batı batı diye diye BATTIK!
Bendeniz de diyor ki: Doğu doğu dedik, biz doğarken öldük! (ben mi dedim bunu? Yok, Orhan Gencebay demişti)
“Sol” kavramını CHP-DSP kimliğine monte eden burjuvanın, ASIL SOLun ne olup-olmadığı konusunda (nispeten de olsa), kulak aşinalığı olabilecek fırsatlar karşısında nasıl hırçınlaşacağının de geleceği olacak bu dönem.
Diğer DTP’li (kürt) dostları pek tanımam ama, biz bir “türk ırkçılığı”yla baş edemezken, -misilleme gibi sanki- (nerdeyse) kürt ırkçılığı tonuna bürünecek çizgiye doğru sürüklenen “sosyalizm mücadelelerini” anlamakta zorlanıyorum. Biri çıkıp anlatsa….
Kısacası, meclis bu dönem şenlenecek:) Artık meclisin solu da olacak.
Şarkı yarışmasında öncelikle kişiliği ve daha sonra sesi ile dikkat çeken, SEVİLEN Barış Akarsu, ölümün adaletsizliğine kurban gitti! Buradaki adı, TRAFİK CANAVAR..
Bodrum’da geçirdiği trafik kazasında ağır yaralanan sanatçı ve oyuncu Barış Akarsu’nun hayatını kaybettiği açıklandı.
Akarsu’nun tedavi gördüğü Özel Bodrum Hastanesi doktorlarından Abdullah Servet, Barış Akarsu’nun hayatını kaybettiğini açıkladı. 5 Temmuz 2007
Terazinin kefelerinde insan onuru vardır. Biyolojik, geometrik görüntüleri farklı olsa da, insanlık tarihinde kadın-erkek savaşını sona erdirecek olan değer tek başına maddi güç değil, asıl olarak insan onurudur. Temel yaşamsal haklar, “insan” olmanın gereğiyle dengede olmalıdır ki, aşk da dayanışma da anlamlı, kaliteli ve sürekli olsun.
Farklı cinslerin ilk karşılaşmalarında –çoğunlukla- reflekssel dürtüleri, libidonun etkisini öne çıkarır. “Yabancı” erkek ve kadınların birbirlerinden kaçınma refleksi buna kanıttır.
Gelenekçi (geri ve azgelişmiş) toplumlarda bir çok davranış kuralının içerisinde iki yüzlülüğün ve bencilliğin izleri gizlenemiyor. Kişinin kendisi için serbest olmasını umduğu şeylerin, başkaları için “yasak” olmasına verdiği destek, güçler dengesiyle kural haline gelebiliyor. Erkekler arası rekabette söz konusu güç dengesi sağlanabilirken, kadınlar, erkek egusunun biçimlendirdiği kalıpla yoluna devam ediyor.
Kölelik devrinden günümüze -kısa süren anaerkil dönemi çıktığımızda- pazu gücünün egemenliği, aynı zamanda maddi servet egemenliğini de sağlamış olduğundan, erkek-kadın hakları, zaman içinde kendiliğinden “cinsiyet egemenliğini” de içinde barındırmıştır.
Doğanın ve sistemlerin biçimlendirilmesinde kadına rol düşmediğinden, kadınların kişiliği, “itaatkarlık” kalıbıyla donup kalmıştır.
* * *
Velhasıl tarihler boyunca kadın-erkek ne birbiriyle mutlu olabilmiş, ne de birbirisiz…
İki kişi arasında olması gereken aşkın ve çıkarın anlamı da cinsler için farklı ölçülmekten arıtılamamış.
-Erkekler (kaburgasından doğan) kadına neden aşık olurlar?
-“Libidonun itkisi başrolü oynar” diyor Freud. Ona “erişilmez bir değer biçmesi, erkeğin “köşeye sıkışması”yla…
-Neden kısa sürer erkeğin kadına aşkı?
- Umduğu ile bulduğu arasındaki farkın, kaburgasına yansıyan ağırlığından olabilir.
-Öyleyse Adem’in Havva’ya aşık olması caiz midir?
- Bu durumda “değildir” gibi görülüyor.
-Kadının erkeğe aşkı neden uzun sürer?
-Ona eşitlenme ve egemenlik paylaşma umudu uzun süreceği için.
-Kadın-erkek eşitliği durumunda genel ilişkiler ne olacak?
“Bir erkek olarak sana mı kaldı kadın hakları!” diyecek hemcinslerim çıkabilir. Hele ateşten gömlek sayılan “feminizm konuları?” “Erkek egemenliğini atalarımız hazır miras bırakmışken, nankörlük ve de ahmaklık etme” diyenler de olabilir.
Ey erkek milleti (yani benim milletim)!
Bizi ahmak, nankör ve yorgun savaşçı olarak rol üstlendiren şey, bu egemenlik tutkusunun ta kendisi değil midir!
Erkeklerle kadınların temel haklarda eşit olacağı bir toplum hayalini kurmakla işe başladığımızda, hayatın dayadığı yükü de ortadan paylaşmış olacağıız.
Erkekler gibi eğitilip yetiştirilen kadınlar, bizimle aynı koşullarda çalışıp, aynı ücreti alacağını düşünelim; “cinsel özgürlük kadın için ne sorunlarla bağlanacaksa, erkekler için de aynısı olacağını düşünelim”. Kadınlar için istemediğimizi, kendimiz için de istemeyelim. Ama sevişme artık “ücreti ödenen” bir hizmet olmasın. Erkek kadını nikah altında bile cinsel ihtiyaç kapsamında, “çocuklarının anası” gibi değil, iki elmanın yarısı da değil ama, iki tamın özgür iradelerinin buluştuğu bazen de kenetlendiği bir eş olacağını düşünelim.
* * *
Kadının varlığı “erkek bilinci” aracılığıyla kendi bedenini ve dünyayla arasındaki ilintiyi yakalayışıyla belirlenmektedir; genç kızla delikanlıyı birbirinden ayıran uçurum, daha küçük yaşta yaratılmıştır; ondan sonra artık kadın o geçmişini, bir kuyruk gibi, ölene dek ardında sürüyecektir”
“Kadının kendine geçim sağlaması için koca nafakasına bağlı olması ”kader” olmamalıdır. Evlilik, kadınla erkeğin dilediği zaman ve alabildiğine uygarca bozabilecekleri karşılıklı ve özgür bir bağlanma olmalıdır.
“Ancak, kadınla erkeğin gerçekten eşit olabilmeleri için yasaları, kurumları, töreleri, toplumun görüşünü ve bütün toplumsal ortamı değiştirmek yeterli midir?”
“İnsan topluluğunda bütün öbür varlıklar gibi, kadın da uygarlığın ortaya çıkardığı bir ürün değil midir?
Kadının ekonomik özgürlüğünü elde etmesi tek başına yetmiyor. Bunun yanında kadın fizyolojisine uyum sağlayacak iş koşullarının da doğru sağlanmış olması gerekiyor. Çoğu kez, erkek kılığına girmiş bir kadın gibi gözükmeyi “erkek değerinin” tescillenmiş olduğunu gösteriyor.
“Kadının kendine yeni bir deri yaratması, sonra da oturup buna göre bir giysi dikmesi gerekmektedir. Bunu da ancak toplumun evriminden sonra başarabilir. Erkek gibi yetiştirilen bir genç kız kendini benzerlerinden ayrı hissetmekte dolayısıyla yine toplumun dışında kendine özgü bir varlık halinde kalmaktadır
“Eğer bir kız çocuğu, çok küçük yaştan başlayarak erkek kardeşinin yetiştirildiği ortamda, aynı istekler ve onurlarla, aynı ciddilik ve özgürlük içinde, aynı eğitimi alarak, aynı oyunları oynayarak yetiştirilse, aynı geleceğe sahip bulunsa, çevresinde iki anlama yer bırakmayacak biçimde eşit kadınlarla erkekler bulunsaydı, “Oidipus karmaşası”nın anlamları tepeden tırnağa değişirdi.”
“Yuvanın maddi manevi sorumluluğunu baba kadar yüklenen ana, aynı sürekli saygınlığa kavuşacaktı; kız çocuğu çevresinde yalnız erkeklerin değil, her iki cinsin malı olan bir dünya bulacaktı; duygu yönünden babasına eğilim duysa bile ona duyacağı sevgiye bir güçsüzlük duygusu değil, bir yarışma isteği karışacaktı: genç kız edilginliğe yönelmeyecekti; çalışma ve sporla değerini göstermesine izin verileceği için, oğlan çocuklarıyla etkin olarak yarışabileceği için elindeki vaatlerle ödünlenen erkeklik organı yokluğu “aşağılık duygusu” yaratmayacaktı; nitekim, kafasına böyle bir fikir sokulmasa ve erkekler kadar kadınlara da saygı duyması gerektiği öğretilse, oğlan çocuğunda da «büyüklük duygusu» olmayacaktı. Böylece, küçük kız, kendine hayranlık ve düş gibi kısır yollardan aşağılık duygusunu ödünlenmeye çalışmayacak, kendini olmuş bitmiş bir veri diye görmeyecek, yaptığı işle ilgilenecek, her işe canla başla sarılacaktı”.
Eğer özgür bir yetişkin insan geleceğine açık olsaydı, genç kızın erginlik çağının da tıpkı oğlanınki gibi kolayca aşılacaktı;
“Kız erkek bir arada okutulsaydı, o zaman, o yüce erkek efsanesi doğamayacaktı: günlük yaşamın içli dışlılığı ve hilesiz yarışlar ve cinsiyet şifresinin çözülmüş olması bu efsaneyi yıkmaya yetecekti. Karma öğretime yöneltilen suçlamaların, altında hep cinsel tabular yatmaktadır; oysa çocuktaki merak ve zevki yasaklamaya, bilinçaltına itmeye çalışmak boşunadır; böyle bir tutumla, olsa olsa birtakım doyurulmamış arzular, musallat fikirler, sinir bozuklukları doğurulur; genç kızların o aşırı duygululuğu kendi cinslerine duydukları ateşli sevgi, düşsel kara sevdalar ve bunların yanlarında getirdikleri bütün o saçmalıklar ve dağılmalar çok yaşanmayabilirdi. Erkeğe bir yarı tanrı değil de, yalnızca bir arkadaş, bir dost, bir eş gözüyle baktığı zaman, genç kızın en büyük kazancı, kendi varlığının sorumluluğunu yüklenmekten kaçmamak olacaktı.”
Kadınlar «yapışkan»dırlar, erkeğin sırtına binerler ve bundan en çok kendileri acı duyarlar; çünkü yazgıları, yabancı bir organizmaya yapışıp onun iliğini kemiğini sömüren bir asalağınkine benzemektedir; onları da özerk bir organizmaya sahip kıldığımız, dünyayla boğuşacak, ondan kendi özlerini çıkaracak duruma geldikleri an, bağımlı olmaktan kurtulacaklardır: onlarla birlikte erkekler de tabi. Ve hiç kuşkusuz, o zaman, iki cins de daha sağlıklı olacaktır.
zihni örer
Yararlanılan eserler, “kadın bağımsızlığa doğru/Simone de Beauvoir değişimin diyalektiği ve devrim/Server Tanilli
Sevgili Ece’nin
derin düşünceler’de
tartıştırdığı yorumlarımı, konuya yakınlığı nedeniyle
buraya taşımayı uygun buldum.
***
Yazan:zihni örer Tarih: Haz 23, 2007
Ece Hanım, “Kadın Halk Partisi” başlığıyla, Türk toplumunun azgın yarasına parmak basarken, ayrıntıların, aslında daha özgür tartışılamayacağı gibi bir endişe taşımaktayım. Konu, kadınların meclise girip-girmemesi olarak ele alınırsa, asıl sorunu ıskalamış olacağız! Kadını tarihlerin yorgun savaşçısı olarak görmek zorundayız. Savaşma gücünü kendinde bulamayan, hep edilgenliğe mahkum olan kadersiz savaşçı.. “Adı bu yüzden yok” belki de…
Mustafa Kemal’in tepeden hediye ettiği temel haklarla savaştırılan kadınlar, aslında bindiği dalı kesmiş olduklarının farkında bile değiller. Nüfusumuzun yarısı olan kadınların en az %80’i, ve bu yüzdeye “şefkat tahakkümlü” baskı kriterleri, 600 yıllık Osmanlı teokratik (yarı din) yönetiminin kültür empozesi, günümüze nerdeyse kalıp olarak taşınmıştır. Bu durum aslında yalnızca bize has bir durum da değildir.
Eski Yunan’dan bugüne, kadına yöneltilen suçlamaların hepsinde neden bunca ortak nokta bulunduğunu anlamak kolaydır: kadının içinde bulunduğu durum, birtakım yüzeysel değişikliklere rağmen, hep aynı kalmıştır ve kadının «kişiliği» dediğimiz şeyi oluşturan da işe bu durumdur: kadın «dünya kurulalı beri içinde taşıdığı niteliklerin, içkinliğin kurbanıdır», kadının özünde yadsımacılık vardır, kadın ihtiyatlı ve eli sıkıdır, kadında doğruluk ve titizlik kavramı yoktur, kadın ahlak nedir bilmez, kadın en aşağılık anlamda çıkarcıdır, kadın yalancıdır, oyuncudur, hep kendini düşünür… Bütün bu sözlerde doğru bir yan vardır. Yalnız, bütün bu davranışlar kadının hormonlarından gelmediği gibi, beyin hücrelerine doğmadan kazınmış da değildir: bunların hepsi, birer kalıp halinde, içinde bulunduğu durum tarafından yaratılmıştır*Simone de Beauvoir-kadın bağımsızlığa doğru./
Evet, dinlerin “kadın değerleri”, bu koyu paragrafı dikkate almadığından, son yüz yılın insan haklarıyla savaş durumuna düşmekten kurtulamamıştır.
Bu koşulları dikkate almayan kadın millet vekili olsa ne olur, olmasa ne olur. Çok komik bulduğum Merve Kavakçı’nın kobay olarak türbana endekslenen “savaşı”, özellikle kadınların hangi gaspedilmiş tarihsel haklarını dile getirmiştir?
Örnek, A. Arman röportajı: İnsan neden örtünmeyi ister ya da siz neden istediniz?
- Bu sizin eğiliminiz, arayışlarınız. Biz 12 Eylül öncesi çocuklarıyız, hepimizde var bu: Bir yere tutunmak, sorularımıza cevap bulmak…/F.K.Barbarosoğlu
tutunmak.. Ama pamuk ipliğine…
Simone de Beauvoir’ tarihten günümüze biçimlendirilmiş kadını şöyle analiz ediyor: “Erkeğin akıl yürütmeleri, kadının yaşadığı somut ger çeğe uymaz.Ve erkeklerin egemen olduğu dünyada, hiç bir şey yapmayan, hiçbir tasarıyı uygulayamayan, düşüncesi düşten ayrılmadığı için doğru nedir bilmez kadın.
İşi gücü imge ve sözcüklerdir: bunun için de, en çelişik savları rahatça kabul eder; nasıl olsa etkisi dışında kalan bir alandaki gizleri açığa çıkarmaya uğraşmaz; bu konuda korkunç derecede belirsiz bilgilerle yetinir: partileri, düşünceleri, yerleri, insanları olayları birbirine karıştırır,kafasının içi tam bir panayır yeridir. Ama zaten oraya anlık getirmek, dünya sorunlarını say- açık seçik görmek onun işi değildir: ona, erkek yetkesini kabul etmeyi öğretmişlerdir; bunun için de, kendi hesabına eleştirmekten, inceleyip yargılamaktan vazgeçmiştir. Bu konuda, bir üst tabakanın eline bırakmıştır kendini. Onun için de, erkek dünyası, aşkın, mutlak bir gerçeklik gibidir gözünde. Frazer: «Erkekler tanrıları yaratır kadınlar - bunlara tapar» der. Erkekler kendi yarattıkları putlar önünde tam bir inançla diz çökemezler: kadınlarsa yaşam yolunda o ulu heykellerden birine rastladılar mı bunları hangi elin yarattığını düşünmeden, uslu uslu yere kapanırlar. Özellikle, Düzen’in Hak’kın bir önderde canlanmasından hoşlanırlar.
“Kocaya itaat, evinin kadını, eksik etek, eksik akıl, yarım miras, yarım şahitlik…” anlayışına karşı savaşmayan kadın modeli, ancak, modern dedkleri kapitalizmin vitrinlerine, klasikleri de örtünün altına gizlenebilir. Oradan, kaste alınmışları tekrarlar durular. Tıpkı suna vidinliler Ve
“Kadın Halk Fırkası” başlığının, “özgür kadın-tutuklu kadın” kavramına sürüklemesi kaçınılmazdır. Burada, politikaya girmesi gereken kadın sayısını gözlemlerken, yukarıda dediğim gibi, içinde bulunduğumuz sömürü sisteminin tıkanıklığını açmaya çalışma çabasından öteye gitmeyeceğini söylemeye çalışmıştım. Bunu söylerken, kadının bu günkü dışlanan niteliklerinin, tarihteki cinsiyet ayrımcılığından kaynaklandığını demiştim.
Buradaki tartışmalarda görülüyor ki, kadına, tarihin yüklediği bu “statüko kilitli” misyonun korunma çabası sürmektedir. Buradaki arkadaşların yaklaşımlarının ise, biçimsel mantığın algısından öteye geçemediğini görüyorum. Oysa, diyalektik yaklaşımla, kadını bu günlere taşıyan değerlerin nedenleri üzerine yürünmesi gerektiğini saptayabiliriz.
İnsan haklarındaki kazanımlar, insanların örgütlenebildiği güç ölçüsünde kabul görmüştür. Öyle bir güç ki, geriye doğru gidildikçe, popüler güç olarak, “pazu” önde olduğundan, kadınların neden arka planda kaldıkları anlaşılmaktadır. Sanayileşmeyle birlikte, reklam sektörü ve iş yeri monotonluğunu dikkate alan iş yeri sahipleri, kadınların da vitrine çıkması gerektiğini düşünmüş olmalı ki, kadınları (en azından iş yeri yolunda) D vitamini alır duruma getirmişlerdir. Alınan bu D vitamini, ve bürodaki yaptıkları işin erkekten aşağı kalmaz yanını keşfettiklerinde, beyinde hangi dürtüleri kışkırttıysa, 1940’lı yıllardan sonra, feminist hareketi başlatma gereğini duymuşlardır. Feminist harekete katıl(a)mayan kadınlar ise, erkek karşısında hileli eylemleri sürdürmeyi tercih etmiştir. “zorbalığın bulunduğu her yerde, iki yüzlülük vardır; yasak ve kaçakçılık, aşk ile ticaretin ayrılmaz öğeleridir” diyor düşünür. Bir de, tamamen statükoya eğilen kadın türleri vardır ki, onlar adına fazla söze gerek duymuyorum (şimdilik). Yorumcuların, günümüz kadınının erkeğe eşit olmadığını anlatmaya çabalarken, bir de EŞİTLİK kavramındaki anlaşılmazlığın öne çıktığını görmekteyiz.
Kadın erkekten zayıftır, kadın erkekten daha iyi program yapamaz, kadın erkekten daha hızlı koşamaz, kadın….. gibi yaklaşımlara şaşmamak elde değil! Eşitlikten anladığımız şey, fiziksel, duygusal, zekasal, eylemsel, bilimsel…vs kapasiteler (asla) değildir. Neden bu kısır yaklaşımlara tenezzül ederler anlamış değilim. Kadın-erkek eşitliğinden kastedilen şey, cinsiyet farkından dolayı, temel insan haklarının eşitlenmesi anlayışıdır. Buradaki yorumcuların diliyle gidersek, bir kadın bir başka kadına da eşit değildir. Bir erkek çocuktan bir kadın, fiziksel ve kültürel olarak daha fazla yeteneklere sahip olabilir. Bir erkek bir başka erkekten, ya da bir kadın birçok erkekten daha fazla yeteneklere sahip olabilir. Bu eşitsizlikten dolayı, temel haklardan mahrum edilen erkek çocuk veya yetişkin bir erkek görülmüş müdür? Evet görülmüştür. Ama farklı kulvarda görülmüştür. Kapitalizm, kadınlarını tamamını, erkeklerin de daha çok ahmaklarını sömürmüştür.
Sevgili Suat dostumun “değişen dünyada feminizm” başlıklı yazısına biraz göz gezdirdim ama, yazı uzun olduğundan, sonunu alamadım. Bu yüzden yorumlamaya gerek duymadım. Elbette, düşünceler, kendini yenileyerek, asıl amacın İNSAN ONURUNU kurtarmaya yönelik olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden, feminizm hareketini, insan hakları kapsamından daha özel bir yeri olduğundan dikkate almaktayım. Çünkü, buradaki değerlendirmelerden de görüldüğü gibi, kadına sadece “kadın cinsiyeti” ayırımının sürdüğünü düşünüyorum. sevgi ve selamlar *** Yazan:zihni örer Tarih: Haz 26, 2007 Reply
Ece Hanım’a cevap Zihni bey, Değerli katkınız için çok teşekkür ederim..:)/Ece Rica ederim efendim, taraftarım pek olmaz da, yine de yeşillik (kızıllık mı yoksa) olsun dedim). Dinler genellemesini bir kenara bırakıp, islamiyeti baz alırsak; müslüman kadının, islam öncesi dönemdeki kadından farklı olarak, yüceltildiğini ve daha önce sözkonusu olmayan pek çok hakkının da teslim edildiğini görüyoruz./Ece Haklısın galiba İslam dini o zaman bir devrim gerçekleştirmişti ama, daha sonra yerinde saymasının sorumluları kim ise, onları arıyoruz. Daha sonraki dönemlerde, bu haklarından mahrum edildiyse, bunun suçlusu islam değil, belki islamCIlardır../Ece Burası tamamen “arap saçı”. İyi niyetinize de saygım sonsuzdur. Ama, 6-7 asırlık karmaşıklığın sorumlusu, bulunamadığına göre, dinde reform yapabilecek güçlü beyinler de ortalıkta görülmediğine göre….?
Sizin de hemfikir olacağımıza emin olduğum şu ki; kadını kapitalizm kadar aşağılayan ve pespaye haline getiren hiç bir sistem yoktur zannediyorum../Ece Evet, ama Dinleri de kapitalizm ile özdeşleştirdiklerinde, (ki öyle yapıyorlar) durum ne olacak! En son şu meşhur mayo reklamı olayında din eksenli yaygara koparıldığında, ses çıkartması gereken pek çok kadın kuruluşunun gıkı çıkmadı..!! Konu mayo ve türban gibi giysileri aşmalıdır kadın haklarının erkeğe eşitlenmesi için. Aşklar neden “sancılı ve de sonlu” oluyor dersin? Kadın güçsüzlüğü değil, güçlülüğün içinde kendinden kaçmak değil, kendini bulabilmek; varolmaktan istifa etmek değil, varlığını olumlamak üzere sevebildiği gün aşk, hem kadın, hem de erkek için korkunç bir tehlike olmaktan çıkıp, bir yaşam kaynağı haline gelecektir demiş yazar. Merve hanım eksenli olmasın.. Olayı başörtülü kadınlar üzerinden ele alalım.. Mecliste bulunmak istemeleri niçin tehlikelidir? Defalarca dile getirdim, o kürsüye çıkabilen nice türbanlı(!!) erkek var iken, kadın üzerinden yaygara koparılması ne kadar adildir?/Ecetürbanlı erkek dediğin zaman, hak veriyorum sana.
Ayrıca, bir kısım kadınlar özgürlüğü hakediyor, bir kısım kadınlar haketmiyor demek, adil bir özgürlük anlayışı olabilir mi?/EceBu yaklaşım çok çarpıcı geldi bana. Belki ilk kez, bu konudaki düşüncemi daha da olgunlaştırdım burada. Yani, “modern” dediğimiz kadın kapitalizmin vitrin süsü olarak algılandığı halde dikkat çekmiyorsa ve milletvekilliği sorgulanmıyorsa, TÜRBANLI KADINLARIN DA milletvekilliği sorgulanmamalıdır. Sorgulanması gereken şey, kapitalizmin hangi fırsat ve kurumları kullanarak, insanları nasıl sömürdüğünü de-şifre etmektir.
İşte ben demokrasiye inancımı [bu ülkedeki..] bu yüzden yitirdim../Ece“Kullanmayanın demokrasisini kullanırlar” bunu biliyoruz değil mi? Rönesans ve reformlar burada işe yarayacaktı…. sevgi ve saygılarımla.. Aynen (iki katıyla) Sevgili Ece *** Yazan:zihni örer Tarih: Haz 27, 2007 Reply
Kadinin ozgurlesmesi? Kanun ile veya aydinlanma felsefesinin gayri tabii bir sekilde enjekte edilmesi ile olmaz. BURJUVALASMAKLA olur. Zihni Orer e tas atayim buradan ))/Mehmet
Sevgili mehmet(Ç)ik, BURJUVALAŞMAKLa gelecek özgürlük(!), başkalarının köleleşmesine bağlı olduğundan, bu yaratılan (ya da hak edilen) özgürlük değil, transfer ya da vakumlu özgürlüktür(!) Bu ünlem şudur:köle sahibi olan her efendi, her şeyden önce vijdanının esiridir. Ama dışa öyle yansıtmaz. Hastalıklı halini farklı gösterme çabaları, makam ve para egemenliği tutkusuyla dışa vurur.
Oysa asıl özgürlük, “bireyin kendi kendisinin efendisi olabilmesidir”./epectefus
Bir gün, “taş” yerine “gül” atacağın günü bekliyorum
“SOL nedir” konusunda, blog ve forum aleminde tespit ettiğim anlama eksikliklerini ve de ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, bir araştırma-derleme-yorumlama çalışmasının gerek olduğunu düşünüyorum.
Dünyayı yağmacılıktan arıtma çabasında sol şemsiye altındaki farklar, yöntem çatışması olarak kendini gösterir. Evrendeki bütün değerleri ve yaşama koşullarını insanca paylaşabilme ihtiyacı, düşünebilme ve sorgulayabilmeyi zorunlu kılar.
Huzurlu yaşama koşullarının en yaygın haliyle yaratılması için bir ihtiyaçtan doğan
sol ideolojiyi tanımak, bu anlamda çağın en önde gelen hayat görüşü olduğu, içinde yaşadığımız pratikten de bellidir. Yaşıyor olduğumuz düzenin arızalarını ve tarihi sürecini bilmek, “sol”un farkını anlamaya kapı aralayacaktır.
Evrende, insan için gerekli olan bütün materyalleri çar-çur etmeye karşı bir başkaldırı ve yeniden biçimlendirme projesi olan sosyalizm, sol cephenin en somut anlayışı olmaktadır. Komünizm ütopyası ile sosyal demokrasi gevşekliği arasında, iki ayağı yere basabilir yaşayan nesillerin dahi yararlanabileceği bir merkez ağırlıktadır sosyalizm.
Bu gün dünyanın felaket çanlarını çaldığı yüz, hatta son otuz yılda, Marksizm’e su,hava ve ekmek kadar ACİL ihtiyacı olduğu kesindir. Zaten Marksizm’in iddiası da su hava ve ekmeği kolay erişilebilir yapmak değimidir Gerisi sadece strateji ve çıkar çatışması tartışması kapsamında kalabilir.
Sol” şemsiyesi altındaki fraksiyonlar, hedefe taşıyacak stratejinin içini dolduran, gök kuşağı renkleri görünümünde, yan yana durmaktadır. Bu renk dizilerinin en sağında bulunan açık sarı (ya da açık mavi) renk, kırmızıdan türeme soluk bir renktir. Kendini Sosyal Demokrasi olarak adlandıran bu yaklaşımın, sermaye ideolojisiyle sınır komşusu olarak yaşamayı, tercih etmesinde kendince mazeretleri vardır. Vahşi liberal-kapitalizm düzeninde emek ile sermayeyi belli kriterlerde uzlaştırma misyonuyla “sol”culuğunu belirlemeye çalışır.
Gök kuşağının en sol çizgisinde duran kızıl renk ise, solun en tavizsiz ve acilci yanını temsil etmektedir. “Komünizm” tanımıyla bildiğimiz bu renk, içinde yaşadığımız koşulların ve “muhatabın” gücünü hiç dikkate almayan, ölümüne mücadeleden daha başka stratejiyi ciddi bulmayan, bir yaklaşım olarak bilinir.
Aradaki SOSYALİZM modelleri ise, hedefe somut, yani “muhatabın” gücünü tanıyarak yola çıkmayı kabul eden AKILCI yaklaşımlarıyla tanınır. Kendi aralarında bazı nüans farkları olsa da, içinde bulunulan vahşi kapitalizmin alnına kurşun sıkmak yerine, sivri dişlerini törpüleyerek, kan ile beslenmesini engelleyerek, ölümünü sindire sindire gerçekleştirmeyi hesaplayan bir anlayıştır.
Özetle, sosyal demokrasi, kapitalizmin egemenliğine razı olamnın koşulunu ileri sürer. Bu koşul, emekçilerin aç kalmayacak kadar yaşayabilmelerine fırsat tanımasıyla yetinilen “tavizci” bir anlayıştır.
Sosyalizm, “Emeksiz yemek olmaz” özdeyişini yaşama hakim kılabilmek için, mücadele sürecinde çok yönlü araçlardan yararlanmayı seçen bir anlayıştır.
Komünizm ise, sömürüyü sonlandırmak için, koşulların olgunlaştırılması sürecini kayıp sayan bir anlayış olarak bilinir.
* * *
Kapitalizmin çerçevesi: “Yeni liberalizm”in, dünyayı fethetme çabası içinde, tarihi süreci izleyerek geldiği noktadaki adı, “ekonomi-politik bir ideoloji”dir. Serbest piyasa: rekabet, üretkenlik, verimlilik, serbest değişim (mübadele)…vs. ana prensiplerini oluşturur. Bu prensipler, ilk anda kulağa hoş gelen, ama temelini sorgulatma öğesi barındırmayan, “kurnazlığın”adıdır aynı zamanda. “Bireye, bireysel etkinliklerde özgürlük ve ayrıcalık tanıyan” bir iktisadi kuram olarak anlatır kendini. Ama, FIRSAT EŞİTLİĞİNİnin ne geçmişini, ne de geleceğini dikkate almaz. “Yeni dünyanın yeni düzeni” lakabını üstlense de, aslında eski “sömürü birikiminin” üzerinde oturduğunu düşünmeye fırsat tanımaz. Bu durumda “yeni” sıfatı magazinel olarak şu düşünceyi çağrıştırır: geçmişte haram paranın gücüyle hacca gidip, paranın kaynağını aklayarak, bundan sonra “hayır-hasenat” ve üretim-yatırım ile uğraşmayı düşünüyorum” çabası…. olsa da, egemenliği pekiştirmek için daha da kurnazca bir noktaya götüreceği bellidir. Temel olarak liberalizmin tezi, “ekonomi alanında kendiliğinden oluşan bir doğal düzenin varlığı” iddiasını taşıyor. Bu düzenin güvenliği için ise, devletin küçülerek, bir “gece bekçiliği ve sınır muhafızlığı” düzeyine indirgenmesi isteniyor. Denetim mekanizmalarının ve homojenliğin sıfır olduğu bir başlangıçta bu teklifi sunarken, “ilkesinde bulundurduğu “homojenlik” aslında, kendine benzer ve aynı fırsatları kullanma gücü olabilecek birkaç rakibin varlığını, oyunun kuralı sayıyor. Tıpkı doğadaki vahşi yaşam gibi, “mal-mülk güçlünün hakkıdır” anlayışına kilitliyor düzeni. Kendi gibi güç edinmişlerle dünya “değer” bölgelerini anlaşarak ya parselliyor, ya da”rekabet” adı altında kıran-kırana (yok etmecesine) savaşıyor. Doğadaki vahşi yaşamdan daha geride olmasının belirtileri de, “biriktirme tutkusu”dur. Doğadaki en vahşi hayvan bile zayıfın ağzından aldığı bir avı yedikten ve doyduktan sonra, kalanını terk edip, uysallaşıyor da; bunların “İD” dürtüleriyle, doyduktan sonra da onu stoklama ve onunla toplum üzerinde egemenlik sağlama ihtiyacı hissediyor!… Liberaller, dünyayı bir metalaşma ve pazarlanma kıskacına sokmaya çalışan ideolojileriyle, emeği, dolayısıyla insanı da bir “meta” sınıfına sokuyorlar. Özetle, Liberallerin bireysel özgürlükten anladıkları, “iktisadi özgürlüktür”. İktisadi özgürlüğe erişildiğinde, bireysel özgürlükle- toplumsal özgürlük çelişmeye başlar. Birinin kazanması, diğerlerinin kaybetmesine bağlıdır. Sonuçta servetin gücü, politikayı da “toplumasal yapıyı da servet sahiplerinin sürekli çıkarına kullanacak şekilde biçimlendiriyor. Paradigmayı bu bir avuç azınlık belirleyince, toplum da kendi çıkarının farkında olamıyor, başına gelen önlenebilecek felaketleri bile “kader” gibi algılayabiliyor. Çoğunluğun emek değeri gibi, yasalarda, doğal kaynakların kullanımı da elinde güç olanların emrine ve çıkarına terk ediliyor.
