Alanya’da 1 MAYIS

                                                                         1MAYIS MARŞI ALANYA ÇELLO BAR MÜZİSYENLERİ

Alanya’da 1 Mayıs emekçi Bayramı 2013 öncesi yıllara göre  oldukça renkli kutlandı.
Bütün ülkemizde olduğu gibi, burada da “Kürt hareketi  barış süreci” sol ve emek kavramının gündemi  üzerinde moral ve itici güç oluşturduğunu  düşündüm.
Bu günlerde yaklaşık 200 bin kişi barındıran İlçede, 1 Mayıs emekçi bayramına katılım istenen düzeyde değildi elbette. Bu nüfusun yarısının yüzer-gezer nüfus olduğunu düşündüğümüzde ve asıl nedene,  Alanya yerli halkı üzerindeki cemaat ruhu (daha çok süleymancı) umarsızlığı eklendiğinde durum kolay anlaşılır.
 Alanya’nın egemen halkı  ya işveren konumunda ya da kiraya ev ve dükkan veren, asgari ücrette insan çalıştıran, çoğunun asgari ücreti bile parçalara bölerek kanırta kanırta ödeyen durumda olması, emek değerinin sadakaya dönük imajının  düşünsel damarını boğmaktadır.
Turizmin renkli dünyasında köle olmayı içine sindiren orta ve doğu anadolulu abazanlar bu çarkı beslerken, esnaf ve otelcilerin bu ganimeti fırsat bilmeleri anlaşılır! Anlaşılmasına da, etik, ahlak ve ticaretin ideolojik farkı burada ortaya çıkar.
Alanya’nın resmi kurumlarında (tedaş, belediye.. gibi) çalışan taşeron işçilerinin çoğu asgari ücretten fazla zırnık alamazken, en kralı bin üçyüz tl ücret alır, bunun yanında işe bağlı yol, yemek gibi ücretler bu miktarın içindedir.
Resmi bir kurum müdürünün, taşeron işçileri toplayıp uyarı yaparken, “sizin birinizi işten attığımda yerinize 50 kişi müracat eder, ona göre ayağınızı denk alın” diye tehdit etmesi feodal yapının ileri demokrasi ayağını göstermektedir. Bu işçilerin “sarı” bile olsa, Antalya bölgesinde bulunan Tesİş sendikasına  üye olmalarını önlemek için yapılan baskıları ve bundan önce çalışmak için seçilen karakterlerin kolay güdülebilir, hakkını arama bilinci olmayanlardan seçilmesi çok sıradan, kanıksanmış  bir durumdur.
Bu durumda Alanya’da 1 Mayıs emekçi bayramını kutlamak, yüksek risk almaktır ki, bu zinciri kırabilmek için en azından sol kökenli bir hükümete öncelikle ihtiyaç vardır. Sol kökenli hükümet için ise bilinçlenmiş bir emekçi çoğunluk şart. Yumurta tavuk döngüsü yine karşımızda.
Buradan çıkarılacak sonuç, sloganlardan çok, bilgi geliştirmeye ve yaymaya yönelik çalışma, sosyalistlerin asıl görevi  olmalıdır.
Günlük tayin edilmiş gündeme takılmak yerine, sosyalizmin insanlığa neler vaad ettiğini, nasıl bir insan özelliği yaratacağını anlamalı ve anlatmalı. Özellikle emek-değer ve paylaşma kavramı detaylarıyla radikal dozda anlatılmalı.
 İt ürümeli, kervan yürümelidir.

Alanya’dan resimlerle doğa aşkıM

1 Mayıs gündeminde, 
 İlkay Akkaya’dan “Gitme”
 ve 
Grup Merdiven’den Serhan Kelleözü’n bestesi “Akdeniz Akşamları”
 şarkılarını, 
 Alanya’nın çeşitli cephelerinden çektiğim resimlerle bütünleştirip,
 doğa aşkımı, 
 DOĞAL AŞKIMA
 gönderiyorum.

 Hepsi, doğa ve  doğal serbestlik içinde, bir çırpıda elimden dilimden fırladı-kaçtı.
 Evet, ses vasat, ürün vasat ama, bir başka açıdan bakılamaz mı:)

bir apaçi masalı’nın kökeni

Okuyan Us yayınları-2011/ Angutyus 
Bir Apaçi Masalı 

Bu masalda, 1980 sonrası nesillere biçim veren ideolojinin ürünü olmaya direnen bir kahraman vardır. Daha edilgen, daha boşvermiş, daha güdülgen, daha sorumsuz, daha kaygısız… bir karaktere başkaldırının öyküsü….
Bu başkaldırıda, mevcut düzenin kurgulu gidişatına zıt politik tavırla değil, kendi doğal refleksini ortaya koyarak direnmeye çalışan bir masal kahramanı. Yazar, her başkaldırıda yalnızca uçabilmekte değil, zaman zaman başının “liberal tavana” çarpılışı, o rest çektiği biçilmiş kadere yenikliğin yarasını da taşır. Öyle bir taşıma ki, (liberal) “tanrının(!) bana verdiği lanetle yaşamayı öğrendim. Ben bu lanetten bile keyif aldım.” demesinden belli.

Apaçiler savaşmayı değil, yalnızca sevişmeyi öğrenmiş olacaklar ki, yem olmaktan kurtulamadılar. Oysa öğrendikleri öğrenmediklerine bin çekerdi.
“Apaçi” kavramı, Beyaz Avrupalıların Kızılderililerin vatanını işgal ederek, onları tamtamcı kültüre indirgeyen, “arabesk sevdaya” saplayan insan profilidir.

AB’nin büyük şirketlerinin uzanabildiği bütün ülke insanını da aynı kalıba sokan, farkındasızlığa ve serseriliğe gömme politikasının ürünü.

Yeni Dünya Düzeni, yeni insan profilini önceler. ABD ulusal kalkınma ajansı (USAİD)nın geliştirdiği proje olarak bilinir. Özelleştirme kimin çıkarına kitabının yazarı Brendan Martin, neo-liberalist dalgayı ciğerlerine kadar röntgenlemiş, bütün dünya yoksullarını, ulus farkı gözetmeden, sıcağı sıcağına uyarmıştı!

Batı sermaye sınıfı, Sovyet Sosyalizmi’nin içeriden ve dışarıdan çökmesine büyük katkılar sağlamış, sonra küçük devletler üzerine kurduğu oyunlarını hayata geçirmeye başlamıştı.

12 Eylül 1980 askeri darbesine zemin hazırlama kaosu, “özgür birey ve onurlu toplum” mücadelesi veren sosyalist gençliği linç etmekle başlamıştı. Halkın dikkatleri ve itaat zincirlerine, birden fazla kilit vurulmuştu. Kaygısız halkı ikna etmek için ortaya sürülen propaganda araçları, özel ve renkli televizyonlar ve tv.lerin başına (USAİD) ulusal kalkınma ajansının besleme kalemşörlerini yerleştirerek, liberal operasyon bütün hışmıyla başlatılmıştı.

Belli ki amaçları, genç nesillerin beyinlerini iğdiş ederek, daha kolay sömürmek, maliyeti düşük, sıcak savaşsız yöntemle bütün mevzileri ele geçirmek, ulus aşırı şirketlerine yeni alanlar yaratmaktı.

(Tahkim Yasası, yabancı sermayenin kritik konularda devleti devre dışı bırakan imtiyazlarından biridir)

Bu senaryoya yerli egemenler de “allah!” diyerek sarıldılar. Ordu, güvenlik güçleri, istihbarat ve kestirmeden “yüce makam” arayan sağ politikacılar da bu gidişi körükleyerek, alevin yükselmesini “sağ”ladılar.

Köylerden koparılıp, büyük şehirlerin gecekondu semtlerinde istiflenmiş iş gücü, merkezdeki burjuva sınıfını koruyan polisgücü, askergücü…. bu potansiyelin derinlerine yerleştirilen (örtülü ödenek sermaye gücüyle) cemaat ruhu, görünen yüzüne arabesk tınılar üflenerek kaderlerinin mumyalanması boşuna değildi.

Tarım ve hayvancılığın bitirilmesiyle, ekonomiden çift yönlü yararlanma fırsatı doğmuştu. Bunlardan birisi ithal ticaretten köşe dönme planı, diğeri de sanayileşme adı altında, ucuz nesli iş merkezlerine yakınlaştırmaktı.

Herşey güzel olacaktı.

“Kadınların karnından sıpayı sırtından sopayı eksik etmemek politikası, nesli hem korkak, hem kalabalık yapan stratejilerden diğeriydi. “En az 3-5 çocuk” arasından kaç apaçi çıkardı kim bilir?

Aradan 33 yıl geçti. Yaşam kalitesini en iyi fark edenler, 40 yaş üzeri ve zamanı ıskalamadan, izleyen insanlardır. Toplumun aydın ve bilinçli kesimi doğası gereği bu gidişin asıl tanıklarıdır. Günümüzün ve geçmişin egemenleri ve egemen temsilcilerin, aydın (öğrenci, bilim insanı, sendikacı, sanatçı ve yazarlar) la neden hep savaş halinde olduğunu anlamak zor olmasa gerek.

Adını “gelişmiş, az gelişmiş, gelişmekte olan” koydukları 80 civarı ülkede bulunmuş, özgürlük macerasında yaşadıkları ilkellikte hiç birinin diğerinden farklı olmadıklarını anlatıyor bu masalın kahramanı.

Başkalarının sunduğu kadere meydan okuyan, metal ya da rock tepki biçimine paralel, argo ve küfürler öyle onikiden ve anlamı bütünleyen kıvam da ki, bir gitarın en hassas akordunu andırmakta. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana bu küfürler elbette az.

(liberal ideoloji ürünü olan) İnsanların bana dayattığı doğrular, kurallar, beni ve içimdeki köpeği pek ilgilendirmedi. Kendi kurallarımla, kendi doğrularımla yaşadım. kadere hiçbir zaman inanmadım. Kader denilen dayatmanın sadece insanların kendilerini sorgulamaması, ellerindekilerle yetinmelerini sağlamak için uydurulmuş bir kurmaca olduğuna inandım.

Toprak ile kendine yeten köylüleri büyük kentlerin gece kondu harabesine tıkayarak, işsizleri oy deposu olarak kullandıkları, onları çeşitli enstrümanlarla oyaladıkları, gerektiğinde çalışan azınlığa rekabet edecek, ucuz iş gücü potansiyeli, aynı zamanda varlıklarını “düşmana” karşı koruyacak mehmetçik stoku olarak gördükleri, büyük bir depodur gecekondu bölgeleri.

Apaçi masalı buradan başlar, kim bilir nereye konar? Angut-yus kuşu iyi uçar ama, zor konarmış.
7. seri sonunda anlayacağız.

BİR APAÇİ MASALI 1

Bu Kitap, bir yığın uğraş arasına sıkıştırmama rağmen, bir oturuşta okuyarak, sayfalar arasında kaybolduğum tek kitap. 
Hakkında çok şeyler yazıldı. Kısa zamanda 5. baskısı oldu. 2. kitap kimbilir kaçıncı baskıda?
 Bu serinin 7. kitapla tamamlanacağı planlanmış. 3.sü baskıya hazırmış.
Kurgusu değil, saf gerçeği olan bir yaşam öyküsü. 
Öfkesi, isyanı, hüznü, gururu, felsefesi, mizahı, edebiyatı, arabesk’i, pop’u, doğruları, yanlışları, sevinci, vicdanı, vicdansızlığı, dersi, sömürülmüşlüğü, sömürsü ve daha fazla sömürme arzusu…. özetle hayata dair iyi örnek ve aynı zamanda kötü örnekleri  işaret eden fişekleriyle dolu bir yazı kütüklüğü. 
“Masallar gibi hayatı olmalı insanın, ben masallar(daki) gibi yaşadım bu hayatı” diyen de kendisi.
Ve bunlardan çok daha fazlasını….
Bu kitap o kadar çok ip ucu bıraktı ki belleğimde? İkinci kitabı okumak için (yine) ya yazarımızın numune arşivine dalacağım, ya da hızlıca sipariş vereceğim. 
 Sevgili yazarımız kendisi pek kabul etmiyor görünse de, kitabın konusu düpedüz aklımdaki ideolojiye işaret ediyor.
Kitabı ilk okuduğumda frene basacak zamanım olmadı, not almayı bu yüzden  başaramadım, heyecanıma saydım. Ama ikinci kez eleştirel bakışla okuyacağım. Sosyal Antropolojik kıvamda analize yelteneceğim. 
Şimdilik görsellerle anlamlandırarak bırakıyorum sözü. Pek yakında ayrıntılarda buluşmak için sabırsızlanıyorum. Bu arada Sevgili yazarımızla birkaç konuyu daha tartışarak, aklımdakileri netleştirmeye çalışabilirim.

-Neden “Angutyus”?  Hani “angut” a biraz safça, salakça anlam yüklenir bildiğim kadarıyla. Bu takma adı almanda ne etkili oldu? Oysa yazdıklarında yaşadıklarında öyle angutça bir durum yok, bu çelişki değil mi?
Z. abi, angut kuşu uçmasını bilen ama konmasını pek beceremeyen bir kuş biliyor musun?
-İlk kez duyuyorum, öyleyse cuk oturmuş. Öyle anlaşılıyor ki, sen konmasını bilmeyen değil, konmak istemeyen birisin?
 Haklısın abi.
-Bu masaldan sana ne kaldı F.?
Bu masal bitmedi henüz.  7 kitaba kadar devam edecek.  Gördüğün gibi…  (Word sayfaları)
 -Özetle birşey söyle?
“Şu ana kadar yaşadıklarımdan tek pişmanlığım, daha çok pişman etmediğimdir”
-Öfken, kinin, intikam hırsın mı var birilerine? 
Yoo, asla, hiç öfkelenmem ben. Sadece keyif alırım pişman etmekten. Ben hayatı sömürüyorum. Feleğe madik atıyorum.
-Hiç aşık oldun mu?
Aşk erişememekten doğar, oysa ben hep eriştim. Kısa süreli erişemezliğim oldu elbette. Ama ona aşk demk de doğru olmaz o kül olanların yanında…… 
-Benim bu konudaki tezimi de güçlendiriyorsun:)
Okuyacağım yazdıklarını…
Kızıl Angut
kızıl derili-Apaçi

Angutyus-F.A.


teşekkürler

Yardım (İlgi Desteği) Ricası

Nehir İda‘dan YARDIM RİCASI!

Önceki gün sözünü etmiştim. Akşamında hastanede sonlanan bir atak yaşadım. Şimdi çok daha iyiyim. Birkaç yıldır sürekli araştırıyorum ama ne yazık ki bu kadar yaygın bir hastalığın herhangi bir derneği veya örgütlenmesi yok. Birkaç defa girişimlerim de oldu ama bireysel çabalarla yasalara bir şeyleri dahil etmek mümkün değil. Avrupada FMF hastalarının uygun istihdamı ve kazanılmış birçok dava örneği olmasına rağmen Türkiye de birşeye rastlayamadım. Facebook grupları olduğunu okudum ama girişimlerine tanık olamadım. Bende Fmf kaynaklı olduğu düşünülen epeyce sorun var. Bunların 1 tanesi bile hayat kalitesini düşürebilecek hastalıkken hepsini varın siz düşünün. Şikayetçi değilim. Ama yasal düzenlemelerle en azından haklarımızı kazanabileceğimizi düşünüyorum. Akşam yatarken sabaha vücudunuzun neresinin bir arıza vereceğini düşünerek uyumayı deneyin. Bir gece ellerim yorganı kaldıramıyor, bir sabah ayağımın üzerine basamıyorum. Bendeki gen mutasyonu M694V. atakları en ağır geçen mutasyon ne yazık ki. Ve bunları yaşayarak çalışmak zorunda kalan o kadar çok insan var ki. Bir yanda da işe gitmeden maaş alanlar. İşe gitmeden maaş alalım demiyorum. Ödenmiş primlerimle vergi indirimi, emeklilik gibi haklarım var ve bunlar düzenlenmediği için muaf tutuluyoruz. İzin alıp başvuru dahi yapamıyorum. Çevrenizde fmf hastaları var ise veya fmf hastası yakını iseniz lütfen destek verin.

Daha örgütlü bir çabaya evrilene dek bana destek olmanızı rica ediyorum. İlana değer bulur sayfalarınızda duyurusunu yaparsanız sevinirim. Her bir sayfanın ayrıca ulaşabildiği kişiler olabilir. Meclis Yasa uzmanı bir müşterimiz sayıca çoğunluk oluşturup başvuru yapın demişti. Bu nedenle sayımızın çok olması önemli. Hasta veya yakını olmanız önemli değil. Tanık olmuş da olabilirsiniz. Geçmiş yıllarda yalnızca FMF %30 özürlülük anlamına gelirken şimdi %17’ye düşürülmüş. Askerlikten muaf olanların sayısı da oldukça fazla. Kazanılmış hiçbir dava örneği yok. Daha önceden şurada söz etmiştim hastalığın detaylarından. (tık)


Buraya üye olarak. (tık) Facebook grubu (tam da sayfamı kapatacakken) destek verebilirsiniz.


Otozomal resesif geçiş nedir?
Hastalığın oluşabilmesi için hastanın her iki ebeveyninin de taşıyıcı olması gereklidir. Ülkemizde taşıyıcı sıklığının %20 olduğu bilinmektedir. Bu nedenle akraba evliliği olmasa bile iki ebeveynin de taşıyıcı olma olasılığı çok yüksektir.

FMF’den nasıl şüphe edilir? 
38-40 derece arası yüksek ateş
Tekrarlayan karın ağrısı
Tekrarlayan göğüs ağrısı
Ağrılı ve şiş eklemler
Kabızlığı takip eden ishal
Bacaklarda özellikle diz altlarında kırmızı döküntüler
Nadiren kas ağrıları, kadınlarda üreme organları iltihabı, erkelerde şiş ve hassas testisler ve vaskülit (damar iltihabı) de görülebilir.

FMF’in ciddi komplikasyonları var mıdır?

 Evet. Hastalık tedavi edilmez ya da düzensiz tedavi edilirse oluşabilecek önemli komplikasyonlar vardır.
Amiloidoz FMF’de en sık rastlanan komplikasyondur. Organlarda özellikle böbreklerde ileride nefrotik sendroma yol açabilecek şekilde Amiloid A denilen bir proteinin birikmesine yol açar. Nefrotik sendrom idrarda aşırı protein kaybı ile karakterize olan ve sonunda böbrek yetmezliğine gidebilen bir durumdur. Amiloidoz riski bazı mutasyonlarda çok yüksektir. En sık görülen M694V taşıyan olgularda kronik böbrek yetmezliğine yol açan amiloidoz gelişme riski %50 civarındadır. Bu nedenle amiloidoz riskinin saptanabilmesi için genetik test yapılması ve mutasyona özgü risk bilgisinin hastaya genetik danışma ile verilmesi önerilmektedir.
İnfertilite FMF üreme organlarında inflamasyona yol açarsa görülebilir.
Kronik artrit En sık etkilenen eklemler diz, ayak bileği, kalça ve dirsektir. Çoğu vakada eklem tahribatı olmadan iyileşir.
Hayat Kalitesinde Azalma Çok ağrılı bir durum olabildiği için günlük hayatın akışı etkilenir.

