Mona Roza
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Blog yazmanın düşündürdükleri
İlgi dediğimiz reyting ise, durun biraz düşünelim:
En iyi amatör yazanlardan istisna vardır ama, ünü ulusal kaynaklarda tescillenenler en fazla reyting alıyorlar. Buna ek olarak bel üstü (dini) ve bel altı (seksi) konuları yazanlar en çok ziyaret ve katkı görenlerdir.
Karıştırma pohu çıkar
![]() |
| aşırı zenginleşmenin formülü |
Sivas Katliamında Aşırıcılık
Zaman aşırmak yüz kızartıcı bir kavram olarak akıllara kazındı.
Sömürü sistemlerinde başkasının emek ürününü çalmak, gaspetmek, sömürmek, aşırmak çok bilindik birşey.
Bu davranışın insanlık suçu olup-olmadığı konusunda fikir üretmeyi anlamsız bulunların oranı sistemin besin zincirinin en büyük halkası olduğunu da biliyoruz…
Ancak, zaman aşırmak sistemin kendi rotasında işleyişine hizmet ediyor olsa da, emek aşırmak ile farkındalık ” farkına sahip.
Zaman aşırmak için, uygar dünyayı taklit ederek, kanun kitaplarına en güncel yasa maddelerini yazarken, uygulamada arkadan dolaşmaya engel hiçbir şey yok!
Darbe Liderleri için de zaman aşırılmıştı da Anayasa halk oylamasında birkaç puan artsın diye “yetmez ama evet”çilere verilen sözden dolayı aşırılan zaman sahibine geri teslim edilir gibi yapılıyor şu günlerde. Kenan Evren yargılanabiliyor(mu?) O da belli değil ya.
Sivas’ta yakılan aydınlar için aşırılan zaman geri iade edilmeye kalkışılsa, günümüz iktidarının önemli bir taban aritmetiğine dokunulabilir. Belki de bu yüzden aşırılan zaman zulaya atılmak isteniyor. Yoksa bir saatlik yasa düzeltilmesi, bu insanlık suçunun affedilmesini önleyecek, aşırılan zaman sahibine iade edilecek. O alev karşısında cehennem ateşi (video:1.32) teşhisi koyan aşırı müslümanlar da belki adama benzeyecekler.
Nerde bizde o şans!
Mart-ı ve K-edi aşkı
Mart-ı ve K-edi
Mart ayının şifreli kombinasyonu
özgürlük ve aşk
Edi Birsöz
4+4-(2×4)=0 ilköğretim yasası
Al birisini vur ötekine. Geriye etik olarak sıfır kalıyor. Türk ve müslüman dışında da insan olduğuna göre?
Örneğin, bir endüstri meslek lisesi elektrik bölümü mezunu elektrik mühendisliğine gidebilmesi için matematik ve fen derslerini okuması gerekiyor. Yoksa, para zoruyla dersanelere giderse ancak açığı kaptabiliyor; üniversiteye gitme şansı doğabiliyor. Oysa İmam hatip okulları için böyle bir sorun yok. Buna rağmen bütün dertler ve yatırımlar imam hatip üzerine yoğunlaşıyor.
İmam hatip mezunu devlet memuru olarak atanabildiği halde, diğer meslek mezunları iş bulursa “ırgat” sıfatıyla aşağılanıp, acımasızca sömürülüyor. Bununla da yetinilmiyor, İmam Hatip mezunları bütün mesleklere iş başvurusu yapıyor, elektrikçi mesleğinde dahi iş bulabiliyor. Oysa diğer meslek mezunlarının imamlık-müftülük için başvurması (doğal olarak) normal karşılanmıyor.
Meslek liselerindeki ayrımlar, o kadar soyut ve adaletsiz ki, hayatın önceliklerindeki sıralama önemsenmeden, “türban sorunu”na kadar indirgenerek, asıl sorunlar ıskalanıp unutturuluyor.
Bu da gösteriyor ki, “dindar nesil” toplumun kaderine hakim olma olanaklarını daha da artırırken, hayatın önceliklerini öbür dünyaya havale etme güdüsü daha da pekişecek!
Ek: öğretmenlerin raporu:
PISA testi, her ülkede 15 yaşındaki öğrencilere okuma, matematik okuryazarlığı ve fen okuryazarlığı alanlarında uygulanan bir sınav. Bu sınavda, öğrencilerin ne kadar bilgi sahibi olduğu değil, edindikleri bilgi ve becerileri günümüz toplumunda karşılarına çıkabilecek durumlarda nasıl kullanabildikleri ölçülmeye çalışılıyor. Dolayısıyla bilgi yerine yaşam becerileri ölçülüyor.
OECD’de 30 ülke var, Türkiye bunlar arasında 16. büyük ekonomi, ama eğitim açısından sonlarda. Tek örnek: PISA testinde 29. olabildi.
Testte OECD ortalaması 500, Türkiye 424 puan aldı. Milli Eğitim, yaşam becerisini geliştiren sisteme dönük ciddi adımlar attı; ama değişim için çok çalışmak gerek.