* * *
FORUM TARTIŞMALARINDAN SÜZMELER: Solu “servet düşmanı” olarak tanımlama çabası, yüzeysel bir demagojiden ibarettir. Oysa, “sevet düşmanlığından, EMEK DÜŞMANLIĞI nın (alınteri gaspı)sorgulanması daha öncelikli olması gerekir. Çünkü mağdur olan sermaye değil, emektir. ” Servet düşmanlığı” yerine “servet egemenliği düşmanlığı” dersek, “asıl anlamın” üzerindeki örtüyü kaldırmış oluruz. Toplumsal ittifak, özgür bireylerin iradelerinin, gönül birliği ve eşitlik ilkesiyle yan yana getirilmesidir, üst üste değil. İnsan sosyal bir varlıksa (başka da yolu yok), toplumsal uyum kriteri oluşturması, toplum iradesine “teslim olmak” değil, özgürlüklerin yaşama uyarlanabilecek akordudur. Solun “kabesini ve kutsalını” (varsa) kabul etmiyorum. Bizler /%85’imz) birbirimize benzeriz aslında. Ama dış koşullanma ve özentilerle, umutla, hayalle, sözverilerle vs bir avuç azınlığa özenme hayaliyle yaşarız! Bu bir arızalı durumdur. Eşitlik sağlayabilecek toplumsal düzeni gökten beklemeyeceğiz. Sol bir avuç çıkarcının pompaladığı ahlakı red eder. Bu açıdan, sol “ahlaksızdır”. Ancak, “temel hakları hiçe sayan” değil tam tersine, temel haklar üzerine kurulmuş bir bakış açısıdır. Solun otokontrol mekanizması dediğimiz “anarşizm”i doğru kanaldan keşfetmişseniz eğer, “emir merkezli” bir düşünce olmadığına inanırsınız. Evet, sosyalizmin “komünizm” gibi bir ütopyası olduğu halde, Liberalizmin de bir ütopyasının olduğunu biliyoruz. Tüm yaşamsal faaliyetlerin “homojen” olması ütopyası gibi… ama köprüleri farklı.. hayatı verimli kılan, “toplam fayda GRFİĞİNİ” çizmek şart oldu. Orada göreceğiz ki, Liberalizm-kapitalizm’in toplam üretiminden, sosyalizmin toplam üretiminin daha fazla olabileceğini…. Aradaki en önemli farkın da, kapitalizmin, “işsiz potansiyelini”, emeğin ücret rekabetini önlemesi açısından gereklilik olarak görmesi. Bir de sosyalizmde, elde edilen değerlerin daha (eşite doğru) yaygın dağılımını sağlayacaktır. Tanrısallaşmak” hamlesi, kolektif bilince meydan okumak dürtüsünden yola çıkar hep. Öyle ki, yalnızlığı (tekliği) seçen yalnızca tanrılardır. Bireyin servet ve egemenlikte bencillik tutkunluğu ise, tanrınıntaklitinden başka bir şey değildir. Bu nedenlerle, kolektif bilinç daha çok, tanrıyı kendi haline rahat bırakmayı gerektirir. Yoksa her başıboş bilinçsizlikten tanrıyı sorumlu tutmak gibi bir tembelliği de yoktur; (kader ve şer gibi). Bu yüzden martıların en yüksekten uçanlarıyla, servet yığınağı yapanların yalnızlığı, tanrılığı yüksekte arama sanrısından başka nedir? Aşırı zenginlik bu yüzden yalnızlıktır. Tanrı mutsuz mudur yalnızlıktan bilinmez ama, taklitçilerinin ölümden aldıkları acı bile, yaşamlarındaki toplam mutluluğu borçlu çıkaracak güçtedir.Bu “yoksulluk mutluluktur” olarak algılanmasın. Katlanılması zor olan yoksulluk değil, -daha çok-yoksulluğun nedenleridir. Bilimsel sosyalizmin nefret ve intikam üzerine yürütmez mücadelesini. Ancak hukuku ve hümanizması vardır anladığım kadarıyla. Nefretinin olmaması, başkalarının alın terini “cukkalayarak” servet edinenlere torpil geçeceği anlamına gelemez. Eğer, elinizde bulunan mülkiyet, ulusal servetin kişi başına düşen miktarını aşmıyorsa, müdahale etmek uygun düşmeyecektir. Hele inanç ve fikirlere hiç müdahale edilmemelidir. Sadece geçiş dönemlerinin biraz sancılı olabileceğini hesaba katmak gerekir. Yoksa, “İd duvarını” aşmak pek de kolay olmayacaktır. Stalin’i aşmış olacağımızı düşünüyorum şimdilik. Her ne kadar onun gerekli olduğunu düşünen dostlar varsa da… Onlarla anlaşmak zorunluluğu, her bireyin bu dünyadaki yaşama hakkını olabildiğince incitmemek zorunlu görülmelidir. Bilimsel sosyalizm, her alandaki düşünceyi “vahiy” katılığında görmez. Söz konusu sosyalizmin toplum projesi olarak getirilmesinde yöntemler bilimsel ve dedektif olmalıdır, nefret yüklü değil.
>Bu şiire göre uygarlığın neresindeyiz? —————————————————- CA(İ)N ŞİİRİ
Davacı zengin, davalı yoksulsa Zenginden yana işler yasa Davacı yoksul, davalı zenginse Davalıda kalır yine nizalı arsa Davacı da davalı da zenginse davada Özür diler çekilir aradan kadı Davacı da davalı da yoksulsa, bak, Sade o zaman işte yerin bulur hak
Can Yücel —————————————————– Günümüzün uygarlığı bu şiirin,
a-başında b-ortasında c-sonununa yakın d-bu şiiri aştı artık, hükümsüz….
Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından hepimiz öfkelendik ve OMUZ OMUZA verdik. Yalnız olmadığımızı, yüz binler olduğumuzu görüp umutlandık.
Irkçılığın, savaş çığırtkanlığının, tahammülsüzlüğün, işsizlik, yoksulluk ve adaletsizliğin ulaştığı tehlikeli boyutlar karşısında sadece cenazelerde omuz omuza veriyor olmaktan şikayetçiyiz. Özgürlük, eşitlik, demokrasi, adalet, halkların kardeşliği, barış ve refahtan yana olanların sesinin daha yüksek çıkmasını arzu ediyoruz.
Hepimizin, her sol parti ve sendikanın sahip çıktığı ortak taleplerimiz var ve bu taleplerin Meclis kürsüsünden dile getirilmesini istiyoruz.
Bugünkü koşullarda hiç bir parti yada grubun bu başarıyı tek başına elde edemeyeceğini gören biz aşağıda imzası olanlar, hiç bir savaş iznine, özelleştirmeye, ayrımcı yasaya oy vermeyeceğini, bunlara karşı TBMM’de bizleri temsil edeceğini ilan eden, patronların, generallerin, bürokratların, atanmışların, IMF’nin değil; ezilenlerin ve emekçilerin sesi olmaya söz verecek emekten, kardeşlikten, özgürlükten ve barıştan yana olan ortak bağımsız adaylar aracılığıyla seçime hazırlanmak istiyoruz.
Ayrıntılarda boğulmayan, sadece üzerinde ortaklaştığımız temel noktaları dile getirecek bir bildirgeyi imzalayacak ortak adaylarımız olursa yüz binlerce kişinin sandığa gitmeme ya da CHP’ye oy verme açmazından kurtulacağına inanıyoruz.
Ortak adaylarımız,
IMF ve Patronlara karşı emekçinin yanında yer almaya,
Savaşa ve her türlü sınır ötesi askeri operasyona karşı çıkmaya,
Kürt sorununun askeri değil barışçıl siyasi çözümünü savunmaya,
Halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşliği için çalışmaya,
Atanmışlara karşı demokratik olarak seçilmişleri korumaya,
Yasaklara karşı özgürlükleri savunmaya,
Bütün dinsel, mezhepsel, cinsel, etnik ayrımcılıklara karşı ezilen, baskılanan grupların sesi olmaya,
Irkçılığa ve ayrımcılığa taviz vermemeye,
Kadın hak ve özgürlüklerinin yanında yer almaya,
Çevresel yıkıma karşı durmaya
söz vererek ortak taleplerin savunucusu ve sesi olacaklarını ilan etmelidirler.
Bu adımı destekleyen bütün parti ve kurumlar bu adaylara desteğini ilan etmeli ve bütün gücüyle seçim kampanyasına destek vermelidir. Bütün adayların kullanacağı ortak afiş, bildiri vb araçlar oluşturulmalı, bu araçlar, parti-kurum ayrımı yapılmadan hep birlikte kullanılmalıdır.
Sokakta ve sandıkta, emek, barış ve demokrasi mücadelesini, umudu yükseltecek, yüz binleri heyecanlandırabilecek, hepimizin gönlünden geçen böylesi bir alternatif yaratma sorumluluğundan kimse kaçmamalıdır
————————————- Kapitalist Yönetim Örgütlenme piramiti
Bir işyerinde kapitalistörgütlenme modeliyle, enaz maliyetle, en fazlaüretimin, en kısa zamandagerçekleştirilmesiamaçlanır.
Böylece işyeri sahibine, (pazarlamafaktörü’nün de başarılı olduğunu varsayarsak)maksimum kar sağlanacağı düşünülür.
Yönetim örgütlenme piramitinde görüldüğü gibi,en altta işgören. Onun “sırtında” işgörenlerin arasından seçilen nezaretçi ve hepsinin sırtında kapitalizmin mantığına uygun olarak üst yönetim Patron vekillerivardır.
İşyeri sahibi, kasanınbaşında ve tek amacı kar dır. Burada çalışanların aldığıücretler yarattığı değere değil, kasaya yakınlığına göre değişmektedir.
Çalışan-amir arasındaki iş ilişkileriyle, zorunlu–sahte- saygı, itaat
ve kölelik ruhuna uygun davranışa alıştırılmaktadır.
İşgörenler mutlu oluyormuş gibi göründüğü sürece işinde kalabilmektedir.
————————————————————————————– Kamu-Kapitalist yönetim örgütlenme piramiti
Kamu işyerleri her ne kadar sosyal amaçlı kurulmuş olsa da yönetim piramiti, kapitalist modele göre örgütlenmiştir. Ast-üst ilişkisinde disiplin, otokratik ve itaat kavramı dikkate alınarak kurulmaktadır. Yönetim piramiti böyle öngörse de, disiplin ve itaat beklentilerini çalışma başarısı değil, çeşitli çıkar ilişkileri belirlemektedir. Çıkar ilişkileriyse başta siyasi taraftarlık, hemşericilik, işyerinden avanta koparma ve suç ortaklığı ve bundan faydalanma isteği vs. çerçevesinde gelişir. Kamu işyerleri “arpalık”olduğundan, üst yönetimin iş organizasyonu, araştırma, geliştirme, denetleme, pazarlama gibi kaygıları bulunmamakta. İşgörenler, zaman periyodunun dışında gelişi güzel, belki de onyıllar önce hazırlanan bir üretim programını geleneksel olarak sürdürürler; önünde buldukları görevi yerine getirmektedir. Değişen koşullara göre iş planı önemsenmez. Geleneksel olarak bir işçiden beklenen görev, bir başka işçinin ona iş hazırlamasına bağlı olduğundan, bir başka işçi de diğerine iş hazırlar.
Üretimin son aşamasındaki bu yapılanma geriye doğru gidildiğinde, kolay ve torpilli işçilerin yığınağı haline gelmiş birimler görülür. Burada bir işçinin yapacağı iş kadrosunda on kişinin istihdam edildiği görülmektedir. Üst yönetim, siyasi beklentilerinden dolayı, çalışanların en az yarısını, üretimden soyutlayarak, partisine taban nüve oluşturur. İşten kaytarma noktalarını dolduranlar, siyasetçilerin oy deposu denilen yer burasıdır.
————————————————————————-
Demokratik (özyönetim) örgütlenme piramiti
Sosyalist yönetim piramiti de diyebileceğimiz bu modele, şekildeki gibi kimse kimsenin sırtına basmamakta, her çalışanın ayakları yerde, işbölümü ve uzmanlık esasına göre iş ayrımı yapılmaktadır. Sermayenin hem para, hem de politik iktidarı yere yatırılmış, her çalışana birbiriyle ve hedef noktaya yarış fırsatı yaratılmıştır. Burada başarılı olmanın hareketi yükselme değil, ilerlemedir. Hayat ileriye doğru yaşandığından çalışanlar birbirlerinden soyutlanmamakta; varlıkta ayrıcalık mutluluk nedeni olmaktan çıkarılmaktadır.
Özyönetim, bir işyerinde işbölümümün demokratik esaslara göre paylaşılması ve somut faydaların çalışanlara adaletli dağıtımıyla motivasyon oluşturma anlayışı sağlar.
Öz yönetimde işletme müdürü, yönetim kurulu, denetim kurulu ve yönetim konseyi, işgörenlerin kendi aralarından seçtikleri kişilerden oluşur. Burada üretim araçlarına sahip bir işveren kesimi yoktur. Mülkiyet çalışanlara da ait değildir. Sosyal mülkiyet söz konusudur. Örneğin; işyerinin karından çalışanlara refah payı (ve özendirme payı) verildiği gibi, aynı bölgede tüketici konseyleriyle iş birliği içinde, istihdamı yaratacak yatırımlar desteklenir ve yapılır.
Çalışan kişinin kendini üretim araçlarına tutsak olarak görme ve yabancılaşma duygusu, diğer yönetim modellerine göre büyük ölçüde kalkar. Topluma mal olmuş araçları toplum için kullanmanın, çalışana çalışma mutluluğu verdiği savunulur. Bunun sonucunda verimlilik arttığı gibi, çalışanın morali de yükselir.
Kamu ve özel sektörlerin tam arasında bir yerde bulunan yapı, çalışanlarının kendi kendini yönetmesi (özyönetim) bakımından sağlıklı bakış açıları getirmektedir. Özyönetimin, geleneksel iş yönetimi felsefelerine göre daha umut vadeden bir seçenek olduğunun farkına varanlar giderek artmaktadır.
SONUÇ:
Kapitalist üretim modelinde toplam fayda, patronun bütçesine giren-çıkan arasındaki pozitif farka göre belirlenirken,
Kamu-kapitalist üretim modelinde geçinecek kadar iş sahibi olunmanın, hükümet partisine tekrar oy vermek için bir cazibe merkezi durumundan öte işlevi yoktur.
Her iki modelde de çoğunluğa varlık sağlamak yerine, sürekli umut sağlamak daha ucuz ve bağımlılığı artıran taktik olarak bakılır.
Öz yönetimde ise, yerel birimlerin özerkliği ile başka yerel birim kümelerinin (konseyler) arz-talep ilişkisi, üretim stratejisinin itici gücü olmaktadır.
Öz yönetim modelinde de bireyin zenginleşmesine fırsat vardır. Birey bu zenginliğini iki amaçla değerlendirir: Birincisi, yaşamını kolaylaştırabilecek tüm olanakları ekonomik gücü ölçüsünde sağlar. Kültürel ve sosyal gereksinimlerini dilediği kadar karşılar.
Tek yapamayacağı faaliyet, yaşamını aşacak (ölüm sonrası) zaman için biriktirme yapamayacaktır. Bu düzeye gelecek varlıklar, yaşayan neslin konforuna harcanacaktır.
Yeni doğan bir çocuğun bile temel gereksinimleri hazır olmuş olacaktır.
Burada belli bir düzeyden sonra, çalışma mesai süreleri kısılırak, sosyal yaşama daha fazla zaman yaratılmış olunacaktır.
Dolayısıyla, diğer düzenlerin bileşke (ortalama) refahından,Öz yönetim sisteminin refahı daha üst noktada olacaktır. Çünkü, burada “EGO”ların tatmini(sizliği)ne gidecek yatırım, toplumsal refahın alt yatırımına harcanacaktır.
Kapitalist ve kamu-kapitalist üretim modelinde, (şekildeki gibi) gelirin karşılığı yaşam düzleminden tepeye doğru akarken, “özyönetim üretim modeli”nde gelir, yatay, yani yaşam düzleminde kalmaktadır ki, bütün insanların erişebileceği bir düzlemdir burası.
Kamu ve kapitalist yönetimin tepeye topladığı getirilerin önemli bir kısmı asalakların geçimi ve konforuna harcandığı için, geriye dönen kısmı kamuda azlarak yok olmaktayken, kapitalist özel mülkiyette stoklanmaya gömülmektedir.
Cumhuriyetforum’da, değerli dostum dr.ekinci ile tartıştığımız, Cumhuriyetforumun (şimdilik) kapanmış olması nedeniyle yukarıdaki ÖZYÖNETİM konusunun kritiğini buraya tekrar alıyorum.
QUOTE
“Sunulan özerk yönetim Çok ortaklı Anonim Şirket’e (A.Ş) benzemektedir.” / drekinci,
Hayır, anonim şirketlerde sahipler üretüm sürecine katlılmazlar. Onlar, kendilerini temsilen bir “koordinatör sınıf” oluşturarak işlerini yürütürler. İşlerinin bir kısmını, mevcut düzen içerisinde taşeronlara da yaptırırlar.
“Böyle bir şirketin sahibi tüm çalışanlar olacaktır diyorsunuz.”/ drekinci,
Hayır böyle de demiyorum.
“Bu sistemde üretim araçlarına sahip bir işveren kesimi yoktur. Mülkiyet çalışanlara da ait değildir. Sosyal mülkiyet söz konusudur.” Demişim.
“Yani bir şekilde kurulmuş bir şirkete yönetim biçimi öneriyorsunuz”/ drekinci,
Mevcut sisteme hizmet eden, onun işini kolaylaştıracak bir öneri değildir bu sistem. Kaldı ki, üretenlerin özne (yönetimde) olmadığı bir (kapitalist) sistemde, öz yönetimden söz edilemez. Ancak, “Japon modeli” dediğimiz “kalite kontrol çemberi” modelleri uygulanabilir ki, avanak kitleler bunu hazmedebilir ancak. Çünkü, sektör başarılı olup da karını artırdığında, üreten sonuçtan pay alamazken, sektör zarar ettiğinde bedelini daha çok çalışanlara ödettirirler.
“Halbuki bu şirketi kim kuracak? Nasıl kurulacak? Kaynaklar nereden bulunacak? Çalışanları kimler olacak? Bu soruların cevapları önemlidir”/ drekinci,
Evet önemlidir ve de up uzun bir konudur. Zaman içinde burada açmayı umuyorum detayları.
Kısaca değinirsek, bu sistemin erdemleri öncelikle emekçiler tarafından, (hiç olmazsa teorik yanı) anlaşılmalı. “Şirket” sözcüğü yerine, “kolektif mülk” deyimi kullandığında, amacının özüne uygun olduğu daha kolay anlaşılacaktır.
En küçük birimden en tepedeki devlete kadar olan kademelerde KONSEYLER BASAMAĞInın, üretim, yatırım ve denetim etkinliklerinin içinde olduğunu düşünürsek, sorularınızın cevabını da basit yoldan vermiş oluruz.
Yorumunuzun geriye kalan kısımları, mevcut şistem içerisinde “öz yönetim” düşünülmesi varsayımına dayandığından, kaygılarınızın da geçersiz olduğunu düşünüyorum.
Mevcut özel ya da kamu iş yerlerindeki çalışanların örgütsel yapısı bilindiği gibi, üç sınıftan oluşmaktadır: üreten, yöneten ve sahip. Burada yöneten (koordinatör) sınıf, sahip adına bütün kararları alır ve uyguLATIR. Klasik üretim-yönetim modellerinde böyledir. Ancak, modern denilen üretim-yönetim biçimlerinde, “kalite kontrol çemberi” modeli uygulanmaya çalışılır ki bu, “öz yönetim” sisteminin kötü ve sahte bir kopyasıdır.
İsdemir’de özelleştikten sonra uygulanan sistem budur. Uygulanmaya çalışılan desek daha doğru olur. Çünkü, çalışanların önceden torpil ilişkileriyle yetkilendirilmiş mekanizmayı bozabilmeleri çok güç olacaktı ve de öyle oldu. Üst kademedeki 5 profesyonel yöneticinin çabaları, aşağıya inene kadar büyük oranda aşınmaya yüz tutmuştur. Bu durum da gösteriyor ki, asıl öz yönetim modelinin sağlayacağı demokratik katılımcılık (ürettiğini yönetme) anlayışı bir kültür ya da toplumsal proje disiplini olarak yerleşmedikçe sonuç yine acımasız yıkımlara neden olacaktır. İsdemir de de maliyet düşürme ve sendika üyeliği nedeniyle aynı yönetim, binlerce insanı işten atmıştır.
Kapitalist Yönetim Örgütlenme Piramidi ile Kamu Kapitalist Yönetim Örgütlenme Pramidi alt başlık yazı içeriklerinde, kasaya yakın bir yerde hanedanlık ve onun üyelerinin durumları gözden geçirildi sanırım
Kapitalist yönetim piramidinde en tepede duran üst yöneticiler, en fazla para alanlardır. Görevleri de aşağıdan yukarıya para aktarma faaliyetini yürütmektir. Bunu alttakileri çalıştırarak ve kontrol ederek yaparlar. Sektör sahibinden aldıkları yetkiyle, hem üretim yatırım-satış faaliyetini yürütürler, hem de alttakileri en ucuz çalıştırmanın (baskı dahil) her türlü taktiğini geliştirirler. Az yorulurlar ama çok para alırlar. Bu sektörde kasanın en tepede olması ve kendilerinin de kasaya yakın durmasının anlamı şudur: İşletmenin tek amacı (ne pahasına olursa olsun) kar’ını yükseltmektir.
Kamu*kapitalist sistemde ise, amaç işsizliği önlemek diye tanımlansa da, torpil ve iktidar partisine taban oluşturma amacı önceliği alır. Burada da hak edilmemiş kazançlar öncelik almıştır. Şekilleri incelerseniz görülür ki, piramidde çalışanlar en altta, diğerleri çalışanların üstündedir. İsdemirde haftalık demiryolu bakım çalışmasında, çalışan bir işçinin başında üç amirin beklediğini gördüm. (Mühendis, ustabaşı, postabaşı). Daha bunun üzerinde baş mühendis, ünite müdürü, gurup müdürü, müdür yardımcıları, genel müdür… diye sıralanır. Aynı işin denetçiliğini yaparlar. Bu durumlar kamu kuruluşlarında görülen alışıldık durumlardır.
Demokratik (özyönetim) Örgütlenme Pramidi alt başlığı içeriğinde ise eşitlik, hak, hukuk ve adalete uygun insanca yaşama ön görülmektedir. Bilmem yanlış mı düşünüyorum?/ drekinci,
Özyönetim modelinde ise, dediğiniz amaçlar edinilmektedir. O üçgen piramidin tepesinden tutularak, yan yatırılmış bir konum alır. (şekildeki gibi). İşte DEVRİM budur. O zaman ne olur? Çalışanların ayakları gibi, koordinatörlerin ayakları da yere değer. Yani, onlar da üretim faaliyetlerinde yalnızca TARİF ve komuta ile yetineceğine, elini taşın altına sokarak, yani örnek olarak iyi üretmenin kılavuzluğunu yaparlar. Bu modelin piramidi elbette üç basamak olarak kalmayacaktır, (üst yönetim, nezaretçi ve işçiler olarak). İki sınıfa inecektir: işçiler ve konsey üyeleri olarak. konsey üyeleri aynı zamanda üretimde de bulunacaklar. Belli zaman dilimlerinde raporların ve görüşlerini bildiren toplantılara katılacaktır. Konsey üyeleri sabit olmayacak, işinde ehil olan ve sorunlara hakim olanlar arasından çalışanların oyu ile seçilecektir.
Öz yönetimden amaç belli kesimlerin parasının miktarını artırmak değil, kazanılmış olan paraların, öncelikle bulunduğu bölgenin ekonomik ve sosyal gereksinimlerini karşılayacak yatırımlara harcamak olacaktır. Özyönetimin konsey halkaları ve onların aldığı kararların faydalı etkileri, göle atılan bir taşın kenara doğru yaptığı halkalara benzeyecektir. Sorunları çözüm aşamaları, içten dışa doğru ve ulus aşırı boyutlara kadar çıkacaktır. Tabi bu ivmeler, denge ve doyum sürecinde yaşanacaktır.
Sevgili zihni
kurulu bir fabrikada, bir işyerinde şu veya bu şekilde üretim organizasyonları düşünülebilir. uygulamaya koyulabilir. Ancak böyle bir fabrikanın kurulma aşamasında kaynak nerden bulunacaktır. Bulunan kaynak fabrikada hak iddia edecektir.
Sn. drekinci, başka bir yazıda önce kamulaştırma demiştim. Öncelikle sosyalist adımın atılması gerekiyor. Üretim araçları ve ulusal servet öncelikle kamulaştırılmalıdır. Daha sonraları, hazır kurulu fabrikaların faaliyetleri devam ederken, bir çeşit “havada ikmal” taktiği uygulanabilir. İş yerlerinin kurlu sermayesi ve genel giderleri bellidir önceden. Ulusal kaynaktan ayrılacak işletme faliyeti asgari fonu, iş yeri konseyinin kullanımına verilecektir. İş yeri konseyi, bu fonu yönetmelik çerçevesinde kullanacaktır. İşyeri kazancından ulusal havuza aktarılacak (bir çeşit vergi) miktarı, günün koşullarına ve makro-ekonomi gereklerine göre uzmanların vereceği karara bağlı olacaktır.
Kimse sermayesini alın fabrika kurun sizin olsun demez./ drekinci,
Elbette, zaten bu düzenin bunalımını aşmak için icat edilmiş bir sistem olarak önermek “uzatmaları oynamaktan” başka anlamı olamayacaktır.
İsdemir devlet aracılığı ile kuruldu. Devletin ve toplumun malı. Bunu çalışanlara da veremezsiniz. Özelleşti. Özel bir patron aldı. Artık tüm karı zararı , üretim organisazyonu, pazarlaması, rekabeti vs bu patron sorumluluğuna girer. Artık burada özerk bir yönetim de kuramazsınız./ drekinci,
Evet, bu durumu bir sosyalizm operasyonu paklar ancak.
Bahsettiğin özerk yönetim. Çalışanların sahibi olduğu üretim aracı ancak üretim kooperatifleri şeklinde olabilir. Böyle kooperatiflerde kaynağı üyeler verse bile çalışan durumda olmaları gerekmiyor./ drekinci,
İşte, sosyal demokrasinin kapitalizme hizmeti bu olsa gerek. Kooperatifçilik örneği… Oysa, sosyalist sistemin ÖZ YÖNETİMİ’nin, bu günkü kooperatifçilik uygulamasından farkı, şu kırmızı cümlenizin tersindeki durumdur. Yani, kolektif mülk ortaklarının çalışma zorunluluğu olmasıdır. Çok iyi bileceğiniz gibi, sosyalizmde çalışmadan kazanmak olmayacaktır. Özel durumlar hariçtir tabi.
Dolayısıyla biraz soyut gibi kalıyor.
Ne dersin
Sevgiler
Burada öz yönetimin ayrıntılarını ve pratik uygulamalarını anlatmak yerine, ana mantığını ortaya koymak niyetindeyiz. Yoksa, elbette her sektörün ve her zaman dilimin dayatacağı farklı koşullar olabilecektir. Bir uzmanlar kadrosunun ince ayrıntıları tartışıp, güncellemesi gereken bir düşüncedir.
Sevgili zihni Bir fabrika veya üretim kooperatifi daha kurulma aşamasındayken mutlaka bir kaynağa ihtiyaç duyar. Bu kaynak ise insanların birikimlerinden sağlanır. Birikimler ise bir başka alanda çalışmanın ürünüdür. (ya bir kapitalistin kapitalist işleyiş içinde çalıştırdığı işçilerin sömürüsüne dayalı birikim olabilir. Veya tek tek çalışanların ihtiyaç fazlası birikimlerinden olabilir. Birincisinde fabrikayı tek bir patron kurabilir. İkincisinde ise pek çok insanın kısıtlı birikimlerinden yaratılan kaynak olabilir.
Sn. drekinci, Burada, Sosyalizme yumuşak geçişten söz ediyoruz. Yutturabilirsek egemenlere. Yutturamadığımız yerde başka seçenekler girmelidir devreye tabi. Bu bağlamda,
“Tüm servetler öncelikle KAMULAŞTIRILMALIDIR” ön koşuluna bağlıyoruz ÖZ YÖNETİM uygulamalarını. Kamunun elinde olan nakitler+kurulu iş yerleri+bunları işletecek teknik iş gücü bilgileri..vs, ülke çapında homojen bir dağılımla paylaştırılacaktır. Devlet, “otokontrol mekanizması” olarak kullanacağı bir kaynağı elinde bulunduracaktır (merkez bankası gibi). Yurt çapında işleyen (üreten) fabrikaların ya da başka sektörün tıkanan yerlerinde, (yerel kaynaklardan sağlanamayacak yardımları) devreye sokacaktır. Bu tür alışveriş arz ve talep işleri, birim konseylerinin bölge konseylerine ileteceği bilgiler doğrultusunda gerçekleşir. Kaynak budur özetle.
Kişiler kurduğu fabrikada neden çalışmak zorunda olsun ki? Zaten bir başka alanda çalışmaktadırlar
.
Fabrikayı kişiler kurmamaktadır ki, çalışmaMA hakkını kullanabilsin? Kolektif mülk demiştik. Üretim aracının ne tek başına sahibi, ne de mirasçısıdır. Sahip olduğu şey, üretim aracının (emeği karşılığındaki) getirisidir.
Birikimleri bir başka alanda bir başka üretim için kaynak olmaktadır. Ve bu kaynaktan dolayı bir gelir elde etmeleri de doğal olmalıdır.
Evet doğaldır gelir elde etmeleri. Ancak, elde edilen gelirden kendisi “zenginleşme ya da refah” payını alırken, servet biriktirme yerine, eline geçmeden, yine içinde bulunduğu konsey tarafından alınacak kararlarla, daha çok istihdam yaratma eylemine girmesi koşuldur.
Şöyle bir örnekle açıklamaya çalışayım pastadan pay alma durumunu:
Bütün çalışanların bir havuzun içerisinde, bir lastik botun üzerinde durduğunu düşünün. Havuz fabrikadır. Bot, üretim aracıdır. Çünkü, üzerinde oturmaktadır. Amaç suya batmadan, (zarar etmeden) yükselmektir. Havuzdaki su ise, üretimden gelen kazançtır.
Bütün çalışanlar aynı havuzda demiştim.
Havuza su akıtan musluğu açıyoruz (çalışıp üretmek). Havuza su doldukça, suyun seviyesi yükselecektir. Suyun seviyesiyle birlikte botlar ve üzerindekiler de eşit yükselecektir. Yükselmedeki hız, girişteki musluğun kapasitesine ve suyun debisine bağlı olacaktır. (yatırım-teknoloji-performans). Havuzdaki su, botları rahat yüzdürecek düzeye (ortalama geçim düzeyi) geldiğinde, hatta havuz suyunun taştığında, taşkın suların, başka yatırım alanlarına oy birliğiyle kaydırılması sağlanacaktır. Taşan suları kimse evindeki tanklarda stoklama yapamayacaktır (kapitalizm).
Bu havuzun fazlalıklarıyla yapılan başka yatırımlardan kar gelmesi gerektiğini söyleyeceksin?
Evet, saadet zinciri bu aşamadan sonra oluşacaktır. Yani, bu ikinci yatırımdan gelen getiriden payını alacak olan birinci havuz sahipleri, yaşam standartlarını bir basamak üste çıkarmış olacaklardır. Aynı zamanda, toplumun diğer işsiz kesimine ÜRETİM ARACI kazandırmıştır. Yani, kazancının ana parası üretime geçtiğinde, ana para topluma terkedilmiş, kazancının belli oranı kendisine akmaya devam etmiştir. Gelir sahibi olmanın ana çerçevesi şudur bu projede:
Kişinin sahipliğine akacak gelirin sınırı, kendi ömrü boyunca yaşayabileceği sınırsız tüketim karşılığıdır. Yapamayacağı tek şey ise, kendi ölümüyle birlikte sahip olamayacağı şey, üretim aracıdır.
Çünkü, üretim aracına sahip olanlar, bir kısım insan üzerinde egemenliğin ilk kurumu kurmuş olacaktır. Bu daha sonraları, (kapitalizmde olduğu gibi) siyasal egemenliğe ve toplumu her yönüyle kontrol altında tutmaya kadar gidecektir.
Başka deyişle biriken servet, daha doğmamış olan nesiller için değil, öncelikle yaşayan muhtaçlar için harcanacaktır. Sistem böyle devam ettiğinde doğal olarak, toplum, yeni doğacak çocukların dahi yaşamsal gereklerini garantiye almış olacaktır.
Sonuç itibariyle. Sosyalist bir kamulaştırma ve merkezi organizasyon şart
.
Evet diyorum buraya da.
Ancak kamulaştırmada adaletsizlik olmaması için kamulaştırılan üretim araçlarını maddi karşılığı sahiplerine ödenerek, kamu tarafından satın alınarak yapılmalıdır
.
Burada katılmıyorum. Çünkü, sosyalizme geçiş bir devrim niteliği kazanacaksa (ki öyle olmazsa yaşatmazlar) servetin geçmişi sorgulanmalıdır. Biraz acıtır ama, eskisinden daha mutlu olma garantisi olacaktır.
Buradaki makaleyi günlerce sonra tekrar gözden geçirdiğimde, aklıma fıkramsı bir “muzırlık geldi. Uydur-kaydır konu kıvamında olsa da, mizah edebiyatına hizmetim olsun istedimJ
Olayın aslı seksenli ya da doksanlı yıllarda ABD’de geçer ama, Ülkemizdeki benzer parçalarla bir araya getirdiğimizde, mizaha giden bir yol haritası çıkabilir düşüncesindeyim.
Lorel Badbit (Yanlış yazmış olabilirim), kocasının çapkınlığından kıskançlık krizlerine girmiş. Bir çözüm düşünmüş günlerce, aylarca; bu adamı “nasıl kendime bağlarım da, uslandırırım diye.
Doktora gitmişler, adam “hiper aktif” bir hormonal kapasiteye sahipmiş.
Kadıncağız için bütün ikna edici yollar bitmiş. Artık sinir krizleri ve bunalımlı günler yaşamı anlamsız kılmaya başlamış.
Bir gece, yine uykusu kaçtığında, bir çözüm düşünmüş. Kocasını o günün akşamında bir uyku hapıyla komaya sokup, erkeklik organını kökünden kesmeye karar vermiş.
Ve dediğini yapmış.
Böyle bir olayın kamuoyuna ilk kez taşmış olması, hukuksal, psikolojik, sosyolojik, edebiyat, ahlaksal, etik, metik… ne varsa yaşam kurallarına dair, her konuya vurulmuş.
Bizde de bu konuda çok şey yazılsa da, Aziz Nesin’in dedikleri hiç unutulmayacak cinsten.
Üstad, herkes bir şeyler diyor, sen ne diyorsun bu işe? Türk erkekleri karısını aldattığında, Türk kadınları böyle mücadele ve cesaret örneği verebilirler mi (cinsel organı kesme eylemini) yoksa, “kuma” dayatmasını sindirmeyi mi daha çok yatkındırlar?
Üstad, beklenen cevabı verir,
TÜRK KADINLAR ASLA BİNDİĞİ DALI KESMEZ.
Nasreddin Hoca’ya göre, TÜRK ERKEKLERİ BİNDİĞİ DALI KESİYOR, ama daldan düşeceğini ve öleceğini bilmiyor.
TÜRK KADINLARI İSE BİNDİĞİ DALI KESMİYOR ama, kesmediği yerde düşe-kalka bir ömür sürdürüyor.