FMF nedir: TIK -daha geniş bilgi-

kışı umuda yazıyorum

Nehirİda (Ebru)’ hatırlattı, teşekkürler
Seri yazmakla, yazmaya  ara vermek arasında üreyen küf ile ancak, cephane biriktirmekle  başa çıkılabilir.
Cephane. Kitap. Okumak.

Ve  tv. haber görüntüleri…

Kışın  sert “gri”mserliği   Akdeniz’in narenciye renklerine işlemese de,  çocukluk yıllarımda, kar yığıntıları yüksekliğinden,  damdan dama  atladığımız rezil günlere daldırdı beni.
Tv. haberleri,  Maslow‘un ihtiyaçlar hiyerarşisine uygun sırlanmak yerine, popülariteyi gazlayarak gündem dayatması, kar görüntülerinin kaygan zemininde taa uzaklara savuruverdi.
Gördüklerim magazinden ibaret, düşündüklerim topraktan betonarmeye savrulan bir yaşam hikayesi. Yolcuların araçları saplanır kar’a,  benim hayallerim.
Doğduğum köy ilk dokuzda kaladursun, beni savuran içimdeki fırtınalar, onuncuyu aradığım günleri getirdi önüme.
Onuncu köy  umut, değişim ve özgürlüğün ekim arazisini barındırdığından sıcak.
 Karzedeliğin kaderzedelik olmadığı sıcaklıkta bir yer. Umut, aşk ve devrim dedikleri….
Genel olarak,  işler  iyi gidiyormuşçasına sarkıtılan sırıtkanlık  karşısındaki protestsizlik  ayıp karşılanır bizim (onuncu) köyde. Gitmesek de gelmesek de onuncu köy bizim… ama gidip gelmek gerek. “Gidip dönmemek, gelip görmemek” olsa da işin ucunda.
Yazı düşünerek yazmalı hiç olmazsa, arayı soğutmadan, yaz sıcaklığı tadında kalmalı….
Yazmak boşalmak ve dolmaktır yeniden.
Köylülerin gecekondulara sıkıştırılıp, oradan kömür mezarlığına tıkmayı “işsizliği önlemek” olarak övenleri tarihin çöplüğünde boğmaktır yazmak. Unutmayı ayıplamak, ortadan kaldırmaktır bir de.

Onbir yaşımda ayrıldığım ve bir daha dön(e)mediğim bizim köye internet gelmiş, uydu-çanak anten gelmiş,  Afyon mermerinden cami minaresi gelmiş.
 Miras zinciriyle küçülen toprakların, oda içi alanı kadar paylaşıldığında, traktör dönmeyen boyutuna çözüm gelmemiş. En az üçten fazla üreyen nesil, en yakın kentlerin betonarmelerinde kapıcılık meslek yarışına girmişler. Amerikan yardımları ekim biçim işlerini askıya aldırmış. Nesil işsiz ve politikacı avcılığına koyulmuş.
Heryöne 500 dakika ile aldığım bu haberlerin ardında kalan sırlardır asıl haberler.
Yazmak istedim bunların hepsini, yazacağım uzunca….

Mahmut Makal’ın Bizim Köy kitabını yeniden keşfetmek geçti içimden.   
Topraktan Betonarmeye Z dönüşümün Mahmut Makal’casından gramer farkını anlamaya çalıştım.  
“Yazmak ufku yağlamaktır”  diye ulu bir söz ettiydim bir yerde. Pişman değilim.
 Bir daha diyorum, yazmak, ufku küften arındırmak, yağlamak ve düşünce akışkanlığını hızlandırmaktır. Yazmak, farkındalığı artırmak, “işverenler neden hiç  iş kazası geçirmezler?”  diye sorabilmektir.  Zonguldak maden işçisinin ölü bedenindeki kömür karasını, kara kader” olarak anlayanlara küfretmektir bir de……

“HAVADAN SUDAN DÜŞÜNMEK”

Havalar soğudu.
Bulutlar Güneş ile aramızda “kara kedi” gibi ikircikli durmakta.  Su ve kar potansiyeli fizik ve kimyamız aracılığı ile ruhumuza (torpilli müdürlerin becerdiği gibi)  mobbing terörü uygulayadursun,  her kışın ilkbahara çıkan yol olduğunu biliyoruz.  Biliyoruz da  refleks ile değil, “bir durup düşünürsek” öyle….
Algımız, gitarın mi teli kadar tiz bu mevsimde. Gazı koz, rakıyı gazoz gibi anlamak her an olasılık kapsamında.  
Winziplenen ruhumuzun üretkenliği daralmakta, motorlar benzin yerine yağ yakmakta. Ağrılar kışkırtılmaya eğimli. Romatizmalar azsa da,   romaNtizma mevsimine çeyrek kaldığını hatırlamakta zorlanacağız.  Bunu biliyoruz da  refleks ile değil, “bir durup düşünürsek” öyle….
Oysa bir gün Mart da gelecek.  Kara kedi  dam üstünde aşka zıplayacak. Pamuk kıvamındaki kara bulutlar, yastık kılıflarına basılacak, kedilerin aşk yatağına eklenecek. Bulutlardan emilen suyu dağlar ovalara, belediyeler Şubat’ın kova burcuna akıtacak, izlenmeme rekoru kıran trt ve spor payı gibi vıttırı vızzıkları da faturaya eklenerek, biz avanak kullara satacak.    
Havalar soğudu.
Su buz olacak. Sonra da tersi… Başka mevsimlerde ter olarak bedenimizi  terk eden  emek suyu, bu mevsimde grip suyu olarak burnumuzdan akacak. Biz yine çalışıp yorulacağız. Torpilci sektör  yine spider solarite oynayarak aybaşı kovalamaya  devam edecek.  Onların Kap-kaç-italist efendileri de, Kar suyunun yağmur fırtınasında savruluşunu,   pencerenin buğulu matlığına  parmak çiziği atarak görecekler.   
“Havadan sudan meseleler”  önemsiz konular  anlamıyla anılmaya devam edecek. Çünkü bu düzen bu gidişle asla değişmeyecek!   Hava ve suyun,  vazgeçilmez, özelleştirilemez  yaşamsal ve sıtratejik gereklerden  olduğunun  farkına varılmayacak; havadan sudan…  biçiminde küçümsenerek, bedavadan emilmeye, atmosfer kirletilmeye, bacalar tütmeye devam edecek.  Çok yakında su gibi hava da özel-leş-tirlecek, Allahın havası ve suyu birkaç vatansevicinin üretim aracı olarak, biz farkındasız kullara  buz kazığı olarak geri dönecek.
 Bunu biliyoruz da  refleks ile değil, “bir durup düşünürsek” öyle….

İYİ Kİ BU DÜŞTESİN



Nehirler yarışır, çağıldar gözlerinde
o nehirler benim nehirlerimdir
aşk
ki azar azar benim yerimdir
üşüyorsam, sokaktaysam, yalnızsam
gözlerin ey yâr benim evimdir
vurulup düştükçe, düştükçe seni sevmekten caymayacağım
gece insin, el ayak çekilsin gelip kapında ağlayacağım!
iyi ki bu sestesin
dünyayı ısıtan nefestesin
bir haydut gibi gezinirim kapında
kalbimde tutuşan ateştesin…
rüzgârlar savrulur, uğuldar gözlerinde
o rüzgârlar benim rüzgârlarımdır
aşk
ki azar azar benim yerimdir
suskunsam, bozgunsam, bulutsuzsam
gözlerin ey yâr benim evimdir
iyi ki bu düştesin
her sabah ışıyan güneştesin
iyi ki yoksuluz bulutlar gibi
soğuyan dünyada sımsıcak fırınlar gibi
vurulup düştükçe, düştükçe sana koşmaktan caymayacağım
gece insin, el ayak çekilsin gelip kapında ağlayacağım!/  YILMAZ ODABAŞI

"Kapitalizme destek Sosyalizme köstek" yanılgısı

Resim üzerine tık-oku

Atatürk Devrimi
Burjuva demokrasilerinin temel ilkelerinden biri de sağ ve sol ideolojinin birbiriyle eşit koşullarda yarışmasına fırsat tanımasıydı. 
Teori böyle olsa da, kapitalistlerin zamanla, devlet aygıtlarını para gücüyle ele geçirmeleri kaçınılmazdı. 
 Sol birliklerin aydın, sanatçı ve sendika güçlerinin çabasıyla mevzilerini geniş kitleler çıkarına geliştirmeyi başardığı ülkeler vardır.
Dünya savaşlarından sonra birim zamanda genel kalkınma hızı ve yaşam kalitesi daha yüksek olan, özgürlük alanının daha geniş olduğu ülkelerdir. Sovyetler’in askeri bürokrasi kurbanı olduğu bir yana, batı burjuva toplumları, bu günlerinin temelini, sosyal demokrasi ve sosyalist otokontrol hamleleriyle kurdukları kesin.  
Kişiliklerin değil emeklerin, sivilliklerin değil askerliklerin farkında olunduğu toplumlarda, katılımcılık yerine güdülücülük hakim olursa,  orada hangi demokrasiden söz edilebilir!
Bizim T.C. tarihimizde tek kanat ile uçurulmaya çalışılan kuş, farklılıklar üzerine grip virüsü saçmaya devam ediyor. Batı ile yaşam kalitesi farkı bir yana, “Kürtlere anadilde konuşma yazma özgürlüğünü bağışlasak mı bağışlamadan savsaklasak mı” gibi aylak-ağalık ruhuyla, uygarlık karşısında tazminat ödemeye devam ediyoruz!
Kurt Steinhaus, Atatürk Devrimi Sosyolojisinde, bu günlerimizin temeli olan konuyu en ince ayrıntılarıyla yazmış. Konu başlığını açıklayan kısa bir özeti ilginize sunuyorum. Bu kitabın, Atatürk ve Kemalizm üzerine yazılmış en ikna edici, bilimsel incelemelerden biri olduğunu düşünmekteyim. Türkçesi M. Akkaş, Sarmal Yayınevi.
 * * *
TCF(Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası)  ve  SCF  (Serbest Cumhuriyet Fırkası) din, politika ve ekonomi alanlarında liberalleşme isteklerinde bulunurken-objektif olarak- Osmanlı gelenekçiliği ve kompradorluğunun çıkarlarını temsil ediyorlardı.
1924’ten 1930 yılına dek edinilen tecrübeler, genel olarak, Cumhuriyet Halk Partisi karşısında sosyalistler dışındaki her muhalefetin, sisteme karşı çıkanları ve gelenekçilerin toplanma yerleri olduğunu göstermektedir: Laik ve anti-feodal görüşlerle burjuva toplumu fikirlerine karşı çıkan bu kuvvetlerin hangi kişisel amaçlarla bağımsız örgütler haline geldikleri önemli değildir. Bu nedenle, mahkeme huzurunda hiçbir zaman aydınlığa kavuşmayan birçok iddialardan biri gibi,
TCF’nin İzmir suikastinde ve Kürt isyanında parmağı olup olmadığı iddiasının doğruluğu da politik açıdan fazla önem taşımaz. Parlamento içindeki ve dışındaki sağcı muhalefetler, devrime karşı faaliyetlerinde aynı görüşleri paylaşmaktaydılar.
Türk Komünist Partisi’ne karşı, Kemalist hareket iki farklı tutum benimsemiştir. 1920 yılı Mayıs’ında Mustafa Kemal bir dostuna Türk Komünist Partisi’ ni kurdurdu. Bu parti, ”Tanrının yardımı ile kurulduğunu” ve ”İslamlığın aslında komünistlik, olduğunu”  ilan ettikten sonra, Üçüncü Enternasyonal’e katılma isteğinde bulununca gülünç bir duruma düştü.
 Kominterne bağlı olan Türk Komünist Partisi, 1925 yılında yasaklanmasından önce de sürekli olarak kanun dışı ilan edilmeye çalışılıyor , polis ve mahkemelerce sert kovuşturmalara tabi tutuluyordu. Bütün bunlara bir de kanun dışı girişilen özel linç olayları eklenebilir. Örneğin, 1920 yılı baharında merkez komitesinin üç üyesi ile on iki parti üyesi linç edildi. Komünist Enternasyonal, 1925 yılında Türkiye grubunun ortadan kaldırıldığını” açıkladı.
Türk komünistlerini sürekli kovuşturmasına rağmen Kemalizm, politik ve ekonomik bağımsızlık savaşını vermekte olduğundan ve laiklik uygulamaya çalıştığından desteklenmişti. Bir yandan da, Komüntern (uluslararası 3.enternasyonal) Türk Komünist Parti’sinin, kentlerde yaşayan proleter ve köylülerin partisi haline gelebilmesi için ciddi çabalara girişilmesini istemiştir.
Böylece devrim olayının yalnız burjuva düzeni çerçevesi içinde kalmaması, emekçilerin sosyal ihtiyaçlarını karşılamak üzere daha ileri götürülmesi öngörülüyordu.
 Görülüyor ki, Komünist Partisi, bir yandan, burjuva devrimini benimsiyor, ancak, öte yandan, bunu sosyalist bir toplum kurma yolunda geçici bir aşama olarak yorumluyordu. Bu gerçek, komünistlerin Kemalist hareket tarafından neden müttefik olarak kabul edilmediklerini açıklar.
 Batı Avrupa endüstri ülkelerini örnek alan CHP, kapitalist toplum biçimini devrimin nihai amacı olarak görüyordu. Bu parti, bujuvazinin güçsüzlüğü ve alt tabakaların yoksulluğu nedeniyle, zorunlu olarak, gerçekleştirilmesi gereken sosyalist bir devlet biçimine kapalıydı.
Burjuva toplumunun dayanabileceği Sosyal tabakaların zayıflıkları nedeniyle, Avrupa parlamenterizminin Türkiye’de tam olarak yerleşmesi, objektif olarak imkansızdı. Bundan başka, parlamenter demokrasiye kalan küçük faaliyet alanı, devrim ve karşı-devrim faaliyetleri yüzünden gittikçe daralıyordu. Bu alanda ve egemenliğin çeşitli’ tabakalara göre uygulanması yönünden denge sağlanamadı. ”Siyasete karışan kitleler azınlıkta idi. CHP bile, halkı kendi tarafına çekmeye çalışmıyor; köylere girmeyen bölgesel örgütler, yalnız kentlerdeki idarecileri denetliyor ve etkisi altına alabiliyordu. Bağımsız sendika ve köylü birlikleri hukuki kısıtlamalardan ötürü  gelişemiyorlardı.
Devrimci hareketin az sayıdaki ileri görüşlü yönetici grubu, emrindeki devlet baskı araçlarının güvenliği altında, merkezi politik kuruluşların kaldırılmasını sağlayabilecek güçteydi. Böylece bütün maddi kaynaklarını ve politik enerjilerini bu konuyla ilgili sorunların çözümlenmesine verdiler. Buna karşılık, köylerde devrimin amaçlarına uygun politik bir alt yapının kurulmasına yeterince önem verilmedi. Bunun sonucu olarak da, Türk halkının beşte dördü, öteden beri ”taşrada ekonomik ve sosyal hayatı denetim altında tutan kuvvetlerin” elinde kalıyordu.
 Toprak sahipleri, tüccarlar, eski devlet ve din görevlilerinden meydana gelen, ”eşraf’ deyimiyle adlandırılabilecek olan bu grup, ”aşırı bağnaz dini liderlerin etkisi altında bulunuyor ve ekonomik statükoya bağlı kalıyordu. Bunlar sosyal değişikliklerin karşısındaydılar. Otoritelerini tehlikeye düşürebilecek her çeşit rekabetten kaçınıyorlardı; tutuculukları, büyük toprak sahipleri, itibar ve otoritelerini taşranın ulaşılmazlığı dolayısıyla ellerinde tutabilen din adamları tarafından da korunuyordu. Milli devlet anlayışını ve cumhuriyeti, hükümetin kendi bölgesel üstünlüklerine saygı gösterdiği ölçüde benimsiyorlardı.
Kemalist öncüler bu ”hareketlerin sert nüvesi” ile zaman zaman anlaşmalara varmakla kalmayıp, sürek1i bir anlaşma olan iktidarı bölüşmek alternatifine de taraftardılar. Ayrıca, CHP’nin binlerce memuru ve ileri gelen kişileri bir araya getiren bir ”şan-u şeref partisi” olmasına da göz yumuyorlardı
CHP’nin, iç politika alanında faaliyet gösteremez bir duruma düşmesiyle, burjuva devriminin gelişme olanakları da zorunlu olarak azalmaktaydı. Milli kurtuluş savaşı döneminde olduğu gibi, büyük  halk kitleleri devrim hareketinin dışında tutuluyordu.  Anadolu köylüleri ”milli politika alanından çok uzaktılar; köylere yalnız halkın çok korktuğu ve nefret ettiği jandarma ve vergi tahsildarları giriyordu. Cumhuriyet Hükümetinin jandarma baskısına son verememesi, ”bölgesel feodalizmi bastıramaması”, otoriter cemiyet ve aile yapılarını değiştirememesi, köylünün bağımsızlaşmasını engelliyordu. Böylece, feodalizm ve gelenekçilik, mutlak politik gücünü büyük bir ölçüde yitirmiş olsa da, ekonomik ve ideolojik gücünü korumaktaydı.
Bu durumun yol açtığı çıkmaz, çağdaş ilerici edebiyatta da görülür .Cumhuriyet döneminde eşkiyalığın yeniden dirilmesini konu alan, ünlü Türk romanlarından birinde,  köylünün feodal dönemlerdeki gibi ezilmesi ve sömürülmesi sorunları, tek bir kişinin ağayı öldürmeye kadar giden davranışlarıyla çözümleniyordu.