ÖDP olarak, “10 yıllık deneyimiz, bize aTaletle hamaset arasındaki ilişkiyi ortaya koydu. Atalete düştükçe hamasetin oranının yükseldiğini gördük, örneğin, CHP’nin 6 okunu neden benimsemiyoruz? Çünkü bu Partinin 1931 yılındaki 3. Kongre’sinde, tespit edilen ilkelerin bugünü açıklamada bir şey ifade etmediğini görüyoruz da ondan. Bizim de aynı duruma düşmememiz gerekmektedir. Pireleri cam fanusa koyan bir bilim adamı, zemini ısıttığında 30 cmlik cam tabana can acısıyla zıplayan pirelerin bir süre sonra sadece 29 cm kadar zıpladıklarını saptıyor. Bunun üzerine fanusun üstünü açıyor, ama pireler daha fazla zıplayıp çıkmayı düşünmüyor bile. Ortada bir engel olmamasına karşın, zihinlerinde yarattıkları engelleri aşamıyorlar.”
Bu Partinin 1931 yılındaki 3. Kongre’sinde, tespit edilen ilkelerin bugünü açıklamada bir şey ifade etmediğini görüyoruz…/”Ufuk Uras
Meselâ 1934 Parti Kongresi’nde C.H.P. Umumî Katibi Recep Bey (Peker) şöyle konuşur:
“Halkçılık bir klişeden ibaret değildir. Halkçılık çok ehemmiyet verdiğimiz bir noktadır”.
“Türkiye’de sınıf yoktur. Sınıf kavgası yoktur. İmtiyaz yoktur. Mıntıka taassubu, derebeylik, ağalık, aile, cemaat imtiyazı fikirleri yoktur.”
Ama bu sözler yine Şevket Süreyya’nın dediği gibi, gerçeğin herhalde tam ifadesi değildi. Türkiye’de elbette ki sınıflar vardı. Derebeylik münasebetleri, ağalık, şeyhlik, aile, cemaat imtiyazı vardı. Bizce bunları gidermek için de “İnkılâpçılık” ve “Devletçilik” ilkeleri evvelâ parti programına, sonra da Anayasa’ya girmiştir
Yıl 2007, demek ki “İnkılâpçılık” ve “Devletçilik” te bir işe yaramamış!
Bitki Olacaksam Çayır çimen olayım Aman baldıran değil Yol altında kalacaksam Gelin arabaları geçsin üstümden Çelik paletler değil Üstümde çocuklar koşuşsun Ne kaçan ne kovalayan Askerler değil Kerpiç yapacaksanız beni Okullarda kullanın Ceza evlerinde değil Soluğum tükenmez de kalırsa Islık öttürsünler Aman ha düdük değil Kalem yapın beni kalem Şiirler yazın sevgi üstüne Ölüm kararı değil Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında Sakın ola ki Silahlarda değil. ————————————————————————————
AKP hükümetinin dışişleri bakanı Abdullah GÜL’ün Cumhurbaşkanı adaylığına karşı tavır alanlar kaygılarını her yoldan dile getirmeye başladılar. Başbakanlık ve Meclis Başkanlığından sonra, bir de Cumhurbaşkanlığı’nın, “milli görüşçü” kadronun eline (demokratik yollardan) geçmesi, “sıra Genelkurmay Başkanlığına mı geldi” kaygısını yarattı.
AKP çevresi, bu bildirinin anti-demokratik bir davranış olduğunu savunurken, Laik çevre ile birlikte Genelkurmay da, AKP zihniyetinin mevzi kazanmalarının, kaygı verici olduğunu dillendiriyorlardı. Bu düşünceler, AKP kurmaylarının geçmişteki politik belgelerine dayandırılıyordu.
Hangi taraf haklıydı?
Demokratik Sosyalizm düşüncenin penceresinden bakıldığında, görebildiklerimi aktarmaya çalışıyorum.
Yaşamımın bir bölümünü “Milli Görüş” camiasının içinde geçiren biri olarak, hatta şu an bile ailemin (ve sülalemin) aynı görüş içinde olduğunun hassasiyetiyle yorumlamaya çalışıyorum.
“Mili Görüş” içeriğinin “şeriat sistemi”ne kapı aralayan bir proje olduğu bilinmektedir.
Bunun yanında, TC.’nin, yine Mili görüşün kaynağı olan Osmanlı yönetim ve toplum modelini, DEVRİM ile etkisizleştirerek kurduğunu da biliyoruz.
Günümüzdeki LAİK-ANTİLAİK sürtüşmenin kökünün, TC Devriminin, rövanşı-koruması mücadelesi olduğunu bilsek de, adını anmadan sürdürülen bu savaşın kör düğüşüne dönüşmesinin iki nedeni vardır:
Birincisi, sorgulanması ölümüne (ölüm fetvalarıyla ve cehennem korkularıyla) yasaklanmış olan din kavramının, bu sürtüşmelerde siper olarak kullanılmasıdır. Kaldı ki, okuryazarlığın önemsenmediği toplumlarda her değerin din ölçüsüne vurulmuş olunması, başka bir kavramın (yeniliklerin) anlaşılabilmesi için, felsefi bakışın dışlanmış olmasıdır.
Burada laikler, devrimin ruhu gereği, egemenliğin kilit noktalarını paylaşmak istememektedirler.
İkincisi, asıl ateşli gücü elinde bulunduran TC ordusunun devrimin son nokta koruyucusu sıfatının aşılamamış olmasıdır. Burada, olası darbelerle, hazır kazanılmış sivil mevzileri yitirmek istememek düşüncesidir.
Birinci şık laikleri bağlamaktadır, kinci şık ise, şeriatçıları…
Laikler dinin, toplumun sosyal yaşamından çıkıp, bireysel tercihlere yerleşebileceği umudunu beslerken, din adına legal ve illegal örgütlerinin, cehaleti, parayı, yoksulluğu, ölüm fetvalarını… devreye sokarak, tersine etkiyi daha çok güçlendirmektedirler.
Atatürk ve arkadaşlarının en çok zorlandığı durum, modern toplum modelini ve hukukunu, Osmanlı’dan devralınan feodal yapılı bir oluşuma monte etmekti.
Devrim (1920’li yıllar) dünyadaki dengelerin en kritik dönemine rastlamış olması, içerde de bir çok dengelerin değişmesine engel olmaktaydı. Bu karmaşada, batıdan alınan, ancak uygulamada düşüncenin kendi doğasına uymayan bu hareket, kendi içinde birçok sakıncaları da beraberinde besledi.
Birinci Meclisin içinde, Atatürk’ün çok partili demokratik sistem özlemiyle, farklı görüşlerin siyasi parti kumasına fırsat vermesi, zorlama demokrasinin örneklerini sergiliyordu. Öyle ki, bu fırsatları ilk değerlendiren (bu gücü kendinde gören) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) ile daha sonra onun yerini alan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF), Osmanlı gelenekçiliği ve kompradorluğunun çıkarlarını temsil etmekteydiler. Bu yüzden, Kemalizm ile üstü örtülü çatışma içine girerek, Karma ekonomik modelin özel teşebbüs-liberal yanını temsil etmeleri, günümüze kadar süregelen “burjuva –kapitalistleşme” tercihindeki fiyaskonun çekirdeği olmuştur.
Sermaye egemenliğini elinde tutanlar Kemalizm ile uzlaşırlarken, Teokrasi yönetimini tekrar egemen kılma anlayışında olanların düellosu günümüze kadar süregelmiştir
Oysa, demokrasinin asıl doğası, toplumsal üretim sınıflarının örgütlenmesi ve ortak payda noktalarında uzlaşmayı sağlamasıydı.
Burada Atatürk toplumu, “sınıfsız bir toplum”, yani HALK diye tanımlarken (sanki komünizmden etkilendiği anlaşılırken), Osmanlının feodal beylikleri durumunda olan tarikat temsilcileriyle uzlaşarak, kapitalizmin tohumlarını atmış oluyordu.
Bunun karşısında dengeleri sağlayacak olan emek örgütlenmesinin önü tamamen ve sertçe kesilmiş olmaktaydı.*
Böylece, tam demokrasi ve modernliğin de uçar kanatlarından önemli tüyler koparılmış oluyordu.
Günümüzde yaşananlar ve “kim haklıydı tartışmaları, işin sadece görünen yüzüdür.
Görünen yüzüne bakılırsa, AKP Hükümeti haklıdır. Tarihi süreci ve iç politikanın iç organlarını deşeleyince, yukarıda anlatılan tabloyu dikkate almamak saflık olur. Bu durumda laikler haklıdır.
Sol ayağı sürekli kırılmış bir demokraside, güncel politik tartışmaların odağına LAİKLİK ve TÜRBANDAN başka ne koyulabilir ki?
Gelişmenin asıl nüktelerini “türban özgürlüğü” kapsamına indirgemekle, SOLSUZ bir demokrasi yaşatmaya çalışmanın asıl fotoğrafı bu olsa gerek! Hem de yaşamın birinci önceliği olan REFAH TOPLUMUNU yaratma kaygısı güdülmeden!
Bu forumda tartıştığımız konu, aylar sonra Manken Aysun Kayacı ve Müjde Ar’ın bir tv. kanalında tartışmasıyla, tekrar gündeme geldi. Gazeteci Bekir Coşkun da benzer bir makaleyle dikkatleri üzerine çekmişti. Bu üç çıkışın dış görüntüsü aynıymış gibi algılansa da, aradaki farkı aşağıdaki tartışmada belirtmiş bulunuyorum. Benim yazımın içeriğinde insanları aşağılamak değil, tam tersine, insanların aşağılanmasından kurtulma düşüncesine dayanır.
iş ararken, sistemden payına düşeni isterken, ve devlet dairelerinde torpil mekanizmasının altında ezilirken, (mevcut nüfusun yaşamsal gereklerini sağlıyorlar gibi) çok nüfusa teşvik edilip de sömürmeye elverişli tezgahı kurarken, dışlanması değil midir aşağılamak?
Ne seçim, ne AKP mağduriyeti ve ne de bir yerlerin korunmasına adapte olunacak bir durum vardı. Bekir Coşkun’un hizmet etmek istediği amaç ile, benim vurgulamaya çalıştığım mantık farklıydı.
Kaldı ki, Aziz Nesin’in bir sözünden etkilendiğimden yazmıştım böyle bir (abartılı) yazıyı. Buraya aktarmadığım kısımların oldukça abartılı ve biraz da “gevezelik” olduğunu kabul ediyorum. Ama buraya aktardığım görüşlerin tartışılmaya değer olduğuna inanıyorum.“çuvaldız” lakaplı bir konuk, bu yazının abartılı kısmını (belki eleştirel uslubun kışkırtıcılığına dayanarak buraya aktarmak istemiş. Ama aktaramadığı görülüyor.
Bu nedenle, yazımın arkasındayım ve objektif niyetlerle eleştirilerden ders çıkaracağımı taahhüt ediyorum.
Ancak, bu günkü özel duruma yamayarak, “şeytan taşlama” misyonuna soyunanlarla bu konuların tartışılmayacağını biliyorum. /zihni
Bir odacılık mesleğinde tahsil aranırken,Bir şirket, çalıştıracağı insanda eğitim ararken,Hayatın bir çok alanında eğitim zorunlu tutulurken,Toplumu yönetecek ve yaşamsal geleceğini güvenceye alacak bir hükümetin çıkarılması neden cahil çoğunluğun kararına terk edilsin?Neden cahillik ödüllendirilsin?Cahillik kişinin elinde değil, sistemin çarkında yuvalanmıştır diyebilirsiniz.Öyleyse, bu sistemin çarkına çomak sokmanın da bir ateşleyicisi olsun bu teori. Bu kadar sıradan bir iş midir hükümet belirleme işi?Bilgisiz-kaygısız insanların, kendine yararı olamayanların, hakkını aramayı bilmeyenlerin bu ülkeye yararı olacakları seçmede nasıl doğru karar verebilir? Ehliyet eğitimini almamış bir insana nasıl araba kullanma yetki ve hakkını vermiyorsanız,Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.Çünkü, biri bilgisizlikten dolayı kendi canı ve birkaç canı yok etme riski taşıdığı halde,ikincisi, bir neslin geleceğini yok etme riski taşımaktadır. Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum. Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir.Ehliyetli insanların toplumu yönetmesi, ayrıca cahilliğin de ortadan kalkmasına,toplumun her zaman daha ehliyetli insanlar tarafından yönetilmesine, kalkınmanın ve genel yararın daha hızlı kazanılmasına katkı sağlayacaktır.
5Suat Öztürk { 05.05.07 at 22:09 } Merhaba Zihni Bey, Düşüncelerinize katılmıyorum. Vaktim yok, sadece şunu söyleyeyim: Bir iş, görev vs için yapılacak tercih ya da liyakat gerektiren kriterlerin bulunduğu bir teknikerlik ile kişinin bizzat “kendisini” yönetecek vekilini seçmesini kıyaslamak anlaşılmaz bir mantık hatasıdır. Bu tavır en temel insan hakkının ihlalidir. Bu elitizimin bu topraklarda (da) yeşermesinin sebebi de sanırım fikir sahiplerinin demokrasi ile işbaşına gelebilmelerinin imkansız olmaları.
Bulent Murtezaoglu { 05.05.07 at 22:30 } Bir iş, görev vs için yapılacak tercih ya da liyakat gerektiren kriterlerin bulunduğu bir teknikerlik ile kişinin bizzat “kendisini” yönetecek vekilini seçmesini kıyaslamak anlaşılmaz bir mantık hatasıdır./s.ö.
Hmm, Suat bey bu herhalde aceleniz oldugu icin boyle cikti klavyenizden. Devletin icra tarafindaki insanlar devleti o da kismen yonetiyorlar en nihayet, vatandaslari degil. Vekilin isi de ‘yonetmek’ degil zaten. Sizin ne derece birikimli oldugunuzu biraz cikartabiliyorum, ‘beni yonet abi’ diye kimsenin pesinde dolasacaginizi tahmin etmiyorum. Koyunluk belki hepimizde var, bu insanlarin — ozellikle Turkiye gibi devletin dev oldugu ve siddet kullanan tarafinin dahi kanun icine pek cekilemedigi bir yerde — elindeki guc de az degil, ama pesinen bizim cobanimiz olduklarini soylemeyelim bari.
7Suat Öztürk { 05.05.07 at 22:38 } ) Acele ile çıktığı doğru Bülent Bey. Başka bir iş ile ilgileniyorum şu anda. Evet tuhaf olmuş çok. Anlatmak istediğim anlaşılmıştır diyeceğim ama ona da emin değilim. geniş bir zamanda belki konuşuruz. (Demokrasinin “ehven-i şerliliği” sebebi ile belaltı vurmak kolay oluyor ama alternatif diye öne sürülenler de tam bir açmaz. Bu olmamalı bunu konuşma biçimi. –sizi kasdetmiyorum. Yani ehven-i şer olduğunu bilmeli sonra konuşmalıyız. )
8 çuvaldız { 05.05.07 at 22:53 } Suat bey,Zihni bey’in bu yazısını zamanında okumuştum yukarıdaki yazınızı okuduğumda İzhni bey’in yazısından alıntılar yaparak yorum yazıp sitenize göndermiştim..ve bu yorumumla ilgili de Zihni bey’e de bilgi vermiştim..ama sitenizde iki kez göndermiş olmama rağmen o yorum yok..sonuç itibari ile Zihni bey’in neye cevap verdiği anlaşılamadı..
Yazan: Çuvaldız: Bekir Coşkun’unki de bir şey mi bir ara bir sitede daha zihni sinir bir öneri vardı; “Seçmenlik derecesi nasıl belirlenmeli? 1-diplomaya göre2-(diploma yoksa) genel kültür testiyle verilecek seçmenlik derece belgesine göre,3-mesleğin herhangi bir alanında topluma kazandırdığı ulusal ve uluslar arası düzeydeki başarı belgesine göre,4-en az, 4 kitap yayınlamış olan yazarlık belgesine göre, İlk okuldan prof.luğa kadarki eğitim düzeyinin oy hakkı, (belirli) katsayı tespitiyle, eser yayınlamış diplomasız yazarların prof.lara eşitlenmesi sağlanabilir. Örnek:bir prof.un oyu= dört ilk okul diplomalının opyuna.Bir ilk okul diplomalı yazarın oyu=bir prof.un ouyna=dört ilk okul dipl.”
Bu parlak fikir ile ilgileniyorsanız aşağıda linkini verdim. https://www.blogger.com/comment.g?blogID=31495541&postID=116826788155658207 Ben bunu okuduğumda ağzımı bir süre kapatamamıştım…Allah akıl fikir versin güzel dua da bir de hayırlısı ile kullanmayı da nasip etsin demek gerek! *Baykal’ın otobüsle seçmen taşıma işine gelince; 2007 senesi içinde seçim ödeneği de dahil partilere aktarılacak para toplamı 314 milyon ytl-miş !(buna GP de dahil) *Seçimden sonra hem eski hem de yeni seçilen vekiller Ağustos ve Eylül maaşlarını alacaklar-mış! Ben akılla beraber sabır da istiyorum..
10zihniorer { 05.05.07 at 23:44 } sn. çuvaldız,görüyorum ki, yazının ana amacının dışındaki ciddi olmayan kısımlarla ilgilenmişsiniz. Bunu yine de ciddiye alıp, açıklama yaparak, yerinde imha etmiş bulunuyorum. Ama “zamanında okurken” bu yazıyı, oradan selamsız geçişinizin altında bir fırsatçılık mı aramalıyım? Yazının ana fikri konusunda ne orda ne de burada (peşin yargının dışında) bir fikir vermiş değilsiniz.Suat Bey’in “işleri bitince” belki anlamlı bir bilgi vereceğini umabilirim. Bülent Bey,in ana fikre katılıp katılmadığı net bilinmese de, anlamlı yaklaşım sergilemesini “düşünceye saygısının” ifadesi olarak alıyor, O’na teşekkür ediyorum.
11Yaman Avcı { 05.05.07 at 23:57 } Merhaba arkadaşlar, Zihni bey’in zırvalarını herkes gibi ben de okudum. Yazarına hakaret etmek aklımdan bile geçmez ama yazılanlara “zırva” demketen de kendimi maalesef alamıyorum. İnsan olmanın asgari koşulunu bile anlayamamış birilerinin (Bekir Coşkun’u da bu kategoride değerlendirmek lazım) blog yazarlığına soyunmuş, “çok satan!” gazetede köşe başı tutmuş olmasına şaşırmamak elde değil. İnsan’ın eşref-i mahluk olduğu gerçeğinden bihaber “O kafa” memleketin geleceğine ilişkin ne gibi çözümler üretebilir ki? “O kafa”dan ancak işte bu zırvalar çıkabilir. Zihni bey, hiç olmazsa ABD de olduğu gibi “ikinci seçmen” müessesesini önerseydi bir öneri olarak üzerinde düşünülebilirdi. Bildiğiniz gibi ABD de seçimler iki aşamalı bir süreç olarak gerçekleştirilir. Sürecin ilk aşamasında halkın oylarıyla “ikinci seçmen” ler seçilir. Tüm eyaletlerden seçilen bu ikinci seçmenlerin oylarıyla da temsilciler meclisi ve senato üyeleri seçilir. İnsanları varoluş açısından bile eşit saymayı becermeyen “o kafa” ya bu cevapları yazmakla hata mı ediyoruz yoksa?Selam ve sevgilerimleYaman Avcı
12Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 00:00 } Zihni bey, Bülent Bey,in ana fikre katılıp katılmadığı net bilinmese de, anlamlı yaklaşım sergilemesini “düşünceye saygısının” ifadesi olarak alıyor, O’na teşekkür ediyorum./z.ö.
Rica ederim, keske siz buralarda daha cok dolassaniz. Jazzetta’da “bu cocuklari nicin polisin ustune surduler” filan derken, burada “bir dakika bir dakika bugun olan asil adaletsizlik Ankara’da olmadi” demek zorunda kaliyorum ’sol’dan adam olmadigi icin. Suat bey burayi acik forum olarak tuttuguna gore katilimci da katilmaya davet edebilir diye dusunuyorum. Tabii benim kafam karisik soylediginiz konuda. Tek guc gercek odagi olarak devleti, ve bizdeki kadar guclu devleti tedirginlikle karsiliyorum, onu verili kabul etsek dahi ’secen’ olma kriterlerinizi pek begenmedim. Dillendirdiginiz problem dogru problem bence (Muzmin beyin bloguna ABD secimleriyle ilgili benim teknik taifeden birinden ‘bu kadar da aptallik olmaz bilader’ tadinda bir tepkiye link koydum), yalniz cozumunuz bana dogru gelmedi. Feynman’in bir lafi vardir, “alanlarinin disinda bilim adamlari da herkes kadar aptaldir” mealinde onu mirildandim. Biraz zorlasam belki o hiyerarsinin tepesine dogru tirmanabilecegimi dusunup, zannedildigi kadar secme ehliyetine sahip olmadigimi da dusundum. Sikayet dogru, cozum yanlis geliyor bana yani. Daha rafine olsa, bizim nette denenen ‘turst metric’ ve/veya ‘akilli filtreleme’ metodlari kullanilsa belki en azindan iki dakikada ‘yahu bu beni de cok adam yerine koyuyor, dogru birsey degil bu’ demeyecegim birseyler cikar. Teknolojiye abanarak — net hur olmaya devam ederse — belki birseyler cikartilabilir, bilemiyorum. Elimizde imkan var/olacak, en azindan akademik bir calisma olarak yapilabilir bu. Metin bey de ilgilenmis, belki onda referans vardir bilemiyorum. Devlet idaresi vs. icin Turkiye’de bunun olmasi zaten zor/imkansiz, cehaletten rant cikartmayi cok seven insanlarimiz bu islerin pesinde ama diger secimlerde kullanilabilir birseyin ortaya cikmasi da fena olmaz.
13çuvaldız { 05.06.07 at 01:02 } Zihni bey,size söyleyebilecek bir sözü o okuduğum gün de bulamamıştım…ne söylersem söyleyeyim 4 prof etmezdi.. neyse bu önemli değil.. bir düşünceyi inanarak paylaşmadıysanız sorun yok pek tabii ki inandığınız bir konu ise arkasında durmanız beklenir ve farkındaysınız size bu yorumu buraya ne şekilde aktardığımı bizzat bildirdim…ve yanıt verebiliyorsunuz…söylediklerinizin abartı olduğunu şimdi belirtmeniz yerinde umarım bir 5 ay sonra da yanlışlığını kabul edebilirisiniz..bu arada yine de bilmek isterseniz okuma yazmasını bilmeyen insanlar akıl yoksunu değillerdir..en az sizin sahip olabildiğiniz kadar fikirleri vardır..
14Yaman Avcı { 05.06.07 at 01:17 } Sevgili Çuvaldız, “… okuma yazmasını bilmeyen insanlar akıl yoksunu değillerdir..en az sizin sahip olabildiğiniz kadar fikirleri vardır.. ” İfadeniz, benim bir önceki yorumumda Zihni Bey’ in düşüncelerini“zırva” olarak nitelememin gerekçesini oluşturuyor. Nice “bilge” kişiler vardır ki, çoğumuzun sahip olmakla övündüğümüz diplomalarımız (affınıza sığınarak söylüyorum) onların tuvalet kağıdı bile olamaz. Anadolu Erenlerinin hangisi Oxford diplomasına sahip idi? Daha çarpıcı örneği, Resulullah bir “ümmi” değil miydi “ıkra” emr-i İlahisi ile karşılaştığında. Yoksa günümüzde bilgelik, YÖK ün yüksek liselerinin sıralarında belli bir müddet oturduktan sonra elde edilen kağıt parçaları ile mi ölçülür oldu? Selam ve sevgilerimleYaman Avcı
15zihniörer { 05.06.07 at 01:38 } 38. Zihni bey, hiç olmazsa ABD de olduğu gibi “ikinci seçmen” müessesesini önerseydi bir öneri olarak üzerinde düşünülebilirdi/Yaman Avcı
Biz, “cehaletten rant cikartmayi cok seven” zırvalardan kurtulma kritiği yaparken, ikinic bir “zırvaya”ya çanak tutmanın mantığını kim hazmedebilir? “İnsan olmanın asgari koşulunu”n “sürü” sayılmaktan geçirildiği mantığı da…
Sn. çuvaldız, inanın, yazdıklarınız anlamlı bir mesaj vermiyor.
Siz, yazının ana fikriyle abartılı yerini ayırdığımı dikkate almadan, bir düşünceyi inanarak paylaşmadıysanız… diye devam ediyorsunuz. bir düşünceyi inanarak paylaşmadıysanız sorun yok pek tabii ki inandığınız bir konu ise arkasında durmanız beklenir
Oysa yukarıda, 4 nolu iletide,
Bu nedenle, yazımın arkasındayım ve objektif niyetlerle eleştirilerden ders çıkaracağımı taahhüt ediyorum. Ancak, bu günkü özel duruma yamayarak, “şeytan taşlama” misyonuna soyunanlarla bu konuların tartışılmayacağını biliyorum. /zihni
demiştim. Ana hatlarına katılmayacağınızı biliyorum bu düşüncenin. Ama Bülent Bey gibi, konuya önce adapte olmanızı ve anlamlı eleştiri yapmanızı bekliyorum. Tabu tartışmıyoruz burada.
16çuvaldız { 05.06.07 at 01:41 } Suat bey kusura bakmayın ama söyleyeceklerim bitmemiş…
Zihni bey sizin fırsatçılık dediğiniz şeye birkaç örnek; 3 kez aynı anayasa ile CB seçip 4.sünde olmazzzz 367 gerekir deyip Meclis kararını mahkemeye taşımak, Seçimm seçimm diye feryat edip sonra da CB nı halk seçemez deyip ayak diretmek,(ki sebepleri belki sizin söylediklerinizdir CB makamında oturacak insanı bu halkın seçimine layık bulmamışlardır !) Şu sıralar saygı ile yad ettikleri Ecevit’in “birleşin” vasiyetini zamanında ret edip sırtını dönenlerin şimdi % 10 barajını aşamayacağını öngörüp bizzat kendilerinin teklif etmesi, Bu kadarı sanırım fırsatçılığın ne demek olduğuna örnek olmuştur !Fırsatçılık çözüm teklifi olmadan kaos yaratmaktır,çözümsüzlük en iyi çözümdür belki bu cümle size aşinadır… Benim fırsatçılığımı(!) ise bu yazınızdaki anlamı, üzerinden 5 ay geçmesine rağmen unutamamış olmama ve muhalefetin neden”halk seçemez” iddiasında olduğunu anlama gayretime bağlayın.. Yaman bey sizinle hemfikirim..bu millete yeri geldiğinde sağduyulu yeri geldiğinde cahil muamelesi yapanların hangi kestane kılıfından çıktıklarını anlamaya çalıştığımda bulabildiğim tek cevap sizin yorumunuzda ..
17zihniorer { 05.06.07 at 02:03 } Suat Bey, bundan önceki yorumum umarımspam çengeline takılmamıştır:)
çuvaldız hanım, CB seçimlerinde olup-bitenler pek umurumda değil. Al birini vur ötekine.
Öz eleştiri mekanizması neden çalışmaz bu toplumda?
Verilen kararların kutsallığı neresinde?
Topluca intihara gitmenin topluca yapılan hatalardan kaynaklanabileceği neden düşünülüp tartışılamaz?
“Özeleştiri” ile “KÜÇÜMSEME”yi neden karıştırma gereği duyarız?Hep “dayatılanı” yutmak adeti nasıl anlayışın ürünü olabilir? …… bunların cevabını arıyorum. Verdiğim cevabı beğenmeyenlerin verecekleri cevabı arıyorum.“Yattı balık yan gider demokrasi tam gider” demiyorum. Birşeyler demeye çalışıyorum. iyi geceler ve pazarlar diliyorum.
18Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 02:19 } Benim fırsatçılığımı(!) ise bu yazınızdaki anlamı, üzerinden 5 ay geçmesine rağmen unutamamış olmama ve muhalefetin neden”halk seçemez” iddiasında olduğunu anlama gayretime bağlayın.. Ayni yaziyi ben de okudum, ozellikle tarihi gozonune alininca bukunku durum hakkinda oldugunu dusunmedim. Niye Zihni beyin derdinin bugunle ilgili oldugunu dusunuyorsunuz?
19Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 02:20 } Hah Zihni bey de yazmis meger.
20çuvaldız { 05.06.07 at 02:38 } Bülent bey,cevabım kısaca “zihniyet kardeşliği”çağrışımı olacak.. Ve Zihni bey özeleştiri yapıp kendinizi küçümsemeden bir soru ;sizin oy değeriniz ne olurdu?
21Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 02:43 } Bülent bey,cevabım kısaca “zihniyet kardeşliği”çağrışımı olacak.. Anlayamadim bunu. Ben mi Zihni beyle zihniyet kardesiyim? Yoksa Zihni beyin dedigi ile bugun CHP’nin dedigi mi kardes?
22Yaman Avcı { 05.06.07 at 03:11 } Merhaba Bülent Bey,“Ayni yaziyi ben de okudum, ozellikle tarihi gozonune alininca bukunku durum hakkinda oldugunu dusunmedim.” (BM) demişsiniz. 5 ay önce okuduğun ve bugünkü durum hakkında olduğunu düşünmediğin yazı Çuvaldız Hanım’ın Zihni Bey’in “Demokraside seçmen akordu” başlıklı yazısından alıntıladığı “Seçmenlik derecesi nasıl belirlenmeli?1-diplomaya göre2-(diploma yoksa) genel kültür testiyle verilecek seçmenlik derece belgesine göre,3-mesleğin herhangi bir alanında topluma kazandırdığı ulusal ve uluslar arası düzeydeki başarı belgesine göre,4-en az, 4 kitap yayınlamış olan yazarlık belgesine göre,İlk okuldan prof.luğa kadarki eğitim düzeyinin oy hakkı, (belirli) katsayı tespitiyle, eser yayınlamış diplomasız yazarların prof.lara eşitlenmesi sağlanabilir.Örnek: bir prof.un oyu= dört ilk okul diplomalının opyuna.Bir ilk okul diplomalı yazarın oyu=bir prof.un ouyna=dört ilk okul dipl.”(Z’den ÇH’ın alıntısı) biçimindeki Zihni Bey’e ait zırvaları içeren yazı ise;“Niye Zihni beyin derdinin bugunle ilgili oldugunu dusunuyorsunuz?” (BM) sorunuzun ne kadar gereksiz bir soru olduğunu göremiyor musunuz Allah aşkına? Oysa 5 ay önce okumuş olmasına rağmen Suat Bey’in Ekonomi Türk ten alıntıladığı:
“Bu cahil göbeğini kaşıyan adamlarla “Atatürk’ün kızları, ülkenin aydınlık yüzlü erkekleri, eski-şimdiki cumhurbaşkanları, üniversite öğretim üyeleri, yüksek mahkeme üyeleri, askerler, sivil demokratik örgüt üyeleri” aynı oy hakkına sahip olabilir mi? Olabilemez. O zaman yapılacak iş basit. Hazır TBMM anayasada değişiklikler yapmaya başlamışken, göbeğini kaşıyan adamların bir oy hakkı sabit tutulurken, diğerlerine üç (önce iki diyecektim de belki o da yetmez diye korktum) oy hakkı verilsin. Böylece CHP’nin seçimden birinci parti olarak çıkması kesinleşsin. Hem böylece dünyaya da örnek oluruz. Oy hakkını eğitim düzeyine göre farklılaştırarak dünya demokrasi tarihinde yeni bir uygulamanın yolunu açarız.”(SÖ)
Bu ifadelerde içerik bakımından aynılığını hatırlayıp buraya taşıdığından dolayı Çuvaldız Hanım’ı tebrik etmemiz gerekir. Tebrik etmeliyiz ki zihni beyin sergilediği fikir fukaralığı teşhis edilsin. Teşhis edilsin ki aynı familyadan fikir fahişeleri meydanı boş zannetmesinler.Selam ve sevgilerimleYaman Avcı
23Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 03:56 } demişsiniz. 5 ay önce okuduğun ve bugünkü durum hakkında olduğunu düşünmediğin yazı Çuvaldız Hanım’ın Zihni Bey’in “Demokraside seçmen akordu” başlıklı yazısından alıntıladığı Evet o yazi. Yok ben okumamistim onu yazildigi zaman, Zihni beyin blogunu cok takip etmiyorum baska yerlerde yazdiklarindan biliyorum biraz onu. Tarihine mi baktim yoksa burada mi birisi dedi bilmiyorum ama bugun icin yazilmamis bu.
Tebrik etmeliyiz ki zihni beyin sergilediği fikir fukaralığı teşhis edilsin. Teşhis edilsin ki aynı familyadan fikir fahişeleri meydanı boş zannetmesinler. Y.A.
Kusura bakmayin ama — bugunku baglamin disinda — Zihni beyin dusundugunu zannettigim probleme kafa yormus biri olarak bunun hedefleri arasinda ben de varim. Anlasilan bu secim iyice sinirleri germis insanlarda diyorum. Fikir fukaraligi konusunda katilmiyorum size, benim gorebildigim yerlerde Zihni beyde boyle bir durum sezmedim. Bence, bir daha soyleyeyim de baska agzini bozacak varsa dokulsun, dogru bir probleme kafa yoruyor. Belki siyaseten dogru degil simdi bunlara kafa yormak gorunur yerde — o ortaya cikti.
24zihniorer { 05.06.07 at 08:59 } Fikir üretmek yerine argolara sığınanlarda tartışacak bir değer göremiyorum. Bu nedenle cevap da vermiyorum, yok şöyle oldu yok böyle oldusunu… Polemiği çok iyi becermeme rağmen, fikirlerin güme gitme ihtimali ve tartışabilen arkadaşlara saygımdan dolayı, buna da tenezzül etmiyorum sabrımın son damlasına kadar.
çuvaldız hanım, Zihni bey özeleştiri yapıp kendinizi küçümsemeden… diye devam eden sözlerinizin değeri nedir sizce demokrasi kültürü açısından?
“öz eleştiri”yle “kendini küçümseme” arasındaki farkı kimler kavrayabilir?
Tartışmaktaki amaç hırpalama ve nefret kusmak mıdır, yoksa doğrularla yanlışları ayırmak kültürü mü?
Son olarak, “empati”nin iletişimdeki gücü hakkında bilgi sahibi misiniz?
Evet arkadaşlar, çıtayı yükselteceksek, devam edelim. Yoksa zaman öldürtmeye çanak tutmayalım. selamlar.
25zihniörer { 05.06.07 at 09:08 } not:Bülent Bey,17 nolu iletide işaret ettiğim yorumum buraya şu ana kadar düşmedi. Yine spam engeli belirtisinden dolayı bir üstteki yazı iki kez düştü, birisini silebilirsiniz.
26Suat Öztürk { 05.06.07 at 09:12 } Sildim Zihni Bey.. Şu anda yayınlanmamış yorumunuz var mı? (Spam ve denetim kutusunda görünmüyor)
27çuvaldız { 05.06.07 at 09:17 } Bülent bey sizi anlamak için bir süre geçmesi gerek “Sizin ne derece birikimli oldugunuzu biraz cikartabiliyorum, ‘beni yonet abi’ diye kimsenin pesinde dolasacaginizi tahmin etmiyorum. Koyunluk belki hepimizde var, bu insanlarin — ozellikle Turkiye gibi devletin dev oldugu ve siddet kullanan tarafinin dahi kanun icine pek cekilemedigi bir yerde — elindeki guc de az degil, ama pesinen bizim cobanimiz olduklarini soylemeyelim bari. ” Yukarıdaki size ait bir cümle..ve Zihni bey de çobanı seçmeyi fazlası ile önemseyen biri !!!(ki CB seçimlerinde olup-bitenler pek umurumda değil. Al birini vur ötekine.) Malum kaval sesini takip ettiği inancı ile sürüden sayılabilirsiniz ama bir aklın ürettiği fikri de koşulsuz kabul ettiğiniz de sınıf farkı olan başka bir sürüden olmazmısınız? Zihni bey’in argümanı için…halkı sınıflara bölmek ve oylarını tartmak yerine seçilecek olanlarda daha fazla nitelik arasak ve bunu şartlasak! Her üzerine kafa yorulan fikrin değerli olduğunu sakın iddia etmeyin.Hitler de ari ırk için kafa yormuştu!!!
28zihniorer { 05.06.07 at 09:28 } Suat Bey, belki aynı anda düşmüştür farkedemedim.Şu anda yayınlanmamış iletim yoktur, teşekkür ediyorum,
29Suat Öztürk { 05.06.07 at 09:29 } Yukarıda da söylediğim gibi bence sorun demokrasinin ehven-i şerliliğinden çıkıyor. Görece sorunlar ve etkileri tartışılırken manevra yapılmaya çalışılıyor ama teklif edilen alternatifler çok daha başka sakıncalar ve temel insan hakları ihlallerini içeriyor. Demokrasinin kutsandığının sanıldığını düşünmeyi bırakıp demokrasinin mükemmel olMadığını, ama alternatifleri arasında “en iyisi” -ya da kötünün en az kötüsü- olduğunu başlangıç noktası yaparsak göreceğiz ki kafa yorulan mevcut konu ve ileri sürülen çözüm elitizmin arkaik versiyonundan farksızdır. (Belki enstrümanlar değişik) Ben elitizme önem veririm; kitleleri yönlendirenler, tahakkumle ya da değil, fikir/kültür empozesi yapanlar -bazen farkında da olmadan- elitistlerdir ama bu o kadarla kalmalı. (Ki zaten bunu engelleyemezsiniz.) Elit-avam ayrımı yönlendirme makamından çıkıp, bizatihi kişisel ayrım kıstaslarına döndüğünde Hindisan’daki kast sistemine nanik yaparken daha beterinin içine düşülebilir. Bu biraz şuna benziyor; “iyi bir diktatörun yönettiği bir devlet, demokratik bir sistemle yönetilen devletten çok daha kısa sürede ve çok daha fazla gelişebilir/standartlarını yükseltebilir.” Evet; bu doğru da, “bu doğru” diye kimse diktatör istemiyor başında. Çünkü teoratik bir sistemde torbadan ne çıkacağı hiç belli olmaz. Bu da aynı geliyor bana; bu sebeple tüm sakıncalarına rağmen insan hakları temelli “demokrasi” demeliyiz. Bu temel doğru işletilirse -zırt pırt çomak sokulmazsa- toplumlar kısa sürede yeterli demokratik olgunluğa kavuşacaktır.
31Yaman Avcı { 05.06.07 at 10:58 } Sayın Zihni Bey;
İlk mesajımda da özenle belirtmiştim kimseye hakaret etme niyetim olmadığını. Buna rağmen mesajlarımda hakaret algılamasında iseniz, tüm samimiyetimle temin ederim ki böyle bir niyetim yok. Hele hele polemiği hiç beceremem. Ancak şu ifadenize bigane kalamadım: “Fikir üretmek yerine argolara sığınanlarda tartışacak bir değer göremiyorum. Bu nedenle cevap da vermiyorum, yok şöyle oldu yok böyle oldusunu…”(FÖ) Ben sizin yazınızdan Çuvaldız Hanım’ın alıntıladığı kısmı çok ama çok önemsedim. Siz daha sonra, blogunuzdaki orijinalinden ilgili kısmı çıkardığınızı söylediniz ama, ben böyle bir ifadenin düşünen bir “kafa” ya yakışmayacağını, ancak “o kafa”nın ürünü olabileceğini düşünüyorum.
Sözün kısası şu mesajlar size ait mi? Değil mi? “Seçmenlik derecesi nasıl belirlenmeli?
1-diplomaya göre2-(diploma yoksa) genel kültür testiyle verilecek seçmenlik derece belgesine göre,3-mesleğin herhangi bir alanında topluma kazandırdığı ulusal ve uluslar arası düzeydeki başarı belgesine göre,4-en az, 4 kitap yayınlamış olan yazarlık belgesine göre,İlk okuldan prof.luğa kadarki eğitim düzeyinin oy hakkı, (belirli) katsayı tespitiyle, eser yayınlamış diplomasız yazarların prof.lara eşitlenmesi sağlanabilir.Örnek:bir prof.un oyu= dört ilk okul diplomalının opyuna.Bir ilk okul diplomalı yazarın oyu=bir prof.un ouyna=dört ilk okul dipl.”(ZÖ den Çuvaldız’ın alıntısı) Şayet cevabınız “Evet” ise, benim size söyleyecek bir sözüm olamaz! Yok bir şekilde size ait değil ise ve bir tevili varsa, size ait şu ifade ile; “fikirlerin güme gitme ihtimali ve tartışabilen arkadaşlara saygımdan dolayı” (ZÖ) bilmemin hakkım olduğunu düşünüyorum. Tabii önceki mesajınızda söylediğiniz gibi; “…buna da tenezzül etmiyorum sabrımın son damlasına kadar.”(ZÖ) da diyebilirsiniz. Selam ve sevgilerYaman Avcı
32zihniorer { 05.06.07 at 11:29 } Yaman Bey,İyi niyet belirtinizle, önceki iletilerinizde aralara sıkıştırdığınız bazı argo kelimeler arasındaki bağı kurmayı vijdanınıza bırakıyorum.
Bu tür başlangıçların ileride hangi düzye düşeceğini tahmin ettiğimden, tartışmaya böyle uslupla başlamanın sakıncalarınından dolayı, yolun başındayken önlemini alma gerği duydum.
Asıl sorunuza gelince, evet, o 4 şık ile alıntıladığınız yazılar bana aittir. Bunu daha önce belirttiğim halde, tekrar sormanız ve asıl önemsediğim noktadan kaçışınızın anlamı gün gibi ortadadır. ilgili yazıda başlığının altında “bir teori” diye not düşmüştüm.
İki yol izlenebilir bu tür yazılarda: Birincisi, yazı “teori” kapsamında olduğundan, vazgeçilebilir yerlerinin olduğu önceden bilinmelidir.
İkincisi, yazının (fikrimin), dikkat ve ilginize sunduğum olgunlaşmış hali üzerinde diyecekleriniz ciddiye alınır. o üzerinde takıldığınız kısımların birer “talimat” niteliğinden dolayı, eleştirilerden de ders çıkararak, ana fikir ile bir ciddiyet kuramadığını kabul ettiğimi de söylemiştim. Siz, kesip yere attığınız tırnağınıza sahip çıkıyor musunuz?Tırnağınızın fazlalığını keserken, parmağınızdan da vaz geçiyor musunuz? Saygı ve selamlar
33Yaman Avcı { 05.06.07 at 12:23 } Sayın Zihni Bey, Son mesajınız üzerine önceki iletilerimi tekrar gözden geçirdim. Size hakaret içerecek bir öge göremedim. Sadece, bir zorlama ile “o kafa”, “fikir fukaralığı”, ve fikir fahişeliği” gibi kavramların hakaret olarak kabul edilebileceği düşünülebilir. Ancak tekrar söylüyorum, ben bu kavramları kesinlikle hakaret amaçlı olarak kullanmadım, sadece bir ‘durum tespiti’ olarak düşündüm. Başka ifadelerin bu düşünceyi daha iyi karşılayabileceği önerisini kabul edebilirim. “…evet, o 4 şık ile alıntıladığınız yazılar bana aittir. Bunu daha önce belirttiğim halde, tekrar sormanız ve asıl önemsediğim noktadan kaçışınızın anlamı gün gibi ortadadır.” (Z:Ö) demişsiniz. Ben sizin teori diye sunduğunuz yazı bütünlüğü içerisinde sunduğunuz, ve sonradan kaldırdığınız kısmın teorinizin mükemmel bir örneği olmasından dolayı o kısma takıldım. Kabul edersiniz ki, teoriler ampirik örneklerle açıklandıklarında daha netleşirler. Siz “kesip yere attığınız tırnak” diye tanımladığınız örnekleri muhayyel teorinizden çıkarmanıza rağmen, teorinizin içeriği korunduğu için ben karşı çıkıyorum.
Şu ifadelerinize bir daha bakar mısınız: “Hayatın bir çok alanında eğitim zorunlu tutulurken,Toplumu yönetecek ve yaşamsal geleceğini güvenceye alacak bir hükümetin çıkarılması neden cahil çoğunluğun kararına terk edilsin?Neden cahillik ödüllendirilsin?”(FÖ). Formel eğitimi kutsayan, cahilliği ise diplomasızlık ile eşdeğer sayan bu görüşünüze katılmadığımı daha önce de (Anadolu Erenleri ve hatta Resulullah (s.a.v) örnekleriyle) belirtmiştim. Etrafımızda bile nice insanlar vardır ki, formel eğitim ile hiç tanışmadıkları halde inanılmaz bilgeliğe sahiptirler. Öyleleri de vardır ki, ünvanların en büyüğüne sahip olmakla birlikte cahilin cahilidir. Osmanlı’daki “beşik üleması” ne anlama geliyorsa bugün de prof. larımız içerisinde o düzeyi bile yakalayaMayanlarla işim gereği iç içeyim. Belki benim kadar sık olmasa da böyleleriyle siz de karşılaşıyorsunuzdur. Özetle diploma “adam” olmak anlamına gelmiyor. Devamla :“…Bu kadar sıradan bir iş midir hükümet belirleme işi? Bilgisiz-kaygısız insanların, kendine yararı olamayanların, hakkını aramayı bilmeyenlerin bu ülkeye yararı olacakları seçmede nasıl doğru karar verebilir?” (ZÖ)demişsiniz. Bütün bunlara dayanarak; meclis üyelerini, dolayısıyla hükümet üyelerini seçen “anadolu halkını” cahillikle nitelemenize gönlüm razı gelmiyor. Bekir Coşkun’un “göbeğini kaşıyanlar” diye aşağıladıkları arasında beş tane Bekir Coşku’u cebinden çıkaracaklar olduğuna/olabileceğine fena halde inanıyorum. “…Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(ZÖ) ifadeniz, “teori” diye nitelediğiniz yazınızda durdukça ben “kesip attığınız tırnakların” hala size ait olduğuna inanmaya devam edeceğim. hatta kesmiş olmanıza rağmen “atmaya kıyamadığınız unsurlar” olduğunu bile düşünebilirim. En ilkel anayasalar bile, 21. yüzyılda ‘Temel İnsan Hakları’ na odaklanırken sizin; “…Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum.” (ZÖ) diyebilmenizi ise, bu tartışmayı artık uzatmamam gerektiğinin kanıtı olarak görmem gerektiğini düşünüyorum. Selam ve sevgilerimle.Yaman Avcı
34 çuvaldız{ 05.06.07 at 14:56 } Zihni bey sadece size hitaben, 4.nolu yorumunuza cevap:
“8 Ocak 2007 tarihinde kendi blogumda yazdığım bir yazıdır. Yani, bu günden 5 ay önce. Ne seçim, ne AKP mağduriyeti ve ne de bir yerlerin korunmasına adapte olunacak bir durum vardı”(Z.Ö)
Zihniyet kardeşliği diyorum.Aynı zihin ürünleri 5 ay önce yada sonra konu bu değil.Dün yazılan B.coşkun yazısı ile sizin yazınızda olduğuna inandığım zihniyet aynı.Ve dün bu yorumunuzu neden buraya alıntıladığımı, neyin yazınızı çağrıştırdığını açıkça anlattım..Sizinle özel bir husumetim yok dolaştığım başka bloglarda da bu tür bir yazı görmüş olsaydım aynı şeyi yapardım.
“Bekir Coşkun’un hizmet etmek istediği amaç ile, benim vurgulamaya çalıştığım mantık farklıydı.”(Z.Ö)
Siz farklı düşünmüş olabilirsiniz ama teoriniz aynı amaca hizmet ediyor bu nedenle ben bir fark görmüyorum..
“Toplumu yönetecek ve yaşamsal geleceğini güvenceye alacak bir hükümetin çıkarılması neden cahil çoğunluğun kararına terk edilsin?”(Z.Ö).
.siz bu ifadenizle göbeğini kaşıyan çoğunluk tanımlaması arasında bir fark görebiliyor musunuz? “Kaldı ki, Aziz Nesin’in bir sözünden etkilendiğimden yazmıştım böyle bir (abartılı) yazıyı.”(Z.Ö)Aynı hakkı kendim için de saklı tutup buraya yorumunuz alıntıladığımı düşünün lütfen..
(abartı kısmı hariç)“Buraya aktarmadığım kısımların oldukça abartılı ve biraz da “gevezelik” olduğunu kabul ediyorum.”(Z.Ö)
Çok şükür..ben alıntılayana kadar farkına varamamış olmanıza üzüldüm..“Ama buraya aktardığım görüşlerin tartışılmaya değer olduğuna inanıyorum.”(Z.Ö)
Hangisi?Hükümet çıkarmanın cahil halk çoğunluğuna bırakılmaması mı?Cahil çoğunluğa senin doğru yönetilmen için kendini bir prof.’un ¼ ü gibi gör ve kabul et demek mi?Ali Bulaç’ın bir yazısında belirttiği bir gerçeği” bazıları referanslı bazıları da performanslı bir yere gelir” cümlesindeki ekonomik imkansızlıklar mı?
““çuvaldız” lakaplı bir konuk, bu yazının abartılı kısmını (belki eleştirel uslubun kışkırtıclığına dayanarak buraya aktarmak istemiş. Ama aktaramadığı görülüyor.”(Z.Ö)
Kışkırtmak değil çözüm üretmek gayretinde olduğunuzu düşünmüştüm..Aktaramamak konusu ise göreceli..o halde !
“ Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir. Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(Z.Ö) Siz bu iki cümleyi aynı yazıda nasıl ard arda kullanabildiniz? Orantılı seçme hakkı bu bilgi edinme ihlalini körüklemeyecek mi? Ahlaklı olmak ile eğitimli olmayı doğru orantılı düşünmüşsünüz! “Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum.”(Z.Ö)Buna sadece pes diyorum..“Ehliyetli insanların toplumu yönetmesi, ayrıca cahilliğin de ortadan kalkmasına,toplumun her zaman daha ehliyetli insanlar tarafından yönetilmesine, kalkınmanın ve genel yararın daha hızlı kazanılmasına katkı sağlayacaktır.”(Z.Ö) Cahile tanınmayan seçme hakkı gibi eğitim hakkının da bu ehliyet sahibi olma kriterlerini belirleyenlerce engellenmesini nasıl önlemeyi düşündünüz? Bu teoriniz, “en bilgili, en insan” mantığı üzerine temellendirilmiş. Benim için İnsan olmanın gereği “akademik bilgi”değildir.
10.Yorumunuza cevap:“ sn. çuvaldız,görüyorum ki, yazının ana amacının dışındaki ciddi olmayan kısımlarla ilgilenmişsiniz.”(Z.Ö)“Amaçla alakası olmayan ciddi kısımları sadece gevezelik olsun diye mi yazdınız! Bunu yine de ciddiye alıp, açıklama yaparak, yerinde imha etmiş bulunuyorum.”(Z.Ö) İmha edilmiş olması ile ilgilenmiyorum inanıp inanmamanız benim için daha önemli!“Ama “zamanında okurken ” bu yazıyı, oradan selamsız geçişinizin altında bir fırsatçılık mı aramalıyım? “(Z.Ö) Buna daha önceki ksıstlı zaman içinde cevap vermiştim..Aklıma ise fırsatçılık hiç gelmemişti.
15.yorumunuza cevap: “Bu nedenle, yazımın arkasındayım ve objektif niyetlerle eleştirilerden ders çıkaracağımı taahhüt ediyorum. Ancak, bu günkü özel duruma yamayarak, “şeytan taşlama” misyonuna soyunanlarla bu konuların tartışılmayacağını biliyorum. /zihni demiştim.”(Z.Ö)Hala neyin arkasında durduğunuzu cesaretle açıklayamıyorsunuz.Yazınızdan o kısmı silmiş olmanız ne değiştirdi.!“Bugün demokraside yaşanan bir takım problemlerin kaynağı cahil insanların oy kullanıp kendilerine benzer insanları(çoğunluk oldukları için 1=4 le dengeleyerek önlemek)iktidar sahibi yapmalarını ENGELLEYEREK çözebiliriz mi yazınızın arkasındaki fikir?
17.yorumunuza cevap: “CB seçimlerinde olup-bitenler pek umurumda değil. Al birini vur ötekine.”(Z.Ö) Umurunuzda olmayan bir konu için(seçilen ve seçen) neden teori ürettiniz?Al birini vur ötekine diyecek kadar umutsuzsanız teorinizi hangi sağlam mantığa dayandırdınız? ”Öz eleştiri mekanizması neden çalışmaz bu toplumda?”(Z.Ö) Özeleştiri denen şeyi genele uygulamadan önce bireysel olarak da yapmamız gerek ve merak etmeyin küçümsemek ile özü eleştirmek arasındaki farkı en az sizin kadar biliyorum ve bu halkın cehaletini onun küçümsemek ve hatta 1=4 diyecek boyuta taşımıyorum.”Verilen kararların kutsallığı nerresinde?”(Z.Ö)Demokraside kutsallık kavramına hiç inanmıyorum. Bunu sadece dinci mantıkla bir yerlere oturtabilirim! “Topluca intihara gitmenin topluca yapılan hatalardan kaynaklanabileceği neden düşünülüp tartışılamaz?”(Z.Ö)Haklısınız! “Özeleştiri” ile “KÜÇÜMSEME”yi neden karıştırma gereği duyarız?”(Z.Ö) Biri gelişme adına yapılır diğeri de engelleme yada fırsatçılık adına yapılır, karıştırılmaları pek mümkün değil yani! “Hep “dayatılanı” yutmak adeti nasıl anlayışın ürünü olabilir?”(Z.Ö) Karşıdakini ikna edilebilecek cahil olarak görme mantığının ürünü.“…… bunların cevabını arıyorum. Veridiğim cevabı beğenmeyenlerinverecekleri cevabı arıyorum.” Beğenmeyen biri olarak bunlar benim cevaplarım en az sizin kadar ifade etme hakkım var oy hakkım gibi elimden alınamaz.!! “Yattı balık yan gider demokrasi tam gider” demiyorum.(Z.Ö) Ben de..
24.yorumuza cevap:“Fikir üretmek yerine argolara sığınanlarda tartışacak bir değer göremiyorum. Bu nedenle cevap da vermiyorum, yok şöyle oldu yok böyle oldusunu… Polemiği çok iyi becermeme rağmen, fikirlerin güme gitme ihtimali ve tartışabilen arkadaşlara saygımdan dolayı, buna da tenezzül etmiyorum sabrımın son damlasına kadar.”(Z.Ö)
Siz bilirsiniz ama yorumumun hiçbir yerinde argo kullanmadım..polemik konusunda sizin kadar iddialı değilim.Fikriniz güme gitmesin diye alıntı yaptığım kişi ve bloğun size ait olduğunu belirttim ve size de bu konudan haberdar ettim. “Zihni bey özeleştiri yapıp kendinizi küçümsemeden… diye devam eden sözlerinizin değeri nedir sizce demokrasi kültürü açısından?”(Z.Ö) Çok samimi bir soruydu teorinizde kendinizi nereye koyduğunuzu bilmek istedim…demokrasi kültürü açısından karşılıklı tartışılabilirlik mümkün mü diye anlamak açısından.”“öz eleştiri”yle “kendini küçümseme” arasındaki farkı kimler kavrayabilir?Tartışmaktaki amaç hırpalama ve nefret kusmak mıdır, yoksa doğrularla yanlışları ayırmak kültürü mü?”(Z.Ö) Ben ikincisi açısından bakmış ve sizin teorinizin yanlışlığına vurgu yapmıştım.çıkış noktanıza değil!Hırpalama yada nefret asla yoktu!“Son olarak, “empati”nin iletişimdeki gücü hakkında bilgi sahibi misiniz?”(Z.Ö) Pek tabii ki bu nedenle “Çuvaldız’ı” benimsedim..“Evet arkadaşlar, çıtayı yükselteceksek, devam edelim. Yoksa zaman öldürtmeye çanak tutmayalım.”(Z.Ö) Küçümseme ile özeleştiri arasındaki farkı sormuştunuz;bu cümleniz açık bir “küçümseme” örneği. Demokrasi farklılıkları asgari müşterekte uzlaştırma kültürüdür desek ve kültürümüzün de bireylerin salt akademik eğitimleri ile oluşmadığını göz önüne alırsak bir zamanlar Arjantin ekonomisini dibe vurdurtan olayların neden ülkemizin “çoğunluğu cahil”olan insanlarının başına gelmediğini anlamamıza yarar diye düşünüyorum.Cahillikle, sabrı ve tevazuyu karıştırmayın..
35Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 15:14 } Cuvaldiz hanim, yok anlatamamisim (Suat bey haric). Bir daha deneyeyim: Toplumu yonetmekle devleti yonetmeyi farkli goruyorum ben (Zihni bey gormeyebilir bilmiyorum). Ister istemez devlet gucunu kullananlarin topluma etkisi oldugunu anliyorum, ama pesinen ‘yonetiliyoruz’ hatta ‘yonetilmeliyiz ve su yonetmeli’ denmesini anlamiyorum. O yuzden tek suru tek coban modeli en azindan arzu edilen durum degil benim icin, bunun pesinen kabulu dogru degil diye zaten siz de bunu demek istememissinizdir demistim Suat beye. Malum kaval sesini takip ettiği inancı ile sürüden sayılabilirsiniz ama bir aklın ürettiği fikri de koşulsuz kabul ettiğiniz de sınıf farkı olan başka bir sürüden olmazmısınız? Gayet tabii. Zaten diyorum bunu ben. Bunlardan tam anlamiyla kacis mumkun mu bilmiyorum. Benim Suat beyi ‘oyle dememk istememissinizdir’ diye uyarirken aklima olan benim koyun olmadigim degildi, ikbal sahiplerine cobanlik payesi vermemizdi.
Zihni bey’in argümanı için…halkı sınıflara bölmek ve oylarını tartmak yerine seçilecek olanlarda daha fazla nitelik arasak ve bunu şartlasak! Guclerini biraz kismak, coban yerine coban kopegi gibi gorup (guden cinsten degil kurtla ugrasan cinsten) ’su isi hallet’ tarzinda davranmak, zebella gibi tepelerine dikilip ‘dogru konus, dogru calis sonra karismam’ demek filan da mumkun. Sizin dediginiz de baska acidan makul, zaten belki secimlerde adaylardan kimin ehil olduguna bakiliyor diye dusunuyoruz teorik olarak. Her üzerine kafa yorulan fikrin değerli olduğunu sakın iddia etmeyin.Hitler de ari ırk için kafa yormuştu!!! Allah Allah. Bakin, bir topluluktan karar cikartmak sadece cumhurbaskani secimi veya siyasetle sinirli degil. Karar veren topluluklarin verdikleri karari ne derece anlayarak verdiklerine bakmak siyaset disinda da arastirma konusu. Cikabilecek muhtemel bir sonuc bugunku manasiz cekisme ve kutuplasmada ise yaramadi diye insanlar bunlari dusunmeyecek degil. Eger herhangi bir sekilde size itici gelen bir sonuc cikabilecek bir dusunce silsilesine ‘bu dusunulmeye’ diyecekseniz bunda serbestsiniz tabii, ama engellemeniz — isaret ettiginiz Nazi duzeni altinda yasamadigimiz icin — cok sukur ki mumkun degil. Hitlerin verdigi zararin kaynagi ojenik dusuncelerin dusunulmus olmasinda degil, bunu yaptirici gucun eline gecmis olmasinda aranmali. O da secilmisti, hatirlatayim. Arzu ederseniz isler iyice sirazesinden ciktigina gore yukarida konustugumuz ‘bizi yonet abi’ tarzina da baglayabiliriz onu.
36zihniorer { 05.06.07 at 17:35 } Geldiğimiz son noktayı, başlangıç kabul edersek, -ki asıl olunması yerdeyiz bana göre. Keyifle ve anlaşılır dille tartışabiliriz. Bu güzel günün birkaç saatini denizde geçirmenin dinginliğiyle, sanırım bu uzunca eleştirilere daha anlamlı cevap verebilirim.Paradigma çakışmasının olduğu yerde, farklı düşünceler ne kadar anlam kazanır bilinmez. Ancak, en azından, zaman katalizörünün gücüne terk edilecek zorluklardan umut kesilmez. Sn. Yaman bey’in değerlendirmelerinden başlayarak, “kısadevreleri” çözmeye çalışalım.Siz farketmeseniz de iyi niyet ip uçlarını, küçük birer öz eleştiri erdemliliği sayıyorum ve, geçmişe ait şikayetler üzerinde durmuyorum. Formel eğitimi kutsayan, cahilliği ise diplomasızlık ile eşdeğer sayan bu görüşünüze katılmadığımı daha önce de (Anadolu Erenleri ve hatta Resulullah (s.a.v) örnekleriyle) belirtmiştim. Etrafımızda bile nice insanlar vardır ki, formel eğitim ile hiç tanışmadıkları halde inanılmaz bilgeliğe sahiptirler. Öyleleri de vardır ki, ünvanların en büyüğüne sahip olmakla birlikte cahilin cahilidir.(Y:A) Yazımın herhangi bir yerinde, sadece “diplomayı” eğitim sayan bir söz bulamazsınız. Kaldı ki, Hz. Muhammed gibi, tarihte de günümüzde de diploması olmayan, bir şekilde yolunu bulup önemli bilgilerle donanan birçok insan vardır elbette. Günümüzde canlı örnek olarak, değer verdiğim Yaşar Kemal, Belki sizin daha çok değer vereceğiniz ve Emine Şenlikoğlu…. Gibi yazarların diplomaları olmaması, onların cahil olduğu anlamına gelmeyecektir.İlk okul diplomalı bir işçinin, önemli bir buluş gerçekleştirdiğini biliyorum. O zaman uzatmıyorum ve bu noktadan girişinizin sıfır ile çarpılmasını talep ediyorum.
meclis üyelerini, dolayısıyla hükümet üyelerini seçen “anadolu halkını” cahillikle nitelemenize gönlüm razı gelmiyor. Bekir Coşkun’un “göbeğini kaşıyanlar” diye aşağıladıkları arasında beş tane Bekir Coşku’u cebinden çıkaracaklar olduğuna/olabileceğine fena halde inanıyorum.(Y:A.) Evet ısrar ediyorum ve itiraf edelim, Anadolu halkı cahil bırakılmıştır. Cahillik belli bir düzlemden sonra, kader haline gelebiliyor ki, o düzlem, kurtulmak için atak yapma yeteneklerini de öldürüyor. Bekir Coşkun aşağılıyor olabilir, ama ben biraz kızgınlıkla beraber sadece acıyorum. “…Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(ZÖ) ifadeniz, “teori” diye nitelediğiniz yazınızda durdukça ben “kesip attığınız tırnakların” hala size ait olduğuna inanmaya devam edeceğim.(Y.A.)
Bu düşünce, eğitime talep yaratması açısından bir düzeye konulmuş çıta olamaz mı? Evet, kesip attığım tırnağımın parmak tarafında kalan kısmıdır o. Düğüm çözme durumlarında tırnakların önemini anlamalıyız.“
…Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum.” (ZÖ)diyebilmenizi ise, bu tartışmayı artık uzatmamam gerektiğinin kanıtı olarak görmem gerektiğini düşünüyorum.Selam ve sevgilerimle.Yaman Avcı
Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum. Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir. Ehliyetli insanların toplumu yönetmesi, ayrıca cahilliğin de ortadan kalkmasına,toplumun her zaman daha ehliyetli insanlar tarafından yönetilmesine, kalkınmanın ve genel yararın daha hızlı kazanılmasına katkı sağlayacaktır.
Bu paragraf ilginizi çekmedi sanırım. Oysa düğümün çözüldüğü paragraftı bu.Tartışmamak iradesi kendi elinizdedir elbette. Tıpkı bir su musluğunun kapatma tutamağı gibi. Ancak, yazıdaki paragrafların ağırlık merkezlerini ıskaladığınız zaman, suyu musluktan kapatmak yerine, ağaç takoz ile tıkamya dönüşür bu son. Saygıyla kalın.
37çuvaldız { 05.06.07 at 17:57 } Bülent bey,Bana iki soru sordunuz;
Birincisi Niye Zihni beyin derdinin bugunle ilgili oldugunu dusunuyorsunuz? Suat bey’in alıntıladığı Bekir C.ilhamlı yazı ile Aziz Nesin ilhamlı Zihni bey’in teorisi zihniyet kardeşliği çağrışımı yaptırdı bende kısaca aşağıdaki soruyu* sormanıza sebep yok! Ve bugün ile alakasını otomatik olarak kurmamın nedenini çok iyi algılayabilirsiniz;AKP ye oy veren yada verecek olan göbeğini kaşıyan ile cahil bulunan halkın seçme iradesinin sınırlandırılması.Bugünlerde bu sınırlamayı çok açık bir şekilde yaşadık.AKP taraftarı değilim ama verilen oylar ile iktidar olmuş bir partinin CB için gösterdiği adayı bir çeşit Bizans oyunu(Bekir L.Yıldırım) ile engelleme çabasının nedeninin bu Cumhuriyeti ve halkını korumak gayreti olduğuna inanMIyorum. *Diğeri de”Ben mi Zihni beyle zihniyet kardesiyim? Yoksa Zihni beyin dediği ile bugun CHP’nin dedigi mi kardes?” Seçilenler için çaban köpeği daha uygun dediğiniz için;Vekil tayin ettiğiniz kişiye bir görevi ifa etmesi için bir makam tahsis edersiniz ve o makamın olanaklarını halkın menfaati doğrultusunda kullanma salahiyetiyle beraber.Olası bilinçli yada bilinçsiz suiistimali önlemek için de caydırıcı kanuni yaptırımları kullanırsınız.Bu kanunları ve görev tanımını, karar veren topluluk sayılan halkın, cahil kesimi yapmıyor (anayasamızın altında pek çok prof.un imzası var)Bugünkü anayasayı hazırlayanların en kuvvetli iddiaları “amacımız 100-150 kez oylanacak kadar çıkmaza düşülüp kaos yaratılmasın diye kolaylaştırıcı olarak hazırladık” olmasına rağmen bugün olanların sorumluluğunu kimde arayacağız?Düşünülmesin zinhar dediğim bir şey yok!Bilakis ortada olması doğruluğunu yada yanlışlığını tartışmak açısından faydalı AMA bence el insaf, insanca yaşamak için ehven-i şer kabul edilen demokrasinin olduğu yada olmadığı söylenen nimetlerinden yararlanarak bu tür sınıf ayrımcılığının zeminini sağlamlaştıracak fikirlere sahip zihniyeti anlama çabamı da es geçmeyin lütfen .. ben de bunu düşünüp karşı çıkabilmeli ve hatta bence bir başka örnekle de eşleştirebilmeliyim öyle değil mi? (Hitler)Güç amacı dışında beslenip yok edici olarak da kullanılabilir bu zihniyeti ne durdurabilir ki?Gücü besleyen kaynaklar!Cahil halkın elinde sesini duyurabileceği oy hakkını aldığınızda ona sadece başvurabileceği kaba kuvvetini bırakırsınız.Size bağıran sesin sahibine neden bağırıyorsun demeden önce onun fısıldadığını duymak gerekir.Çok şükür ki mümkün değil dediğiniz şu anda Hitler düzeninde olmamamızın sebebi nedir sizce?Ben yönetilmeye ihtiyaç duymuyorum,ihtiyaç duyduğum şey sahip olduğum sosyal hayat imkanlarımı kanunların bana izin verdiği ölçüde kullanabilmek.Yönetilip, düzeni korunacak olan, devlet işleri ki halka hizmet edebilsin. Yazı içinde kopukluklar olabilir bugün çalışıyorum ve her pc başına geçtiğimde kaldığım yerden devam etmeye çalıştım..Umarım ne düşündüğümü çok anlaşılır olmasa da ifade edebilmişimdir.
38çuvaldız { 05.06.07 at 18:27 } 36 nolu yoruma istinaden;“…Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(ZÖ) Bu düşünce, eğitime talep yaratması açısından bir düzeye konulmuş çıta olamaz mı? Seçtiği kendine dönmeyecek ise,1/4 varlığı ile adam yerine zaten konulmuyorsa neden kendini adam yerine koymayanlara benzemek için eğitim talep etsin ki? İntikam mı yoksa bir zamanlar kendisinin de öyle olduğunu bildiği benzerlerine hizmet aşkı mı bu çıtayı yükseltme gayretini tetikleyecek? “Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum. Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir.”(Z.Ö) Mevcut siyasi durum en azından evet,zorlaştırıyor ama yolları daha en başından küçümseyerek kapatmıyor (ihlal etmiyor). “Ehliyetli insanların toplumu yönetmesi, ayrıca cahilliğin de ortadan kalkmasına,toplumun her zaman daha ehliyetli insanlar tarafından yönetilmesine, kalkınmanın ve genel yararın daha hızlı kazanılmasına katkı sağlayacaktır.”(Z.Ö) Mevcut eğitim sistemimizin ürünü insanların bunu yapması mümkün değil sanırım, ne de olsa onlar da bu şikayet edilen toplumun ürünleri !Eğitimi mükemmel seviyede olan başka ülkelerden ithal yöneticiler mi getirtsek..en azından biz heveslenip kendimizi yönetecek(!) eğitim seviyesine gelene kadar,ne dersiniz? Bu da sizinki gibi bir teori tabii..! Çalışan bir insanın dingin olmayan ruh hali ile yazdım,açıkça şimdi sizin yerinizde olmayı istedim..neyse bu bana doping olur çıtamı yükseltebilirim.