önemli olan söyleyebilmek değil derinden sevebilmektir

masumlar
kaçakkovaBurhan Sönmez’in Masumlar Romanı’nı akademik dilde eleştirmiş.  Bu merak ile,  Onur Caymaz’ın Gece Güzelliği ve Sanki Yarın Nisan kitabına ek olarak,  İdefix siparişime  bu romanı da ekledim.  
Kitaplar okundu, ben bir süre daha eski ben olamayacağım.
 Ölüm oruçlarını, Diyarbakır cezaevlerinde yaşanan işkence hatırlatmalarını, ancak hayal-meyal taşıyabilirim ufkumda.
Gelir paylaşımındaki adaleti, Batılıların Ortadoğu senaryolarını, oğlumuzun aşk serüveninin okul başarısına (olası) etkisini  bir süre daha hatırlamayacağım. 
“Önemli olan şey doğada olup biteni yorumlamak değil, onu canlı lehine değiştirmektir” gibi söz eden K.Marks’ın Kapital’inin birinci ciltine, dört ay önceki  kaldığım yerden devam edecek pozisyon arıyorum.
                 * * *
Önemli olan sevgiyi yorumlamak ve sevdiğini söyleyebilmek değil, derinden sevebilmektir.
Masumlar bir bölümünde  bunu kanıtlıyor.
Kitabın ilk cümlesi:
“Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da o büyüdü içimde.”
Ve son sözleri:
-Feru:-Tawo, ben  ‘sır kitabı’mda şiir falı açarken ortak geleceğimizi görmüştüm.
+Tawo:Bana bundan söz etmedin.
-Zamanı gelince söyleyecektim.
+Yıllar önce okuduğum bir roman vardı, kendimi onun içindeymiş gibi hissediyorum.
-Nasıl bir roman?
+Bir adam bir kadına aşık, ama duygularını açmaya korkuyor.
-Hiç mi dile getiremiyor duygularını?
+Adam bir gün cesaretini topluyor ve kadına aklının korktuğu ama kalbinin istediği şeyi söylüyor.
-Kadın ne yapıyor?
+Bu değil önemli olan romanın sonu.
-Romanın sonunda ne oluyor?
+Kadın canına kıyıyor.
-Demek ki seviyor.
+Seven herkes ölüyorsa, seni bundan uzak tutmak isterim Feru.
-Bunun tek yolu susmak mıdır?
+Aklımın korktuğu ama kalbimin istediği şey…
-Sus ve öp beni. Hep bu anı bekledim. Bir daha öp beni.
Sessizlik olur.
Sesszilik devam eder.
Bir tren sesi yavaş yavaş uzaklaşır.

ölüm orucundakilere rakip takım muamelesi yapılamaz!

Tutuklu ve hükümlüler iki temel talep için açlık grevine gidiyorlar. Biri Abdullah Öcalan üzerindeki tecritin kaldırılması, diğeri Kürt sorununa barışçı ve demokratik çözümü için müzakere yapılabilecek koşulların sağlanması; diğeri ise anadilde eğitim ve savunma hakkının tanınmasıdır.
483 tutuklu 58 cezaevinde açlık grevinin 38. gününde.

Soruyorum:
Bir yayaya çarparak ağır yaralayan otomobil sürücüsü ya da herhangibir tanık, yaralıyı acilen hastaneye götürmek yerine, olay yerinden kaçmış olsa ne düşünürsünüz?
Devletin ve toplumun önemli bir kesiminin bu otomobil sürücüsüne benzemediğini düşünebiliyor musunuz?
Ölüm orucundakilere “hain PKK’lılar” olarak bakmak yerine, onlara herşeyden önce İNSAN olarak bakılmalı. Çünkü onlar tutuklu ve etkisiz. İnsan onuruna değer biçilecekse, hiç bir neden engel olmamalı. 
Savaştan tutuklanarak soyutlanmış eli bağlı insan ile savaşmak, vatan kurtaracaksa bırakın ölsünler. Nasıl olsa  beslemek masraflı sizin için!
 Adalet vicdan ve insanlık onuru açısından bakıldığında…. sağlanmasını istedikleri koşullar  o kadar masum ve insancıl ki!

YEŞİL EMEK PARTİSİ

YEŞİL EMEK PARTİSİ
not:bu resim sadece deneme tasarımımdır
iki partinin ortak kuruluş amblemi

Yeşiller Partisi  ile  Eşitlik ve Demokrasi Partisi   birleşiyormuş.  Bu hamle, soldan yeni bir çıkış ve taze  heyecan beklentilerini  kamçılayacağa benziyor .   Henüz birleşik adı konmamış . YEP amblemini  heyecanımın acele bir çıktısı kabul edebilirsiniz. 
Gönül  verdiğim ÖDP’nin sosyalist solda verdiği emeği yadsımanın ve onu yok saymanın dayanılmaz aymazlığına düşmek acıtır beni. Ancak, söz konusu yeni koşullar farklı sıtratejileri zorunlu kılıyorsa, özden taviz vermemek koşuluyla daha az iç sürtüşmeli bir mücadele yolunun açılması düşünülür.
“Yeşil”  ve “Emek”  birbirini bütünleyen ilginç ve oldukça  uyumlu  sözcük ikizi.  Doğa, emek, üretim ve estetik ekseninde tanımlanacak bir sistem çağrışımı…
Yeşil-Eşitlikçi hamlenin,  içerik ve estetik bakımından çok derin bir kompozisyona  elverişli olduğunu düşünüyorum.  Ancak, ilk bakışta bazı kaygıları da beraberinde taşıma olasılığı var mıdır? Örneğin, bu oluşum,  uzun zamandır bir adım yol alamayan sosyalist fraksiyonlardan biri midir,   liberal sol sulanma mıdır, düzenin demokrasisine dolgu malzemesi midir…  ve benzer kaygılarımı burada sabitlemeden  zamana bırakıp,  genel tartışma seyrini izlemekle yetiniyorum.
   Cumhuriyet tarihi boyunca,  yeşil sermaye,  gri sermaye,  ordu, boyalı basın ve devlet bürokrasisinin illiüzyonik baskısı altında  sinmiş olarak donmasına seyirci kalınamazdı.   Önüne koyulan seçim sandığı  da olsa, darbe de olsa, içi boş vaadler de olsa kararı değişmiyorsa,  demokrasi  noterliğini  gönüllü üstleniyor gibi görünüyorsa, bu alanda atılacak önemli adımların olduğu kesindi.
Ağasız, paşasız, efendisiz yaşanamazmış gibi bu ülkede,   bir sermaye renginin militan taraftarı olmaktan başka yol, yok sayılamazdı.  Sosyalizmi yoksula dahi öcü olarak tanıtmayı başarabilenlerin arsızlıkları karşısında,  düşüncenin gücüye eyleme geçmeli,  “bir şey yapmalı”ydı.
Yeşil sermaye patentli  “Sadaka-zekat-yeşilkart” kavramıyla,  Sosyalist patentli “söke söke hak” kavramı arasındaki farkı kavramak zaman alacaktı elbette.
Sosyalizmin ana ilkeleri olan savaşsız sömürüsüz bir dünya olabilirliğini kanıtlamak ve doya doya yaşamak  için birçok yol denenecekti….  
Bir umut.

savaşlar kim için?

Rant savaşlarının yalnızca bir galibi bir de mağlubu olmaz;
aynı zamanda  enayileri olur.
Enayiler cephede,
 rançılar geride mevzilenir.
 Savaştıranların galibi kazanır,
 mağlubu  kaybetmez.
Emeğe ve ırza tecavüzün kırla gittiği yerde,
 “vatan ve namus için savaş” kılçıklı yalandan ibarettir.
Özgürlük savaşına evet,
rant savaşına lanet.

Savaşa lanet

herşeye rağmen…!

Paco Cepero/Marina

Güneyde yaşamak güzel de, doğu-m ölüm kusarsa, tatlı yerken genzinize acı kaçabilir!

Ispanyol Bask’lıları, doğudaki Kürtlerin çoğu kadar “ikinciliğe” itilmemiş. Bask’lılar, orta burjuvazinin milliyetçi örgütlenmesiyle özerklik kazanmışlar. Dünyanın sonu olmamış.
“Kaderini sen tayin edemedin, bırak kendisi tayin etsin” demiş sol duyu.

Sonra da hep birlikte, Paco Cepero’dan Agua Marina’yı dinlemişler.

Egemen milliyetçilik özünde, “millet sevgisi” yerine öfkeye, kuruntuya, korkuya, nefrete ve silah tutkunluğuna dayandığı belli.

Çoğunluk içindeki azınlığı milliyetçiliğe iten nedenler ise-genellikle-  ilgisizlik ve horgörü olur.

Bir ucu zora dayanarak verilen bayatlamış haklar, alanı verene karşı minnettar yapmaz, onların gönlünde sevgi tomurcuğu üretmez. Vereni eskisinden daha da zora sokar. Kaynaklar silaha, kanlar dereye akıtılır.

Ancak,
Bütünlüğe direnen azınlıkların, kendini kurtarmak ile senarist finansörlerin piyonu olmak arasındaki farkı bilmediklerinde, emeklerinin karşılığını asla alamazlar. Aslanın payını  kurtlar kapar. “Kurtlar bulanık havayı sever”.

Sendikal alanda da, Kürt sonunda da durum böyle.

HAK öfkenin düellosundaki bilek güreşinde değil, sevgi ve sorumluluk terazisinde tartılırsa,  baruta gidecek finans,
doğu ve ortanadolulu garibanların cüzdanında, güney ve kuzeyimizdeki tatil bölgelerine gider.

“Hak verilmez alınır” önermesini büyük olasılıkla K.Marks yaratmıştır.
 O’nu sevmeyen yanıltmalıdır, yanıltamayanlar bileğini öpmeli….

hayal kuru-yorum

2 Temmuz 2013 iş hayatımın son noktası olacak. 
İş sözleşmemi bir yıl daha  uzatma kararımla,  “en büyük hayallerim ve planlarım” da aynı süre için ertelenmiş olacak.

Bu zaman içinde daha çok okuyacağım; özellikle yerli ve yabancı klasikleri yeniden gözden geçireceğim.
Onur Caymaz’ın “sanki yarın nisan” ve “ezilmiş leylaklar” kitabını okuyacağım.

Şimdilik, üçlü  projemin özetini yazıyorum buraya.
Bu yazı, saatin hatırlatma alarmı gibi burada duracak, son bir yıllık iş yaşamımdan arta kalan zamanda geliştirilecek, bir yıl sonra, bu yıl da elde edeceğim birikimlerim ve tüm cephanelerimle, bu projeye yükleneceğim.

Bu Temmuz’un  sonuna kadar ipad3‘üm elime geçtiğinde, havada karada, denizde… her yerde artık kendimi bu atmosfere kilitleyeceğim. Müzik ve doğa,  bu uzun maratona koşmak için enerji kaynağım olacak.
Birinci başlığın konusu biraz daha çok zaman alacak.

* * *
1.
TOPRAKTAN BETONARMEYE YOLUM
Dinamizm, ilerleme, yenilik, yaşamda ne varsa kavrama, ona dokunma ve yenisini yaratma güdüsü, ham hayallerimin işlenmesine istekliliğim, ardımdan esen yelin itkisiydi.
O bir teknoloji büyüsüydü, o bir hız ve özgürlük müydü? Yoksa kırmızı atımın toprak yollardaki rahfan gidişinden daha fazlası mı?
Okuma sevdası böyle doğdu içimde. Tarlanın beden gücüne bağımlılığıyla, bedenimin okuma sevdasına bağımlılığında, aşığın platonik tutkunluğundan habersiz olan sevgiliyi oynamak kalıyordu bana.
Makara resim öyküsü bu yola çoktan itmişti beni. Yerin yedi kat dibinden, yer yüzüne kaç milim çıkabileceğimin de gururu….
Toprak ve Betonarme arasındaki yol, bize reva görülen, dayanacağımız hayat diye elimize tutuşturulan iki ucu boklu değnek değil miydi!
Topraktan fırlayıp betonarmeye savrulan hayat kütlem aklımı şüphe, itiraz,  isyan ve yeni arayışlara yoruyordu.
Kültürel ve siyasal gelenek, din ve bunların öznesi olan zenginliğin gücü,
O kültürün hayattan tad alma kompleksine etkisini törpüledi. Paylaşılanlar ile paylaşılamayanlar arasındaki farkın şifresine çomak sokabilmeyi çoktan tetikledi.
 “Acıları bal eylemeye” katlanma sabrının, platonik aşkların ve arabesk hayatların kökü üzerindeki toprak kalkmalıydı; yerine beton kütleler dökülmeliydi.
……………………..
Sürekliliğini boşvermişlik ile boşbulmuşluk arasındaki kör döngüden alan baskın kültürün gizine mum ışığı yakabilmek için, aşk ve kan testine vurduğumuz bir başın tansiyonu olacak bu öykü….
Kaderden düşünceye, düşünceden eyleme, eylemden güvenlik gereksinimine uzanan bir yolun hikayesi… 
* * *
2.
Yeme, içme ve solumaye ek olarak, insani özelliklerin en güncel rajonu sayılan
 “SEVGİLİ İLİŞKİLERİ”
“Azgelişmiş” toplumlarda geleneklerin özel ilişkilere attığı çengeller, sevgili ilişkilerinin samanlık serüvenini yaratıyor.
Aynayı çatlatan kırık yüzlerin çizgilerinden sızan kan damlaları,
kzıl bela,
“namus” mahkemesinin kanlı dar ağacı…
Saksı çiçeklerinin,
 taktiksel işkenceli aşklarıyla,
Kır çiçeklerinin platonik aşkları,
 diyalektik kıvamda hesaplaşabilirse,
 aşkzedelerin sayısını azaltacak,
aşklarda papatya falı  yerini (sevmek+sevilmek=”sevişmek”)
formlüyle bağlayacak.
Öyle yaşlanılacak, öyle ölünecek.
“Aşklar ne pazara, ne de mezara kadar” sürecek.
 O zaman, mezarlar da yan yana kazılacak….
* * *
3.
ÜLKEMİZDE KAMU VE ÖZEL İŞ YÖNETİM PRATİKLERİNE ALTERNATİF
 ÖZ YÖNETİM  (ya da pramitleri)
Yirmiyedi yıllık iş hayatımda, bütün ayrıntı ve alternatiflerine dikkat yüklediğim bir konu, YÖNETİM VE ÜRETİM İLİŞKİLERİ.
Kapitalist üretim modelinde toplam fayda patronun bütçesine giren-çıkan arasındaki fark olarak belirlenirken,
Kamu kapitalist üretim modelinde “ölmeyecek kadar kazanç” sağlayan iş sahibi olmanın avantajıyla övünmek nüfusun boştagezerlerine karşı ayrıcalıktır! Bu durum aynı zamanda hükümet partilerine tekrar oy vermek için önemli bir mevzi sayılır.
Her iki modelde de çoğunluğun geleceğini genel servete orantılı olarak güvence altına almak yerine, sürekli umut ve bağımlılığı artıran taktik olarak görülür.
Öz yönetim modellerinde, rakip iddiaların yerine, bireyin zengin olma olasılığı ve hakkı vardır. Ancak, bu hak bireyin kendi öz enerjisinin, kollektif bilinç ile ölçülen miktardır.
Örnek,
Bütün çalışanların bir havuz içinde, lastik botun üzerinde durduklarını düşünelim (çalışmaya hazırlık aşaması).  Havuz fabrika, bot üretim aracı olsun. Suya batmadan (zarar etmeden), havuzdaki suyun seviyesini yükseltmek (üretim artışı) ve suya harici maddenin karışmasını önleyerek (kalite) bot ile birlikte yükselmeyi istikrarlı konuma getirmek amaçlanacak.
Su, havuz maliyeti ve musluklar hammadde ve genel girdiler, havuzu yükselten ve daha sonra taşan su da artan ürün (kazanç) olacaktır.
Kollektif çalışmada  her çalışan birbirini (yakın mesafeden)  denetleyecek, bilgi artışını regüle edecek, hem de yükselme eşit olacak.
Yükselmedeki hız, girişteki suyun debisine, muslukların kapasite ve kalitesine, bot üstündekilerin üretimdeki ahengine bağlı olacaktır (yatırım, teknoloji performans).
Havuzdaki su botları rahat yüzdürecek düzeye geldiğinde (başabaş ve asgari geçim düzeyi), marjinal katkılarla havuz suyunun taşması noktasına doğru yol alınacak.
Havuzdan taşacak olan su (ürün) kapitalizmde olduğu gibi özel ellerde tanklarla istiflenmeyecek,  başka havuzların dolmasına yönlendirilecek ve diğer işsizlere iş alanı açılacak.
İlk havuz çalışanları böylece üretim artışından gelen paylarını alırken, ikinci havuza dolan suyun sermayesini (üretim aracını) oradaki çalışma konseyine devrederken, oranın kazancından küçük bir pay almaya devam edecek.
Nesillerdeki devridaim bu ölçüde sürecek, israflı ve insafsız kazanç olmayacağından, toplum hızla zenginleşecek, bir süre sonra mesai saatleri kısılarak, sosyal hayata ayırılan zaman artırılacak.


……….

yaşıyoruz işte

salah özakın göndermiş.
 

Yaşam kalitesi, bir kişi ya da toplumun mutlu olma gereksinimlerinin sağlanıp, o gerekleri tüketerek, devri-daim sürecini kurmak olarak özetlenebilir.

Yaşam kalitesi, bireyin içe dönük beklentilerinin karşılanarak beslenmesinin dışında, belki de o doygunluğun bir sonucu olan, kendi dışındaki bütün yaşam çeşitlerine “duyarlılık” niteliğidir. Çevreye, gelecek güvencesine, başkalarının acılarına ve genel sorunlarına duyarlılık… bunların toplamı olan “insan olma bilinci”ne erişebilmektir.

Hayvan cinsleri arasındaki dayanışma örneklerine tanık olunca, “İnsan olma bilinci” deyişi bile aklımıza ham takılıyor.  Kaldı ki, insan davranışının vahşi bölümü hayvan vahşetini solda sıfır bırakıyor çoğunlukla.

Bu düzenin sorunsuz işlemesinden öncelikle hükümetler sorumludur. Sorunların iletilmesinden  de hükümet yörüngesinde kümelenen kurum ve kadrolar sorumlu tutulmalıdır.

Hükümetler bir toplumdaki yaşlılara aylık bağlarken ve elektrik olmayan köye buz dolabı bağışlarken, aklındaki tek şey, oy verme kadrosunu sabitlemek olduğu anlaşılıyor.

Video klipde yaşanmış olan acı gerçeklerle, şiir sözlerinin vurgusu bu tezimizi doğruluyor.

Oy gelmeyeceği kesinleşmiş sayılan insan gurubuna  acımasız davranıldığı ve yaşam kalitesine kayıtsız kalındığı sürece, hiç kimse cennet hayali mırıldanarak, duyargaları nasırlaşmış çoğunluğa oynamasın. Oynamaya devam edecekse, “insanlık erdemliliği”ne tecavüz etmesin. Kürtaj yasak olduğuna göre, asıl o zaman döller piç doğacaktır..

kürt-aj

kürtaj=uludere katliamı denklemini kurmuşlar.

Evet, kürtaj ile uludere katliamı arasında bir ilişki vardır.  O da “kürtaj” kelimesinin sadece ilk dört harfinden ibarettir. Kürt-aj.
Ayrıca öldürülen kürt ile kürtaj arasında çok yaman bir zıtlık da vardır. Kürtleri Uludere’de katledenleri cezalandıramayınlar,
 “kürtajcıları”  cezalandırmayı düşünmüşler.
Bir dini ritüel, kapitalizme ucuz nesil üretme politikasının bir parçası, “en az 3 çocuk yapın” talimatnamesinin bir üst basamağı=doğum kontrolüne karşıcılık….. 
politika matematiğne göre doğru denklem budur.
  Kadının öz bedeni üzerinden politik rant çıkarmayı hiç insancıl bulmuyorum.
İş kazalarında ölen insanlar konusunda bu kadar kafa yormayanlar,
hissetme yeteneği olmayan bir cenin üzerindeki hassasiyetleri de çok yaman!
Bir başka hükümet gelir de, “sünnet olmak kürtajdır” derse ne olacak?
Kapitazlizme inat, sokağa atacağın kadar değil, gözün gibi bakacağın kadar çocuk yap.