39zihniorer { 05.06.07 at 18:40 } Sn. çuvaldız Hanım, Zihni bey sadece size hitaben,Evet sadece ben alıyorum bu hitabı Bekir Coşkun ile “zihniyet kardeşi” ilan ediyorsunuz beni. O Kemalist, bendeniz “özgürlükçü (demokratik) sosyalist” olaki rezonansa gelinebilecek noktalar olabilir. Sizinle de olabilir “zihniyet kardeşliği” belirli konularda. Bunu rastlantı sayın lütfen. Ama, ana amaçlarımızın farklı olduğunu da kabul edebilirsiniz. O CHP’nin iktidar yolunu açmayı amaçlamış olabilir, bendeniz ise, AYDIN BİREYLERDEN OLUŞAN, AYDIN BİR TOPLUM amaçlıyorum. Bu yazımın OY VERME noktasında odaklanmış olması, bir yerden başlanması gerektiği düşüncesinden doğmuştur.Montaigne’ye sormuşlar, “hocam, erkekler neden kadınların ellerini öperler? Eee. Bir yerlerden başlamak gerekir” demiş.Bu toplumu aydınlanmaya götürecek başka itici yollar da bulunabilir elbette. Ama ben buradan başladım.
Buraya aktarmadığım kısımların oldukça abartılı ve biraz da “gevezelik” olduğunu kabul ediyorum.”(Z.Ö) Çok şükür..ben alıntılayana kadar farkına varamamış olmanıza üzüldüm..(ç.z.) Bakın, ben de üzüldüğünüze üzüldüm şimdi.Bir ağaçtaki çürük meyveyi düşürebilmek için biraz daha kıvamında sallamak gerekirmiş. Siz biraz sert salladınız galiba? Olgunlarını da düşürdünüz. Çürükler yerde kalsın, olgunlarını geri toplamama izin verin lütfen . ““çuvaldız” lakaplı bir konuk, bu yazının abartılı kısmını (belki eleştirel uslubun kışkırtıclığına dayanarak buraya aktarmak istemiş. Ama aktaramadığı görülüyor.”(Z.Ö)Kışkırtmak değil çözüm üretmek gayretinde olduğunuzu düşünmüştüm..Aktaramamak konusu ise göreceli..o halde !(ç.z.) O haldesi şudur:Bardağın sadece boş tarafını görmeniz. Aktaramamanızdan dolayı suçlamış değilim. Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir.(ç.z.) Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(Z.Ö) Siz bu iki cümleyi aynı yazıda nasıl ard arda kullanabildiniz?
Orantılı seçme hakkı bu bilgi edinme ihlalini körüklemeyecek mi?Ahlaklı olmak ile eğitimli olmayı doğru orantılı düşünmüşsünüz!(ç.z.)
O cümleleri siz ard arda koydunuz ben değil. Bunu neden yaptınız şimdi? Tuzak mı kuruyorsunuz bana:) bu tuzağa da düşüremezsiniz.Cümlelerin sıralaması ilk ana yazıda şöyleydi: Ehliyet eğitimini almamış bir insana nasıl araba kullanma yetki ve hakkını vermiyorsanız, Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz İkinci cümle sıralaması:birincinin devamı olarak aradaki cümlelere dikkat:Çünkü, biri bilgisizlikten dolayı kendi canı ve birkaç canı yok etme riski taşıdığı halde,ikincisi, bir neslin geleceğini yok etme riski taşımaktadır.
Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum. Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir. Cahile tanınmayan seçme hakkı gibi eğitim hakkının da bu ehliyet sahibi olma kriterlerini belirleyenlerce engellenmesini nasıl önlemeyi düşündünüz?(ç.z.)
Talep kışkırtması yapıyorum burada. Bu da mı zor? Jeneratörün iç yapısından bir örnek vereyim size, daha kolay anlaşılsın diye.Jeneratör, (kısaca) elektrik üreten bir makinedir. Bu makinenin sargısına 10 voltluk bir uyartım akımı verdiğiniz zaman, 220 volt üretilmesine katkı yaparsınız. Bu 10 voltluk enerji, makinenin talebidir. 220 volt ise arz. Cahil bırakılan halkın 10 voltluk talebi karşılatması olasıdır. Ama, sizin de kaygınız olan 220 voltu o elit kesim yedirmiyor. Siz 10 voltu alırsanız, 220 yi yaratırsınız. Yoruldum, buradan ötesi zaten daha öncekilerin tekrarı olacaktır.Sağlıklı kalın.
40Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 18:49 } Cuvaldiz hanim, anladim dediginizi galiba, fazla elleyecegim birsey yok, tesekkur ederim. Simdi baska hinzirlik yapayim: Eğitimi mükemmel seviyede olan başka ülkelerden ithal yöneticiler mi getirtsek..en azından biz heveslenip kendimizi yönetecek(!) eğitim seviyesine gelene kadar,ne dersiniz? Bu da sizinki gibi bir teori tabii..!(ç.z.) 80,000 sayfa oldugu soylenen AB muktesebatina uyum bu dediginizin kimseyi ithal etmeden yapilmasi degil midir? Ayni sekilde bize nutuk atilirken IMF’in icazeti ve yonlendirmesiyle is yapilmasi ne demektir? Bunu AKP yapmiyor sadece elbette (baskasi olsa da cok farkli olmazdi), bu yapilanlarin hepsi kotudur de demek istemiyorum, ama ima ettiginiz sey olmuyor degil ki zaten? Icinde bulundugumuz guc dengesi ve yapi zaten itiraz ettiginiz seyin olmasini dayatiyor buyuk olcude. Surada ayriliyoruz belki: cok kuvvetli bir merkezi devletin varligi ve bir sekilde idarecilerinin secilmis olmasi o gucu halkin kullaniyor oldugunu gostermiyor. Daha dogrusu gostermesi gerekmiyor. Bugunku cekismeden bagimsiz olarak bakarsaniz, — baska yer bilmedigim icin ornek diye kullaniyorum — ABD’nin de farkli olmadigini; guc odaginin teslim edildigi kisilerin secilmis olmalarinin — belki Zihni beyin de tepki gosterdigi sekilde/sebepten — hicbir seyin garantisi olmayip,
Bu gün 23 Nisan, çocuklara verilen değerin bayramı.
Dünyada tek çocuk bayramı ama, çocuk haklarında kim bilir sondan kaçıncı sıralardayız! Çocuk sevmeyi, adeta çok çocuk yapmak ile özdeşleştirme sıkıntısını duyamayan bir toplum olmanın farkında mıyız?… Nedir bu “genç nüfus” övünmeleri?
Çocuk iken “neşe doluyor da insan”, ergenliğe ilk adımı attığımızda, hayal dünyasının ve yaşam gereklerini sağlama kaygısının sonsuzluğunda yitip gidiyoruz.
Rızkını allaha (doğaçlama) devretmek mi, boğaz tokluğuna bir ömür sürdürebilmeye bağışıklık monte etmek mi, yetiştirme yurtları, intenet kafelerin sapık öğreti köşeleri ve sokak kodesleri gibi toplama kamplarında uğursuz, bilinçisiz, insan hakları kavramını ufkuna sığdıramayan sözde bir kısım paracılar ve eğiticiler mi…
Kırsallarda 5 yaşındayken üretime katılmaya başladığı halde, ömrü aynı düzlemde boğaz tokluğundan öteye geçemeyen yarının politikzedeleri mi…
ÇOCUK BAYRAMININ KIVANÇ KAHRAMANLARI?
Bu gün 23 nisan, UMUT BAYRAMI. Cumhuriyetin ancak 10. yılında “bayram” diye kutlanmayı hak edebilen 23 NİSAN, daha sonraları sadece hayal kurmak yılgınlığına dönüşmesi ne acı!!!
Hak ettikleri bir geleceği kurmaktan aciz kalan atalarımız ve kendi adımıza, BÜTÜN ÇOCUKLARDAN, özür dilemeliyiz. Özür dilemek yetmez…. gereğini her durumda yapmalıyız.
Türkiye’de Bağımsızlık Savaşı, geride kaynakları yok olmuş bir ülke, savaşta insan gücünün büyük bir bölümünü yitirmiş, yorgun ve yoksul bir ulus bırakmıştı. Köy Enstitülerinin kuruluşundan hemen önce ülkemizde henüz yarı feodal yapı bozulmamış ana servet ve güç kaynağının toprak olduğu sezinlenememişti. Toprak dağılımı köylüden ve verimden yana değildi. Köylülerin çoğu yarı ortakçıydı. İlkel tarım araçları kullanılmaktaydı. Ayrıca kredi, pazarlama ve kooperatifleşme yoktu. Genel nüfusun %75′i köylüydü ve köylüler parasal güçlükler çekmekteydiler. 1936′da köylerimiz ekonomik ve kültürel bakımlardan kendi içine kapalıydı ve büyük toplumla olan ilişkileri zayıftı. Taşıt ve haberleşmenin olmaması köyler arası işbirliğini engellemekteydi. Bu durum teknik, ticaret ve tarım işlerinde uzmanlaşmayı da engellemekteydi. Bir kısım toprak ağaları ve güçlü kişiler yeni araçlardan ve devlet kredisinden yararlanıyor; pek çok devlet toprağını da ele geçirince tapuluyorlardı. Osmanlıdan kalma bozuk toprak düzeni yüzünden köylülerin çoğu topraksız ve işsizdi.
1935–1936 yıllarında tüm halkın %20,4′ü köy halkının ise %15,5′i okur-yazardı. Şehir ve kasaba çocuklarının %75′i okula gitmekteydi. Köy çocuklarında ise bu oran %25′e düşmekteydi. Ayrıca köy çocuklarının çoğu da 3 yıllık okullara gidiyorlardı. 40,000 köyden 35,227′si okulsuzdu. Ülkedeki toplam resmi ilkokul sayısı 6112 idi. Yılda ortalama 800 öğretmen ödeneklerin yetersizliği, zor koşullar gibi nedenlerle görevden ayrılırken; yılda yalnızca 650–700 öğretmen adayına diploma veriliyordu. Bu yüzden öğretmen sayısı giderek azalmaktaydı.
Bir yandan ülkeyi en baştan inşa edecek diğer yandan yeni bir yaşam biçimi olan Cumhuriyeti yaşatacak ve geliştirecek yeni kuşaklara ihtiyaç vardı. Nüfusun büyük çoğunluğunu köylü oluşturmaktaydı. Dolayısıyla bu yeni kuşakların kaynağı köylü olacak, köylüyü canlandıracak araç eğitim ve eğitimin yeri ise okul değil yeni işlevler eklenmiş yeni bir sistem olmalıydı. Fakat yeni bir sistemin geçerliliğini koruyabilmesi için önceki sistemin kaldırılması gerekmekteydi. Bu yüzden belli başlı atılımlar yapıldı. Egemenliğin ulusa geçmesi gerekliydi; Cumhuriyet kuruldu. Din konusunda bile Meclis’in ötesinde bir güç olmamalıydı; halifelik kaldırıldı. Dini ve temel eğitimi temel alan iki sistem birleştirildi. Arap alfabesi kaldırıldı.
Durumun incelenmesi ve çözüm yolları bulunması için Amerikalı pedagog John Dewey ülkemize getirildi. Köy okullarına, Türk hayatının temeli olan çiftçilerin gereksinimlerini karşılayacak okullara, öğretmen yetiştirecek tipte öğretmen okullarına ihtiyaç vardır diyen John Dewey’in tespitleri üzerine 1926‘da Kayseri’de ve 1927‘de Denizli’de olmak üzere iki tane 3 yıllık Köy Öğretmen Okulu açıldı. Bu okullar 1932–1933 yıllarında, Öğrencilerinin şehir ve kasabalardan alınması, köye göre yetiştirilmemeleri gibi nedenlerle beklenen başarının sağlanamadığı gerekçesiyle kapatıldı.
1935 yılında İsmail Hakkı Tonguç’un İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne getirilmesiyle köy enstitüleri adına ilk atılımlar yapıldı. İsmail Hakkı Tonguç 1946 yılına kadar, yani müdürlükten ayrılana kadar Köy Enstitüsü Sistemi’nin kurulmasında ve ilköğretimdeki gelişmelerde baş sorumluydu. Eğitim götürülmesi gereken 4000 köy vardı ve her köye okul yapılması projenin en az 80 yılda gerçekleşmesine sebep olacağı için yeni bir sisteme ihtiyaç vardı.
Yeni arayışlar ve denemeler yapıldı. Nüfusu az olan köylere kısa sürede yetiştirilmiş elemanlar gönderilmesinde karar kılındı. Askerliğini çavuş ya da onbaşı olarak yapmış bir grup alındı ve altı ay kurs verildikten sonra deneme amaçlı olarak köylere gönderildi. Bu denemeden verim alınınca eğitmen yetiştirme çoğaldı. Ardından 1937 yılında iki köy öğretmen okulu açıldı. Kaydolan köy çocuklarına genel kültür dersleri dahil tarım ve sanat dersleri verildi. Uygulamadan memnun kalınca eğitmenlerin artırılmasına karar verildi.
1938 yılı sonlarında Milli Eğitim Bakanlığı’na Hasan Ali Yücel atandı. Kendisinin çalışmalarıyla önce 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu sonra da 4274 sayılı Köy Enstitüleri ve Köy Okulları Teşkilat Kanunu çıkarıldı. Bu kanunlara göre; Eğitime yeni işlevler yükleniyordu, Köy Enstitüleri kuruluyordu, Köy Eğitim Sistemi getiriliyordu ve eğitim yönetimi yeniden biçimlendiriliyordu. Köy Enstitüsü Sistemi’ni oluşturan bu dört öğeyi incelemek gerekirse;
Eğitime Yüklenen Yeni İşlevler
Köy Enstitüsü Sistemi ile eğitime, eğitsel, ekonomik, toplumsal ve siyasal olmak üzere dört işlev üstlendi.
Köy Eğitim Sistemi
Eğitime yüklenen işlevlerin gerçekleşebilmesi için köye yönelik bir eğitim sistemi oluşturulmalıydı çünkü kent eğitim sistemi köylere ulaşamamıştı.
Yeni eğitim sistemi üç bölümden oluşuyordu; öğrenim çağı çocukları için zorunlu okullar, yetişkinler için zorunlu okullar ve köye eleman yetiştiren kurs ve enstitüler.
Köy Enstitüleri, Köy Eğitim Sistemi’nin ortaöğretim kısmı idi. Amaç ise sadece öğretmen yetiştirmek değil aynı zamanda köyün ihtiyacı olan usta insan gücünü de yetiştirmekti. Köy Enstitüleri kuruluşundan üç yıl sonra sağlıkçı da yetiştirmeye başladı. 1946 yılına kadar yirmi yerde köy enstitüsü açıldı ve daha sonra yirmibire çıktı. Bu enstitülerde öğrencilerin bütün ihtiyaçları enstitü tarafından karşılanıyordu. Böylece fakir ama zeki köy çocuklarına eğitim imkanı sunuluyordu.
Köy Eğitim Sistemi’nin iki genel amacı vardı. İlki yıkılan ülkenin kurulması ve kalkındırılması ikincisi ise Türkiye Devrimi’nin ürünü olan Cumhuriyet’in korunması, yaşatılması ve geliştirilmesiydi.
Köy Eğitim Sistemi’nin belkemiği Köy Enstitüsü idi. Bu yüzden kurulmak istenen sisteme Köy Enstitüsü denilmişti. Burada eğitilenler, üretim güçlerini ve Cumhuriyet’e olan inançlarını hem köye hem de sistemin üst basamaklarına taşıyacaklardı. Köy Enstitüsünün amacı, Köy Eğitim Sistemi için orta kademe insan gücünü yetiştirmek ve iyi olanlarını Yüksek Köy Enstitülerine hazırlamaktı.
Köy Enstitüleri, bölgenin tarımsal, toplumsal, geçimsel, sanatsal, kültürel ve sağlıksal durumunu araştırıp öğretim programını bu araştırmalara göre düzenlemiştir.
Köy Enstitüleri’nin eğitim programları diğer öğretim programlarına uymuyordu. Genel kültür ve meslek dersleri dışında ayrıca köyün kalkınmasına faydası olacak bilgiler ve beceriler veriliyordu. Eğitim programının yapılmasında uyulan ilkeler şunlardı:
Eğitim, öğrenciye öğrenmeyi ve araştırmayı öğretmelidir.
Üretim için eğitim yapılmalıdır.
Eğitim öğrenci merkezli olmalıdır.
Eğitim sürekli olmalıdır.
Her tür etkinlik, köyü kalkındırma amacına hizmet etmelidir.
Enstitü eğitimi laik olmalıdır.
Eğitim demokratik olmalıdır ve öğrencilere demokrasiyi yaşatmalıdır.
Enstitüye giren her öğrenci başarılı olmalıdır.
Enstitülerde verilen dersler üç ana grupta toplanmaktaydı. Bunlar:
Genel Bilgi Dersleri
Türkçe, tarih, matematik, coğrafya, yurttaşlık, fizik, kimya, kooperatif, resim, müzik, sağlık bilgisi, beden eğitimi ve ulusal oyunlar, askerlik, yazı, yabancı dil, öğretmenlik bilgisi, ev idaresi ve çocuk bakımı.
Ziraat Ders ve Çalışmaları
Tarla ziraatı, bahçe ziraatı, zoo tekniği, arıcılık, ipekböcekçiliği, sanayi bitkileri ziraatı, kümes hayvancılığı, balıkçılık ve su mahsulleri.
Teknik Ders Çalışmaları
Demircilik, dülgerlik-marangozluk, yapıcılık, fotoculuk, pratik bilgiler, biçki-dikiş, çocuk bakımı, halıcılık-dokumacılık, örgü, nakış-çamaşır, ev idaresi.
Köy Enstitüleri’nin, çok kısa ömrü olmasına karşın ülkeye eğitsel, ekonomik ve toplumsal alanda çok büyük katkıları olmuştur. Köy Enstitüleri, eğitsel alanda bakılacak olursa ülkenin gelişmesine etkisi olan çok sayıda mezun vermiştir. Ekonomik alanda ise, köylü o zamanın en son teknolojisiyle tanışmış ve eski tarım şekli tarihe karışmıştır. Köy Enstitüleri’nde yetişmiş ve bu ortamda bulunmuş olan elemanlar gittikleri yerlerde aynı demokrasi ortamını yaratmak için çaba göstermişlerdir. Bu bağlamda Köy Enstitüleri’nin toplumsal etkisi de çok büyüktür.
Köy Enstitü Sistemi Türkiye Devrimi’nin bir parçasıydı ve her devrime karşı olanlar olduğu gibi bu sisteme de karşı olanlar vardı. Köy Enstitüleri’nin kapatılış nedenleri dört başlık altında toplanabilir:
Siyasal Nedenler: Köy Enstitüleri’nin kurulması için çıkartılan kanunun kaldırılması için mücadele eden birçok insan vardı. Köy Enstitüsü Kanunu oylamasına 151 milletvekili katılmamıştır. Milletvekillerinin bu şekilde davranmalarına sebep aydınlanan halkın bir gün yönetime ortak olmak istemesi ve kendilerine zarar vermesi ihtimali olabilir.
Toplumsal Nedenler: Yeni okulun ve öğretmenin köye gelmesi, köyde belli başlı insanların çıkarlarını etkileyebileceği için Köy Enstitüleri’ni istemeyenler vardı.
Ekonomik Nedenler: Aynı anda dört beş köye sahip köy ağaları vardı ve köylüler ağaların malı konumundaydılar. Köylünün aydınlanması ağaların çıkarlarını zedeleyebilirdi.
Eğitsel Nedenler: Geleneksel eğitim sisteminden ödün vermek istemeyen, eski sisteme bağlı kalmayı isteyen belli bir kesim vardı ve bu kesim Köy Enstitüleri’nin kapatılması için çaba gösteriyorlardı.
Ayrıca, savaş yılları olması nedeniyle eğitime gerekli ödeneğin devlet bütçesinde ayrılamaması, fiziksel koşulların yetersizliği ve Köy Enstitüleri’nde çalışacak gönüllü ve inançlı insanların az olması da Köy Enstitüleri’nin kapatılmasında büyük rol oynayan etkenlerdir.
Siyasi iktidar 1946 yılı seçimi sonrası, bu belli başlı sorunları çözmek için Köy Enstitüsü Sistemi’nin özünü değiştirmeye karar vermiştir. 1947 yılında ise bu değişiklikler sonucu sistem son bulmuştur.
KÖY ENSTİTÜLERİ’nin başardıklarını şöyle özetleyebiliriz:
Yüzyıllardır biriken feodal toplumun üretim ve yaşam biçimini ortadan kaldırmaya başlamıştır.
Bilimsel ve felsefi anlamda laik eğitim başlamıştır.
Feodal toprak rejiminin değişimi toprak ağalarının kendilerinin ortadan kaldırılma tehdidinin hissetmelerine neden olmuştur.
Sanayi için eğitilmiş, nitelikli iş gücü oluşmaya başlamıştır
Sanat, edebiyat, bilim teknoloji de olumlu beklentiler oluşmuştur.
Atatürk’ün özlediği demokratik toplum ve kültür için kurumsal alt yapı oluşmaya başlamıştır.
Ataerkil toplumdan çekirdek aile toplumuna dönüş belirtilerini vermeye başlamıştır.
Ezberci değil, analitik düşünen- sorgulayan birey yetiştiren demokratik ve üretici eğitim başlamıştır.
Bu bağlamda yukarıda yer alan özellikler statükoyu rahatsız etmeye başlamıştır. Köy Enstitülerini kuranlar da yıkanlar da statükolarını korumak ve güçlendirmek için hareket etmişlerdir. Bu emellerini gizlemek için de “Köy Enstitü”lerinin üzerinden politika yapmışlardır.
Görüldüğü gibi, demokratik kültürden, bilim ve bilimsel düşünceden yana olmayan her birey ve kurum Köy Enstitülerinin ortadan kaldırılmasında birinci derecede sorumluluk sahibidir.
İŞLEM SONUÇ NEDENLERİ: Egemen olan krallar ve derebeyler, insan topluluğunu bir sürü gibi görürler. Emretmenin ve itaatın dışında bir iletişim şekli geçerli değildir. İŞ YOK İNSAN ÇOK, az ile yetinme kaygısızlığı ve örgütsüz toplum.
BEYİN HAREKETİ : Beyin hareketine ihtiyaç yok. Sadece bedensel itaat için koşullanmak var. “iman” bu toprağın ürünü olsa gerek.
SONUÇ: Geleceğe, sorumsuz, isteksiz ve yoksul bir toplum devreder.
2-Sanayi toplumunda:
İŞLEM MANTIĞI :1+1=2 insan eder
İŞLEM SONUÇ NEDENLERİ: Sanayi toplumunda çoğulculuk önemlidir. Ağır sanayide büyük işler çok sayıda insan gücüyle yapılabilir. Belki de “birlikten kuvvet doğar” sözü ve “beygir gücü kavramı” daha çok, bu dönem için geçerlidir. İş ağır, insan çok, ücret düşük, makineye köle gerek.
BEYİN HAREKETİ:Yönetici, beyninin sol lob komutuyla para hesabı yaparken, çalışanlar, beynin sağ lob komutuyla duygusal-romantik dünya ile yetinirler. Güncel ihtiyaçların karşılanması yeterlidir. Zamanla, artan ihtiyaçların farkına varırlar, yeni talepler ve örgütlenme düşünceleri gelişir.
SONUÇ: Zengin-yoksul ikileminde süren bir hayat ve sınıfların egemenlik savaşları politik arenada sürer. Çalışanların sosyal güvenlik talepleri artmaya başlar. Örgütlenmenin önemi fark edilir.
3-Bilgi toplumunda:
İŞLEM MANTIĞI: 1+1=3 …ya da, 4,5, 6 insan eder
İŞLEM SONUÇ NEDENLERİ: Teknolojinin milenyum hızıyla geliştiği günümüzde, yaratıcılığın ortaya çıkarılması için beygir gücü yerine beyin gücü daha fazla önemsenir. BİLGİ VE ÜSTÜN PERFORMANSA GEREKSİNİM VARdır. Örgütlü çalışanlar ile başa çıkmak zordur ve masraflıdır. Verimi 3, direnme ve isteme gücü 1 olan daha karlıdır. Benim karım (param) çoğalsın, altta kalanın canı çıksın anlayışı egemendir.
BEYİN HAREKETİ: Beyindeki duygusal zeka (EQ)’yı çalıştıran sağ lob’uyla, mantıksal zeka (IQ)’yı çalıştıran sol lob’unun fonksiyonlarının bütünleşmesiyle, sayısal-sözel yetenekleri taşıyan multi fonksiyonlu uzmanlık oluşur.
SONUÇ: Çalışma yaşamında sosyalleştirmenin hilesi bulunmuştur. Süpermen modeli yönetici-uzman insan modeli peşine koşturulur. Empatik ve sinerjik ilişkiyi “az”a razı etmekte ve ürününü ytturabilmekte kullanabilen yani, Psikolog-Mühendis-pazarlamacı özelliğinde bir insan ortaya çıkar.
>’’Türkiye enerji potansiyelini iyi kullanamıyor (A.A./ ANKARA, 23 Haziran 2003)
Toplam 1,1 milyar ton taşkömürü, 8,4 milyar ton linyit, 380 bin ton toryum rezervi, 200′ü rüzgar, 125′i hidrolik, 31,2′si güneş, 23,8′i jeotermal olmak üzere toplam 380 milyar kilovat saat (kwh) temiz elektrik enerjisi potansiyeli olan Türkiye, kaynaklarını iyi kullanamıyor. Türkiye, 2001 yılında hidrolik potansiyelinin yüzde 19,2′sini, güneş potansiyelinin binde 8,2′sini, jeotermal enerjisinin binde 3,8′ini, tahmini rüzgar potansiyelinin binde 0,3′ünü kullanabildi. Türkiye, petrol ve doğalgaz dışındaki birincil enerji kaynakları kendi tüketimini fazlasıyla karşılayabilecek düzeyde bulunuyor. Geçen yıl yüksek fiyatla satın aldığı 17 milyar metreküp doğalgazın 11 milyar metreküpünü elektrik üretiminde kullanılan Türkiye, sadece 125 milyar kwh hidroelektrik potansiyelini kullanabilse, 2001 yılındaki elektrik tüketiminin yüzde 98,5′ini karşılayabilecekti. Oysa Türkiye, 2001 yılında ortalama 42,5 milyar kwh elektrik üretimi yapılabilen hidrolik kurulu gücünün bile yüzde 42,8′ini (18 milyar kwh’lik elektrik) kullanmadı. Ham petrol tüketimi 2001 yılında 29,7 milyon ton olan Türkiye’nin güneş enerjisi potansiyeli bundan fazla. Türkiye’nin 8,8 milyon ton petrol eşdeğeri (TEP) elektrik (31,2 milyar kwh elektrik üretilebiliyor), 26,4 milyon TEP ısı üretecek güneş enerjisi potansiyeli var. Türkiye, 2001 yılında tükettiği 11 milyon 39 bin ton taşkömürünün beşte birini (2 milyon 357 bin ton) kendisi üretti ama rezervlerine bakıldığında üretimi 5 katına (100 yıllık rezerv hesabıyla) çıkarabilecek, tüketimini tamamen yerli kaynağından karşılayabilecek durumda. Linyitte tüketiminin yüzde 97,8′ini karşılayabilen Türkiye’nin, yine üretimini üçte bir oranında artırma (100 yıllık rezerv hesabıyla) imkanı bulunuyor. Toplam 140 jeotermal sahasıyla, büyük bir jeotermal potansiyeline sahip olan Türkiye,konutların yaklaşık üçte biri olan 5 milyon konutu ısıtabilecek (31 bin 100 megavat) ısı, 23,8 milyar kwh elektrik üretebilecek elektrik potansiyele sahip durumda. Fakat, Türkiye, 2001 yılında, termal potansiyelinin yüzde 2, jeotermal elektrik enerjisi potansiyelinin ise sadece binde 3,8′ini (90 milyon kwh) kullanabildi.
>YOKUŞ YÜRÜYEN MAKARA Hareket enerjisini makaranın göbeğindeki lastiğin kıvrışmasından alır. Kıvrışığın açılma isteği, makaranın ileri doğru dönmesine neden olur.
Makara el ile sabit tutularak, lastiği kıvrılma konumuna getirmek için, kamıştan yapılmış (sarı renkli) okları, makaranın etrafında döndürmek gerekir. Çemberli saatların kurulması gibi tıpkı. Arkadaki küçük tekerler, makaranın ileri rahat gidebilmesi için, sürtünme direncini yok etmek içindir. Okların üzerine, lastiğin potansiyel enerjisine göre ağırlıta sehpa koyularak, aksesuar tamamlanır. Makara kurulup yere bırakıldığı an, ileriye doğru hareket eder.
>SOBELENDİM, GÖREVİMİ YAPTIM Bende Zihni Beyi sobeliyorum o zaman.Zihni Bey , eger kabul ederseniz, siz hangi esyalarinizi kullanmayi daha cok seviyormussunuz ögrenelim bakalim… denmişti,
BURAYA TIK DE zaman ayırdığım konular resimlensin (söz ile değil, maus ile:))
Taşı kime atsam? En esrarengiz olan kimler var listemde?
XSİ eleştiri uzmanı, daha sonra “kritize”ye daveyt edeceğim. İyi bir i,nsan.
KNZ Mekanına sık uğramasa da bir şans? Knz yüreği en iyi için çarpan iyi bir dost.
Sevgili neverland’ın BURADAki SOBE isteği için hazırlanmıştır.
Bakış dergisi kapak çizgilerini ve genel yayın yönetmenliğini ve yazarlığını 6 yıl yapmıştım.
Alanya gazetesinde “bence” köşem
ne işe yaradı bilmiyorum ama, 2 adet dirsek ürününm yüksek DİPLOMALARIM (Sevgili eşimin yardımıyla)
en son okuduğum ve şu anki düşüncemi en yakın ifade eden bir kitap
seyyar çantam. gezideki önemlilerim
Beyaz kölem(!) saf alın teri karşılığı.
zaman kazandıran emekçilerimden biri
Özel Tv.lerin kaynana dizilerini protesto aracım. Favori kanalım ARTE .
kontrol etmek gerek değil mi? ne olur ne olmaz! İnsanlığa yararlı olan bir şey, kötüye kullanılırsa, tam tersi felakete neden olabilir. Kontrol etmeden tutmamalıyız.
Zorları penseyle tutuyorum. Maşa dururken el ile köz tutulur mu! Bu da görülmeyen elektrik kablosunu tyutmak içindir
>”Blog”, günlük tutma anlamına gelirmiş. Günlük tutmak bir anlamda kişinin kendinde olup biteni topluma yasıtması ve kişiliklerin en özgün yanıyla sunularak, toplumsal orkestranın melodik ritmini belirleyen bir fırsatlar teknolojisi.
Kağıt ve daha ötesinde ağaç katline giden yolun önemli oranda kapanmasını sağlayacak bir elektronik devrim gibi… profesyıonel yazarlığa atılacak adımların ilk basamağı ve kitap basımevi lobilerinin de bir anlamda kaprislerinin kırılmasına yarayan fırsaltlar bütünü.
Günlük hayata dair sosyal paylaşım, haberleşme, amatörce ve maliyeti en düşük çapta topluma kendinden birşeyler katma fırsatı… velhasıl blog kısaca var olmanın mikro fırsatı olarak topluma kendinden birşeyler katmayı kışkırtan bir araç olarak bakabiliriz.
günün yazısı
Duygularımın refleksine gün ışığı düştü bu gün.
Yaşamın canlı kalma kılıfına iç yaptığım anlam, yörüngemde turlar atmaya başladı. Kuantumun kulakları çınlarcasına, güneşin fotonlarına çarpan mağnetizmam, miktarı bilinmedik enerjilere boğdu beni. Saksıdaki sardunyalarımın cilvesine “nü” çeken, penceremde sevişen kumruların şahitliğine sığınmanın rahatlığındaki kıvancım, duygularımın bileşkesini kurmaya yetti.
Ertelemişim sanki ciğerimi yakan ve sağ duyuma sol çakan çirkinliklerin görüntüsünü! Mantığımın arada bir bahar uykusuna tatil çekmesi elimden çıkabilmekte. Duygularımın ılık-ataklığı, yağmur öncesi sisin yarı saydamlığına çanak tuttu sanki. Yoksa, gerçeklerin süzmesiz görüş alanını miyoplaştırma fark edişsizliğine dalmışlık mı?…
Ne ise, bir tad, bir uçukluk, bir melankoli sıcaklığının örtbas ettiği dinginlik…. Müzikler bir başka çalıyor bu gün. Bütün renkler, 301’den yargılanmaya gönüllü…
Enflasyon ve sevgisizlerin tansiyonu, Evangeline Lilly’nin mayosunda Ama no money nobody’de Kedilerin ibadeti “Mart”tın, ozon canavarına yenik düşmesiydi belki de yitirme korkusunu aşka çeviren. Vuralım gitarın tellerine bu gün, bir günlüğüne “serseri” olmaktan ne çıkar.
Her hafta yayınlarıyla ve yorumlarıyla beni bilgilendiren “BİZ ANNEYİZ” ekibine teşekkür ediyorum. anneyizbiz haber
8 mart kadınlar günü nedeniyle, Başbakan R.Tayyip Erdoğan konuşurken, çocukluk yıllarıma doğru bir uzandım. Başbakanımız ve O’nun siyasi ve kültürel geçmişini bilmeseydim, konuya buradan değil, güncel değerlerden girecektim.
&&&&&&&&
Kız çocuklarının okutulmasının günah sayıldığı, başlık parasıyla kocaya satıldığı yıllara.. Şimdi öyle mi bilmiyorum ama, o yıllarda oralarda Müslümanlık bir ayrıcalıktı. Bu yüzden, kuran’ı “iki kez aktarma”nın ayrıcalığını yaşayanlar, ak sakallıların övgülerine “mazhar” olabilmekteydiler; ANLAMLARI HİÇ BİLİNMESE DE…
Erkeklerin (genel olarak) kadınlar karşısında, kuranı daha çok “aktaranların” da hiç aktarmayan ya da az okuyanlar karşısındaki ayrıcalıkları, önemli avantajlar getirmekteydi
Aynı ailedeki kız çocukları, yaş farkı ne olursa olsun, erkek çocuklarına hizmet etmekle, sevilme hakkının bir parçasını kazanabilirlerdi. Erkekler ise, doğuştan erkek olmanın “üstünlüğüne” sahipti.
Evin gelini, kapı ağzında namaz kıyamını andırır bir duruşla bekler, ev ahalisinin herhangi bir üyesinin rahatını gerektirecek hizmet emrini beklerdi. Ev ahalisi yemek sofrasından kalktığında, sıra geline gelir, buna evin annesi de eşlik ederdi.
Köy çeşmesinden su almak için kaplarla gelen bir kadının yolu bir erkekle kesişme olasılığı olsa da olmasa da (T şeklinde), kadın elli metre geriden esas duruşa geçer, erkek yolunu tamamlar ya da, o istikametten yürümeyeceği kesinleşir ya da, erkek kadına “geç” izni verirse, kadın yoluna devam ederdi.
Kadın evli olsa da, baba tarafından gelecek mirasların dağıtım yetkisi erkek kardeşin insafına kalırdı. Kadın miras konusunu açtığında, erkek kardeşine saygısızlık etmiş olurdu. Bu geleneklerden dolayı, 90 yaşındaki kadın bile, erkek kardeşlerinin üzerinde kalan miras hakkını istemezdi. Ölen kadının erkek çocukları da annelerinin istemediği bu hakkı istemezlerdi ki, bir gün kendi başlarına da gelebilir endişesiyle. Babaları ölen kadınlardan miras hakkını alanlar da olabilmekteydi. Erkek kardeş, “şeriat usullerine” göre, mirası paylaştırırdı.
Bütün aile fertleri (kadınlı-kızlı) mahsul toplamak için tarlaya gittiklerinde, eşit koşullarda çalışırlardı. Ancak ağır olan tırpan sallama işini erkekler yapardı. Fizik gücü değil de, daha çok sabır isteyen, en uzun süreli işleri kadın yapardı. İş bitimi eve döndüklerinde, evin erkek üyeleri kanepelere serilip dinlenmeye başladıklarında, kadınların asıl işi yeniden başlamaktaydı. Yemek, bulaşık, temizlik, inek ve koyunların sağılması, bunların işlenmesi, keyif çayları, yatma hazırlıkları….
Erkekler uykunun bir bölümünü geçtiğinde, kadınlar yeni yatma haklarını elde edebilirlerdi. Sabahları, erkekten en az iki saat erken kalkmalıydı ki kadınlar, hazır sofraya erkeklerini uyandırmalıydılar.
Zamanlar akıp gitti, değişen sadece nüfus oldu. Buna ters orantılı olarak, tarlaların artık bu nüfusu doyuramayacak kadar, kardeşler arasında bölünmesi…
Kentlerin gecekondu yaşamı buradan doğdu. Kuran ve onun şeriatına bağlılıkta değişen pek bir şey olmadı. Müslümanlık bir ayrıcalıktı çünkü. Miras, şahitlik, kadını erkeğe “tabi” eden din buyrukları, dövülme konularındaki ve benzer ayetler aba altında saklı tutulsa da, bu anlama yüz ağartacak pankarta yazılan slogan ayet kadar güçlü olamazdı. Ama yinede öne çıkarılan oydu: CENNET ANALARIN AYAKLARI ALTINDA… “Anaların ayak altları öpülür”. Öpülen bilinç altında ayak altındaki cennet midir, yoksa naylon pabuç işkencesinde çatlayan topuklar mıdır? Bilinmez. Oysa bütün kadınlar bir ömür boyu ANA olmadıkları hesapta yok?
Evin “erkeklik ayrıcalığından” yararlanarak bir üniversite okuyabilenler, şeriat tabanlı siyasetlerin lokomotifi olmaya başlamışlardı bile…. Siyasette rekabet, kadınların emeğini burada da önemli kılmaya başladı. Burada oy toplama rolüyle, tarlada fasulye toplama arasında ne fark olabilirdi ki, seçilme hakları uygun görülmediği halde? Siyaset rekabeti yalnız oy toplamakla sınırlı olamazdı. “Günah sayılan kız çocukların okutulması gerekirdi. Çünkü, rekabet bunu zorunlu kılmaktaydı.
HAYDİ KIZLAR OKULA! Okul dahi bu kaderi değiştirecek miydi?
>On yaşımdayken köyün gelinlik kızlarının çeyizlik işleme bezlerine resimler çizerken, kabımın darlığının farkına varıyor, yörenin kapanıklığına ve karanlığına inat, farka koşmanın güdüsüyle coşuyordum. Tükenmez kalemle beyaz işleme bez üzerine çizdiğim resimler daha çok, hız ve emeği simgeleyen at resmiydi. Sonra sevgiyi, aşkı, temiz duyguları, sıcakkanlılığı, çiçek ve tomurcukları bağrında taşıyan baharın renklerini… daha başka, özgürlüğü, masumluğu, toplumculuk ritmini ve geniş çaplı gözlemciliği simgeleyen kuş resmini…. Çizdiğim resimlerin sıfatları çocukça öngörünün işaretleri değil, içime yansıyan uygarlık ışığının dürtüsü olsa gerekti. Gelinlik kızların, çeyiz bezlerindeki çizgi üzerine iplikle işlediği nakışlar, dar bölgede içine gömülmüşlüğün, aşkın ve duygusal açılımın, erkeklerinin kör tarafından uzatılmış, bez üzerine düşen hayalleriydi. Baba tarafından başlık parasına satılacağının çelişkisine aldırmayacak kadar mutlu kızlar. Bu sanat dayanışmasıyla genç kızların bir çeşit sırdaşlıklarını kazanmanın ödülünü, iplikten boşalan makaranın sahibi olmakla kazanıyordum. Bu makaralar ileri yıllarda zorlanacak bir kapının habercisi gibiydi. Makarayı duvarda yürütmek projesi….. Çelişkilerin ve yoklukların hayallere ket vurduğu bulanıklık kamçı mıydı, yoksa sürtünme mi bilemiyordum. Kağnı arabalarına koşulan, sırtı nodurdan yaralanmış öküzlerin isminden önce “..afedersiniz..”ifadesi ve ağır yükün altında düştüğü zaman, kesilip etinin yendiği ve kent yaşamına girdikten sonra göreceğim, “aslan, kurt ve tilki” gibi asalak karakterlerin egemenliği ve benzer bir sürü şeyler? Dinamizm, ilerleme, yenilik, yaşamda ne varsa kavrama, ona dokunma ve yaratma güdüleri ham hayallerimin işlenmesine istekliliğim…ardımdan esen yelin itkisiydi adeta. O bir teknoloji, bir kentlilik isteğiydi. O bir hız, ve özgürlük müydü yoksa, kırmızı atımdan daha fazlası mı? Okuma sevdası böyle doğdu içimde. Tarlanın beden gücüne bağımlılığıyla, bedenimin okuma isteğine bağımlılığı, aşığın platonik tutkunluğundan habersiz sevgiliyi oynamak kalıyordu bana. Makara resim öyküsü, bu yola çoktan itmişti beni, yerin yedi kat dibinden, yeryüzüne kaç milim çıkabileceğimin de gururu………………………
>Atatürk’ün ekonomik hamleleri, feodal mirasın ve pasif, mistik yapılı halkın kapasitesine uymadığından, bir avuç aydın burjuva sınıfının büyük çabalarıyla ancak ayakta kalmaya çalışmıştır. Atatürkçülüğün “Halkçılık” ilkesi sınıfsız toplum argümanına göre tanımlanmışsa da, Anadolu’da aşiret reisleriyle din baronlarının egemenliğine dokunulmadığından, bu tanım da havada kalmıştır.
Devlet eliyle özel teşebbüsün kurulması ve beslenmesi, kapitalizmin doğasıyla da uyum sağlayamadığından, bir yığın devlet teşvikine rağmen, başarısız olunmuştur.
Devrimin ve bütün politikaların dar bir çerçevede sürdürülmesinin nedeni, geniş halk kesiminin (köylülerin) Osmanlı geleneklerinden gelen ağa-derviş kıskacındaki depolitizasyonluk durumu idi.
Ticaret yasalarını aldığımız İtalya, Almanya, hatta Şili gibi ülkelerde, burjuvalşama süreci, feodal toplumun evrimleşmesiyle, halkların en geniş kesiminin katkısı sağlanmış, kurumlarına ve denetim mekanizmalarına, doğal süreç içerisinde örgütlenmelerini sağlama fırsatı sunmuştur. Kemalist yöneticiler, Batı ülkelerine benzer bir burjuva sektör ekibi oluşturma yoluna gitse de, mevcut kitle kültürünün baygınlığına yenik düştüğü durumlar olmuştur. Bu durumlar, devrim liderinin hanesine yazılan eksiler olacaktır. Sosyalist kadroların (şiddetle) dışlanmasıyla iyice daralan Kemalist çember, İzmir İktisat Kongresinde daha çok, mevcut yapıdaki özel sektörün mevzilenmesine hız katmıştır.
1927-33 yılları arasında, SSCB’nin TC’ye verdiği, 20 yıl vadeli faizsiz ve bedeli ihracat ile ödenecek olan kredi kalkınma dinamizminde önemli bir paya sahiptir. Bu krediyle, 1. beş yıllık kalkınma planı devreye sokularak, çeşitli sanayi kuruluşlarına yatırım yapılmış, bu dönemde oldukça başarı kazanılmıştır. O yıllarda Sovyetler Birliği’nin ekonomik kalkınmasında çok başarılı olmanın nedeni de, planlı kalkınma programına bağlanmaktadır.
Bu yıllarda Sanayi ve maadin Bankasının yerine Sümerbank geçerek, planlı kalkınma sürdürülmüş. Bu sıralarda en büyük ekonomik değerin tarım sektörü olmasına rağmen, ulaşım sorunları yüzünden dışa ve iç pazara rahat açılamadığı görülmüştür. Demir yollarının geliştirilmesine ilgi buradan başlamıştır. ********** Daha sonraki yıllarda Köy Enstitülerinin kurulması, zamanında yapılan hataların telafisi anlamına gelse de, yitirilen yılları geri getirememiştir.
Atatürk’ün çok partili demokratik sistem özlemiyle, farklı görüşlerin siyasi parti kumasına fırsat vermesi, zorlama demokrasinin örneklerini sergiliyordu. Öyle ki, bu fırsatları ilk değerlendiren (bu gücü kendinde gören) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) ile daha sonra onun yerini alan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF), Osmanlı gelenekçiliği ve kompradorluğunun çıkarlarını temsil etmekteydiler. Bu yüzden, Kemalizm ile üstü örtülü çatışma içine girerek, Karma ekonomik modelin özel teşebbüs-liberal yanını temsil etmeleri, günümüze kadar süregelen “burjuva –kapitalistleşme” tercihindeki fiyaskonun çekirdeği olsa gerek. Elin gavuru dediğimiz ülkelerin yaklaşık 30 yıllık kalkınma sürelerinin yanında, bizim 80 yıllık çırpınışımızın altındaki çürük yapı da bu olsa gerek. Kalkınmak için 30 yıl kullananlarla, 80 yıl kullananlar arasındaki Farkın acısı bile düşündürmeye yetmiyor çoğumuzu.
Batınınki bir süreç, bizimkisi ise bir devrimdi. Devrimler sürecin doğal seyrini değil, daha çok gerçekliği (ihtiyaçların aciliyetini) izler. Batı bu aciliyeti 1789 da kavramıştı. Sovyetler 1917 de… Bu nedenle, Atatürk hazır devrimi gerçekleştirmişken, öncelikle ağalık şeyhlik mevzilerini çökertseydi. Anadolu köylüsünün dikkatini böylece modern yaşam kültürüne yöneltseydi…. Karabük demir-çelik fabrikasında çalışacak adamı jandarma zoruyla getirmek zorunda kalmayacaktı. Ve acemi kapitalistlerin elinde güme giden sermayenin o yıllar için hayat iksiri olduğu bilinmeliydi. Ama olmadı, olamazdı. Yukarıdaki nedenler, tek liderin aşabileceği cinsten engeller değildi….. Zihni Örer
Bu günün, (14 şubat) “sevgililer günü” olarak uydurulmasının doğru yerinden kavramaya çalışıyorum. Öyle “ahmak kandıran” öpücük günü müdür, yoksa ilgi monotonluğunun, 364 günlük küf bağlamış zamparalığına, bir günlük zımpara atma pratiği mi?
Jetonlarımızın köşelerinden vazgeçebilmeye verilmiş bir fırsat da olabilir.
Sevginin matematiğine inanmayanlar, sevginin miktarını merak etmemelidirler bu gün. Çünkü, sevginin çelişkilere değil, kusurlara bakmayacağı önceden bilinmeli.
Evet, bu gün sevginin önce varlığını, sonra da bir mevzi daha ilerisindeki miktarını anlamaya zorlamanın yıl dönümü.
Konumuz “sevgi ve sevgili”dir bu gün, unutmayın. Bu iki sözcüğün ıncığını cıncığını harmanlama gününde, kim bilir birbirine benzemeyen kaç icatlık tanımlama düşer beyaz sayfalara ve kulaklara?
“aşkım için canımı, özgürlüğüm için de aşkımı feda ederim” gibi bir pot kaç kez kırılabilir bu gün?
Örneğin, nasıl bir sevgili olmak istersiniz bu gün ve bu günden sonrakilerde? Hazırlayın siparişlerinizi.
Saçlarına bir bir yıldızlar takılıp, bulutların sırtında uçurulan melek mi; yoksa, avrat-herif süngücüne terk edilen kelek mi?
“Çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz”ı dikkate almanın, sevgili kavramına bir hizmet olabileceği…? Çok süslü palavralara mı doyurmak için uğraşacağız, yoksa, sevgili adayımızın bizden yıl boyunca sökmeye çalıştığı bir değer ve davranışı mı masaya süreceğiz bu gün?
Ciddi olalım bu gün; ciddi ve de dürüst….! Yılda bir kez dürüstlüğün ne zararı olur ki? Hiç belli olmaz, diyenleri duyuyorum. İdam mahkumuna son dileğini sormuşlar, bir dakikalığına kral olmak istiyorum” demiş. Kral yapmışlar onu, o da af ilan etmiş kendisine. Ama doğru sevgili bir günlüğüne affeden midir? Hiç umudum yok bu noktada! Öyleyse bu fırsatı kaçırmayalım. Korkmayalım bu gün, sevgili yasasını yapmaktan. Sevgili yasasını bir söz, bir çiçek (ya da gül) demeti arasına gizleyerek sürprizleyelim Kral olmayı beklemeyelim.
Ve sevgi, dalından koparılmış gülün ömründe değil, arasına sarılmış sözün özünde aransın diye….
Slogan değil, sevgili yasası olsun bu sözler; slogan “atmak”, yasa uygulamak içindir. (hiç olmazsa bu gün atmayalım:)
SEVGİ ve SEVGİLİYİ ANITLAŞTIRMANIN TOHUMU, HER GÜN en az İKİ KUSURUN HOŞ KARŞILANMASIDIR
Kızılderili’nin dediği gibi, “Sevgi bir tohumdur, bire kırk verir” ama bize ölümsüz bir sevgili kalır; az mı? z.ö.
>Not: Kendi kitaplık arşivimden alınmış sözlerdir. Amaç, internet paylaşım dünyasına katkı yapmaktır. Sn. konuklarla, yorum ekinde, böyle özlü sözleri paylaşmayı umuyorum.
Amerika, spor olsun diye insanları on mil yürüten, ama birinci kata asansörle çıkaran tek ülke! Don Herold
Gülümsemesini bilmeyen, dükkan açmamalıdır. Çin Atasözü
Herkes aynı şeyi düşündüğü zaman, kimse düşünmemeye başlar. S: Radhakrishan
Kötü insanları ahmaklara tercih ederim; çünkü hiç olmazsa ara sıra bir kötülüklerine ara verirler. Salacron
HAYATI SEVİYOR MUSUNUZ? O HALDE ZAMANI BOŞA HARCAMAYIN; ÇÜNKÜ HAYATIN YAPILDIĞI DOKU ODUR. Franklin
HAYAT YALNIZCA GERİYE DOĞRU ANLAŞILIR; FAKAT İLERİYE DOĞRU YAŞANMALIDIR. S.Kierkegaard
EN KÜLTÜRLÜ KİŞİ, KENDİNİ EN ÇOK SAYIDA İNSANIN YERİNE KOYABİLENDİR. Jane Adams
İSTEDİĞİNİZ HER ADAYA OY VERMEKTE ÖZGÜRSÜNÜZ; KATLANACAĞINIZ ŞEY, SADECE SONUÇLARIDIR. Sheldon Kopp
Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir. Karl Marks
>Tempo: makalenin aslı • Türban, kadını kısıtlayan bir unsur mu, yoksa kadına özgürlük mü sağlar? • Birtakım çevrelerin ‘Müslüman kadının’ dışarı çıkmasından dolayı mutsuzluk yaşadığı, bu nedenle kadının evine geri dönmesi tezi, kadını sosyal yaşamdan çekmek için bir tür ayak oyunu olabilir mi? • Türbanlı kadını sosyal yaşamın içinde görmek istemeyenler, türbana karşı olanlar mı, yoksa gerçekte türbanı savunan İslami çevreler mi? • Türbanlı kadınlar dinin ve çevrelerinin onlara biçtiği rolü mü benimsiyor yoksa gerçekten bunu isteyerek mi yapıyor? • Kadınların yaşadığı sorunları ‘türbanlı kadınların sorunları’, ‘çalışan kadınların sorunları’, ‘modern kadının sorunları’ diye ayırmak doğru mudur, yoksa türbanlısı da, türbansızı da aynı sorunları mı yaşıyor? • Türbanı hem kadının hem de ülkenin gündeminden çıkarmanın bir yolu var mı?
Başörtüsü 1 Kadının özgürleşmesi, kadının üretici olmasına ve her türlü baskıdan uzak olarak sosyal yaşamda yer almasına koşut bir gelişim göstermiştir. Din kurallarının hukuk kurallarının temelini oluşturduğu teokratik yapılı İslam devletlerinde, başörtüsü, erkeğe bağımlı olan kadının sosyal yaşama katılabilmesinin önkoşuludur. Ülkemizde türban sorunu kadın özgürlüğü boyutuna taşınmış ve başı örtülü kadınların toplumsal yaşamın dışına itildiği söylemi insan hakları ile temellendirilmeye çalışılmıştır. Oysa ki toplum içinde bölünmeye neden olan bu hareket, insan haklarına dayandırılamaz. Zira özgürlükçü düşünce her türlü dogmadan uzak durmayı gerektirir. Dogmatik din kuralları laik devlette yerini özgür düşünce ortamı sağlayan beşeri kaynaklı hukuk kurallarına bırakmıştır. 2 Eski toplumlarda kadının yerinin aile içinde olduğu kabul edilerek, kocasının ya da babasının velayeti altında tutulan kadın için ayrı bir dünya yaratılmıştır. Bu dönemlerde kadın, erkeğe bağlı konumuyla, hukuk kurallarına eş ve ana olarak, iffetinin korunması amacıyla konu olmuştur. Modern toplumlar, feminist hareketin de katkısı ile üretimde önemli rol oynayan kadını özel alandan çıkarıp kamusal alana taşımıştır. Modern toplumlarda ‘eşit birey’ olarak görülen kadın, güçlerini dinden alan geleneksel güçlerce hâlâ ‘eş ve ana’ rolü içinde değerlendirilmektedir. Bu da kadını tekrar ev içinde görme düşüncesini canlandırmaktadır. 3 Dinsel örtünme ile ilgili talepler, dinsel zeminde ortaya konarak, din ve vicdan özgürlüğü ve temel haklar gibi kavramlara dayandırılmaktadır. Oysa konu dinsel zemine dökülmeden tıpkı saç uzatmak, küpe takmak gibi kişi özgürlüğü çerçevesinde ele alınabilir. Böyle yapılmadığına göre, başörtüsü ile ilgili dirençler laiklik ilkesine saldırmanın bir yolu olarak düşünülmektedir. Yani sorun kadın hakları ya da genel olarak insan hakları sorunu olmaktan öte, laik siyasal sistem karşıtlığının ifadesidir. 4 Bu noktada Türkiye’de dini siyasal araç olarak kullananların, bazı simgeler üzerinde ısrarlı olduğunu unutmamak gerekir. Başörtüsü modellerinin son yıllardaki değişimi de dikkate alınırsa, geleneksel örtünme biçiminden ne kadar farklı olduğunu görebiliriz. Bu tespitlerin sonucunda türbanlı kadınların çoğunluğunun, sisteme karşı siyasal taleplerin sözcülüğünü yaptığını söyleyebiliriz. Laikliğe karşı dirençlerde bir adım oluşturan başörtüsü söyleminin arkasındaki talepleri de göz ardı etmek mümkün değildir. 5 Günümüzde kadınların sorunları ‘tam ve eşit insan olma’ üst başlığı altında toplanmaktadır. Çünkü insan türünün yarısı olan kadınlar, özel alan içinde muhafaza edildikleri sürece, hakları da ihmal edilmiştir. Günümüzde demokratik ülkelerde kadınlar, genelde hukuken eşit olarak değerlendirilmekteyse de, fırsat eşitliğine sahip değildirler ve kadının insan hakları ihlallerine dünya genelinde rastlanmaktadır. Bunlar, ekonomik olanaklara ve eğitime ulaşmada eşitsizlik, karar mekanizmalarından dışlanma, üreme haklarının ihlali, şiddete maruz kalma gibi ihlallerdir. Kadınların sorunları aslında ortaktır, soruda belirtilen ayırım, yapay bir ayrımdır. Kadınlar eşit birey olma savaşımı içindedir. 6 Türbanı tek başına ülkenin gündeminden çıkaramayız. Zira siyasiler uzun yıllardır türbanı simgeleştirmişlerdir. Sorun, kadına geleneksel bakış açısının değişmesi ve Atatürk Devrimi ile kurulan Cumhuriyetin temel ilkelerinin toplumsal temellerinin sağlamlaştırılması ile çözülecektir. Türkiye’de modernleşme Atatürk Devrimi’nin bir sonucu olup, Batı’nın geçirdiği Rönesans’ı, reformu, sanayi devrimini ve kentleşmeyi içine alan evrim yaşanmamıştır. Türkiye’de modernleşme sürecinde, toplumun bir kesimi yenilikleri benimserken, bir diğer kesimi de yeniliklere kuşku ile bakmaya devam etmektedir. Tutucu sosyal güçler, hızla değişen topluma yabancılaşmalarından duydukları rahatsızlığı da laikliğe bağlamaktadırlar. Oysa laiklik, farklı dinde, farklı inançta insanların barışçı birliktelik içinde bulunmasını sağlar. Çağdaş devletlerdeki gibi, ekonomik ve sosyal sorunlarını çözmüş, sanayileşme ve kentleşmeyi gerçekleştirmiş, sosyal refah devleti niteliğindeki Türkiye’de din de, siyasal alandan uzaklaşarak asıl yerine, ruhani alana çekilebilecektir / Nilüfer Kas
>Milliyetçilik:”Kendi ulusuna bağlılığının uluslararası ilkelere bağlılıktan ya da bireysel çıkarlardan daha önemli olduğunu ileri süren görüş” ve “kendi milletini sevmek” diye özetlenebilirse, bu sözcüğün üzerinde felsefe yapmaya değer ve kelimenin önündeki yaldızlı perdenin ardındakileri de görmek, yaldızlı perdenin “önyargıya çanak tutmasını engelleyebilir.
Öncelikle, karargahı dışarda olan emperyalizmin sivri dişlerine karşı ilk dikilecek tavır, MİLLİYETÇİLİKtir. (Geleneksel (doğmatik) milliyetçilikte bunun tersi olması daha olasıdır. Kör milliyetçiliği emperyalizmin avlama olanağı daha yüksektir. Örnekleri de yaşanmıştır bu durumun.)
Miliyetçilik ancak oraya kadar. Çünkü, insanlar artık bulunduğu coğrafyalara sığmayacak kadar artma doğrultusundadır. Doğaya yayılma ve egemen olma iddiasını milliyetçilikle sürdüremez. Milliyetçiliğin buradan sonrası, sınır engellerinin yükseltilmesiyse, ki başka şey olamaz, başka ulusların iyilerinin farkında olamamak büyük kayıptır. Bu anlamda, kendi milletimin kötüsünden, başka milletlerin iyisi benim için iyidir. Daha açıkçası, kendi milletimin insanlığa zararlı olanlarından, başka milletlerin insanlığa yararlı olanlarını yeğlerim.
Siyasal, geleneksel, liberal, yayılmacı milliyetçiliğin birbirine dönüşme olasılığı çok fazla olduğu düşünülür. Bireyi tamamen devlet karşısında yok sayar. Oysa sosyalizmin kollektifçiliği böyle değildir. O özgürlüğü her şeyin önünde tutan ” özgür bireylerin oluşturduğu bir topluluktur.”
Milliyetçilik kuruntunun bataklığını besleyemeye elverişli bir anlayıştır. Milliyetçilik, evrensel değerlerin önemini kıskanmaya, kendi içinde doğmayan üstün değerlere değer vermemeye elverişli bir anlayıştır. Milliyetçilik, işbirliği değil, kıskançlık ve nefret üzerine kurulu rekabetin ruhunu taşır bağrında.
Bunlara rağmen, ANTİ MİLLİYETÇİLİK, kendi milletinin insanlarından nefret etme anlayışı ASLA DEĞİLDİR. Nasıl ki göle atılan bir taş düştüğü yerden kenara doğru yayılan halkalar yapar, göl kenarına kadar halkalar büyüyerek genişler; milliyetçiliğin hareket alanı bu kadar sınırlı ve yereldir. Bir okyanusa atılan taş için de geçerli olmaz milliyetçiliğin bakış açısı. Dedim ya yukarıda, milliyetçiliğin doyum noktasından sonra hedef büyültülmezse, kısırlaşmaya başlar. Hedefin büyültülmesi ise, enternasyonalizmi zorunlu kılar. z.ö.
> Agos gazetesi Genel Yayın Müdürü Dink, gazetesinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatı kaybettirildi.
Hrant Dink adını nerde duysam, yanına en az bir de “ermeni” kelimesi takılırdı. Bu kelimede, bir takıntının takısı olarak, “din” ya da “uyruk” farklılığının ve sözün içeriğini yorumlatMAma rüşvetinin peşinatı olarak sunulma gayreti yüklü…. Hrant Dink’in “sıcak” mesajlarında ne demek istediğinin üzerine atılmış toprak kütlesi yükümlülüğü ve oksijen almaz bir örtü!… Çok çekti bu toplum, farklı düşünenlerin (özellikle solcuların) düşündüklerini anlamak yerine, üzerini örtmek budalalığının, milliyetçilik olarak yutturulmasından. Muhalefet mekanizmasının bir boy aynası olarak bilinmediği toplumlar çapaklı gözlerle uygarlık arenasında kimsenin gözlerine bakarak kendini anlatamaz. Kendi halkına bile; ama yutturmak kolay! Kafasının üstünde çekiç sallanan insanların asıl diyecekleri yerine, çekiç darbesi psikolojisinin gölgesi düşer. “Tarihimizde soy kırım yok” demekle, günümüzde SOY KIRMAK çelişkisi ancak avanaklığın kol gezdiği yerlerde farkedilmez. “Bir ermeni öldürdüm” diye nara atarak yürüyen katilin gururu da bu olsa gerek!
Orhan Pamuk’a da bu gazabın sancıları bu günlerde yaşatılırken, rüzgara karşı işemenin hangi milliyet ve dine yararı olacağı, içinde bulunduğumuz atmosferden belli olmuyor mu? Dört yanıyla düşman olan, dünyanın diğer ucunda dost bulan kaç ülke bulunur dünyada bizden başka? Düşman bildiğimiz ülkelerin her birinin komşularıyla ilişkilerine baktığımızda, hiç birinin bize benzemediğini görmekteyiz bu anlamda. Kaldı ki, Ermenilerin din farkı dışında, bizim özgün yaşantımıza benzemeyen yanları yok.
Nefretten tarih yapan uluslar nesillerine ancak silah depoları devrederler; insanlık, dostluk ve sınır ticareti zenginliği değil. z.örer
Bir odacılık mesleğinde tahsil aranırken, Bir şirket, çalıştıracağı insanda eğitim ararken, Hayatın bir çok alanında eğitim zorunlu tutulurken, Toplumu yönetecek ve yaşamsal geleceğini güvenceye alacak bir hükümetin çıkarılması neden cahil çoğunluğun kararına terk edilsin? Neden cahillik ödüllendirilsin? Cahillik kişinin elinde değil, sistemin çarkında yuvalanmıştır diyebilirsiniz. Öyleyse, bu sistemin çarkına çomak sokmanın da bir ateşleyicisi olsun bu teori.
Bu kadar sıradan bir iş midir hükümet belirleme işi? Bilgisiz-kaygısız insanların, kendine yararı olamayanların, hakkını aramayı bilmeyenlerin bu ülkeye yararı olacakları seçmede nasıl doğru karar verebilir?
Ehliyet eğitimini almamış bir insana nasıl araba kullanma yetki ve hakkını vermiyorsanız, Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz. Çünkü, biri bilgisizlikten dolayı kendi canı ve birkaç canı yok etme riski taşıdığı halde, ikincisi, bir neslin geleceğini yok etme riski taşımaktadır.
Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum. Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir. Ehliyetli insanların toplumu yönetmesi, ayrıca cahilliğin de ortadan kalkmasına, toplumun her zaman daha ehliyetli insanlar tarafından yönetilmesine, kalkınmanın ve genel yararın daha hızlı kazanılmasına katkı sağlayacaktır.
DEVAMI BURADA TARTIŞILIYOR …………….. buradaki bir paragrafın, yazının anafikrine katkı yapmadığını ve sn. “çuvaldız”ın sadece bu bölümüne odaklanmasından etkilenerek silinmiştir.
14 Şubat’ın “sevgililer günü ilan edilmesinin özel nedenini bilmiyorum ama, neden bir kış ayına rastladığı, “ya ocak ısıtır ya kucak” özdeyişine götürüyor insanı. Hani, KEDİLERİN “Mart sevdası”ndan esinlenilse?… Damardan akan kanın fıkıf fıkır kaynadığı iki sevgili, yine kucak muhabbetinde farklı keyif çatarlardı. İki sevgili KEDİNİN damdan dama uzun atlama rekorunun ve yüksekten düşme riskinin, aşka doğru orantısından başka ne olabilirdi bu ay? Çiçek özlerinin, arıların hortumlarına çektiği cilvenin esprisi, Mart ile Güneşin ittifakına bağlanabilir ancak. Bu ittifak protokolü, arı-çiçek-insan arasındaki “afro-dizayn” problemi de çözer aynı zamanda. Ve sonra, temel içgüdüyü gıdıklayan sihirli bir maddenin ortaya çıkmasını sağlar. O “kara kovan balıdır”. Muz liginde bir afrodizyak.. İşte sevgi ve sevgili kavramına giden başka yol. Sokrates’e sormuşlar, -Hocam, erkekler kadınların ellerini neden öperler? -Eee, bir yerlerden başlamak gerekir, demiş. Sevgili olmanın icraatları bunlarla sınırlı değil elbette. “Gülü soluncaya, seni ölünceye kadar..” sevme ilhamı yine bahar müjdesinden alınmış olunmalı. “Güller ve dudaklar” adına yazılmış olan romanlar da öyle. Sokrates’in fetvası ise olayın bir turunun finali olabilir belki. Demek istiyorum ki, “aşk” gibi kutsal bir dinamitin patlatılabileceği zaman-mekan ve diğer koşullar da önemlidir.
Antrenmansız sevgililerin yalnızca sevgililer gününde “seni seviyorum” demesi, dilin hamlamasına neden olabilir; ama çiçek satıcıların sevgilileri hariç. Aşk ilhamı- sevmek bilmeyi, bu iki eylemi sürdürebilmek de sanatsal yeteneği gerektirir. Bir sağlıklı insan sevme yeteneğine sahip olabilir; iki sağlıklı insan ise sevgili olabilir. Gençliğinde aşk vurgununa yenilenler, yaşlılıkta kalp krizini yenerler (bu reçete de benden). “Bir gün sevgili olmak yerine, her gün sevgili kalabilmenin” örgütsel politikasını kadınlar yapmalıdır. Çünkü erkekler bu sırada dünyayı kurmakla meşguldürler. Alman Yeşiller Partisi yöneticileri bir seçim propagandasında bir afiş hazırlamışlar: -İki sevgili, gözleri kapalı olarak öpüşürlerken çekilmiş bir fotoğraf ve altında iri harflerle şunlar yazılıymış, -Ey sevgililer, öpüşürken odaklanmak için gözlerinizi böyle kapatın, ama oy verirken asla!!! Belki o zaman dört mevsim sevgili kalmanın yolu bulunur. Zihni örer
>İÇ ÖZGÜRLÜK, BİR İNSANIN KENDİ GELİŞMESİNDE SÖZ SAHİBİ OLABİLME KAPASİTESİ. DIŞ ÖZGÜRLÜK İSE, BİR İNSANIN KENDİ GELİŞMESİNDE SÖZ SAHİBİ OLABİLME KAPASİTESİNE AÇABİLDİĞİ FIRSAT. İÇ ÖZGÜRLÜK KİŞİNİN KENDİ “ÇAPIYLA” İLGİLİ, DIŞ ÖZGÜRLÜK, TOPLUMSAL İTTİFAKIN OLANAKLARIYLA…
Motoru: beyin, yakıtı: bilgi, yolu: kolektif yaşam alanı, hızı:kültürel cesaret ve estetetiği
olan “özgürlüğü” herhangibir yol aracına benzetirsek,
ONU VERİMLİ KULLANABİLMEK İÇİN:?
EHLİYET GEREKLİDİR. Ancak, ehliyet verilmez, alınır.
Özgür bireyi martıya benzetenler de var. “Martılar yüksek uçar”. Ne kadar yüksekten uçarsa, o kadar geniş görür” anlamında… Oysa yüksekten uçmak özgürlük değil, yalnızlıktır.