23 Mayıs’ta hükümet 3,5 memurlar slogan atacak

 Hükümet 3,5+4 zam verdi memur teklifi ‘cılız’ buldu. Toplu sözleşme görüşmelerinde hükümet memur maaşlarına bu yıl için yüzde 3.5+3.5 olan teklifini yüzde 3.5+4’e çıkardı. Yarım puanlık artışı ‘cılız’ bulan sendikalar grev hazırlığında

-Abi, yaın emullal dıreve didyo de mi?
Öyleymiş akıllı memo.
-Abi memullaın işi iççileden kolay da niye zam ittiyola?
O kadar da kolay değil memo, vücut enerjisinin en fazlasını “beyin” yakıyormuş.
-Beyin mi? Onniçin mi memullaa “memu bey” diyola da gapıcıya ali “of”endi diyola?
Valla hiç düşünmemiştim bu yanını, neden olmasın!

-Abi habelle dinnedim de hükümet adamlaı glevi duyunca 3,5 atmış. bi de döt vemiş adından,
memulla onu da almamışla… hahhahahhhaaaaaaaa….

Ne neeee:)))))))))))…?

Deniz Gezmiş 65 yaşında

idama giderken istediği iki şey:bir bardak çay ve
Rodrigo Concierto de Aranjuez Adagio

“Öldürdünüz de elinize ne geçti?” demeyeceğim, belli ki elinize bu vatanın kaymağı ile bu kaymağı üreten, aşağıladığınız işçi-köylü-gecekondu işsizleri sınıfı geçti.   Bir de demokrasinize dolgu malzemesi yaptığınız ahmaklar ordusu…
kıçınız bu yüzden kına renginde hep lağım kokuyor ya!

Burdan bakınca, vahşi yaşam  beslenme zinciri kanununa “riayet” etmenize karşılık, Nazım Hikmet’in ve yoldaşlarının Vatan Haini olması kadar onurlu ne olabilir?
 
* * *

Baba,


Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir.

Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın.

Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir.

Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu.

Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, (…) anlayacağını inanıyorum.

Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma.

Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir.

Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım…

Oğlun Deniz Gezmiş
6 Mayıs 1972, Merkez Cezaevi

“Ben Amerikan emperyalizmine, Sovyet revizyonizmine, Romen soytarılığına, Bulgar dalkavukluğuna karşı bir Türk devrimcisiyim.”/D.Gezmiş

Meliha Güneş ve türkü tadı

Meliha Güneş  40 günlük iken  Muş depreminin yıkımından bir rastlantı sonucu kurtulmuş, oradan Ankara’ya yerleşmiş şanslı insanlardan biri.  
TRT’de müzisyenlik yaptığı zamanlarda bir memur ne kadar alternatif sanat eylemine sahipse, O da oracıkta çok farklı değil.  
Sosyal-kültürel-sivil yaşamında, topluma karşı aydın sorumluluğunu sonuna kadar hissettirdiğini özgür iradesinden ve bu doğrultudaki ilgi alanlarından anlıyoruz. Evrensel insan hakkı duyarlılığını ve hümanist kökenini, sonradan  sınıfsal değişimine kurban etmediğini de….
Meliha Güneş’in müzik hayatının,  birbirinden farklı üç döneme ayrıldığını anlıyoruz.
İlk döneminde oldukça coşkulu, iliklerine kadar heyecan duyarak söylediği türküler, bir süre sonra zor  dönemden geçtiği hissini uyandırıyor. Bu döneminde  birkaç türküsünde kırılma, mekanize ruh, hüznün notayla uyuşmazlığı,  “bitse de kurtulsam”  izlenimi veriyor…
Son  birkaç yılda  toparlandığını ve  profesyonelliğin tahtına tekrar yerleştiği güncel yaşamındaki coşku ve moral katsayısından ve bunun müziğine yansıyışından anlaşılıyor..
Profesyonelliğini, soy adından aldığı “Güneşin Kızı” ünvanıyla eşleştiriyor sevenleri.
“Deprem Kızı”,  yurdumuzun  doğusundaki  halkın kara kaderine tanıklığını hafızasından silmemiş,  sesinin tellerine ve duygusunun kıvrımlarına yerleştirmeyi başarmış bir insan ünvanına denk düşer.
Kişisel moral hamurunu, uygarlık yarışında nal toplayanlara karşı duyduğu öfkeyle yoğuranlardan biri. Ancak, öfkesini nefrete boyamadan sunmayı ilke edinenler sınıfına dahil.   Toplumunun dışlanan kesimlerine karşı limonata tadında bir tavır ki, öfkesini bir demet gül arasında sunabileceğini, hayat felsefesinin sözlere dökülen kısmından ve sosyal ilişkilerindeki hümanist ataklığından anlıyoruz.
Ses frekansındaki sinüsoidal dalganın  fiziksel güzelliğiyle eşleşen valsine rağmen, magazin medyasının ilgi alanı dışında kalışı,  seçkin duruşuna yorumlanabilir.

Sesindeki (aslında sesine yansıyan özel yaşamındaki) bütün (olası) pürüzlerin giderilmesi bir yana, artık böyle bir sesin, dinleme rekoruna gidecek müzik tarzına neden yönelmediği merak konusu?

not:
Sevgili Meliha Güneş, konu içinde “izlenimlerimi, sezilerimi”  (hatta bildiklerimi) bir derece onayladığı yorumunu, yazıya bütünlük sağladığı için  buraya eklemeyi uygun buldum. İlgisinden dolayı teşekkür ediyorum.

Zihni öncelikle çok teşekkür ediyorum zamanını ayırıp yazdığın güzel tanımlamaların için..Galiba yansıtabildiklerimin geri dönüşümünü senin değerli sözlerinde görebilmek daha güzel..Yine de birkaç cümle yazmak isterim izninle..Bahsettiğin gibi bir deprem çocuğuyum ve zor şartlara dayalı bir yaşamla iç içe büyüdüm..Herşeye rağmen şunu öğrendim ki;ne olursa olsun her koşulda insan, yeniden ve daha güçlü hayata tutunabilir. Bu yüzden isyanım, karşı duruşlarım, özlemlerim adına savunduklarım varsa, bu güçlü edinimin izleridir bilinçaltımda..Hele bir de Türkü okumak var ki dilimde..Benim kendimi ifade edebildiğim, hüznümü sevincimi, öfkemi de yaşayabildiğim tarifsiz mutluluğum..Onca yitirmişliklerime karşı, tanrının bana verdiği en büyük güç kaynaklarından biridir..Tekrar kalpten teşekkürlerimi sunuyorum sana..SEVGİLER.. MELİHA GÜNEŞ

1 Mayıs düşüncenin resmi

Google’a teşekkürler-orijinal resme ekleme bizden
Dünyayı kaldıran emek gücü olsa da, 
parayı sayan “gizlinin elleri” olmayı daha ne kadar sürdürecek?
Hayat yolunda:
 kutsal olan, kurnazlık için verilen emek değil, 
 üretim için verilen emektir.
Kurnazlar ahmakların bol olduğu toplumlarda zenginliği “sağ”larken, 
 üretenlerin, kurnazları “sol”laması için zamanında uyumalıdırlar. 
Bu zaman gündüz değil,  geceleri kurnazların da uyuduğu zamandır.
Gece vardiyasında uyumayanlar, gündüz de uyurgezer oluyorlar da ondan.

1 Mayıs’ta sanat için


Sevgili abi-Dost, Selah Özakın (videoda beyaz saçlı) ile, Ozan Uğraş tanıştırmıştı da birkaç msn sohbetinden sonra unutulmuştuk. Sonra mevsimsiz çalışmalarına da katılamayınca, unutulmak kaçınılmaz oldu:) Dün e-mailime bu videoyu göndermiş, yeniden hatırlamış. Teşekkürler ediyorum ve altına eklediği kısa şiiri ile paylaşıyorum:

herifçoğlu
kapatmış kendini bir odaya
şiir arar şede
bucakta
oysa şiir sokakta
hayat da
selah

Ozan ile Uğraş’anın yüreğine şiir saplansın

Requiem, kod adıyla, bir zamanlar forumların derin şairi, sevgili dostum, kardeşim, Ozan Uğraş’ı 2006 yılında tanıdım. O zamanlar yazdığı deneme şiirlerini eleştirimize açar, her hamlede ilgi alanımıza bir daha şiir kondurur ve bir basamak daha yukarıda hayranlığımızı  devşirirdi.
Daha sonraları katıldığı edebiyat forum sitelerinde kurdukları, edebiyat kulübüne beni de birkaç kez davet etmiş olmasına, yeterince  zaman ayırıp, karşılık veremediğimin üzüntüsünü yaşadım.
O şimdi profesyonel bir şair.
Bildiğim kadarıyla şu ana kadar iki kitabı yayınlandı.
Şairin şiirleri, yaklaşık olarak oniki tür ile sınıflandırılan, Lirik, Somut, Deneysel, Satirik ve  Modern şiir türlerinin motiflerini birlikte taşıdığı anlaşılıyor. Coşkulu, kuralsız, kelimelerin zaptedilmez illüzyonu, eleştirici … motiflerin hepsini aynı şiirde görmek olası.
Daha çok, yaramaz çocuk Küçük İskender şiirleri tarzına denk düşer.
Requiem, Fransızca’da “Ölülerin ruhu için dua” demekmiş. 
Rquiem, şiirlerlerinin keskin tarafıyla, ölüm ile yaşam arasındaki kalın çizgiyi yontmaktadır.  Birkaç şiirini en az üç kez üst üste okuyup sokağa çıktığınızda, yürüyüş ritminizin değiştiğini fark edeceksiniz.  Öyle ritmik, öyle duygulu, öyle protest, öyle uçuk…
İnanmazsanız arşın burada.
Ozan Uğraş
Ozan Uğraş üç şiir:

Alternatif Ölüm

Radyoda Marilyn Manson, şehir efsanesi olacak kadar gırtlaktan ölürken
hoparlöre bastırılan izmaritin imkansız uyumu
sesin üstüne sinen iki günlük balık kokusu ve alkolik bir kaç cümle ki;
yarısı devrik yarısı devrilmek üzere,
çarşafların üstüne vuran metalik bir düş
bulutların hizaya gelip geniş ormanlara istila hazırlığı,
didaktik bir dokunuş beynime evet şimdi!
bir cips ve bir de katalan aksanıyla adının telaffuzu

ben, iki oda bir holüm,pencerelerim kirli ve kıllı
yüzüme atılan taşlar
çatırrrrrtttt sesi ve yükselen burcum bizim illere uzak,
ortadan garip bir sesle yarılmış bir vazo ,içinde
erotik bir pozla beslenmiş ince bir kağıt ,
hangi coğrafyada eksiltilmişse üstüne kalın puntolarla soru işareti
bırakılmış bir hayat
dudaklarımla fotosentez yapacak kadar açık oksijen
ki gözlerin azot dönüşümü, bu ince ilahi bir emir
öteki de
aynalara çarparken
önce ellerimin kesilmesi
ve kanın o büyük sersemletici huzuru.
kana karışan deodorant,
iki mg falan ürik asit ve ardından terlemiş ten,
baltanın yanına uzanmış bir vücut
sağ elim cebimde sol elim balta sapında
bir baltaya sap olmanın ihtişamlı orgazmı
ve böğüren Manson….

Bugün Günlük Tutmaya Karar Verdim

Bu, günlüğümün son cümlesiydi
postmodern bir peygamberin etrafındakilere bir şeyler anlatırken
sahabelerinin pür dikkat dinledikleri gibi
dinledim seni
her ağzını açışında,bizzat cenneti ve cehennemi gördüm
hiç bir zaman din ve devlet işlerini birbirinden ayıramayan bir ülkenin
bizzat laik aşığı oldum,
bir devletin derin gövdesi gibi açıklanamayan varlığımla
sana, açıkçası yani hayatıma din gibi hep uzakta kaldım, öldüm
organlarımı kaybettim,
gerçektin,inanılması imkansız bir mucize,
ölüme davetiye çıkaran delirme noktasıydın .

banyoda aynaya bakarken karar vermiştim, günlük tutmaya
elimdeki dart okunu aynada yansıyan alnımın tam ortasına isabet ettirdikten sonra
ilk cümlesini yazmıştım günlüğe
bundan otuz yıl önceki nostalji olmuş bir futbol maçında
bir ingilizin, almana attığı çalımı izlerken,seni düşündüm
dünya kupasını ben olsam sana verirdim

gündüzün iki buçuğuydu,evde serin bir hava
tam rakı havasıydı
aniden açılan kapının ardından içeri üşüşen tanımadığım bir sürü insan
ve sürpriz doğum günü partisi
buzdolabından çıkan adamın bilmem kaçıncı yaş günü,
hiç bir zaman aniden patlayan doğum günleri
ne sana ne bana ait olmamıştı
günlüğüme yazmıştım bunu,
bir gün doğum günlerimizi öğrenip,seninle esaslı bir şekilde sevişelim diye
sana verebileceğim en büyük hediyeydi, mumu üfleyerek yaktıktan sonra
kocaman bir muzlu pastanın içinde birbirimizi izlemek..

üçüncü dünya ülkesinin yetiştirdiği en büyük halk kahramanının
büyük güçlere kafa tutarken kendi bedenini ,ülke toprağı bellemesi gibi
bende kendimi senden saymıştım,duyduğum en büyük devrim fikriydi
senin benim yanımda sonsuza kadar soluman…..
bu günlüğümün sondan bir önceki cümlesiydi

gecenin iki buçuğuydu,evde serin bir hava
tam rakı havasıydı
kötü adamların dışarı çıkıp,iyi aile çocuklarının evde kötülük yaptığı
iyi ve kötünün birbirinden çekinerek,saflarını belirlediği
o anlaşılmaz, iki mafya adamının birbirine fazlaca saygı duyması gibi
birbirimizi gözümüzde fazla neden büyütmedik
günlüğüme bunu da yazdım
sen tanrı soyundan geliyordun,sana hiç dokunamadım…

bugün günlük tutmaya karar verdim
sonunda, bir gün senden bahsetmeye karar verdim.

köle doyuran

kızıl dağların ötesinde bekleyen bir keman
mücadele veriyor kader,özgür irade soslu bir müzik ile
duyuyor musun köledoyuran; insan eti mucizesini asıyor dimağa
köylüler geliyor ellerinde sevdiklerinin elleriyle
yeleleriyle, şal ile çalıyorlar kürdi makamında bir cinayeti
ben gözlerimi ovuşturuyorum sabahın köründe ölümden yeni kalkmış
bir piç şerri ile ve illeti ve terbiyesi kırbaçla verilmiş öğlen ezanı losyonu gibi

müziğin insan ruhuna iyi gelmesi affetmiyor beni
bana iyi gelen neşterle çalınan insan bedeni
tuhaf geliyor insan topuğunu bir ayakkabının altına çakmak belki
ama orjinal topuklu ayakkabısı ile vals yapıyor şimdi aLLEN gİNSBERG
ve anlaşılır birşey değil
çektiği otuzbirlerin amerikan senato binasında neden sergilenmediği

pimini çekip martının olur olmadık yerde bıraktı köledoyuran
ben perdenin arkasından gördüm ama kimseye söylemedim açıkcası
açıkcası umrumda değildi uzaydaki zaman,algıdaki kelebek
derideki sinek, pokerdeki lama ve hüviyetteki dur levhası
devletteki kan lekesi ve üstüme dökülen akarsu
keşke kutsal kitaplar yazılmadan tanısaydım seni
ve o zamanın şairi olsaydın
belki o zaman seni ”bu tanrı” diye öldürürlerdi
şimdi bir kemana germişler seni
çivileri notalarına çakmışlar
kanın akla çekilen bir rimel olarak kalmış kadın teninde
eşgali belirlenemeyen bu şiir için ipucudur yumruğum
masaya koyup gittiğimden beri, geriye alınmıyor saatler ve insan suratları
köylüler memnun, hasat değil bu sene caz konserleri ve


ve söylediklerine göre
bu sene işlekmiş toprak ve karo 2
ağzımın kenarında dünden kalmış bir uçuk
bugünün cımbızla alınması gereken chaplin posteri
ve ben aynadaki görüntümü traş ediyorum köledoyuran
kendime dokunmuyorum kirli sakal bana yakışıyor diye

öyle ilgi çekici bir hal alıyor ki insan ruhunun olmayışı
insanlar ayrıldıklarında tren istasyonlarında
el sallamak için sanki başkalarının ellerini kullanıyor
ve bence çok da sikinde değildir kurbağa familyasının
prens olup giden kurbağanın akibeti,
ve uzaya gönderilen ilk maymunun
döndüğünde top sakal bırakıp brooklyn burjuvasını eleştirmesi
köylülerin bu konuda henüz bir yorumu yok
ve hala aruz ölçüsü ile çekiliyor kadın sarkıtları

kızıl dağların tomografisinde bazı sarsıntılar belirdi,
geçmişe dönük bir peygamber hafızası olarak kayda geçti travma
ağzı açık kalmış cesetler ihmale mi geldi ne anlayamadım
ama onlar şuan bozuk yaralar için kumbara
köylüler ne desin köledoyuran yoruma açık bir katliam bu
affeden ile affedilen arasında
ben kırık bir su testisinin gölgesinde kedi sıvazlamaktan yanayım
sana sol elimi gönderiyorum tokalaşıp iki tek rakı atmak için
kargo ile belki karga ile henüz karar vermedim

ginsberg vadisinde hüznümün üstüne asit damladığından
puanlı bir gülüşüm oldu benim
ve mimiklerimden gerildim akşam güneşine
küçücük bir monitörde izledim babamın hayatını
cızırtılı çekiyor diye yayın, kalbinin üstüne çıkıp antenle oynadım
sonra babam gitti
köylülere söyleyemedim
belki sen beni şehri yakmaya ikna edersin diye köledoyuran
sana bir çift insan yağıyla desteklenmiş kibrit gönderdim
.