>Ülkemizde politikanın üç temel dinamiği olarak taraf bulan sistemlerin, kendi penceremden görünen özeti aşağıdaki gibidir:
1-Sosyalizm, bu ülkenin insanlarına su, hava ve ekmek kadar acil ihtiyaçtır. Sosyalizm’in doğası: su, hava ve ekmeği herkese kolay erişilir kılmak değil midir. Sömürüyü, cahilliği ve kaderi ortadan kaldırdığımızda, sosyalizm otomatiğe bağlanmış olacaktır. Bu üç öğe kolay kaldırılamayacağından, stratejiyi doğru seçmek öncelik kazanacaktır. Sosyalizmin temel yorumu değil de, mücadele stratejisi konusunda, sol kadroların farklı görüşteki inatları yüzünden, zaman mevcut düzenlerin lehine işlemektedir. “Ya hep ya hiç” diyenler, “süreç içerisinde ne koparırsak kardır” diyenler, tamamen umutsuzluktan dolayı fikren teslim olanlar…vs. yüzünden, bir adım yol alınamamaktadır.
2-Hz. Muhammed’i islam dini dolayısıyla ona bağlı şeriat sisteminin fikir anası, yaşadığı zamanın akıllı bir devrimcisi olarak görmekteyim. Kullandığı yöntemlerin “rajonunu”, çağdaşlarının nabzına (belki haklı olarak) uydurduğuna inanıyorum. Böyle de olsa, kendi çağında uygarlığa önemli kazanımlar sağladığını düşünüyorum. Yenilenmede esneklik özelliği olmadığından, doğal değişimler karşısında kırılgan ve iddiasız olduğunu düşünüyorum. Dinler, genellikle eğitim oranı düşük, kendini evrenden yarı yarıya soyutlamış insan topluluğunda yer edinebilmiştir ancak. Tarihte ve hala günümüzde de, insan emeğini sömürmeyi kolaylaştıran bir yapıya sahip olduğundan, aynı zamanda yapay mutluluk üreten, gerçekte mutsuzluk kaynağı haline gelen bir sistem olagelmiştir. 3-Mustafa Kemal Atatürk’ü, devrime (değişime) gebe olan Osmanlı düzeninden,“Çağdaş Cumhuriyet”i sezeryanla doğurtan bir Doktor olarak görmekteyim. Yaşadığı devrin koşulları karşısında, pragmatist davranışı “köprüden geçene kadar”ki stratejisi olsa da, yol açtığı sistemin dengelerini sermaye lehine kurguladığından, SİTEM ediyorum. En önmlisi de, ülkemizde sosyalizmin halk tarafından anlaşılabilmesi için, -en azından ilke olarak- bir önceki (Osmanlı) düzeninden daha üretken bir anayapıya sahip olması önemini artırmaktadır. Yine de teokrasinin açmazlarından kurtarıp, daha ileri bir sisteme liderlik ettiği için, saygıyla anıyorum. &&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&& zihni örer
“Gözümde tütmek” sevdiğime özlemin deyimi olmuştu. Gözümün önünde tüten sigara “zamansız ölümün özlemiyse” kalsın!
Sigara içmemeyi bir rastlantı kolaycılığına bağlamadım hiçbir zaman. Çünkü sigaraya başlamamak, başladıktan sonra bırakmaktan daha kolaydı da ondan. Kolay olanı seçerek, zor olanı başardım.
14 yaşlarımın çocuksu tarafına çeken mıknatısıyla, erginliğe ittiren gücün, sigara dumanı saydamsızlığında sürmesine izin vermedim.
Sigara nikotini moralimdeki bir boşluğu doldurmayacaktı, bulduğu boşluğun duvarlarına ölümün resmini yapıştıracaktı. Hayatımın en vazgeçilmezi, oksijen yolunu daraltacaktı. Ölümden korktuğumdan değil, pisi pisine ölmenin acısına katlanamayacaktım.
Ölümü hızlandırmak için idam kendiri soluk borusunun dışına takılırken, Nikotin kendirinin soluk borusuna içerden takılması ne fark ederdi ki? Birinci idamda yedi ceddim ağlayacakken, ikinci idamda neden susacaktı herkes?
Hiçbir neden bana, “enayilik plaketi”ni sigara isinden çizilmiş kara tablo olarak sunamadı. Müzik aletlerinin oktavlarındaki stressavar melodilerle, kitaplığımdaki her ruha cevabı olan bilgilerle onu duvardan düşüreceğimi anladı.
Sigara, hırsız sevgiliyi oynayacaktı sahnemde; öpüşürken keyfe odaklanabilmem için gözlerimi kapatacaktı, sonra göğsümün sol cebindeki ömrümün altın yıllarını çalacaktı. Hiçbir zaman pas vermedim, peşimde pas tuttu her zaman. Zihni örer
“Yaşam kevgiri elemeye başladığında aşk harmanını, üstte kalanı gerçeği, adına sevgi denir yele gideni ütopyası, adına sevda denir. Sevgi ile sevdanın karışımına aşk denir. “Sevgi bir tohumdur” diyordu kızılderili. Ama aşkı verin inekler yesin. Yani aşk, bir çeşit saman. Samanalevi? İşte o aşk ateşi. İçin için yanar, içinden yanar, düştüğü yeri yakar…” z.örer ———————— Sev-i-yer
“Doğduğun değil, doyduğun yer vatanın” demiş düşünür. “Yaşıyorsan değil, seviyorsan güzelmiş ora”. Üst üste koyalım sevgileri yükselsin, Sevgiye doyduğun için sevdiğin yerdesin/z.ö. ———————————————
nehir ida’dan Çok zaman önceydi. O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu. İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı. Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu dolu ve anlamlı. Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan. Bir parçasına dün dedi, diğer parcasına bugün, öteki parçasına da yarın. Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu. Dünü düşünüp pişman oldu, yarını düşünüp telaşlandı; ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı. Farkında olmadan rezil etti bu gününü. Oysa yarın, bugüne dün diyor, dün de bu gün için yarın diyordu. Bir türlü beceremedi. Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı. Bu günü eline yüzüne bulaştırdı…Mutsuz oldu insan. Ve ne gariptir ki yarının telaşı da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı; ama bugünü hiç yaşayamadı. Ne yarın ne de dün! —————————————- ne desem ki? Düşünün ki bir ağaçtır insan, kökleri DÜN, gövdesi BUGÜN, dalları YARIN olsun.
İnsan ki en az bir ağaç kadar PANİKSİZ olsun. z.ö.
>”İnternet icat oldu mertlik bozuldu” diyecektim…. demedim. Suçun internette değil, günlük zamanını planlı ve dengeli kullanamayan bizde olduğunu anladım. Eskiden evden çıktığımızda, diğer işlerin ve başıboş gezmelerin dışında bir de kitapçı vitrinleriyle yüzleşirdik. Sergideki kitapların çeşitli konu başlıklarını gördükçe, kültür dağarcığımızın daha ne kadar boş ve hacmının küçük olduğunu anlardık. Bizi tahrik ederdi vitrindeki kitap dizileri ve onların ağaçsı kokuları… Günlük yaşamın pürtlettiği stresin ilacını bu vitrinlerde bulabilirdik. Sigara bu yüzden “stressavar” olamamıştı yaşamımda. Yeni dünya düzeni, yaşamımıza ve içindeki davranışlarımıza yeni bir biçim verince bilgisayar başına kilitlenerek, İslam peygamberinin sözünü tedavüle koyduk farkında olmayarak: “düşmanın silahıyla silahlanmak”. İnsanları sosyalleşmeden alıkoyan, olası örgütlülüğü moleküllerine kadar dağıtıp, odamızın daracık köşesine sıkıştırıldığımızda, orada kocaman bir dünya yaratmalıydık. Bütün bilgilere ve ortak niyetlere daha rahat erişebilmenin avantajını kullanabilmeliydik.
İnternet ile kitap vitrini arasındaki fark ile, (harcanacak kağıtların ana maddesi olan ormanların gürleşmesi nedeniyle) teselli bulabilmeliyiz. Bilgisayar ekranında orman yeşilliğinin resmine razı olurken, tutsaklığa arada bir ara verip, gölgesinde uzanabilmeyi ve bazen dalların arasından gök maviliğne doğru “uzun yolculuğa çıkabilme gerçek özgürlüğünü” de kendimize çok görmemeliyiz. Çünkü, bilgiyi de enerjiye ve oradan mutluluğa çeviren oksijendir./zihni örer
>Eşitlik istiyoruz” diyenlere, “beş parmağın beşi bir mi” diyorlar. Devam ediyorlar eşitlik isteğinin çürütülmesine; şiirselliğin estetiğine sığınarak:“Sen ağa ben ağa, bu ineği kim sağa” Kısaca “eşitlik eyi bir şey değildir” demeye getiriyorlar. Oysa düşünmüyorlar ki eşitlik isteyenler, “eli iş tutanlardır”. Oysa bilmiyorlar ki, iş tutarken iş aleti avuç içine alınır. İş aleti avuç içine alınırken beş parmağın beşi de yumulur. Yumulan parmakların boyuna bir bakın hele? Eşit olduğunu göreceksiniz Hadi bir deneyin, görün, iş tutar gibi yapın parmaklarınızı; ya da bir kalem tutun. Göreceksiniz kalemin çapında kenetlendiğini beş parmağınızın. Ve düşünce ürünlerinin mürekkep biçiminde aktığını… ya da aletin sapını… alın terinin toprağı suladığını… parmak uçlarınızın birbiriyle koklaştığını… Oysa iş tutmayan parmaklar, tokat atan, tokat atar gibi duran, tokat atma hastalığına yakalanan, açık ve düz parmaklardır. Asalaklarla çalışan parmaklar eşit olamazlar elbette. Eşit olmayan parmaklar onlarla bunların parmaklarıdır. Onların parmakları kendi aralarında da eşit değildir şekilde gördüğünüz gibi. Açın parmaklarınızı, sille vurur gibi yapın, göreceksiniz iş aletinin ya da bir kalemin elinizden düştüğünü ve ölçün de görün beş parmağınızın eşit olmadığını ve eşitsizliğin ne işe yaradığını… Asalaklar geçim derdi için avuç içlerini kullanmazlar bilirsiniz. Onlar, “armut piş, ağzıma düş” biçiminde yatarlar, onu da bilirsiniz. Onlar düzenlerini hep sağlama almak isterler; aynı zamanda meşruluk gömleği giydirirler demokrasilerine. Onlar seçilmek için “vatandaşım OY” derler. Oysa “oyulan” hep vatandaşı olur. “Düzen bozuktur” dese de vatandaş, onlar hiç değişmezler. Onlar oySA, buySA “düzülenler” hep vatandaş olur. Her şey böyle akıp giderken, Eşitliğin, insanların fırsat ve temel haklarını kullanabilme kapsamından, parmak uçlarına taşınması Bu düzenin sürdürülmesine yetiyorsa, ben yazımı (sözümü) geri alıyorum!
>BABAMIN BAVULU youtube (mpeg) Orhan Pamuk, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal…vs çizgisini (postmodernist farkla) sürdüren bir edebiyatçımızdır. Edebiyatçılık, iç özgürlüğün kalem ucundan beyaz sayfalara (şimdi klavyeden ekrana) ahenkli sözcüklerle dökülmesi ise yazarlık, insanlığın ortak çıkarı uğruna fikir üretme sanatı olabilir. Kendi özel çıkarları uğruna “kiralık kalem”ciliği meslekleştirerek yaranma çabasını ayrı kefeye koymak gerekir ki onları ne tarih tanır ne de sağ duyu.
Orhan Pamuk iddia edildiği gibi, kendi ülkesinin çıkarını başka ülkelere peş-keş çektirme düşüncesinde olduğunu düşünmek ya saflık ya da kurnazlık olabilir. Ülke çıkarını başkalarına asıl peş-keş çekmenin ne olduğunu “liberal tercih”le yaşamaktayken, bunu bir yazarın ödülüne indirgemek ne kadar gülünç kaçmakta! Fransa Parlamentosu’nun “ermeni soykırımı iddiasını” da bir o kadar gülünç bulmak zor değildir. Kaldı ki iki dünya savaşında “sen çok öldürdün ben az öldürdüm” matematiği de hamasetçiliği aşmayacaktır. Tencere dibin kara hesabı… Bu ödülü, “ermeni katliamıyla” ilişkilendirmek Türk ve Fransız politikacılarının işi olabilir ancak. Orhan Pamuk’un Nobel’e çıkan merdiven basamakları aşağıdadır. ÖDÜLLERİ: 1979 Milliyet Roman Yarışması Ödülü Karanlık ve Işık (iki yazarlı) 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü Cevdet Bey ve Oğulları 1984 Madaralı Roman Ödülü Sessiz Ev 1990 Independent Yabancı Roman Ödülü (Birleşik Krallık) Beyaz Kale 1991 Prix de la Découverte Européene (Fransa) Sessiz Ev (Fransızca çevirisi nedeniyle) 1991 Antalya Altın Portakal film festivali en iyi senaryo Gizli Yüz 2002 Prix du Meilleur Livre Etranger (Fransa) Benim Adım Kırmızı 2003 Premio rinzane Cavour (İtalya) Benim Adım Kırmızı 2005 Alman Kitap Sanatı’nın Barış Ödülü (Almanya) 2005 Prix Medicis Etranger (Fransa) Kar 2006 Nobel Edebiyat Ödülü
Nobel Edebiyat ödülleri her yıl Alfred Nobel’in sözleri ile bir idealist eğilimi en farklı şekilde ifade eden yazara verilmektedir. İsveç Akademisi her yıl bu ödüle layık kişileri seçmektedir Alfred Nobel tarafından kurulan derneğin verdiği, insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacını taşıyan bir ödül imiş.
Alfred Nobel fizik bilimcisi olarak ününü, insanlığı savaş tüccarlarına boyun eğdirecek BARUTu icat ederek almıştır. Bu ne çelişkidir ki kendisi de barutu patlattığına pişmanmış gibi. Bir çeşit “insanlıktan af dileme” ve bir iç hesaplaşma sanki? Ölürken servetini insanlık için çalışanlara harcanmasını vasiyet etmesi, son nefeste “imana gelme”nin onuru gibi.
Zayıf halkların üzerinde acımasızca baskı kuran kapitalist ülkeler, “nobel ödülü” gibi insani bir kavrama sahip çıkıyor görünmeleri TAKİYYECİLİK olarak yorumlanabilir. Orhan Pamuk önemli bir ödülü aldı ama, altının değerini sarrafı bilir. Bu ödülün tören konuşmasını, “silah tüccarlarının takiyyeciliğine” vurgu yapmasını isterdim ki, ikinci ödülü ezilen halklardan alsın. ABD’in Nobel Barutu egemenliğini deşifre etmesi ne de yakışık alırdı ya. Her şeye rağmen, içi boş spor karşılaşmalarında aranan “yenme” egosu yerine, İnsanlığa tarih boyu ait olmuş bir yazar kazandırmanın gurunu yaşamalıyız. Kurşun kalemcilerin tükenmez kalemlilere karşı savaşını tarihe devrettiğimizde, adının kalıcı olanları ile silinecekler şimdiden bellidir./zihni örer
>Yarım yüzyıldır süren katı bir ambargo ve ekonomik rekabet koşulları altında, Küba’daki okur yazarlık oranı bir yılda, diğer Latin Amerika ülkelerinin ve ABD’nin kırk yıldır ulaşamadığı bir seviyeye yükseltildi.
Ülkenin çocuklarının %100’üne ücretsiz eğitim sağlandı.
Okullardaki devamlılık oranı yarımküredeki en yüksek seviyedir; bu oran anaokulu ve dokuzuncu sınıf arasında %99’dur.
Ortaokul öğrencileri, anadil ve matematik bilgisi alanında dünyada birinci sırada gelmektedir.
Ülkemiz aynı zamanda, dünyada, en fazla öğretmen ve sınıf başına düşen öğrenci sayısında da birinci sıradadır.
Fiziksel veya zihinsel yetenekleri olan bütün öğrenciler bu alanlara özel okullara alınır.
Bilgisayar eğitimi ve görsel-işitsel metotların kullanımı, hem şehirlerde hem de köylerde bütün çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin hizmetine sunulmuştur.
Dünyada ilk kez, daha önce eğitim almamış ve çalışmamış, 17-30 yaşları arasındaki bütün insanlara, bir yandan maddi destek verilirken diğer yandan yeniden eğitim görme fırsatı tanınmıştır.
Bütün vatandaşlarımız, anaokulundan doktora eğitimine kadar her tür eğitim hizmetini tek kuruş ödemeden alabilmektedir.
Bugün ülkemizdeki üniversite mezunu, aydın ve profesyonel sanatçı sayısı Devrim’den öncekinin 30 katıdır.
Bugün ortalama bir Küba vatandaşı, en az 9 yıl eğitim almaktadır.
Kasıtlı cahil bırakma diye bir şey Küba’da yoktur.
Ülkenin dört bir yanında sanatçıların yetiştirilmesi için kurulmuş sanat okulları ve buralarda çalışan sanat öğretmenleri vardır; bu okullarda 20,000’den fazla genç insan yeteneklerini geliştirmektedir. Bunun aynını on binlerce genç insan meslek okullarında yapmakta ve sonra da profesyonel eğitimine devam etmektedir.
Üniversite kampusları giderek ülkenin bütün kasabalarına yayılmaktadır. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir eğitsel ve kültürel devrim olmamıştır, Marti’nin “kültür olmadan özgürlük olmaz” inancına da sadık kalarak, yakında Küba bilgi ve kültür alanında dünyadaki en iyi dereceye ulaşacaktır.
Ölü bebek doğumu oranı binde 60’tan, binde 6 – 6.5 seviyesine düşürülmüştür. Bu oran, Patagonya’dan ABD’ye, yarımküredeki en düşük orandır.
Ortalama yaşam süresi 15 yıl artmıştır.
Çocuk felci, sıtma, neonatal tetanos, difteri, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, boğmaca, dang gibi bulaşıcı hastalıklar yok edilmiş; tetanos, meningokok menenjit, hepatit B, homofil menenjit ve tüberküloz tamamen kontrol altına alınmıştır.
Bugün ülkemizde başlıca ölüm nedenleri çok gelişmiş ülkelerle aynıdır; kadiyovasküler hastalıklar, kanser, kazalar ve benzeri, ancak bizde daha az vaka görülmektedir.
Önemli bir yenilik de çok yakında yapılacaktır; tıbbi hizmetler halkımıza daha yakın yerlere taşınacak, sağlık merkezlerine giriş kolaylaştırılacak, böylece daha fazla hayat kurtarılacaktır.
Genetik, doğum öncesi veya doğum sırasındaki nedenlerden kaynaklanan sorunları en aza indirmek için yapılan araştırmalar sürmektedir.
Küba bugün, kişi başına düşen en fazla doktor sayısına ve en yakın takipçisinin iki katı kadar doktora sahiptir.
Araştırma merkezlerimiz, en ciddi hastalıkların tedavisini bulmak için aralıksız çalışmaktadır.
Kübalılar dünyadaki en iyi sağlık sistemine sahiptir ve ilerde de bütün sağlık hizmetlerini ücretsiz almaya devam edeceklerdir.
Sosyal güvenlik halkımızın tamamını kapsamaktadır.
Küba’da insanların %85’i ev sahibidir ve bunun için vergi veya benzeri bir şey ödemezler. Geri kalan %15 sembolik bir ücret olarak, maaşlarının %10’unu ödemektedir.
Yasadışı uyuşturucu kullanımı nüfusun önemsiz bir kısmını içermektedir ve bununla kararlı bir biçimde mücadele edilmektedir.
Kimsenin umudunu şansa bağlamaması için piyango ve bunun gibi kumar oyunları Devrim’in ilk yıllarından itibaren yasaklanmıştır.
Küba televizyonlarında, radyolarında veya yazılı basınında hiçbir ticari reklam yayınlanmaz. Bunun yerine, sağlık, eğitim, kültür, beden eğitimi, spor, hobiler, çevreyi koruma ile ve uyuşturucu, trafik kazaları ve diğer sosyal sorunlarla ilgili anonslar yapılır. Bizim medyamız eğitir, zehirlemez veya yabancılaştırmaz. Bizim medyamız ahlaksızca tüketen toplumları yüceltmez.
Heykeller, resmi fotoğraflar, sokak veya kurum adları gibi yaşayan devrimcileri kültleştirme gibi bir şeye rastlanmaz. Bu ülkenin liderleri insandır, ilah değil.
Bizim ülkemizde, paramiliter güçler veya ölüm timleri yoktur, insanlara karşı şiddet asla kullanılmamıştır. Yargısız infazlar veya işkence gibi şeyler asla söz konusu değildir. Bu ülkenin insanları daima kitlelerle Devrim’in getirdiği yenilikleri desteklemiştir. Bugünkü kutlama da bunun kanıtıdır.
Bugüne kadar başarılanlar açısından ülkemiz dünyanın geri kalanından aydınlık yıllarla ayrılır. Yurtiçinde ve yurtdışında insanlar ve halklar arasında kardeşliği ve dayanışmayı destekliyoruz.
Yeni kuşaklar ve bütün insanlar çevreyi koruma gerekliliği konusunda eğitiliyorlar. Medya, çevre bilinci aşılamak için kullanılıyor.
Ülkemiz, kültürel kimliğini inançla savunuyor, bir tarafın iyi niteliklerini kültürüne katarken bozucu, yabancılaştırıcı ve aşağılayıcı olan her şeye karşı da savaşıyor.
Sağlıklı bir toplumun geliştirilmesi, amatör sporun teşvik edilmesi, halkımızı madalyalar ve takdirlerle dünyanın en üst sıralarına taşımıştır.
Halkımızın ve tüm insanlığın hizmetinde olan bilimsel araştırmalar, birkaç yüz katına çıkmıştır. Bu çabaların sonucunda, önemli ilaçlar Küba’da ve diğer ülkelerde hayat kurtarmaktadır.
Küba asla biyolojik silah geliştirme girişiminde bulunmamıştır, çünkü bu bizim geçmişte ve gelecekte bilimsel personelin eğitiminde temel aldığımız ve alacağımız ilkelerle ve felsefeyle tamamen çelişir.
Paranın kendisi, sermaye değildir. Bildiğimiz gibi, kapitalizmin doğuşundan çok önce de para vardı. Para, meta üretiminin ancak belirli bir aşamasında sermayeye dönüştü. Kapitalizmden önce M–P–M (meta-para-meta) formülü ile ifade edilebilen meta dolaşımı, yani başka bir meta almak için bir meta satma şeklinde dolaşım vardı. Sermayenin hareketi şu formül ile gösterildi: P–M–P (para-meta-para), yani satmak için satın almak. M–P–M formülü, basit meta üretiminin ayırıcı özelliğidir. Burada bir meta, para aracılığı ile başka bir meta karşılığı değişilmiştir. Para, değişime sermaye olarak değil yalnızca aracı olarak katılır. Meta değişiminin amacı açıktır. Örneğin, kunduracı, yaptığı kunduraları ekmek alabilmek için satar. Bir kullanım-değerinin, başka bir kullanım-değeri karşılığında değişimi para aracılığıyla olur. P–M-*P formülünün niteliği büsbütün başkadır. Bu durumda para, bir hareket noktasıdır. Paradan, satmak için satınalma aracı olarak yararlanılır. Yani para, sermaye sıfatıyla görev yapıyor demektir. Kapitalist, parayla, şu ya da bu metaı yeniden paraya çevirmek üzere satın alır. Burada hareket ve amaç noktaları birbirine uygundur: başlangıçta kapitalistin parası vardı ve sonunda gene kendisine para kalmıştır. Ama kapitaliste, bu hareketin sonunda, işe başladığı andaki kadar para kalsaydı, sermayenin hareketi anlamsız olurdu. Sermayenin varlığının bütün anlamı, dolaşım sonunda, başlangıçta sahip olduğu paradan daha fazla bir paraya sahip olmasındadır. Her kapitalistin bütün çabasının son amacı, kar elde etmektir. Bu nedenle, kapitalist düzende [sayfa 72] parasal hareketi, Marx, sermayenin genel formülü dediği şu formülle ifade eder: P–M–P üzeri 1; burada P üzeri 1 başlangıçtaki paradan herhangi bir fazlalığı da içerir. Başlangıçtaki tutara göre bu artı, ya da fazlalığa Marx, artı-değer adını vermiştir. Artı-değeri “a” harfi ile simgeliyoruz. Metaların dolaşımında, paradan, kapitalistler, aracı olmak bakımından değil, bir kazanç ve zenginleşme aracı olarak yararlanmışlardır. Kapitalizmde, paranın bu hareketi sınırsız hale gelir ve para kendi hareket süreci içinde, kendini artırma yetisi kazanır. Kendiliğinden büyüyen değer, ya da artı-değeri yaratan değer, sermaye adını alır. Sermaye nasıl büyür? Dolaşım alanında, alım-satımda büyüyebilir mi? Sorunu böyle ele almak yanlıştır. Çünkü alım-satım işlemleri (yani dolaşım alanında), eşdeğerlerin değişimi, aynı büyüklükteki değerlerin değişimi rol oynar. O takdirde, bütün satıcılar, kendi metalarını, değerlerinden fazla bir fiyata satabilseler, diyelim ki; bu fazlalık %10 olsa, alıcı olarak, kendileri de satıcıya %10 bir fazla ödemek zorundadırlar. Böylece meta sahipleri, satıcı olarak kazandıkları kadarını, alıcı olarak kaybederler. Oysa, bütün kapitalist sınıf, kendisine ait sermayeyi artırır. Kapitalist, bütün metaları kendi değerlerine alıp kendi değerlerine satarsa, artı-değeri nasıl sağlar? Sermayenin formülünde, iki öğe temsil edilir: para ve meta. Bundan dolayı, değerin çoğalması, ancak metada ya da parada olacak bir değişikliğin sonucu ortaya çıkabilir. Ama bilindiği gibi, para, kendi kendine değerini değiştiremez ve kendiliğinden çoğalamaz. Bunun içindir ki, değerin çoğalmasının kaynağı, metada aranmalıdır. Paranın sermayeye dönüşmesi için kapitalist, pazarda, satış sonunda, fiilen sahip olduğu değerin üstünde bir değer yaratan bir meta bulmalıdır. Kapitalist böyle bir metaı pazarda bulmuştur: bu, emek-gücüdür…..
Marx’ın özellikle “para ve meta fetişizmi” çözümlemeleri dikkatli okunduğunda görülmektedir ki, paranın karşılık geldiği “toplumsal ilişkilerin cebimizde taşıdığımız gücü”, onun aslında sahip olmadığı bir gücü barındırması, yani fetiş karakteri, toplumun dışına çıkılıp, ancak ıssız bir adaya düşüldüğünde son bulmaktadır. Ya da kapitalizm içerisinde hiç bir iktisadi üretim sürecini koruyamamış olan feodalizm yine de ideolojisini sürdürmeye devam etmektedir. Bu nasıl olmaktadır? Bu sorunun tek bir yanıtı vardır; o da ideolojinin tanımının “insan ilişkilerinin biçimi” olarak sivriltilmesinden geçmektedir, ancak böylece mümkündür. (öncesi ve devamı başlıkta)
> devamı BURADA “akdeniz sahillerinde bir yaz” anı yzısından …….. Alanya’ya 25 km doğu girişinden son viraja veda ederken, iki renk arasına yerleşerek, sereserpe uzanmış bir tablo karşımızda . Güneş, ikindi vaktinin yüksekliğinde uzattığı sekiz renk çizgilerinin doğrultusunda. Mahmutlar beldesinin girişindeki minik tepeden ilk kez ilerlemekteyiz. Güneş baba batıya doğru mesaisini bu günlük sona erdirme yolundayken, sekiz parmağını bize uzatmış, yol gösterme nezaketinde bir durum. Kentin turizm elçiliğine adeta gönüllü soyunmuş bir rehber gibi gök kuşağı çizgileri. Gök ve denizin iki mavisi arasındaki duruşu, solundaki yeşil-kahverengi tonundaki Alanya tablosunun, ressamı gibi. Ne bir toz bulutu, ne foseptik nezaketsizliği, ne de fosil artıkların dışkıları… Kentin Oba girişiyle Otogar çıkışı arasındaki geometrik görüntü Onbeşlik hilalin duruşunu andırmakta; güneyine oturmuş kale ise, hilalin eğimine sığınmış tek yıldız… gök mavisinden deniz mavisine izdüşümü bir ay yıldız. Özgürlüğün ve barışın, çok ulusluluğun, çok kültürlülüğün, daha nice çok…ların tablosu. Kan ve nefretin rengi yok burada. Kentin göbeğindeki Atatürk’ün zeytin dallı heykeli bunu anlatmakta
Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’in ‘Böyle sanatın içine tükürürüm’ diyerek kaldırdığı heykel, 11 yıl sonra yargı kararıyla yerine dikildi. Aksoy, eserin, yerine sessiz sedasız konulduğu haberini Altınparkın önünden geçerken heykeli gören arkadaşının haber vermesi üzerine öğrendi.
Heykeltraş, Gökçek için ise, “Gelir gelmez yaptığı ilk eylem, şahmeran masalından etkilenerek yaptığım müstehcenlikle alakası olmayan melek heykelini parçalayarak kaldırmak oldu. Kendisine göre mermer kısımlarını aldı, kanatları kaldı” açıklamasını yaptı.
Ece Sibel, ECEMİCE de Başbakan R.T. Erdoğan’ın mizah sevmezliğiyle, M. Gökçek’in heykel sevmezliğini yan yana getirince, ilginç bir kompozisyon çıkmış ortaya.
Avrupa topluluğuna girebilmemiz(!) için kılavuzluk yapan kadroya bakın! Elebaşıların en önde gidenlerinden biri mizahı mahkum ettirme çabasında, diğeri heykelin, tükürüldüğünde büyüme ihtimali olan en hassas yerine tükürme gafleti içerisinde.
Bir heykelin önüne koyulan anma ve saygı çelenklerini “ot” olarak anlamlandırıp, “ye bilmem kim ye, işte önünde ot” diyerek, ÇELENKLERİ OT, HEYKELLERİ PUT sanma devrinde tıkanıp kalanların bu topluma kılavuzluğu ne ola ki!
Hayata, 4 farklı bakış paradigması olan insan vardır:
İki buçuk kuruşun deliğinden bakanlar (erdemliliğin bile ölçüsünü para olarak görenler) Bacak arasından bakanlar (sexomanyaklar) Renkli camdan bakanlar (hayalperest ve yoksul milliyetçiler) Sade göz ile bakanlar (gerçekçiler, doğalcılar)
Ankara’daki “periler ülkesinde” heykeline tükürmek için heykelde görmeye çalıştığı “ahlaksız nokta”yı bulma gayreti içerisinde olanlar…
Siz olsaydınız, bir heykelde ilk olarak ne görürdünüz? Elbette bakış paradigmanız ne görmenizi emrediyorsa onu… Kocaman heykelde tükürmek için “müstehcen bir yer bulabilmek herkesin harcı olamaz. Ama bulduğunuz yere tükürebilip te tam isabet yapabildiyseniz, onu küçülttüğünüzü sanmayın. Tam tersine o büyüyecektir. Ama Belediye başkanımız bunu hesaplayamadı ki, 11 yıl sonra, tekrar yerinde ve dim dik ayakta olarak görüldü.
Demek ki her tükürük her düştüğü yeri küçültmezmiş./ zihin örer
Yazan:zihni Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Sevgili Ece,
her zamanki içtenliğinle döktürdüğün konu yine reytingi en yüksek konuların başında gelmekte. Bu senin suçun değil elbette. Var olan bir olguyu sorguluyorsun haklı olarak.
Bir zamanlar Mısırda gelenekçilere karşı darbe yapan Abudulnasır (tam yazabildi mi bilmiyorum adını) bir duruma el koyar. Darbeden önce ülkede yıllardır tartışılan bir konu varmış, KURAN HALUK MUDUR, MAHLUK MUDUR? tartışması. Halk ikiye bölünmüş (3. taraf izleyici). Bir kısmı haluk, diğerleri de “mahluk”tur dermiş. Devlet darileri, üniversiteler, sokaklar, kahvehaneler… her yarde bu konu tartışılırmış.
Abulnasır BEY, danışmanlarıyla karar alarak bu işe bir son vermek amacıyla, ülkenin düşünür geçinenlerini toplamış bir yere.
Kuran “haluktur” diyenler şu tarafa, “mahluktur” diyenler bu tarafa toplansın demiş. Soracağım, yanlış söyleyenin kafasını uçurturum demiş.
Toplanmışlar.
Danışmanlardan biri, “komutanım, falan yazar burada yok, onu da getirelim” demiş. Jandarma zoruyla getirmişler.
Komutan diğerlerini bırakmış, bu “kaçak yazar” ile ilgilenmeye başlamış.
-Söle bakalım kuran haluk mudur, mahluk mudur yazar efendi? demiş.
(Mısırın sanki Aziz nesini gibi biriymiş O)
-Yazar efendi kadar taş düşsün başına e mi komutan” demiş.
Allah allah! bak şu cesarete!
devam etmş, ey sersem herif, ülkemizde açlık, yoksulluk, eğitimsizlik, ve hayata dair bir sürü birinci sorunlar dururken, bu konuları tartışıp ta insanları meşgul etmeini yararını sen söyle” demiş.
Abdulnasır,
-tamam ben danışmanımı buldum” demiş. Diğerlerini zindana attırmış, bu tartışmaya son vermiş.
Öykü bu ya, hisse ve kıssa varsa buyurun. yoksa, yazımamış sayın.
sevgiler.
Yazan:zihni Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Bir de,
kadınlar ve ateistler camilere gitmediğine göre, imamlar ömür boyu grev yapabilirler, sakıncası yok. Ama, vergilerin o tarafa kayan kısmını sorgulamak gerek:)) Hizmet almadığın bir şeye vergi vermek caiz midir?
Yazan:Talha Can Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Suat Bey, Mehmet Bey,
ilk yorumunda da belittiğim gibi söylediklerinize katılıyorum ama hedef olarak görüyorum Yani alınması gereken yol var, buna geçiş dönemi diyebilirsiniz? Diğer İslam ülkeleriyle karşılaştırmayı haç hizmetleri babında kasdetmiştim. Bunun için objektif bir deneye ihtiyacımız var. Hacca bir özel şirketle gidin, bir de Diyanet’le. aradaki farkı görürsünüz. Üstelik özel sektör şuan en iyi halini almış olsa dahi. Diğer ülkelerin bu servisleri ile diyanet karşılaştırılamaz bile. Haç mevsimi veya haricinde Mekke’de ve Medine’de servis sunan en iyi kurum diyanettir. Özel sektörle giden tanıdıklarım var, bin rezil olmuşlar. Diyanetin kuruluş misyonunu da izlediği yoluda biliyorum. Başından şimdiye kadar kimlerin geçtiği de ortada. Tabi şimdikini ve daha önceleri birkaçını hariç tutuyorum. Ama benim vurgulamak istediğim, ne kadar önünde statik bir engel olmasına rağman diyanetin ülkemizde olumlu hizmetlere imza attığı ve bahsedilen geçiş için tam uygun bir ortamın olmadığı. Türkiye’de toplumsal ayarını tutturamamış cemaatler var. Durumun iktidar kavgasına, hasede, nifaka dönüşmesi hiç iyi olmaz. Toplumda bu tür olaylar toplum mühendislerine de, gizli iktidara da fazlasıyla malzeme çıkararır. Siyasal tarafsızlığı hep savunmuşumdur. Bu anlayışıma göre Diyanet kurumunun varlığı zaten aklıma yatmaz. ama şuan buna böyle bir geçiş sadan çıkmış balığa döndürür. Zamana, yani önce bir oluşum ve birikime ihtiyaç var.
Yazan:Talha Can Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Zihin Bey,
son yorumunuz hoş olmuş:)
Yazan:freedom Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Ben verdiğim verginin din adamlarına maaş, camilere elektrik, su, gaz olarak gitmesini istemiyorum.
Sabahın köründe arapça gürültülerle veya davul sesleriyle uyanmak istemiyorum.
Yazan:Mehmet Edebali Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Talha Bey,
Tamam ben de sizi anlıyorum.
Ama şu örneklerde behsettiğiniz örneğe kısmen benzer:
Rakının en iyisini devlet yapıyor, TEKEL özeleşmesin.
Özel sektör piyango işini çeviremez, MİLLİ PİYANGO özelleşmesin.
vb…
Yazan:Aydın Vatandaş Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Ben imamlara zam (pardon ek tazminat) verilebileceği görüşündeyim. Ama ön şartn olarak cenaze, mevlit, hatim vs gibi bilimum “ekstre” lerden elde ettikleri ücret, komisyon, bahşiş (artık her ne ise) gibi gelirleri makbuz karşılığı gerçekleştirmeleri ve bunları maliyeye beyan etmeleri koşuluyla. Günde (en iyi ihtimalle) en fazla 3-4 saat çalışıp denk kadro derecedeki memurla aynı ücreti alıp bir de yok şudur yok budur diye şikayet etmek ne ahlaka, ne dine, ne de insanlığa sığar diye düşünüyorum.
Bu memlekette imamlardan daha az para alan ve bunun karşılığında 8 saat mesaiyi tamamlayan pek çok memur var bu unutulmaya.
Ha bu arada devletin namaz kıldırmak için 657 ye tabi bir “ordu” bulundurmasının laiklik ilkesi ile ne kadar bağdaştığına ilişkin tartışma apayrı bir konu. Ama vakıf sistemi ile bu işlerin finanse edilmesinin en büyük sakıncası ise bu görevleri yerine getiren kişilerin sicil amirlerinin sadece ve sadece kendi vicdanları ve vakfın mütevelli heyeti olacak olmasıdır. Yani bir nevi siyasi otorite karşısında bağımsız bir ruhban sınıfına (Osmanlı örneğinde olduğu gibi) izin veriyor olmasıdır. Mazallah rejim tehlikeye düşer müşer….
Neyse bu sığ düşüncelerimle umarım okuyucuları fazla sıkmamışımdır.
Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
freedom
ben de Pazartesi sabahlari yan taraftaki okuldan gelen istiklal marsi “gurultusu” ile uyanmak istemiyordum okul zamanlari ama ne yaparsin…
bu ulkede yasamanin bir bedeli var! kendimi buna saygi duymak zorunda hissediyorum…
Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
okul zamanlari derken: okullar tatil olmadan once yani…
Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Bu, hiçbir zaman hizmet almayacaksınız demek değil. Zaten vatandaş olarak payınıza düşen ancak cenaze namazınızı karşılıyor. Hem, nasıl çalışanlar cebinden devlet işsizlik maaşı veriyorsa; ki bir gün siz de işsiz olabilirsiniz; ateistlerin de potansiyel birer dindar olabileceklerini unutmayalım. Ayrıca ateistin tanrıya inanmaması bir şey değiştirmiyor. İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum.
Kadınlar konusunda: Kadınların camileri kullanmadığını nereden çıkarıyorsunuz?
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn. blue,
kadınlar ve ateistler camilere gitmediğine göre, imamlar ömür boyu grev yapabilirler, sakıncası yok. Ama, vergilerin o tarafa kayan kısmını sorgulamak gerek:)) Hizmet almadığın bir şeye vergi vermek caiz midir?
Bu, hiçbir zaman hizmet almayacaksınız demek değil. Zaten vatandaş olarak payınıza düşen ancak cenaze namazınızı karşılıyor.
Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye.
-Ama benim yatım yoook!
-Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki.
Hem, nasıl çalışanlar cebinden devlet işsizlik maaşı veriyorsa; ki bir gün siz de işsiz olabilirsiniz; ateistlerin de potansiyel birer dindar olabileceklerini unutmayalım.
Burayı hiç anlamadım, aşırı sıcaklardan olabilir efendim. Lütfen, özne-yüklem ve konuyla ilgisini yeniden, daha anlaşılır yazabilir misiniz?
Ayrıca ateistin tanrıya inanmaması bir şey değiştirmiyor.
Bir üniversiteye gitMeyenin harç parası ödeMesi gibi bir şey mi? Ya da hıristiyanların bu işteki sorumluluğu?
İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum.
Ben de sizin gibi düşünebilsem keşke, ya da bütün bilim dünyası…, o zaman, imam maaşlarındaki sorun hallolurdu gibime geliyor:)
Kadınlar konusunda: Kadınların camileri kullanmadığını nereden çıkarıyorsunuz?
Kullanıyorlar mı gerçekten? Neden gerek duyuyorlar ki? Çok da bilgim yok bu konuda doğrusu.
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
not:bir üstteki yazıda aşağıya aldığım cümle bana aittir, koyu renk düşmüş, mümkünse arada düzeltilebilir mi?
“Ben de sizin gibi düşünebilsem keşke, ya da bütün bilim dünyası…, o zaman, imam maaşlarındaki sorun hallolurdu gibime geliyor:)”
Editörün notu : isteginiz üzere düzeltme yapildi.
Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Blue bey / hanim hakli.
Mesela ben kimsesiz olarak buyumedim. Dolayisiyla cocuk esirgeme kurumunun hizmetlerinden faydalanmadim. Artik kartlastigimdan bundan sonra faydalanma ihtimalim de yok. İlerde huzurevinde belki..
Ayrica sakat da degilim. Devletin sakatlar icin sundugu hizmetlerden de faydalanmiyorum.
Evime cok sukur pek hirsiz girmedigi icin polisiye hizmetlerden de bir turlu faydalanma imkanim olamadi.
Savas filan da cikmiyor ki devlet beni korusun; military hizmetinden faydalanayim.
Vergi neden alinir sorusuna tarihte cok cevap aranmis; degisik teoriler var…
Su anda kabul goren -yanlisim varsa duzeltin lutfen- verginin toplanma sebebi devletin sundugu hizmet ya da vatandasin aldigi hizmet degil; bir vatandaslik borcu olmasi. Devlet vergi toplamak icin sebep gostermez. Sunun icin topluyorum demez…
Dolayisiyla “ben bu hizmeti almiyorum; neden vergi odeyeyim” turunden yaklasimlar gecersizdir. Devlet hizmetleri satmiyor cunku, sosyal sorumluluk ilkesi geregince yapiyor. İstemese yapmaz ve ayni vergiyi almaya devam eder.
Devletimiz buyuktur. Koruyalim, kollayalim. (mesaj vermeden bitiremezdim.)
Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Zihni Bey,
Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi bir vergi de yok zaten değil mi?
Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen!
Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye.
-Ama benim yatım yoook!
-Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki.
Zihni Bey,
Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi herkesten zorla toplanmakta olan bir vergi de yok zaten değil mi?
Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen!
(editore not: onceki msji onaylamaniza gerek yok, bu onun modifiye edilmis halidir.)
Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
zihni bey,
Bu benzetmede yat=din’e mi tekabül ediyor. Umarım bir gün yatınız olur
Ateistler toplumun çok küçük bir bölümüne tekabül ediyor. Verdiğiniz vergilerden 3-5 kuruş diyanete gidiyor. Diğer tarafta “benim de dine 3 kuruş katkım oldu” deme fırsatınızı da tepiyorsunuz. Hem dediğim gibi cenazenizin yıkanıp kefenlenmesi, namazınızın kılınması hizmeti zaten verdiğiniz vergiyi aşıyor. Söylenmeye hakkınız yok diyorum. Hem ekseriyetle insanlar ateist ölmüyorlar. Hasta olunca, ölüm döşeğinde “yandım Allaaaah !” diye bağırıyorlar. Mantık olarak da her ihtimale karşı kapıyı hafif aralamakta fayda var
Bilim dünyası benim gibi düşünmeye başladı bile. 50 sene önce bilim madde ezelidir diyordu. “Bilim ‘madde ezelidir’ diyor, hey ahmak dinciler” diyenlerin şimdi yanıldığını anlıyoruz. 50 sene önce bilim maddeden başka bir şey yok da diyordu. Şimdi kuantumdan bahsediyor, aslında herşey bizim algımızla şekilleniyor, elektronlar bir kaybolup bir ortaya çıkıyorlar, paralel evrenler var, filan demeye başladılar. Ateizmi desteklemek için bilime sarılanlar, ne yazık ki son gelişmelerden sonra bu desteklerini büyük ölçüde yitirdiler. Bu yüzden her vesileyle “bilim” demeyin bence. O artık bizim safımızda
Şu kitabı okumakla başlayabilirsiniz:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=94029&sa=25756219&session=17927233962244225218&LogID=
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn. IjI,
Zihni Bey,
Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi zb>herkesten zorla toplanmakta olan bir vergi de yok zaten değil mi?
Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen! diyorsunuz.
Vergilerin kamu zoruyla toplandığını sanıyordum, gönüllü değil.
Diyanet bütçesi 37 kurumu solladı 24 Ekim 2006 – Diyanet İşleri Başkanlığı, 2007 için ayrılan 1 milyar 638 milyon 383 bin YTL’lik bütçesiyle kamu idaresindeki genel bütçeli 50 idare içerisinde 13′ncü sıraya yerleşti.
Personel giderleri açısından bakıldığında ise Diyanet, personeline ayırdığı 1.326 milyar YTL’le, sırasıyla MEB, MSB, Sağlık Bakanlığı, EGM, Jandarma Genel Komutanlığı ve Adalet Bakanlığından sonra bütçede yedinci sırada bulunuyor.
DİYANETİN BÜTÇESİ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı gibi icracı bakanlıkların bütçesini dahi 2 ila 4 katına ulaşmış durumda.
Gerçekten de diyanet bütçesi diye bir şey yokmuş:) Yani, adı “diyanet bütçesi” olmayınca, yok sayılıyormuş.
Ve
Kamu ihtiyacı (gereksinimi) ile kamu gideri arasında bir “sebep-sonuç” ilişkisi vardır. Gerisini siz anlarsınız:)
Ve bilgi olsun diye ordan-burdan derledim:
İmam-hatip Okullarının ve liselerinin zaman içinde verdikleri toplam mezun sayısı 2 milyon civarındadır. Türkiye’deki cami sayısı 75 bin civarındadır. Bu duruma göre, Diyanet İşleri Başkanlığının, diğer hizmet alanlarıyla ‘İmamlık, Hatiplik ve Kur’an Kursu Öğreticiliği’ gibi görev yerlerine eleman bulmakta güçlük çekmemesi gerekir.
Türkiye�de nüfusun %10’nun sakat olduğu söylenirken bu kitle, ulusal gelirin sadece on binde dördünden yararlanabilmektedir. Eğitim çağındaki sakatların sadece %2, 57’si eğitilebilmekte, çalışma yaşındakilerin ise sadece %1’e yakını istihdam edilebilmektedir.
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn.blue,
Bu benzetmede yat=din’e mi tekabül ediyor. Umarım bir gün yatınız olur
İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum.
Bu benim için olumlu bir dua o zaman:) İçtiğim su, yediğim yemek kadar gerçek (somut) bir beklenti öyleyse. Bir yatım olursa eğer bu duadan sonra (ömrümün sonuna kadar, söz veriyorum, tamamını din kurumlarına bağışlayacağım:) ve hemen selevat getireceğim (bunu her zaman yapabilirm de).
Verdiğiniz vergilerden 3-5 kuruş diyanete gidiyor. Diğer tarafta “benim de dine 3 kuruş katkım oldu” deme fırsatınızı da tepiyorsunuz.
DİYANETİN BÜTÇESİ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı gibi icracı bakanlıkların bütçesini dahi 2 ila 4 katına ulaşmış durumda.
Gerçekten de 3-5 kuruş gibi görünüyormuş:)
Hem dediğim gibi cenazenizin yıkanıp kefenlenmesi,…
Bir cenaze için miydi bütün bunlar? Değmez bence. Topu topu 3 saatlik bir hizmet için bu kadar vergi hangi adalette vardır acep?
Hem ekseriyetle insanlar ateist ölmüyorlar. Hasta olunca, ölüm döşeğinde “yandım Allaaaah !” diye bağırıyorlar.
Hiç rastlamadım öylesine; gerçekten var mıdır böyle bağıran? Bildiğim kadarıyla, “korku dini” bağırtır böyle ancak. Bir de, yaşarken insanlığı ve doğayı ve evreni sömürme eylemini gerçekleştirip de, bütün biriktirdiklerini bu dünyaya terk etmek zorunda kalan doyumsuzlar bağırabilir diye düşünmekteyim.
Bilim dünyası benim gibi düşünmeye başladı bile.
Ooo! Dize getirdiniz yani bilim dünyasını:) Oydsa sizin, bilim dünyası gibi düşünmeniz yakışırdı.
50 sene önce bilim maddeden başka bir şey yok da diyordu.
“Şimdilik yok” diyebilir bilim ancak. Varsayımlarını altında değil, olanaksızlıkların altında ezilir bilim ancak.
Şimdi kuantumdan bahsediyor,
Kim bahsediyor kuantumdan? Din mi?
aslında herşey bizim algımızla şekilleniyor,
Nei di o hristiyan filozof papazın adı? Ha hatırladım, Berkeley’di sanırım. Onun görüşüdür bu. Ama sadece görüşü… bizim İslamcılarımız ciddiye alıyor ancak.
elektronlar bir kaybolup bir ortaya çıkıyorlar, paralel evrenler var, filan demeye başladılar.
evet desinler, neyi kanıtlar bu sizce? Sonra bir kaybolup bir ortaya çıkanların quarklar olduğunu sanıyordum. Bir daha bakınız lütfen zamanınız varsa tabi.
Ateizmi desteklemek için bilime sarılanlar, ne yazık ki son gelişmelerden sonra bu desteklerini büyük ölçüde yitirdiler. Bu yüzden her vesileyle “bilim” demeyin bence. O artık bizim safımızda
Eyvaaahh:) tekrar geriye sardık asırları desenize?
Yani, siz Nevton’da kalmışsınız sanırım. Oysa, Newton, hem parçacıkların, hem de çekim gücünün Tanrı tarafından yaratıldığını kabul etti ve böylece daha ileri çözümlemelere gitmekten kurtuldu (batı düşüncesinde dönüm noktası/f.capra-s:77)
Ama quantum Newton gibi pes etmemiş. Buna ne diyorsunuz?
Selam ve sevgiler
Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Zihni Bey,
Diyanet bütçesi yok demedim ki.
Diyanet vergisi yok dedim. Bunu da devletin vatandaşlarına sunduğu bir sosyal hizmet olduğunu vurgulama amacıyla söyledim. Devletin vergi toplamak için sebep gösterme ihtiyacı olmadığını da ifade ettim. Yani tabii ki zorla toplanıyor vergi.
Anlatmak istediğimi farklı bir şekilde tekrar edeyim:
Sosyal hizmetler özel hizmet gibi fiyatlandırılan şeyler değildir. (yat vergisi de özel hizmet nedeniyle alınmıyor ya, neyse…) Vatandaş olmamız devletin bizden vergi alması için yeterli bir sebeptir. Daha fazla sebep aramak gereksizdir. Ben şu hizmetten faydalanmıyorum, bunun bütçedeki oranına göre benim vergimden kısıntı yapılsın demenin bir mantığı olamaz. Benim de faydalanmadığım ama devletin vermek zorunda olduğu birsürü hizmet var. Önceki mesajımda da yazmıştım. Bunları öne sürüp vergimden düşürmek isteyebilir miyim? Hayır.
“Bütçeden bu hizmete bu kadar para harcanmasın” ya da “Bu hizmeti devlet yürütmesin” demek ise apayrı birşeydir. O tartışılır, gereği var mıdır yok mudur diye.
Ama “bu sosyal hizmetten ben faydalanmıyorum ve vergimin ona düşen payı beni rahatsız ediyor” diyecek olursanız, insanlar çıkar biz de şunlardan şunlardan faydalanmıyoruz ama paşa paşa vergisini ödüyoruz diyebilirler. Haklıdırlar da..
Yazan:freedom Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
ljl bey/hanım,
İstiklal Marşı bu ülkenin milli marşıdır. Ona saygı duymak zorundasınız. Kaldı ki kimse gecenin 5′inde kalkıp insanları rahatsız edecek şekilde söylemiyor. Ezan ise uyuyan insanları uyandırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Namazını kılacak insan zaten saatini kurar uyanır. Hangi devirde yaşıyoruz? Davul mevzusu da tamamen aynı. Saçmalıktan başka birşey değil.
Sabaha doğru okunan ezan ve ramazan davulları resmen insan hakları ihlalidir.
Diyanete isteyen istediği katkıyı yapsın. Ben yapmak istemiyorum. Cenaze namazım da kılınmayacak. İmamın karşısına da gitmeyeceğim. Niçin imamlar için para vereyim. İsteyen istediği kadar versin.
Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
freedom
o marşta şu dizeler de var canım benim:
o ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli
çok saygı duyuyorsan iyice oku on kıtasını da!
gözlerinden öperim…
Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Zihni bey,
Double-slit deneyini atomlarla da, elektronlarla da, fotonlarla da yapabilirsiniz. Sonuç aynı… Onları madde olarak algılatan gözlemleyici. Bu dinsel bir ayin filan değil, fiziğin ta kendisi… Ama kuantum felsefesi derseniz, evet bu felsefelerin ne kadar doğru olup olmadığını zaman gösterecek. Ama tutup da “her şey maddeden ibarettir” diyemez kuantumu bilen adam. Önce bir destur çekmesi lazım.
Newton mekaniği günümüz dünyasında geçerliliğini yitirmiştir. Newton’ın ne dediğini bilmiyorum ama İslam dini bize “sürekli müdahale eden” bir tanrıdan bahsediyor. Bu yüzden ben Newton’dan çok kaos teorisine yakınım. Materyalistlerin dem vurduğu determinizm de ancak eşik noktalarından sonra vardır. Bize okullarda öğretilen sürtünmeyi de ihmal et canım, hadi deney normal şartlar altında olsun, kaplar ideal farzedilecektir gibi nüansların pek de nüans olmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. Meğer bir kelebeğin kanat çırpışı da tayfunları doğurabiliyormuş. Bu kadar kompleks bir kararsızlık içinde her şeyin düzenli olması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Sözün özü: Bilim, ateistlerin beklediği gibi din’i ortadan kaldırmadı, kabul edilmesi acı biliyorum ama din’e yönlendirdi insanları. Ne Newton’cu determinist dünya kaldı, ne ezeli madde tasavvuru, ne herşey maddeden ibarettir heyulaları… Bu yüzden yüksek perdeden bilimi yanınıza alarak konuşurken dikkatli olun. Ben, bilimi en son 10 sene önce üniversitede bıraktım ama bu sitede bu işi iyi bilen insanlar var, zor durumda kalabilirsiniz, benden söylemesi…
Diyanet’in bütçesi konusunda haklısınız. Bence de bu kadar yüksek bütçesi olmamalı. Ama devlet laik kalmayı reddettikçe, buna katlanmak durumundayız. Bu işin çözümü belli: bu iş cemaat ve vakıflara bırakılmalı, devlet elini din işlerinden çekmeli. Kimse buna razı olmadıktan sonra ben ateistim neden benden para alıyorlar diye şikayet etme hakkımız yok bence. Şikayet: “Bu devlet dine müdahale etmeyi bıraksın” şeklinde olursa daha olumlu bir sonuç çıkabilir ortaya…
Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
sayın freedom,
Davul konusunda size katılıyorum. Ezan konusunda da kısmen katılıyorum. İnsan sesiyle minareden okunmalı ezan. Ve güzel sesli müezzinler okumalı. Bizim camilerdeki ezanlar fecaat arzediyor. Ama şunu temin ederim ki güzel ve makamında okunan bir sabah ezanını bir kere dinledim, tüylerim diken diken oldu. Böyle güzel bir musiki olamaz.
İngiliz bir arkadaşım da Türkiye’ye ilk geldiği zaman bana hayret içinde “sabah çok güzel bir müzik geliyordu dışarıdan, Pakistan’lı arkadaşıma sordum ezan’mış, ne güzel !” diyordu. Ezana şaşırması beni de şaşırttı. Bunlar çok güzel şeyler, içinde yaşadığımız için bazı şeylerin kıymetini bilmiyoruz. Ezan da bizim, istiklal marşı da… Biraz kendimizi sevelim artık, biz buyuz çünkü. Kendi özümüzü reddederek, beğenmeyerek ancak kendimize zarar veririz.
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn.IjI,
Vatandaş olmamız devletin bizden vergi alması için yeterli bir sebeptir. Daha fazla sebep aramak gereksizdir.
Evet, birinci cümleniz devletçi bir bakış açısı. İkincisinde ise, burjuva devleti uygulamasını tarif ediyorsunuz sanki. Çünkü, devletin topladığı vergilerden en çok yararlananlar, vatandaşın sorgulamasını yadırgarlar, hatta suçlayanlar olur.
Ben şu hizmetten faydalanmıyorum, bunun bütçedeki oranına göre benim vergimden kısıntı yapılsın demenin bir mantığı olamaz.
Örneğin, tatil için bir ada satın almış olan bir vatandaşın adasına havalanı yapaımna ödenek ayıran bir devleti sorgulayamaz mısınız?
Ya da, ülkemizdeki kürt vatandaşların sünni mezhebine harcanan bu diyanet bütçesini sorgulama hkları yok mu?
Benim de faydalanmadığım ama devletin vermek zorunda olduğu birsürü hizmet var.
Evet, olabilir, bunun kabul edilebilir ölçüleri var, kabul edilemezleri var. Anlıyorum, kollektif yaşamda paylaşımların ve zorunlulukların ayrıntısına girilmeyebilir. Birilerinin cennet hayaline ben emek harcamak zorunda mıyım? Bu dünya için kurulmuş siztemlerin içinde ayırımcılık elbette olamaz.
Yazan:emito Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Faruk Bey,
Muhteşemsin ,ne güzel yorumlar yapmışsın.Helal olsun sana…
Yazan:emito Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Ece hanım,
Bir şıkkı unutmuşsunuz,
Tüm namaz kılacakları Adana-İmamoğlunda toplasak.Orada imam ve imamoğlu çok var daha iyi olmaz mı?…
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn. blue,
Bu noktada, evrim teorisinin klasik tartışma(!) noktasına sürüklenmiş oluyoruz. Havanda su dövmek gibi geliyor bana işin bu noktası.
Konumuz din adamlarıyken, quantum, maxwell, newton , determinizm, young deneyi derken… harun yahya’ya kadar uzanacak biliyorum.
Belli ki, dünyada din egemenleri, bilimin erişemediği noktadan yola çıkarak, kendilerine pay arama çabasındalar. Bu gün, quarkların hareketindeki kararsızlığın anlaşılamamış olması, dindarların inançlarının alt yapısı olabilir mi? Hem de yaklaşık her 50 yılda değişen, yenilenen teorilerle, desteklenen bilimin “aciz” noktalarından din üretmek ya da gerçekliğin kanıtı yerine oturtmak “haksız rekabet” suçuna girmiyor mu?
Hem aramızda sn. FREEDOM var iken, bendeniz bu konuda bir şey söyleme hakkını kendimde görmüyorum. Her platformda buna dikkat etmişim. Sizin de belki meslek alanınıza girebilir.
Elbette bu konuda da söyleyecek epeyce sözlerim vardır ama, şimdilik haddimi bilmek istiyorum.
Yazan:freedom Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
ljl bey,
Gerçekten mi? İyi oldu söylediğiniz, hiç haberim yoktu.
Ben İstiklal Marşının sembolik değeri için saygı duyulması gerektiğini düşünüyorum. İçindeki herşeyi kabul edeiyorum veya beğeniyorum diye birşey yok.
Ben Türkiye’nin geleneksel değerlerinin ve müslüman çoğunluğunun da farkındayım. Ama bu devirde bu tip şeylere yer yok. Bunlar açık insan hakları ihlalleridir. Sebebi ne olursa olsun kabul edilemez. Dinmiş şuymuş buymuş hiç önemli değil. Anayasada belirtildiği gibi insan haklarına saygılı sosyal bir devletse burası bu tip şeyler olmamalı.
Yazan:mr^sair Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Merhaba freedom;
Fikrinizi gayet dar bir çerçeve dâhilinde dolaştırdığınız için, etken sebep ve âmillerden gaflette kalmışa benziyorsunuz.
Size kendinizi tam mânâsı ile, dilediğiniz tüm nazariye ve doktrinlerden esinlenerek açıklama imkânı verildiğinde neler karalayabileceğinizi merak ediyorum.
Sadece merak ettiğim için…
Hayat tasavvurunuz nedir?
Yazan:freedom Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
Sizinkinin tam tersi Sair bey. Heralde yeterince açıklayıcı olmuştur.
Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
Zihni bey,
Her 50 yılda bir yenilenen bir bilimi sabit bir gerçek gibi kabul etmektir asıl haksız rekabeti doğuran. Big bang de, quarkların kararsızlıkları da, determinizmin bazı noktalarda tıkanıp kalması da, indirgenemez kompleks yapılar ve biyokimyasal düzelemden astronomiye kadar tüm yeni bulgular “din”‘in bin yıllardır söyledikleriyle örtüşmeye başlamışsa bırakın da “acaba din’in söyledikleri gerçek olabilir mi?” sorusunu sorabilsin insanlar… Bırakın bilim bizi nereye götürüyorsa oraya gidelim. Bundan neden rahatsızlık duyulsun ki? Ya hiçbir şey tesadüf değilse, sorusunu siz de cesaretle sorabilmelisiniz…
Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
Sayın freedom,
Bu toplumun bir değeri olan dini bir ritüeli insan haklarına aykırı bulurken ljl bey’in okuldan gelen marş seslerinden rahatsız olmasını kınamanız çelişki değil mi? Gürültüyse ikisi de gürültü. Toplumsal değerse ikisi de öyle. Ben, dünyanın en çok korna kullanılan, en fazla yüksek sesle cıstak müzik dinlenip (!) arabayla hava atılan memleketinde ezandan rahatsız olmayı kasıtlı buluyorum. Evim camiye çok yakın olduğu halde ezanın sesini işitmiyorum bile. Kızımın da bebekliğinden beri ezan sesiyle beraber uyandığı bir zamanı hatırlamıyorum. Ama yanımızdaki okuldan gelen “andımız” ile her sabah uyanıyor, 5 yıldır… Asıl sosyal devlette küçücük çocuklara her sabah yemin ettirilmez, yaz kış demeden ayakta dikip bağırttırılmaz. Bu uygulama bizden başka bir Kuzey Kore’de, bir de Kamboçya’da var bildiğim kadarıyla.
Ezan’dan rahatsız olmanızın sosyal devlet olmak ve insan haklarıyla uyumlu bir devlet olmamızla bir ilişkisi olduğuna inanmıyorum. Samimiyetinize inansaydım size destek olurdum, nitekim yukarıda oldum. Ama “nefret” saikiyle karşı çıkmak ayrıdır. Durum böyle olunca keşke hoperlörlerin sesini biraz daha açsalar diyesim geliyor. Bunu dedirtmemelisiniz.
Yazan:freedom Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
blue bey,
Ezan dini ritüel midir? Ezanın insanlara namaz vaktinin geldiğini haber vermek için değil midir?
Evinizin yakınında cami olduğunu ama sabah ezanını ne sizin ne de kızınızın duyduğunu söylüyorsunuz. Bir zamanlar benim evimin de hemen yanında cami vardı. Oraya ilk taşındığım zamanlar nasıl korku ile uyandığımıçok iyi hatırlıyorum. Ama daha sonradan insan alışınca duymuyor bile. O zaman insanlar belli bir süre sonra duymamaya başlıyorsa bu ezan denilen şey aslında yapması amaçlanan şeyi yapmıyor demektir. Bu konuda sizin düşüncenizi öğrenmek isterim. Yarın sabah namazı kılmak isteseniz ezanın sizi uyandıracağını düşünerek mi uyursunuz yoksa bir saat kurarak mı?
Ayrıca laik bir devletin kurumları (camiler devletindir) nasıl olur da insanların tamamını dini ritüele davet eder. Bu daveti o dine mensup olmayanları açıkça rahatsız ederek yapması sizce bir hak mıdır?
Mesela Hristiyanların da böyle bir ibadeti olduğunu ve gece 03:00′de yapılması gerektiğini düşünün. Kilise sayısı az olduğu için sesini duyurmak için çok daha gürültülü bir şekilde çağrı yapılsın. Etraftaki bütün insanları uyandırsın. Belli bir süre sonra insanlar buna alışacak ve duymayacak diyelim. Böyle bir durumu kabul eder misiniz?
Aynı şekilde Musevilerin de buna benzer bir ibadeti olsa ve benzer şeyler yapılsa bunu da kabul edecek misiniz?
Andımız konusunda size katılıyorum. Tamamen gereksiz bir uygulama. Ama hafta başlangıcında ve bitişinde okullarda İstiklal Marşı okunmasında bir sakınca görmüyorum.
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
tüm yeni bulgular “din”‘in bin yıllardır söyledikleriyle örtüşmeye başlamışsa…
Bilim öyle demiyor ama, “gölge etme başka ihsan istemez” diyor.
…bırakın da “acaba din’in söyledikleri gerçek olabilir mi?” sorusunu sorabilsin insanlar…
Keser sapını yontmaya kalkışırsa ne olacak? Bence kendi düşünce açınızdan risk alıyorsunuz. Çünkü, sorgulayan insan tipi dinin içeriğini de özgürce sorgulamaya kalkarsa, evdeki bulgurdan olabilirsiniz:))
Bırakın bilim bizi nereye götürüyorsa oraya gidelim. Bundan neden rahatsızlık duyulsun ki?
Bu teklifinizi sanırım bilim karşıtlarına söylüyorsunu? Duymuşlardır umarım.
Ya hiçbir şey tesadüf değilse, sorusunu siz de cesaretle sorabilmelisiniz…
Soru sormada oldukça cesuruz, merak etmeyin:)
Öyle cesuruz ki, bu cesaretimiz tabulara kadar ulşaır, sınır tanımayız.
Ve buna, “Ya hiçbir şey tesadüf değilse..” sorusu da dahildir.
Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
sayın freedom,
Ezan insanlara namaz vaktini bildirmek görevi olan bir dini ritüeldir. Dini ritüel olmasaydı kalk borusuyla veya gayda çalarak da olurdu.
Kulak alışması konusuna siz de katılmışsınız. Yalnız kulak alışırsa ezan işlevini yitiriyor değildir. Bir atasözü var: Aklı namazda değil ki, kulağı ezanda olsun diye… Annanem onca TV gürültüsü ve çocuk gürültüsü arasından ezan sesini seçebiliyor, çünkü namazını hep vaktinde kılar, dakika geçirmez. Bizlerin kulağımızın alışması, namaz kılanların da alışmaması sorunu çözüyor sanırım. Sorun hala çözülmediyse camiden biraz uzakta bir yere taşınmayı seçebilirsiniz veya sabah ezanlarında mikrofonun sesinin kısılması konusundaki talebinizi Diyanet’e ve yakınınızdaki cami imamına iletebilirsiniz. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış. Eminim en azından bir cevap vereceklerdir. Ama maksat bağcıyı dövmekse, dinden nefretini ezan sesine muhalefet şeklinde tezahür ettirmek ne kadar doğru bilmiyorum. Bu, sadece sizin psikolojinize zarar verir.
Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
zihni bey,
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
Sn. blue,
rastlantı bu ya, geldiğimiz noktayı en net anlatan bir makale okudum, bir parçasını paylaşmak istedim.
Tamamını, buradan
okuyabilirsiniz.
“Bilinen bilinmezlikler” olarak da tanımlayabiliriz tabuları. Bilinmezin tüm ayrıntılarını bilmesek de sezebiliyoruz sanki ama öğretilmiş korkularımız engelliyor daha ileri gitmemizi, merakımızı koşuşturamıyoruz özgürce. Tabular da zaten öyle birden devrilebilecek olgular hiç değiller, süreç içinde yaratıldıkları için de ancak süreç içinde yıkılabiliyorlar. De-ğiniyormuş gibi yapıyoruz ilkin, ürkütmeme-cesine. Kenarından kenarından hafiften gagalıyoruz ancak. İhtimal ki bu tutumumuzla, bir süre için tabulara bir nebze de biz bağışıklık kazandırıyoruz. Bağışıklık kazanmış tabular ise iktidar odaklarınca daha meşru bir sermaye olarak kullanılabiliyor pekala. Ama işte her tabunun yıkılış süreci de bu aleniyetiyle ve pervasızca kullanımıyla başlıyor.
“Ve yılan kadına dedi; meyveden yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız.” Adam ve kadın meyveyi yediler ve Tanrı tarafından ölümlülükle cezalandırıldılar. Tanrı bilmeyi ölümle eşleştirdi. Meyve ağacında simgelenen bilgiyi tabulaştırdı. Meyveyi yiyen insan bildi. Ama bildiği için kendisi de öldü.
Tabu, bilgi ve ölüm… İşte bilgi çağının karmaşık denklemi. Şu bir gerçek ki ama, tabuları bilgisi ile yıkan insan ancak bir gün ölümü de bilgisiyle yenmekten söz edebilecek