ben dindar nesil iken

resim buradan
Dindarlık yaşamöyküm,  doğduğumuz gün kaderimize biçilen  kültür normunun en klasik biçimi olduğundan, beni okuyan aslında kendini okumuş olacak. Kendini okumanın ötesinde, örneğine az rastlanılacak değişim-dönüşümün süreci okunmuş olunacak. Cesaretin, düşünmenin, iç özgürlüğün kişilik gelişimindeki etkisi okunacak. İçinde bulunduğum aile  ve toplum gelenek-kültürüne empatik, sempatik, estetik, yeri gelince restleşik başkaldırının öyküsü okunacak…
Böyle bir öykünün bütün detaylarını yazmayı düşündüm ama,  esnek ve karmaşık yapısından dolayı şimdilik özetlemekle yetineceğim. Ancak, yaşamımda özleşen, yeni bir paradigmanın oluşumunu sağlayan  noktaların dikkate değer olduğunu düşünüyorum.
İstemeseniz de, rekabet ve savaş dünyasında donanımlı ve mutlu birey olma yolunda bütün engelleri hayatımızdan silip, vals kıvamında ilerlenecek yaşam tarlası peşindeyiz. Yoksa, başkasının tercihine dokunarak ego tatmini değil eleştirel çabamız.
Bu niyetle, asırlardır iliğimize işleyen din kültürü, bireysel olduğu gibi, toplumsal irademizi de ipotek altına aldığından, farklı çıkışlara yönelmek çok büyük çaba ve cesaret gerektirmektedir.
Ben böyle bir ortamda dindar nesil iken, doğduğumda,  kulağıma üflenir gibi, kuran ayeti okunduğunu biliyorum.  Bebeklikten çocukluğa terfi ettikten sonra her sabah erkenden kalkan Babamın makamlı okuduğu kuran ile uyanırdım.
Bizde müslüman olmak bir ayrıcalıktı (şimdi de kalanlara öyle). On yaşıma kadar çocukluk dönemimde üçerli, altışarlı, onikişerli  ve 12 yaşımdan sonra  otuz günlük orucu eksiksiz tutmakla övünç duyardım; kendimi kahraman hissederdim. Bayramda Babamın elini öperek, orucumu O’na verdiğimi söyler, karşılığında para alır, sevinçle bakkala koşardım.
Çocuklar için büyükler tarafından, bayramlarda alınan hediyenin, harçlıkların,  ilginin ve en üst değerde sevilmenin karşılığıydı dindarlık imajı. Maddiyat asla önemsenmez, maddi ihtiyaçlarımız bu yüzden bastırılmış gizli gerçeklerimiz olarak kalırdı.
 Okula gitmeden önce ilk tanıştığım kitap, Kuran ve  ammecüzü (kuranın bir kısmını içine alan) bir kitap idi.
Kuran kitabının,  ailede anlamını  kimsenin bilmediği  “o  ne diyorsa en iyisini der” inancıyla arapça okunuyor olması  çok olağan, salt saygı ve iman gereğiydi.
Duvarda tam karşımızda bez bir çanta içinde asılı duran,  başımızı her kaldırışta göz göze gelinen kuranın bizi her türlü kötülükten, cinden periden ve hatta cahillikten (burası geniş konu) koruyacağı bir güç gibi algılanır. Kuran olan odaya şeytan girmez. Kuran kitabının üzerine başka hiçbir eşya konulmaz, göbekten aşağıda tutulmaz.
Kuran kitabının öğütlerinin, yirmibirinci yüzyıl uygarlık düzeyinde, tam yaşanabileceğini akıl süzgecinden geçirmeye gerek duymadan, ona iman etmek yeterli.
Böyle bir güdüleme serüveninde dindarlık sıfatı gurur duyacağımız ve cennetin anahtarının sağ cebimizde olduğu garantisini pekiştiren bir ruh dinginliği.
Ben dindar nesil iken hafızamda ve gönlümde anıt gibi duran kavram dürüstlüktü. Şüphecilik, adeta şeytan karakteri gibi algılanan lanetlik bir şeydi. Şüphecilik inkarcılıktı ve cezası “arasat dağı”nda, “sırat köprüsü”nün altında kaynayan “katran kazanı”na düşmek ve orada işkenceyle yanmaktı.
Bize cennetin renklerini gösterip, dünyalıklardan soyutlayarak, uyumlu, miskin “allahın adamı” sıfatıyla övülmek için, bütün söylenenleri özümsemeye çalışırdık.  
En yalnız kaldığımız zamanda ve yerde, “biri bizi gözetliyor” duygusuna biraz da korku karışan davranışlarımızı, hatta içimizde tuttuğumuz duygu ve düşüncelerimizi dizginleme gereği vardı. Herhangibir söz ve davranışımızı, bizi yukarıdan gözetleyenin nasıl karşılayacağını kaygı eden bir korku ve tedirginlik içinde kısıtlardık. Böyle durumlarda en garantili yolun, büyüklerimizi taklit etmenin dışında hiçbir özgün davranışta bulunmamaktı. Hırsızlığın, haksızlığın, benzer belaların bu duygudan yoksun kalındığı için kolay yapıldığına inanırdık.
 Herhangi bir konuda hareket, söz ve davranış sınırlarını-ölçüsünü kendimiz koyarak, diğer bireyi kendi çemberimizde sorgulama misyonunu üstlenirdik. Biz oruç tutuyorsak, diğerinin oruç tutmadığını sorgulardık. Faizli para kullanmaya “dinden çıkma” korkusuyla cesaret edemiyorsak (ki aslında diğer bireylerin kınama endişesi ağır basmaktadır) döviz kurlarının nemasından yararlanarak, maddi kazanç yolunda hülle yapmayı seçenler köşeyi dönen yeşil sermaye gurupları olduğunu bildiğimiz halde, politika arenası bu alanı sorgulamamızı önlerdi.
 Hadis ve ayetlerde döviz konusu işlenmemiştir. Oysa, faiz ile aynı kapıya çıktığını düşünmek bile istemeyenler saf dindar kalabalıktan ayrılsa da, onları avuç içinde tutmayı başarıyorlardı.
 Kendisi alkol alıyorsa, diğerinin alkol alması konusunda esnek davranır, sigara içmeyen içeni sorgular, kendisi içiyorsa sorgu halı altına süpürülür…. gibi. En katı tutumumuz, bizim inandığımız kıvamda inanmayanı insan saymazdık.
Din’ler  moral konusunu “huzur” ile açıklamaya çalışırlar. Dinler kılçıklı moralin (moralsizlik) alt yapısına müdahale etmek yerine, ondan kaçınmayı, tıkırtının, çatırtının geldiği yöne bakmak yerine, ona gözleri-kulakları kapayarak yok saymayı öğütlediğini sonradan, eleştirel düşünme cesaretini kendi iç özgürlüğümde  bulunca anlamaya başladım.
“Tevekkel Allah” sözüyle, “Allaha güven, gerisini merak etme ama tedbirini al” anlamında kurulan ikinci eş cümle ile, aslında “sen allaha güvenme, kendi tedbirini kendin  al” demek olduğunu “iman ve diyalektik sürtüşmesi” olarak kabul edebiliriz.
 “Sabır” ve “şükür” kavramı “moral katlini” yok etmek yerine yok saymayı ifade eden bir şeydi… Sartre bu durumu şöyle açıklar: “korkudan kurtulmak için tüm hedeflerini karartmıştır”.
Hayır ve şerrin allahtan geldiğine inanmak ile, şerri kaldırmak için kurulan şeriat hükümeti arasında temel çelişki olduğunu düşünmeleri imkansızdır. Allahtan gelen ile savaşmak şeriat hükümetinin ya da dindar bireyin iç çelişkisini fark etmek, salt iman engeline takılır.
Buna benzer bir yığın çelişkiler, bir düş, hayal, ütopya kapsamında sürdürülebilir ancak. Gerçek yaşamın ritüellerini daha somut veriler üzerine kurduğumuzda, daha özgün yaşayacağımızı düşünebiliriz.
Aslında lider dindarların günümüzde, binbeşyüz yıl önceki din kurallarına göre yaşamadıklarını, hayatlarının asıl dayanaklarını beşeri sistemlerin ürünlerini taklit, hatta onların deyimiyle iktibas ettiklerini biliyorum. Örneğin, zengin olmak, kendi çıkarı için çevresindekilerin çıkarını gasp etmek, ayetlerin anlamlarını değil, imalarını kendine yontarak, dünyalık eylemlerindeki ego kalıntılarına onay uydurmanın, çok yaygın bir taktik olduğunu düşünüyorum.
Bütün bunlardan daha özgür düşünme yeteneğini kazanmamda şevket yücel’in katkısı çok büyük oldu.
Aklıma vurulan kelepçeyi sökmek için önce “farkındalığı” kazanmaya çalıştım. Farkındalık insan beynindeki mevzide uyuyan bir potansiyel gibi.  Bunu tetiklemek için birkaç hamle gerektiğini deneyerek öğrendim.
Hamle deyince akla önce iç özgürlüğü önemsemek gelir. Farklı yaşam biçimini merak edip de bardağın dolu yanını görmeye çalışabilmek için ilk adımı atma dürtüsü nasıl doğar insan beyninde?
 Bıçak sırtı gibi bir durum; ince ve keskin.
Düşünün ki,  benim yerime her şeyi düşünmüş olan biri var, o  benim kişilik, kimlik ve yaşama biçimim üzerine proje yapmış olmalı. Öyleyse soru sorma ve merak giderme hakkım olmayacak mı? 
Bunun sakıncası aklımı karıncalandırmıştı. Bireysel güdülerimin, ufkumun, farklı yanlarımın, bütün kişilik ölçülerimin farkında olmayan,  benim ve bütün cemaat üyelerinin üzerine aynı şablonu koyarak, bir ergenin mastürbasyon ihtiyacını peygamberin hadisiyle biçimlemeye çalışarak, günümüzü yaşamaya çalışmak…. gibi  bir biçim elde etme projesi, benim farklılıklarımı ve özellerimi yok saymasına nasıl katlanılabilir.
Örneğin, “özgürlük” heyecan denizine açılacak olan teknenin en ideal motorudur. Özgürlüğün özgürlüğünü doğru yerinden zapt etmek gerekir yoksa, evrenin sonsuzluğunda içine hidrojen üflenmiş bir balon gibi yokluğa doğru savrulmak da var işin içinde.
Özgürlük ile korku, ateş ile barut gibi, asla bir kişilikte barışık duramazlar. Toplumun üzerinde kişisel çıkar yapılandıran güçler, korkuyu özgürlüğün üzerine çullandırırlar. Özgürlük boyun eğmez, gücü azaldığında ancak intihar eder. Meydan korkuya kalır ki, toplum insan olmaktan çok, robotlar atelyesine dönüşür….
Ben dindar nesil iken de çok kitap okurdum birçok dindar nesil gibi. Eski okuduklarımın yeni kişiliğim ile okuduklarımdan  farkı,  son zamanların güncel yaşamına muhalefetliği yakalamaya çalışan, eskinin farklı anlatım  yazılarından başka şey değildir. 
Kuran öğretilerini bilim karşısında  güç duruma düşüren ayetleri ve hadisleri sündürerek yorumlanan kitaplar cankurtaran simiti gibi gelir dindar nesillere. Kitap içeriklerinin tutarlı olup olmadığından çok, “laf geçirme” diye tanımlanabilecek yeni sözcüklerle eski öğretiyi biraz da sloganımsı anlatan yazılar….
“Ben dindar nesil iken gururumu ayakta tutan en dinamik özelliğim, dürüstlüktü” dedim yukarıda.
 O kültürde dürüstlük sıfatının rajonu, “karşılığı düşünülmeyen, salt vericilik”ti. Sanırım asrın modern belası olan Kapitalistlerin işini kolluk kuvvetlerinden de önce koruyan, kolaylaştıran bir etkendi din inancının dürüstlük anlayışı. Salt vericilik ve itaat yanı beslenen bir nesil yarattıklarında, işleri büsbütün kolaylaşacaktı.
Kaldı ki dürüstlüğün, dinlerin tekelinde olmadığı pratik hayattan da kolayca anlaşılabiliyor. 
………….
geniş konu, uzun hikaye…

bekleyen sözveri-görev zincirim

1-“ben dindar nesil iken” başlıklı yazı bitirilecek, az kaldı. (derbay’a söz vermiştim)
2-“blog yorumları nasıl olmalı” yazılacak (Sabahattin Gencal’a söz vermiştim)
3-bu yazıya döneceğim.
4-bu filmi izleyeceğim.
5-bu yazı hakkında derin düşünüp, düşündüğümü yazacağım.
6-BU bLOGU VE bu blogu sık okuyamamak üzüyor beni!
7-bu blogu daha sık okumazsam beynimdeki ışığın matlaşağanı düşünmek abartı olmaz.
8- ve
bu blog ufkuma taze gıdalar şırınga ettiğinden, daha sık (kendisi seyrek yazsa da eskileri de tekrar ederek) izlemeliyim. Ayrıca, söz verdiğim o filmleri izleme arşivime gömdüğümü unutmamalıyım.
9-blogu terk eden bazı can kardeşlere (onlar kendilerini bilirler) hesap soracağım.


bu sözveri-görev zincirinin devamı vardı  da… şimdilik çıkmak zorunda kalıyorum!

sevgi sapıklığına öfkenin melodisi

Yine balkon gözlemlerim… kumrular, çekirgeler ve çocuklardan sonra, bu sefer, günboyu ağlayan köpek. Köpek ve Çingene Hayriye’ye karşı  ahlak paradigması ve gitarın tellerinden dökülen avaz…
Bahar bu, şişede durduğu gibi durmuyor. İnsanın tüm duyargalarını en dinamik kıvama getiriyor. Her zaman alışageldiğimiz bir yığın  “eşekçekmez” görüngülere bu mevsimde daha “insan” bakabilme kapasitemizi artırıyor.
Doğa bize bu altyapıyı sunarken, biz doğayı kalıbıyla yutmak peşindeyiz.
Sevgi kavramı, kötülerin elinde biçimsel hale dönüştürülünce ve vahşi egolara maske olarak kullanılınca, sevgiden ağzı yananlar nefreti üflemeden içebiliyor.
Bir “hayvansever”,  insanlık düşmanı olabiliyor. Bir “hayvansever” başka bir hayvanseverin hayvansevme erdemini gasp edebiliyor. “Hayvan sevgisi” görüntüsüne modavari kalıpla önem verenler çevresinde, mahallesinde, yurdunda, dünyasında… çöplükten beslenen insanların farkında olamıyor!
“Hayvanseverlik” şöhreti medyatik tonda tozudumana katarken, işkenceyle sevgiyi ayırt edemez konuma rahatça katlanabiliyoruz!
Videoda görüleceği gibi,  ağlaması fark edilmeyen köpeğin sahibine duyarsız kalınırken, kendi doğasında yaşamaya çalışan Çingene Hayriye balkonunda “yüksek sele şarkı söylüyor” diye 155 polise şikayet edilip, uyarı cezası verilebiliyor! Ayrımcılığın daniskası buradan  gelir de….
Geleneksel olarak insanların çevresinde yaşayan türden olan bütün hayvanlar, uyumlu bir biçimde ve türüne özgü yaşam koşulları ve özgürlük içinde yaşama ve üreme haklarına sahiptir./hayvan hakları/m:5
Akıllı, dürüst ve insaflı olmadan mutlu yaşanamayacağı gibi, mutlu olmadan da akıllı, dürüst ve insaflı olunamaz./Epikür

Hayvanlardan, hayvansevicilerine mesaj var:gölge etmeyin, başka ihsan istemez/Diogenes sözü.

duygusal kumrunun, kumrusal ben hayranlığı

İşte bööle bööle  böööle tıngırdatırken,  havada kişneşen kumru sesleri tabandaki çekirge sesine çakılıverdi. Yalnız sesiyle değil ki, az sonra sol yanımda, biletsiz konser izleyeni gibi tünediğini gördüm.  Fırsatı ganimete dönüştürme zamanı.
Nisan ayının ılık bağrında yer vardı bu aleme. Bahar orkestrası en doğal yoldan ancak bööle kurulabilirdi. Rakipsiz kaldık. Artık Ajdar efendi kendine yeni rakipler arayabilir.
Biz üç kişi olduk. Çekirge, kumru ve ben. Kumru kanadından bir kalem koydu ortaya. Gökyüzünün mavi zemini üzerine küçücük bulutlardan mürekkep damlattık.  İmzaladığımız kontratın kalemini bu mürekkebe batırdık.  Kefilimiz karşı zemin kattaki Hayriye oldu. Sac ayağı dayanışmamızı kareye dönüştürmek için Hayriye’ye transfer teklifi götürdük.
Hayriye, “ben assolist olurum” dedi. Çekirge, “ben vokal yaparım” dedi. Kumru, “ben dans ederim” dedi. Ee, bana da tıngırdatmak kaldı. “Fabrika kızı”  bir rastlantıydı.
Tıngır-mıngır hayriye, gel beriye beriye.
 Kumru aşk sadakatının simgesi olunca, baharların listebaşı olmaya adayız.
Şimdiden, keyiften dört köşeyiz.

Mona Roza

 Eleştirel Günlük tarık tufan’ın  “anna” şiirindeki kadın adı için, “…ben iyi șiir severim. Neyse bu șiirde bir tek șey rahatsız etti beni. O da seslenilenin Anna olușu. Neden Hatice, Emine, Ayșe, falan değil de Anna?” diye sorunca, aklıma Sezai Karakoç’un “monaroza” şiiri geldi.
Yerli aşka yabancı perde mi?
Mona Roza şiirini ilahi ezgi sanatçısı Selçuk Küpçük seslendirmiş.
Başlık monaroza ama, 16 kıtalık  şiirden sadece 3 kıta almış. Yavuz Bülent Bakiler’in Gözlerin İstanbul Oluyor şiirini de ekleyerek, bu şiirin ününden yararlanarak, kendi sözlerini de monte ederek, melodinin romantik yankısını da üfleyerek, güzel bir monaroza aşuresi oluşturmuş.
Bu şiir, Sezai Karakoç’un, Muazzez Akkaya adında bir okul arkadaşına olan aşkının ürünüymüş. M. Akkaya bir göçmen ve okulunun en hareketli  kızı….
“Bunda ne var?” diye düşünülebilir. E.G.nin sorusundan yola çıkarsak,  Sezai Karakoç, dindar, muhafazakar, hatta ilahiyat fakültesine rastlantı sonucu gidemeyen bir şair.  Monaroza bir kadın adı ve M.A.’ya olan platonik aşkın şifreli perdesi olarak mı, yoksa  Osmanlı padişahları gibi   yabancı kökenli, mavi gözlü, sarışın kadınlara ilgi duyduğundan mı yazılmıştır? Bu konuda farklı yorumlar bulunmakta
Hani aşk poleni bu, nereye konacağı bilinmez ama,  muhafazakar kesimin (genellikle) bilinç altı başka okunuyor da ondan dikkatimi çekiyor.
Koyu muhafazakar’ın  gizli bir avrupalı  hayranlığı ile, politik söylemlerindeki avrupa karşıtlığındaki çelişki ancak “liberal çözümleme” ile hazmedilir diye düşünmekteyim.
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller
Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar
Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek…
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ellerin ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmakların
Zaman ne de çabuk geçiyor
MonaSaat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları
Ki ben Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar su kenarında
Ki ben Mona Roza bulurum seni
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı
Artık inan bana muhacir kızı
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapalı gece ve güne
Altın bilezikler o kokulu ten
Mona Roza siyah güller, ak güller
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza siyah güller, ak güller
Sezai Karakoç

Blog yazmanın düşündürdükleri

Yan sütunda “ayın en çok aranan başlıkları” var. Bu başlıkları görünce arada bir gözden geçiriyorum. Yıllar önce hangi acelecilik ve ruh haliyle yazılmışsa, bir yığın yazım ve kurgu hatalarıyla karşılaşıyorum. Bu konulara gösterilen ilgi o hataları düzeltme sorumluğu yüklüyor bana. Zaman sorunum yine aynı olsa da, yazıların özüne dokunmadan, yazım hatalarını ikinci müdahale avantajıyla bir şekilde ayıklamaya çalışıyorum.
Blog yazmak benim için geçici bir heves değil. Eskiden yerel gazete ve dergilerde, ulusal gazetelerin konu yorum bölümlerinde bir şeyler karalarken, internet avantajı bu işi daha seri yapmamıza yaradı.
Okumak yemek gibiyse, bilgi vitamini ufkunuza güç katıyor. Hep vitamin depolamak bir süre sonra  nasıl ki kolestrol, yağ gibi olumsuzluğa dönüşebiliyorsa, ardından spor yaparak dengeleri sağlıyorsunuz.
Yazmak  da okuyarak ve düşünerek ufkunuzda biriktirdiğiniz bilgi enerjisinin fazlasını deşarj ediyor, onu daha rahat işlerliğe dönüştürüyor, yenisine yer açıyor.
Bilgi enerjisinin asıl önemli bölümünü günlük yaşantımızda davranış, algı, üretim ve moral olarak harcıyoruz.
Bireyin günlük tükettiği elektrik ve su miktarı uygarlık ölçüsü sayılıyor da, öğrendiğimiz, ürettiğimiz ve tükettiğimiz bilgi miktarı neden uygarlık ölçüsü sayılmasın.
Hani “mutlu toplum” istatistiğinde yoksul bir Afrika ülkesi en başlarda yer almış ya? Bazen düşünüyorum da acaba mutlu olmak için hiç düşünmesek mi? Mutsuzluk sorunları fark etmek ve karamsarlığın morale yansıması ise, mutluluk ancak bir şeylerin farkına varamadan yaşamak olabilir.
 Frekansı düşük mutluluklar çoğaldıkça, onura kadar dayanacak ve sonunda onu da elimizden alabilir ki, kalsın.
  Konuyu dağıtmayalım lütfen. Ne diyorduk? Blog yazmak… Hani nerde o birkaç yıl önceki hevesler ve aktif yazanlar?
İlgisizlikten hatta bilgisizlikten Blog asla terk edilmemelidir.

İlgi dediğimiz reyting ise,  durun biraz düşünelim:

En iyi amatör yazanlardan istisna vardır ama, ünü ulusal kaynaklarda tescillenenler en fazla reyting alıyorlar. Buna ek olarak  bel üstü (dini) ve bel altı (seksi) konuları yazanlar en çok ziyaret ve katkı görenlerdir.

  Blogu “msn” gibi kullananların ziyaretçi sayısı da oldukça fazla. Bunları küçümsemiyorum. Hatta çok da gerekli olduğunu, insanoğlu-kızının bir başkasının günlük yaşamını merak etme ve ona göre bir norm oluşturma fırsatı olarak da görüyorum.
Biz ise mütevazi orta sıralarda, reytingi değil, motivasyon alışverişini aynı samimiyette sürdürebilenlerle muhatabız. Bazı Blog yazarları gibi burasının da ziyaretçi sayısıyla ile ilgili bir hesabı  yoktur Hele tarzınız ve konu seçiminiz protest ise, çok da balıklama atlanmasını beklemiyoruz. Bu tarz bloglara ilgi biraz cesaret ister hepsi o kadar.
Bir de “popülerlik” kuruntusundan söz etmeliyim. Profesyonel aydın,sanatçı, muhabir, ya da bu statüye ilk adımını atanlar, etrafıyla diyaloglarını koparıp, ya da yok sayıp, kendini “erişilmez” görenleri hiç sevmiyorum. Yazınızın altına yorum yazılıyor ve siz en ince nezaket ve dikkat ile onu cevaplıyorsunuz. Bu öncelikle sizin insana olan saygınızdan geliyor.
Blog yorum penceresinde asıl yazı ile ilgili yorumlara verdiğiniz karşılıklar yazanı ve aynı zamanda tartışarak okuyanı motive edeceği kesindir. Bu durum sizi daha sorumlu düşünmeye ve yazmaya itecektir. Böylece toplumsal iletişim, bu teknolojik olanaklarla daha da ritimli hale dönüşecek, davranışlarımıza yansıyarak, ortak doğruları egemen kılmada gereğini yapmış olacağız. Buna dikkat eden birkaç Blog yazarını saygıyla anıyorum. Onlar kendilerini bilirler.
 z.örer

Karıştırma pohu çıkar

aşırı zenginleşmenin formülü
Adamın biri yoğurt satarak zengin olmaya karar verir. Kafadan bir hesap yapar, günde şu kadar satarsa bu kadar kazanacak. Üretimde yoğurt miktarı o kadar çıkmaz.
“İneğe verdiğim yem süt olacağına bok olmuş”  diye söylenir. 
Kara kara düşünceden Ak ak çıkış aramaya koyulur.
“Madem ki elde  bir yoğurt bir de bok var,  (un var şeker var) öyleyse geriye pasta yapmak kalıyor” diye düşünürken gözleri ışıldar.
İlk manevrasını  yapar, yoğurt kaplarının tabanına inek bokunu, üstüne de bir miktar yoğurt koyar ve ambalajlar.
Muhasebeyi düz getirmenin sevinciyle,  yoğurtları pazara götürür.
İlk gelen müşteri yoğurttan  tatmak için kaşık ister.
Yoğurtçu hınzır bir gülücük ile, “karıştırma pohu çıkar” diyerek, isteği karambole boğdurur.
Müşteri anadolu saflığıyla kinayeyi hayra yorumlar, yoğurdu alır, parasını öder.
Evde kaşığı bir saplar ki ne görse!  
Üstü beyaz altı yeşil! 
Koşarak satıcıya gelir, “ulan sahtekar yoğurtçu… diyerek başlar ve ne kadar bildiği küfür varsa savurur. Sinirleri yatışmıştır artık.
Yoğurtçu bu anı sabırla bekledikten sonra, kalabalığın gözlemlerine hitaben alır sazı eline.
 *Derdini söyle gardaşım, niye öfkeleniyorsun böyle! İnsan önce bir Allah’ın selamını verir ve sonra  sıkıntısını dile getirir.
-Kaşığı bir daldırdım yoğurt kabına, altından bok çıktı!”  Anlamıştım yılışıklığından, bu işte bir bokluk olduğunu.
*Ben sana demedim mi “karıştırma pohu çıkar diye?”  Alla allaa, bu insanlar da hiç laftan anlamıyolar ya! Eğitim şart bu millete gardaşım, eğitim şart. Ahlak da ondan önce şart.  Dürüstçe uyarıyom, adam geliyo beni suçluyo.  Başıma ne geldiyse dürüstlükten geldi zaten. Böylelerine var ya, kabına yoğurt bile koymayacaksın, sadece bok yedireceksin. Bok al bok sat bokoğlu boktan laf yeme. Hasminallahu ve ni mel vekil ni mel mevla…
z. örer

Sivas Katliamında Aşırıcılık

 
http://www.divshare.com/flash/audio_embed?data=YTo2OntzOjU6ImFwaUlkIjtzOjE6IjQiO3M6NjoiZmlsZUlkIjtzOjg6IjE3MDM1OTYxIjtzOjQ6ImNvZGUiO3M6MTI6IjE3MDM1OTYxLWRkYyI7czo2OiJ1c2VySWQiO3M6NzoiMjEzNjEwMyI7czoxMjoiZXh0ZXJuYWxDYWxsIjtpOjE7czo0OiJ0aW1lIjtpOjEzMzE3NDE1ODM7fQ==&autoplay=default
 müzik için gaykedi’ye teşekkürler

 Zaman aşırmak yüz kızartıcı bir kavram olarak akıllara kazındı.

Sömürü sistemlerinde başkasının emek ürününü çalmak, gaspetmek, sömürmek,   aşırmak çok bilindik birşey.
Bu davranışın insanlık suçu olup-olmadığı konusunda fikir üretmeyi anlamsız bulunların oranı sistemin besin zincirinin en büyük halkası olduğunu da biliyoruz…

Ancak, zaman aşırmak sistemin kendi rotasında işleyişine hizmet ediyor olsa da, emek aşırmak ile farkındalık ” farkına sahip.

Zaman aşırmak için, uygar dünyayı taklit ederek, kanun kitaplarına en güncel yasa maddelerini yazarken, uygulamada arkadan dolaşmaya engel hiçbir şey yok!

Darbe Liderleri için de zaman aşırılmıştı da Anayasa halk oylamasında birkaç puan artsın diye “yetmez ama evet”çilere verilen sözden dolayı aşırılan zaman sahibine geri teslim edilir gibi yapılıyor şu günlerde. Kenan Evren yargılanabiliyor(mu?) O da belli değil ya.

Sivas’ta yakılan aydınlar için aşırılan zaman geri iade edilmeye kalkışılsa, günümüz iktidarının önemli bir taban aritmetiğine dokunulabilir. Belki de bu yüzden aşırılan zaman zulaya atılmak isteniyor. Yoksa bir saatlik yasa düzeltilmesi, bu insanlık suçunun affedilmesini önleyecek, aşırılan zaman sahibine iade edilecek. O alev karşısında cehennem ateşi (video:1.32) teşhisi koyan aşırı müslümanlar da belki adama benzeyecekler.
Nerde bizde o şans!

Mart-ı ve K-edi aşkı

Mart-ı ve K-edi 
Mart ayının şifreli  kombinasyonu
özgürlük ve aşk

 Edi Birsöz 
madem konu yine aşk, o zaman biraz derinlerine dalalım
kendimizi şöyle bir aşkın içine salalım.
ne bekler insan karşısındakinden, nedir aradığı?
kimselerde bulamayıp da O’na gelince “heh işte bu” dediği?
nedir?
ne arar?
bir kadın neden aşık olur?
bir erkek?
nasıl biter tükenir bir aşk peki?
ya da biter mi ki?
tenini hissetmekten aldığı tat, neden eşsizmiş gibidir aşıksa?
ve öpmenin, öpülmenin sonsuz sayıda olmasının dileğindeki neden…?
nedir, nedendir aşk?
ve aşık olmak neden bu kadar güzel, bu kadar zordur?
ya hayatın tadı, neden aşık olunduğunda daha bi hoştur?
altı üstü bir hormonun seviye değişikliği madem…
e hormonlarına söz geçiremezki zavallı adem…
heh işte, ben de tam bu yüzden;
“gönlümü saldım çayıra, hadi mevlam kayıra” :)
bütün bu soruların cevabının olmayışıdır aşk
 ancak sezgilerle açıklanabilen bir karmaşadır aşk
 “hormon+kalp+beyin” bermuda üçgeninde bedenin kayboluşudur aşk
 tura yanından bakarsan sonsuzluğa yelken açan tam bir özgürlüktür aşk
yazı tarafından bakarsan tam bir tutsaklığa gönüllü boyun eğiştir aşk
gönlü salarken çayıra, “hadi mevlam kayıra” 
aşk, teslim olmak değildir bir hıyara.

Martı ve Kedi aşkı
not:
Sevgili Edi Birsöz’ün  şirsel yazısını 
facebook sayfasından 
(güven ve hoşgörü kredisi açtığını hissederek) 
  buraya izinsiz taşıdım.

4+4-(2×4)=0 ilköğretim yasası

Kanun taslağındaki  üçüncü “4”ün,  ilk iki “4+4″ün paradigmasını yok etmeye yönelik olduğu anlaşılıyor. Birincisinde “ne mutlu türküm diyene” iken, karşılığında “ne mutlu müslümanım diyene” görülüyor.
Al birisini vur ötekine. Geriye etik olarak sıfır kalıyor. Türk ve müslüman dışında da insan olduğuna göre?
4+4+4 SİSTEMİ GELECEK

AK Parti, imam hatip liselerinin ortaokul bölümlerinin kapatılmasıyla geçilen 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitime son verecek. Teklif kabul edilirse zorunlu eğitim 13 yıla çıkarken, isteyen öğrenciler orta kademede imam hatiplere geçiş yapabilecek
- İlk 4 yıllık zorunlu eğitimden sonraki kademelerde evde eğitim (açık öğretim) mümkün hale getirilecek. Evde eğitimle okuldan mezun olunabilecek. 4. sınıftan itibaren, öğrenciler hem açıköğretime hem de Kur’an kurslarına aynı anda devam edebilecek. Derslere baş örtüsüyle girmek isteyenlere yeni alternatifler sunulacak./ samanyolu
* * *
Eğitimin genel sorunları üzerine kafa yorulmazken, meslek liseleri arasında bu kadar adaletsiz fırsat eşitsizliği varken, İmam Hatip d meslek liseleri neden her gelen hükümetin imam kadrolu mikrofon gücü haline getiriliyor!

2011 ösym sonuçlarına göre (Fen kolunu seçenler) Fen Bilimlerinde 704 bin 712. Adayların neredeyse yüzde 60’ı Fen Bilimleri testine cevap vermiyorlar veya veremiyorlar.”*
ÖSYM’de 30 bin öğrenci  sıfır puan çekiyor. Okul birincileri çoğunlukla ösym’de başarısız oluyorlar.
Dünyada kalite bakımından ilk 500’e giren Üniversite sayısı  2-3’ü geçmiyor..  İyi derecede okul kazanan öğrencilerin başarısı milli eğitim müfredatı ve kalitesinden değil, ailelerin özel çabası ve çoğunlukla parasal güç ile gerçekleşiyor.
Milli Eğitim ve ilk öğretim sorunları deyince sadece İmam Hatip okulları akla geliyor Oysa Hemşirelik, endüstri meslek, teknik, ticaret, turizm gibi hayatın birinci önceliklerine hizmet eden okulların kalitesi ve genel sorunları hiç gündemde yok.
Örneğin, bir endüstri meslek lisesi elektrik bölümü  mezunu  elektrik mühendisliğine gidebilmesi için matematik ve fen derslerini okuması gerekiyor. Yoksa, para zoruyla dersanelere giderse ancak açığı kaptabiliyor; üniversiteye gitme şansı doğabiliyor. Oysa İmam hatip okulları için böyle bir sorun yok. Buna rağmen bütün dertler ve yatırımlar imam hatip üzerine yoğunlaşıyor.

 İmam hatip mezunu devlet memuru olarak  atanabildiği halde, diğer meslek mezunları iş bulursa “ırgat” sıfatıyla aşağılanıp,   acımasızca sömürülüyor.  Bununla da yetinilmiyor, İmam Hatip mezunları bütün mesleklere iş başvurusu yapıyor, elektrikçi mesleğinde dahi iş bulabiliyor. Oysa diğer meslek mezunlarının imamlık-müftülük için başvurması (doğal olarak) normal karşılanmıyor.

Meslek liselerindeki ayrımlar, o kadar soyut ve adaletsiz ki, hayatın önceliklerindeki sıralama önemsenmeden, “türban sorunu”na kadar indirgenerek, asıl sorunlar ıskalanıp unutturuluyor.

“YÖK Kanunu’nun 45.maddesi değiştirilerek, üniversiteye girişteki katsayının eşit uygulanması yasalaşacak.” deniliyor
 “Hak eşitliğinden söz edilirken, altyapı eşitsizliği gizleniyor.

Bu da gösteriyor ki, “dindar nesil” toplumun kaderine hakim olma olanaklarını daha da artırırken, hayatın önceliklerini öbür dünyaya havale etme güdüsü daha da pekişecek!

Ek: öğretmenlerin raporu:

PISA testi, her ülkede 15 yaşındaki öğrencilere okuma, matematik okuryazarlığı ve fen okuryazarlığı alanlarında uygulanan bir sınav. Bu sınavda, öğrencilerin ne kadar bilgi sahibi olduğu değil, edindikleri bilgi ve becerileri günümüz toplumunda karşılarına çıkabilecek durumlarda nasıl kullanabildikleri ölçülmeye çalışılıyor. Dolayısıyla bilgi yerine yaşam becerileri ölçülüyor.
OECD’de 30 ülke var, Türkiye bunlar arasında 16. büyük ekonomi, ama eğitim açısından sonlarda. Tek örnek: PISA testinde 29. olabildi.

Testte OECD ortalaması 500, Türkiye 424 puan aldı. Milli Eğitim, yaşam becerisini geliştiren sisteme dönük ciddi adımlar attı; ama değişim için çok çalışmak gerek.

-Öğretmen başına öğrenci sayısı Türkiye’de 24, OECD ortalaması 16; ilköğretimde sayıyı 20’ye çekmek için 80 bin öğretmen daha gerekli. Derslik ihtiyacı da 80 bin…

Peyk Müzk Gurubu

  buradan  yudumlayabilirsiniz.
Peyk:Dol Gözüm Dol
 ———————————
Sevgili Açalya facebookta tanıtınca, birkaç cümlelik yorumu aşacağını düşündüm ve bir araştırma yaparak, Peyk Müzik Gurubunu daha geniş yorumlamayı uygun buldum.
Peyk Müzk gurubunun dikkat çeken  tarzı var. Bu fark öncelikle şarkı sözlerinin protest etkisinde görülür. Böyle bir tarzın riskini alabilen sanatçılar sanatın ticari kaygısından uzak olduğunu düşündürür. Aynı zamanda, zaten zayıf olan toplumsal muhalefetin eksiğini nispeten doldurarak, egemenlerin halkına karşı keyfi tutumlarına, mikrofon gücüyle otokontrol görevini de icra ederler.
 Başka farkı, müziklerinin motifindeki  rock’un sivriliklerinin törpülenerek, enstürmanın bam tellerinin narasıyla reggae ritmine ulaşması kulağı tırmalamadan ruha, söz vurgularıyla beyinlere, estetik ölçüsüyle ruha  hitabeden etkili bir toplam güce sahip olduğunu düşündürüyor. Müziğin toplam kalitesi, sesin gırtlak darlığını bastırırken, solist sesinin buğulu tarzı sempatik çekiciliği öne çıkarıyor.
Eskilerden Karacaoğlandan sonra, Cumhuriyet tarihinde Saz serisinde Ruhi Su ile başlayan, Mahsuni Şerif ile zirveye çıkan, Ahmet Kaya, Kıvırcık Ali, Ferhat Tunç,  ile devam eden; oradan kent nüfusunun köy nüfusunu geçmeye başladığı zaman diliminde daha çoklu enstrümanlarla Gurup YorumKızılırmakMoğollar, Şivan Perver, … aklıma gelenlerdir…
Bir de bütün çirkinlikleri protesto edenleri protesto eden Ozan Arif vardır.  Sözlerine değer vermediğim ama, kişisel efendiliği ve müzikal melodisinden olumlu etkilendiğim Mustafa Yıldızdoğan da asıl hedef yerine hırsızı kovalayanı kovalayan guruba dahil bir protestçidir.
Peyk Müzik Gurubu ticari amaç yerine politik duyarlılığını devam ettirebilirse, adını yukarıda saydığım müzisyenlerin beyaz sayfasına yazdıracağı düşünülür.
Peyk adının mesaj öyküsünü gurubun menajeri Aybüke Kini’ye sordum. Sorumu  itüsözlükçülerin boktan yorumlarını önceleyerek oluşturdum.
Gelen cevap:
Merhaba,
Sanıldığı gibi yalakalık anlamına gelmiyor bizim “Peyk”.
Öncelikle Farsça bir kelimedir, uydu anlamına geliyor olması ve logomuzunda  bununla uyumlu olması gözden kaçmasın. “Peyk devletler” gibi ifadeleri Türkçe’de mutlaka duymuşsunuzdur; komşu devletler, uydu devletler manasına gelmektedir.
Ayrıca Osmanlı döneminde haber getirip götüren eğitimli askerler varmış ki onlara da Peyk denirmiş.
Bizim bu ismi seçmiş olma sebeplerimiz bunlardır.
Teşekkürler ilginize,
Aybuke
Osmanlı İmparatorluğu’nun 16.-18. yy. lar arasında haber taşıma amaçlı kullandığı peykler yeniçeri ocağından 6-7 yaşlarında seçilir eğitilirlerdi. Sık sık Atmeydanı’nda yapılan yarışlarda seçilenler göreve atanırdı. En iyi peykler padişah tarafından kullanılırdı. Attan daha hızlı hareket ettikleri ve kestirmeden giderek zaman kazandıkları için tercih edilirdi. İstanbul-Edirne arasını (150 km.) bir günde katederlerdi. Koşu sırasında ellerinde küçük bir şeker torbası taşı bedenin karbonhidrat seviyesini korur, ağızlarındaki ekonomik tükrük salgısının devamlılığını sağlayan içi boş ve üzerinde çok sayıda delik bulunan küreler bulundururlardı. Dizlerine bağladıkları zillerle hem tempolarını korur, hemde yolların boşaltılmasını sağlarlardı. Peykler, 18.yy.da yeniçeri ocağının kaldırılması ile tarihe karışmıştır./kaynak
Peyk’in temelleri 1991’lere kadar uzanıyor. İrfan Alış (Vokal) ve Serdal Ersoy’un (Gitar) İstanbul Üniversitesi Kampüsü’nde bir araya gelmesiyle, grubun temelleri atıldı. İkiliye, 1995 yılında Ertan Çalışkan (Davul), Özgür Ulusoy (Keman, klavye) ve 2006’da Barış Tokgöz’ün (Bas) katılımıyla grup, bugünkü kadrosunu oluşturmuş oldu.

İlk albüm, yılların emeği süzülerek ortaya konmuş özenli bir çalışma. Şarkıların sözleri, solist İrfan Alış’a ait. Şarkıların melodik alt yapısında, rock, blues ve reggae’nin yanı sıra arabesk öğelere, ince keman ve piyano sololara da rastlamak mümkündür.

sev de al

“Sev” deyince aklıma sevgili gelir
aklım sevgilinin asaletinden gelir.
leb sevgilinin “leb”inden,
 aç tavuğun düşü leblebiden gelir.

Şıpsevdinin yolu dudağın kırmızısına düşerken,
 aşığın kırmızısı dudaktan kalbe uzanan  yoldan gelir.
iki gönlün birbirine akorduna aşk dersek
mızraplar esnek ise fırtınalar vız gelir
z.örer

algıda seçicilik farkındalıktır

duymak ve anlamak

Politik söylemlerde sık duyduğumuz bir sözcüktür “algı”. Bir konunun anafikrine odaklanmanın ölçü birimi gibi kullanılır. “Algı” ile “farkındalık” aynı anlamı içeriyor gibi bilinse de, “farkındalık”ın bir adım daha derine işaret ettiğini düşünüyorum.

İçten ve dıştan gelen uyarıcıların duyumlar aracılığıyla anlamlı hale getirilmesine algı denir.
 Farkındalığı ise “odaklanmak” olarak yorumlayanlar var. Ortada dolaşan yorumlardan, TDK’nun algı yorumuna daha yakınım.
.
Algı, Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma, idrak: “Bakmak için algılarımız yeter, görmek içinse salim bir kafa, ayıklık, şuur gereklidir/TDK

Tanımın asıl cümlesi algıyı belirtirken, eş cümlesi farkındalığı anlatıyor gibi.

Elinize tutuşturulan bir cismin ne olup olmadığını, eleştirel analiz sonucunda anladığınızda, bir ağırlığının dışında bir de özelliğinin olduğunu fark edersiniz.

“Algı”, fotoğrafik, “farkındalık” ise çözümleyici, yani diyalektik sürecin vardığı yer olarak düşünülmeli.

Bir olayın haber değeri, varmak istediğiniz sonca göre biçimlenir. Ya da, varmak istediğiniz sonucun üzerinde o haberin sizde uyandırdığı etkiye göre ya algınıza bir albüm malzemesi gibi girer, ya da değiştirmek istediğiniz sonucu, ona etki eden faktörler üzerinden yürümeyi amaçlarsınız.

Politikacıların mangalda kül bırakmayan “van minıt”larına baktığımızda, kimi onu sadece coşkusuyla algılar, kimi de algıladıktan sonra ne, nasıl, niçin, kim için…? gibi soruların cevabına göre amaca katkısını farkeder.

Birkaç örnek ile açalım mı? (kapatmayalım, açalım) Ehh, günah benden gitti:)

İngiltere’de bir trafik canavarı Enerji Bakanını yerken,
bizde rüşvet canavarı, suçluyu arayan  savcıları yer.

Alman savcıları, tarihinin en büyük canavarını yerken,
Bizde rüşvet canavarı, Almanya’nın canavarından beş kat daha fazla büyür.

Uludere katliamından sonra, etik değerler ve insana olan saygı yüzünden hükümetin düşmesi beklenirken, durum kapitalist yöntemlerle (sadece tazminatla) kapatılır, canavar taca atılır.

Canavarların damak tadı neden bu kadar farklı ki!

Bizim TBMM’de 251 suç dosyası dokunulmazlığa bürünmüşken, savcının güdümsüzü dokunulmazlığa bürünemez.

Yazar kovalayan güdümlü savcı ile canavar kovalayan savcılar arasındaki farkın, artıdeğer olarak kapitalist servetin çekirdeği olup-olmadığını Das Kapital’den sorabilirsiniz.

Egemen sınıf her ülkede bilgisiz ve farkındasız çoğunluğun üzerinde oturur. Fransa, İngiltere, Almanya’da da öyle, bizde de öyle.. ama onlardaki farkındalık oranı (ya da canavar) ile bizdekinin farklı olmasının kökenini soruyor muyuz?

Avrupa toplumu ile bizim yaşam biçimimizi belirleyen kültürün kökenine inmeden, “hem kel hem fodul olunabilir ancak. (Burası uzun hikaye ve aynı zamanda konuyu dağıtma olasılığından dolayı, geçelim)

(Sözde) demokrasi dünyasında,

Azınlık olan “işi düzgünler” partisine oy verirlerken “farkındalığı” temel ölçü olarak alırlar.

Halk tabakasında yaşayanların büyük çoğunluğu  ise, temel çıkarlarını iğdiş eden önlemler büyüsünden kurtulmaları için “uyartım akımına”* ihtiyaçları vardır.

İngiliz ya da Alman seçmeni ile Türk seçmeni arasındaki en büyük fark nedir?
Bir trafik suçundan dolayı ar damarına değer vermek zorunda kalmasını sağlayan güç nedir?
Din mi, ahlak mı, etik mi, idam mı, cehennem mi, işsizlik mi……?

Bizimkiler dindar nesil yetiştirmekle açığın kapatılabileceğini umuyor olabilirler. Birçok çağdaş yasayı aldığımız ve tamamını aldıktan sonra bizi aralarına kabul edeceklerini düşündüğümüz Avrupa birliği de dindar nesil sayesinde(!) malum canavarlarını ayarlayabiliyor olabilirler mi!

MÜTEVAZI:”Sözün aslı Arapça’dır ki, tevâzu sâhibi demektir.” bir arkadaş böyle açıklamış.
“tevâzu”nun aslı nedir? diye sorduğunuzda tanımın tılsımı bozulacaktır.

Bir bilinmeyeni başka bir bilinmeyenle açıklama cesareti göstermeye “dindar nesil algısı” denir.
Üstteki örneklerdeki gibi karşılaştırmalı analizler iman etmeyi değil, itiraz etmeyi gerektireceği kesin.
——————————————-

Hayatımın bir bölümünü dindar  biri olarak geçiren bendeniz, “dindar nesil”i ayrıca yazma gereği duyarım.

*uyartım akımı:hiç çalışmayan bir jeneratörün sargısına 10-15 volt gibi bir gerilim verildiğinde, jeneratörden 220 volt alınabilir.

başlık ve aşk’lık parası

T-kızım, sana kaç lira başlık parası verdiler?
S-Bizde başlık parası olmaz teyze.
T-Ne!  bizim oralıya varsan senin bu güzelliğine çuvallar dolusu başlık parası verirlerdi.
S-Canım, sen benim için neden başlık parası vermedin:)
Z+ Sana verilebilecek para dünya bankasında yok ki bende ola. Ama tüm bankaların alamayacağından çok daha fazlasını, ömürboyu ödemek koşuluyla, hesabıma yazabilirsin…
S-Teşekkür ederim, borcun kalmadı hayatım.
z.örer

Eski (meyen) bir hikaye-2



kır çiçekleri

Baş tarafı BURADA

    Küçük adımlardan sonra ısınan kaslarım   gevşedikçe hızım artıyor,  kaslarım ısındıkça sızım azalıyordu.

  Kır çiçekleri serüveni

   Sağ yanım ısınarak ağrıya karşı direnirken, sol yanım akşamın esrarlı rengine kilitlendi.

  Kentin üst yanından yamaçlara doğru tırmanmaya koyuldum. Kekik kokusu, metabolizmamı tırnak içine alarak, az önceye kadar cebelleştiğim mayhoş hisleri unutturuverdi.

Kafamı kaldırıp çevreye  baktığımda gördüğüm manzara, akşam randevusunun en damar eksiğini tamamlamaya adaydı! Akdeniz ikliminin maki ailesinden  kır çiçekleri,  içinde bulunduğum  pembe atmosferin raconuna nasıl da denk düştü!
 
   ilk ve sonbahar mevsimleri, maki cömertliğinde, aradaki egzotik farkı kapatmıştı. İki mevsimin birbirine yumuşak geçişe yol vermesi bir başka akdeniz patenti sayılır.

“ İlkbaharın afrodizyak hüneri bu mevsimde toprağa düşen renk fidelerinde saklı” ydı .

“Her aşığa bir gül yeter” iddianamesinin,  insan zoruyla bahçelerde zoraki üretilen hormonlu çiçekler için geçerli olduğunu düşündüm. Burada doğa oldukça cömert ve kendini yenileyen iklimin tüm hünerleri anaç.

Bu renklerden  bir demet yapmak için bütün koşullar sevgi(li)me amade.

Otsu ailenin dikenli, dikensiz, çalıcıl,  renkli, kokulu  çiçek vadisinde vals yapıyorum.

 “Love story” şarkısı son birkaç gündür gitarımın tellerine abanmıştı.  O hafta ruhumun vizyonuna bu şarkı yerleşince,  ıslık ve bazen  mırıltı ekleyerek, kır çiçekleri arasında koşturmacanın fon müziği de tamamlandı…  Kanımı kaynatan alevsiz ateş, bedenime veda eden ter damlalarını buharlaştırmaya başladı. Ter buharı, ağrılarımı ve  yorgunluğumu kimyasal tepkimeyle  gökyüzüne doğru savurdukça hız yeteneğim katlanarak artıyordu.

Bu hız ve coşku ile bulunan bütün renklerden  balya yaparak, bir çiçeğin ipsi sapını demetin gövdesine doladım. Tıpkı sevgilinin ince belini saran kollar gibi.  Baş ve işaret parmağımın dairesel çapıyla ölçtüğüm bir buket ile geri dönüş yoluna doğru uçma vakti geldi.

Akşam buluşmasının romantik olasılıklarını düşünürken, zamanı dondurarak kanat çırpmaya devam ediyorum.

Toy zamanlarımda filmlerden-romanlardan öğrendiğim “romantizm tiyatrosunu” sahneye bir daha mı koyacaktım. Akşam kapıyı çaldığımda mercekten bakan sevgilim bir çiçek demetinin ardına saklandığımı, biraz merak ile kapıyı açıp “hoş geldin” derken çiçek demetini eline tutuşturduğumda, o markası hafızamda tescillenmiş gülücüğünü hangi makamda üfleyecekti kalbimin odak noktasına doğru?

Sağ eli sağ elime, sol eli  çiçek balyasına doğru uzanacaktı. Bilindik naylon kılıklı ticari çiçek ambalajı ile buketi yeşil bir ot ile bağlanmış,  ellerimin nasırlarını yeşile boyamış organik romantizm arasındaki fark nasıl algılanacaktı? Elbette yeşilini arıtmadığım avuç içi manzarası yalnızca ruhumu değil, aynı zamanda emeğimi, heyecanımı, zamanımı ve hayallerimi de kapsıyordu.

Sevgili, çiçek demetinin hangi çiçekçiden alındığından fiyatına ve hatta çiçeklerin cins ve ambalaj tekniğine kadar süzecek miydi?  Kim bilir!

Bunları düşünürken, “iyi bir oyuncu” olup olmayacağım  umurumda değildi. Yalnızca kendimi yaşayacaktım ve özgün yanımı taklitlere kurban etmeyecektim.
Oysa oyun ve taklitler beni ben olmaktan çıkaracak, sadece oyunun  ilk yaratıcısını  anmakla kalacaktı.
Akşama üç saat kaldı. Lojmandaki bekar odama dönüyorum. Hiç olmazsa, çiçek saplarının çıkıntılarını makas ile tıraş etmeliyim.
“Evet tıraş ve özel bakım seremonisi…..”

 O da ne:) çiçek balyasının tam ortasından yeşil bir yaprak dikkatime cilve yaparcasına sıyrılıp öne çıkmış. Çiçek renklerinin, benden özel görev bekleyen imaj bekçisi gibi. 

Gereği düşünüldü: yaprağın dokusunu korumaya özen göstererek, tükenmez kalem ucunun arkasıyla yaprağın üzerine bastırıp iz yaparak,
“birşey yazdım”
yazdım.

————————————————
not:bu konuyu destekleyen birçok teorik makale yazdım. 
Bu dizi de onların anafikri sayılır. 
Bu nedenle bir belgesel gibi, devam etmek istiyorum 
ama, şimdilik zaman sorumum ağır basıyor. 
koşulları zorlayacağım.
İlgisini esirgemeyen değerli konuklara
saygı ve teşekkürlerimi arzederim.

Hrant Dink cinayetine örgüt aranıyor(muş)!

http://hranticinblog.blogspot.com/

“sağ” ayakkabının yırtığı düşmanın vicdanı

ruh hailimin güvercin tedirginliği:
….
Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere… Her neresiyse.
Ürkek ve özgür

ayaklarımızın götürdüğü yere…. ayaklarımızın götürdüğü yere…. ayaklarımızın götürdüğü yere…  ayaklarımızın….>>>>>>

ruh hailimin güvercin tedirginliği:
Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.
Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.

Bu kadar ip ucundan sonra halâ,  Adalet için  bir adet örgüt aranıyormuş!

ruh hailimin güvercin tedirginliği:
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce
…..

Ütopyalar umut yerine geçer mi bilinmez ama, kurda kuşa yem olmaktan kurtarmıyor!!!

nazlı-can

nazlıcan


burdan
 her gülen  güldüğünü sanmasın
güller yakamdan  ayrılmasın, 
gülleri severim, gülenleri de
gülü gülenlere,
dikeni gülmeyenlere kalsın.

gül yakamda NAZLI ama
CANlısı dalında kalsın./z.ö.

                                               

bu yazının devamıen kısa zamanda…

kış ve yaz

kışı olmayanın yazı, sevgisi  olmayanın nazı olmaz

ölümsüz umut

kaçakçılıkla beslenen çiçek

bir rüzgar eser, içinde polen saklı

bir rüya görürüm, rengi pembeye çalar
bir bahar belirir kışımın ortasında
bütün renkler çıldırsa da modada,
 bombalar doğu’mda ölüm kusarken,
kırılırken gözlerimde gerçekler,
 ütopyamda herşey tozpembe/z.ö.
not: bu yazının devamı aklımda

Eski (meyen) bir hikaye

 melodisi yan sütunda

Mevsim Sonbahar.  Şiirlerde ayrılığın ve ölümün borcu dökülen yapraklara yazılırken,  aşka  gidişin yolunu fırtınalar süpürüyor.  İlkbaharın afrodizyak hüneri bu mevsimde toprağa düşen renk fidelerinde saklı.
O’nu ilk gördüğümde,
 hayalime çizdiğim tablonun, can ve koku verilmiş son hali diye geçirdim içimden. En küçük fırça kaçkıntısına rağmen kim bilir kaçıncıdan sonra tamamlanmış bir resim gibi… 
Damla vardı düştüğü resmi müsveddeye çeviren,  damla vardı  düştüğü  gönlü aşka döndüren…  
Ruhuma saldığı kıvılcımla,   yalnızlığıma küf yapan yağmur damlası buharlaşmaya başlamış, yeşile çalan  iz bırakmıştı yerinde. 
Heyecanımın güdümündeki bütün dengeler, mevsim engeline rağmen genişlemeyi sürdürüyordu. Ne toprağı fazlaydı ateşi boğan, ne de ateşi fazla toprağı kavuran.  Dünya filizlenen bir aşkın hesabına dönüyordu sanki.
  O’nu sevebilmek olasılıktan çıkmış,  mutlak değere dönüşmüştü.  Kalbimin sıcaklığında buharlaşan küf kokuları  yerini, yalnızlığımın kör kuytusunda açılmaya yüz tutan tomurcuğa bırakıyordu
Uykuma uyanıklığıma, yediğime içtiğime, soluduğuma tümüyle karışmıştı zamanı dondurarak.
  Bir gün, birkaç kutu bira almıştım sevdamın deminde kaybolmak, aranmak ve  bulunmak testini denercesine. Ilık bir güz denizi kumsalında büyükçe bir taşın üzerine oturdum.  Sahil gazinosunun hoperlöründen yayılan bir aşk şarkısının ritmine tempo tutan kirpiklerim,   O’nun yanıbaşımda yokluğunu sorguluyordu adeta.  Yağmur sonrası meltem rüzgarında salınan  dalgacıklarda bir kırılıp bir savrulan şavkı gözlerimin önüne geliyordu.   Doğuştan permalı saçlarının helezonik yapısına nasıl da benziyordu su zerreciklerinde kırılan ışığın gökkuşağı.
Akşam karanlığı renkleri yutmaya başladığında hayalden gerçeğe dönüşün refleksiyle uyandım.  Duygularım aklımı da dikkatimi de teslim almıştı. Heyecanımın bedenimden emdiği ter sıcaklığıyla doğanın iklimini fark etmem imkansızdı. Akşam serinliğinde  belime saplanan soğuk, belimi orta yerinden bükse de, çok da umurumda değildi.
Akşam oldu.
Toplam iki saatlik bir uyku ile sabahın altısında uyandığımda, ancak üçüncü hamlede doğrulabildim. Ayağa kalkmak istedim, bedenimin kontrolden çıktığını anlayınca, kendimi yatağa tekrar atıverdim.
 Akşam yemeğine davet edilmiş olmaktan duyduğum heyecan ile belimdeki acı birbirine karışmıştı. Bazen heyecan baskın çıkıyor bazen davetsiz ağrılar. Ağrı ile heyecan arada bir eşitlendiğinde, O’nun karşısına özürlü çıkmanın doğuracağı kaygı, ağır basıyordu.  

Akşam yemeğine henüz on iki saat var. “Acı acıyı su sancıyı keserdi”. Spor takımlarımı zar zor giyinerek, kendimi şehir dışındaki boşluğa attım. Küçük adımlardan sonra ısınan kaslarım   gevşedikçe hızım artıyor, kaslarım ısındıkça sızım azalıyordu.

devamı olabilir

Dilemek (mim)

Yeni yılda kavuşmayı dilediğimiz 12 şeyi yazıp 12 kişiyi mimliyoruz. Demiş sevgili Nehirİda.
 “12” popüleritesi olan bir sayı. Onikiden vurmak, oniki parmak bağırsağı, oniki imamlar,  oniki adalar….
Ve 12 dilek. 
Dileğin muhatabı Allah, isteğin muhatabı ise emeğinizi (başkasının emeğini değil) sattığınız mülkiyetin sahibi olan kurumlardır. Allah’tan dilediğiniz bir şey için, onu hak edip etmediğinizi düşünmezsiniz. Farkında değilsiniz, hatta kötü niyetli olduğunuz da söylenemez ama, biraz egoistçe  istektir bu.  
Dilemek “dilenmeyi”  fiil-leş-tiren bir sözcük olması nedeniyle, biraz tembelliği ve hatta asalaklığı çağrıştırır kanımca.  “Allahım bana bol rızık ver” ne demek? Hadi aşırı iyimserlik damarım tutsun da,  erişilecek hedef olarak  alınmasında sakınca olmadığını itiraf edeyim. Önemli olan motivasyon kazanmak ve dilediğimiz değerler karşısında emek ve proje üretmeye heveslenmektir…
 “Nasıl olursa olsun, dileklerim gerçek olsun” derseniz, birinin sahip olacağı değer bir başkasının kaybından türeme olasılığı yüksek olacağından, kapitalist ahlakçılığa pas veren bir yaklaşım olur.  
Helal-haram kavramı var ya din ve geleneklerimizde? Bu kavramın, sosyalizmde ve İslam şeriatında biraz nüans farkı var.  Din kültürünün “olursa hayırlısı olsun,  helalinden olsun” önermesinde biraz  meşruluk  niyeti yüklü. Ancak, bu meşruluk emek-değer karşılığı değil, yine “bencilliğe bir zarar gelmesin” anlamında kullanıldığını sezi-yorum.
Şeriatın, “kazancın onda dokuzu ticarettir” sözü kapitalist ahlak ile örtüşür. Sosyalizmde ise, ticarette kâr değil, sadece nakliyat ve saklama giderlerine harcanan emek miktarı taşınan ürün fiyatına yansıtılır. Daha açıkçası, “köşeye sıkıştırarak, malı almaya zorunlu bırakarak kazanmak isteyeni Marks hoca’ya şikayet etmek vaciptir. Böylelerine muska yazdırıp sidikliğini bağlatmak da….
Bu kadarcık ütü yeter,  artık dileme zamanı geldi. Dilekler maddi olacaktır doğal olarak. Yoksa, temeli olmazsa maneviyat ayakta nasıl durur ki?…
İnsan öncelikle bir olta dilemeli. Ardından balık tutmayı öğrenmeli. Bu koşulda dileklerimin sayısı 12 değil, islamın şartı sayısında olsun. Gerisi çorap söküğü gibi gelir.
1-      Dünyanın 17. büyük ekonomisinin, yine dünyanın en az (ama en az) 17. sırada adaletli dağıtımını sağlayacak bir siyasi iktidar dilerim. Bu kadar büyük adalet büyük fedakarlık, etik ve hümanist duygu gerektirdiğinden, sınırsız mülkiyet biriktirme hakkını savunanların işi olamaz. Geriye tek seçenek kalıyor, onu da tahmin edebilirsiniz.
2-      Birinci şık gerçekleştiğinde, insanların maddi sorunu kalmayacağından, güvenlik sorunu da en aza ineceğine iddiaya girerim. Bu cesaret ve hırs ile, güvenliğe harcanan mevcut 37 trilyon (katrilyon da olabilir) tl, bütçenin, eğitime ve sosyal hayatın gelişmesine harcanmasını dilerim.
3-      İkinci şık gerçekleştiğinde, insanlarda oluşan tatmin duyguları işlerindeki verimliliği de artıracağından, az emek ile fazla ürün alınacağından, sosyal hayata ayırılacak zaman artacağından,  Avrupa birliği dahil,  dünya devletlerinin tamamına işkembeden değil, tam ciğerden hava atmamızı dilerim.
4-      Üçüncü şık gerçekleştiğinde, uluslar arası ve ulusiçi savaşa gerek kalmayacağından, para sadece mübadele (değişim) aracı olarak işlev göreceğinden, bu istikrarı besleyecek olan büyük makamların adayları büyük paralılar (ya da palavracılar) değil,  “büyük insanlar” olmasını dilerim.
5-      Dördüncü şık gerçekleştiğinde,  dileyen namazında niyazında, dileyen meyhanesinde barında, dileyen bahçesinde narında, dileyen bilmem ne adalarının bağrında, dileyen dileye diley dile, dil…….. ama dilenmek yasak.

bu yazıyı okuyan herkesi mim (sobe)lemiş olayım

"Papi Chulo" ve özgün amatörler

Pakistan’lı Abbas
 (Balti)

Bay Balti Raper farkı nasıl da kapatmış
ve birkaç adım  öne uzatmış kaderini.

Köy halkının alayından uzak,
sonbahar solgunu ağaçların hüznüne öyle yakın;
küskünlüğün astarı tersyüz edilmiş.
ritmin coşkunluğuna vurmuş şarap kırmızısı tadında.
Öyle mutlu,
öyle ürkek,
öyle karışık ki!

Global “grizu” sol yanımı depreştirdi

12 Aralık 2011 saat 19 civarı, Meclis tv.de Ertuğrul Kürkçü ve ardından Emine Ayna’nın enerji Bakanlığının bütçesi gündeminde konuşmalarına tesadüfen rastlayınca, “amanııınn, mecliste, bütün insanlığın ortak çıkarı konusunda adam akıllı laflar da ediliyormuş” diyerek, kumandanın +ses butonuna basıvermişim. Meclisten ve mevcut düzenden “iyi şeyler” bekleme uyuşukluğuna karşı bir dikkat uyanışı doğdu içimde.

İki milletvekili özetle şunları dedi: “enerji açığı için ayrılan bütçenin neması büyük oranda ayrıcalıklı yaşayan insanların savurganlıklarını finanse etmeye yarayacaktır. Bir ömürlük zenginlik için gelecek nesillerin yaşama hakları gasp edilecektir; bu nedenle nükleer santral ve doğa katli ileriki zamanda bir insanlık suçu sayılacaktır; önceliğin enerji savurganlığını (adaletsiz kullanımı) önlemek olmalı, daha sonra doğal, zararsız kaynaklardan enerji arayışına girilmelidir. (“Kıbrıs işgal edilmiştir” sözü daha fazla cümleye ihtiyaç göstermiş, başka yazı konusudur.)

Avrupa birliğinden beklentimiz, serbest piyasa vurgunculuğuna ortak olma hayali yerine, onlarda işleyen adalet mekanizmasının itici faktöründen yararlanmak olmalıydı. Kendi ülkemizin farklı inanç ve düşüncedeki insanıyla (özellikle Kürtlerle) bir araya gelinip, dünyanın bize gıpta edeceği, bizi örnek alacağı uygarlık düzeyinde yaşamak için bütün engelleri bir vizyon ile aşmalıydık. Böyle bir övünç için birliği önce kendi içimizde kurmalıydık….” vs.

Globalizm, seksenli doksanlı yılların popüler kültürüne işaret eden bir sözcük idi. Uydu teknolojisinin şatafatında, liberal özenti özümsetilerek, en masrafsız yoldan, toplumları ikna etme yankısıydı.  Bu yöntemin 3. dünya savaşından daha az maliyeti vardı da ondan tercih nedeniydi. Yoksa kapitalizm, her bunalımında bir savaş icat edebilir, milliyetçiliği ve dini tedavüle sokardı. Günümüzde milliyetçilik rafa kaldırılmış olunsa da, onun yerine dinlere yatırım yapılarak, sessiz sömürüyü “incitemeden” uygulamaya koydukları görülüyor.

Başta Amerika’nın, %99’u temsil ettiğini söyleyen Wall Street’çileri olmak üzere %1’lik zengin sınıfa karşı eylem içindeler.
Arap Baharı dedikleri (bence yalancı bahar) isyanlar ile WS’çilerin eylemleri için umudum, Montaigne esprisinde bulur kendini: “hocam, erkekler kadınların ellerini niçin öperler?
-ee biryerlerden başlamak gerek” demiş. Yalancı bahar bile olsa biryerlerden başlanmanın ip ucu sayılır sadece.

* * *

Zengin olandan nefret edenlerle, zengin olma KRİTERLERİNDEN nefret edenleri ayırıyoruz. Ayırdığımız zaman göreceksiniz ki, en yoksul ile en zengin arasındaki fark asla bir ömürde erişilmez olmayacaktır.
Bilgi, ahlak ve yetenek geçer akçe olmaktan çıkarsa, onun yerini “kurnazlık” gibi, popüler davranışın alması kaçınılmaz olur. Tıpkı adaletin acizliğinden mafyalaşmanın doğuşu gibi.

Bilgi ile kurnazlık en çok uyuşuk toplumlarda başa baş rekabet etme şansı bulabilir.

Kestirmeden bir ün, makam ya da maddi kazancı matematik mantığının dışında arayanların anavatanı liberal düzenlerin iktidar olduğu yerlerdir.

Bu ortamda şans oyunları ve kazanma hilesine kafa yormak, kazancın meşru yolunu bulmaktan kolaydır!

Meşru yol:fırsat eşitliği, erdemlilik, bilgi birikimi, onur ve cesaret renklerinin kombinasyonudur.

Aydınıyla düşman, yoksulsevicliği erdem sayanlar “demokrasi oyununda” galip olunca meşru yol vicdanlarda yedek ama pasif değer olarak kalmaya mahkumdur.

Krizin nedeni bilinmez(!) de, ilacının tasarruf ya da israfı önlemek olduğu söylenir.

“İsraf etme insaf et” sloganı, vicdana yöneltilen bir otokontrol hamlesidir sadece. Oysa vicdana güven devri, sömürü zincirinin ilk halkası olan kölelik döneminden sonra hızla çökmeye başlamıştı. Son halkası olan neo liberalizm kültüründe “vicdanın” yeri ancak itaat avcılığına ipotek gitmiştir.

Tanrı sevgisi ve cennet hayali, yoksul ve buna bağlı olarak cahil bırakılmış insanlarda masum bir değere sahip. Yoksul ve cahil aynı zamanda yardım eden değil, yardım alan olduğuna göre, “israf ve insaf” çelişkisiyle, savaş ve kriz faturasını kimin sırtına yüklediklerini düşünürsünüz?

Zade ile zede çelişkisi

İki günlük mevsimsel bir baş ağrısından kurtulmanın coşkusuyla güne başlarken, akşam haberlerinde gördüğümüz tablolar, coşkumuza karşı kuvvet olarak atağa geçiveriyor.

Kadın-çocuk öl(dürül)me sayısı, düzenzede-kaderzede, ekmekzede-savaşzede, eşzede-aşkzede… oranları ortadayken, rutin bir baş ve moral ağrısından seslice söz etmek ne garip bencillik! Bunlar geldi geçti aklımdan.

Şu pratik hayatımıza bakın, tarih bilgilerinizle karşılaştırın, “zade” ile “zede” yansımasında, emek ile asalaklıktan başka ne görebiliyorsunuz? “Dersim katliamı”nda bile “zede” ile “zade” çelişkisini vurgulayan yok. Yani, isyana sürüklenip kırılanlar ile ondan nemalanmak isteyenler arasındaki farkı….

Ağanın “a”sı eşeğin “e”si insan kaderini böyle tersine çeviriyorsa, zihni’nin “z”si de bu kadere çomak sokmaya çalışır. Bu iki tersliğin başında olmanın rastlantısal utancını arsızlığın duvarına yapıştırır.

Zade ile zede çelişkisi Emek ile sermaye çelişkisi nin fotokopisi gibi…

ZAde: Türk Dil kurumuna göre “dürüst, doğru adam” imiş.
Bu imaj farklı ideolojik kültürlerde farklı anlama gelir de, hangisi egemen ise halkın bilincine onun paradigması monte edilir.

“Evet bütün şeyhzAdeler, asilzAdeler dürüst adamdırlar; hepsi alınteriyle geçinen, kimsenin emeğini sömürmeyen insan demektir” (külahıma anlat diyenler sol yana geçsin)

“Zede” sözcüğünün TDK internet kayıtlarında bulunmaması da “komünist propaganda”ya karşı önlem olabilir”!

Bayramlarda seyranlarda kahramanlık ve inanç nutuklarında dünyaya meydan okurken, dünya “yaşam kalitesi” sıralamasında patlak balonun içini palavralarla doldurarak uçurma çabamız ne komik!

Çoğunluğun ancak demokrasiye dolgu malzemesi yapıldığı ülkemizde yaşam kalitesinin vasatlığına alıştırılmışsak, hayata dair hiçbir sürpriz şaşırtmaz, panikletmez ve korkutmaz
Buna karşılık bağışıklık sistemimiz güçlenir ama acıma duygularımız da –istemeyerek-matlaşır!

Bir acı haberde aklımıza ilk gelen “nasıl bir yardım katkısında bulunabileceğimiz?”… Ardından, yakın çevremizde yardıma çeşitli derecelerde muhtaç insanların sıralaması ve zedeler ile zadeler arasındaki uçurum!…

Kendi çemberimizde paniği ıskalamış olan benliğimiz burada tamamen dağılıverir. Nasıl dağılmasın ki, yardım çıtası aniden yükseliverir ve çember oldukça genişler.

Hükümetlerin devlet bütçesini toplumun homojen olamayan yapısına hangi ideolojinin ahlak, kanun ve geleneğine göre dağıttığı ve bu toplumdaki imtiyazlıların korunduğu noktaları sorgulamak geçer içinizden. Zede ve zade arasındaki fark, hümanist duygularınızın devreye girdiği oranda açılıverir.

Her şeye rağmen “ilk yardımda öncelik”in evrenselliği, etiği, hümanizması ve hiçbir koşula bağlı olmaması, ardından vijdan denilen etik mekanizma işleyişini sürdürmeye devam etmesi ilkeleşir ve kendi sol benliğinize dönmeyi başarırısınız.

Sol benliğin diğer hümanist görüntülerden farkı vardır. Acı ve yoksulluk çekene yardım etmek ve zekat vermek sevabı benciliği ve mahcubiyet görüntüsüne tanıklık yerine, mutluluğu güvenceye alınmış insan görmeyi tercih edersiniz. Zade ile zede arasındaki farkı kapatmak için biraz politize olmaktan başka yol bulamazsınız.
Ya da kendi kabuğunuza çekilip, fasit (ya da faşist) dairenizde dönüp durursunuz!

Dersim’e çalışmak

Büyük Sanatçı Nejat Uygur’u saygılarımla anıyorum-Cibali Karakolu oyunundan bir parça

“Dersimizin konusu Van çadırlarındaki sobanın borusu”  mu,  yoksa o borularda “Dersim katliamı” mı tütüyor?
Belli ki yine yeni bir kazık sallanıyor bu toplumun ardında; dikkatler tavana odaklandırılıp, ceplere  girecek el geliyor aklıma. Gazın verdiği basınçla komşularla savaş hesabı mı , yoksa her dönemde olduğu gibi “enayiliğimiz” yeniden tescilleniyor mu?
Halkın hayata dair doğal gündemi olamaz! Gündemi bizde her zaman cibali karakol komiseri belirler. Kel başa şimşir tarak hesabı…
Düşündüğümüz gibi, gündem kaydırmada art niyet yoksa Hükümetin ve Cumhurbaşkanının yerinde olsam, Önce, padişahlığı yıkıp cumhuriyeti kurarak kendine bu makamlara sıçrama fırsatı ve hakkını verdiği için Atatürk’e teşekkür ederdim; sonra, inanıyorsa soykırım olduğuna, Dersim (Tunceli) halkına o dünya bilmem kaçıncısı büyük ekonomiden tazminat öder, ayrıca bir de kocaman harflerle ÖZÜR DİLERDİM. Çünkü, develt makamı sürekli olduğundan, bir önceki yanlıştan sorumludur.

özü söze boğduran güç

Aslanı da çakala….

İnsan haklarına öyle saygılıydı ki, kölelerini asla aç bırakmazdı./Tarihin “şahsiyetli” kişileri..

Kadın haklarına öyle saygılı ve edepliydi ki, karılarının her birini, akşamları, sırayla ziyaret etmeyi ihmal etmezdi. Hatta büyük karısı ağır hastalığa yakalandığında, onu kendi elleriyle doktora götürdü, hastanın baş ucunda ağlamaklı bile oldu/Padişah Abdülmecit ve ataerkleri İçin söylendi-HaberTürk Tv.de bir tarihçi.

Çalıştırdığı kişilerin “şahsiyetlerine” öyle saygılıydı ki, doğum yıl dönümlerinde her birine ayrı ayrı kutlama kartı göndermeyi asla ihmal etmedi.
Çocuk haklarına öyle saygılıydı ki, evlerine bir parça ekmek götürsünler diye onlara verdi./Namı diğer kapitalistler

Karısını öyle severdi ki, bir gün kafasını odun ile kırdığında, akan kanı durdurmak için domates salçasını kendi elleriyle kırık yere sürdü ve kafasını kollarının arsına alarak, bağrına bastı./İbrahim Tatlıses’in, babası için dedikleri- Cumhuriyet G. Röportaj.

aşk buna benzer-.melodik şiir

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.