-Öğretmen başına öğrenci sayısı Türkiye’de 24, OECD ortalaması 16; ilköğretimde sayıyı 20’ye çekmek için 80 bin öğretmen daha gerekli. Derslik ihtiyacı da 80 bin…
Peyk Müzk Gurubu
İlk albüm, yılların emeği süzülerek ortaya konmuş özenli bir çalışma. Şarkıların sözleri, solist İrfan Alış’a ait. Şarkıların melodik alt yapısında, rock, blues ve reggae’nin yanı sıra arabesk öğelere, ince keman ve piyano sololara da rastlamak mümkündür.
sev de al
“Sev” deyince aklıma sevgili gelir
aklım sevgilinin asaletinden gelir.
leb sevgilinin “leb”inden,
aç tavuğun düşü leblebiden gelir.
Şıpsevdinin yolu dudağın kırmızısına düşerken,
aşığın kırmızısı dudaktan kalbe uzanan yoldan gelir.
iki gönlün birbirine akorduna aşk dersek
mızraplar esnek ise fırtınalar vız gelir
z.örer
algıda seçicilik farkındalıktır
![]() |
| duymak ve anlamak |
Politik söylemlerde sık duyduğumuz bir sözcüktür “algı”. Bir konunun anafikrine odaklanmanın ölçü birimi gibi kullanılır. “Algı” ile “farkındalık” aynı anlamı içeriyor gibi bilinse de, “farkındalık”ın bir adım daha derine işaret ettiğini düşünüyorum.
İçten ve dıştan gelen uyarıcıların duyumlar aracılığıyla anlamlı hale getirilmesine algı denir.
Farkındalığı ise “odaklanmak” olarak yorumlayanlar var. Ortada dolaşan yorumlardan, TDK’nun algı yorumuna daha yakınım.
.
Algı, Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma, idrak: “Bakmak için algılarımız yeter, görmek içinse salim bir kafa, ayıklık, şuur gereklidir/TDK
Tanımın asıl cümlesi algıyı belirtirken, eş cümlesi farkındalığı anlatıyor gibi.
Elinize tutuşturulan bir cismin ne olup olmadığını, eleştirel analiz sonucunda anladığınızda, bir ağırlığının dışında bir de özelliğinin olduğunu fark edersiniz.
“Algı”, fotoğrafik, “farkındalık” ise çözümleyici, yani diyalektik sürecin vardığı yer olarak düşünülmeli.
Bir olayın haber değeri, varmak istediğiniz sonca göre biçimlenir. Ya da, varmak istediğiniz sonucun üzerinde o haberin sizde uyandırdığı etkiye göre ya algınıza bir albüm malzemesi gibi girer, ya da değiştirmek istediğiniz sonucu, ona etki eden faktörler üzerinden yürümeyi amaçlarsınız.
Politikacıların mangalda kül bırakmayan “van minıt”larına baktığımızda, kimi onu sadece coşkusuyla algılar, kimi de algıladıktan sonra ne, nasıl, niçin, kim için…? gibi soruların cevabına göre amaca katkısını farkeder.
Birkaç örnek ile açalım mı? (kapatmayalım, açalım) Ehh, günah benden gitti:)
İngiltere’de bir trafik canavarı Enerji Bakanını yerken,
bizde rüşvet canavarı, suçluyu arayan savcıları yer.
Alman savcıları, tarihinin en büyük canavarını yerken,
Bizde rüşvet canavarı, Almanya’nın canavarından beş kat daha fazla büyür.
Uludere katliamından sonra, etik değerler ve insana olan saygı yüzünden hükümetin düşmesi beklenirken, durum kapitalist yöntemlerle (sadece tazminatla) kapatılır, canavar taca atılır.
Canavarların damak tadı neden bu kadar farklı ki!
Bizim TBMM’de 251 suç dosyası dokunulmazlığa bürünmüşken, savcının güdümsüzü dokunulmazlığa bürünemez.
Yazar kovalayan güdümlü savcı ile canavar kovalayan savcılar arasındaki farkın, artıdeğer olarak kapitalist servetin çekirdeği olup-olmadığını Das Kapital’den sorabilirsiniz.
Egemen sınıf her ülkede bilgisiz ve farkındasız çoğunluğun üzerinde oturur. Fransa, İngiltere, Almanya’da da öyle, bizde de öyle.. ama onlardaki farkındalık oranı (ya da canavar) ile bizdekinin farklı olmasının kökenini soruyor muyuz?
Avrupa toplumu ile bizim yaşam biçimimizi belirleyen kültürün kökenine inmeden, “hem kel hem fodul olunabilir ancak. (Burası uzun hikaye ve aynı zamanda konuyu dağıtma olasılığından dolayı, geçelim)
(Sözde) demokrasi dünyasında,
Azınlık olan “işi düzgünler” partisine oy verirlerken “farkındalığı” temel ölçü olarak alırlar.
Halk tabakasında yaşayanların büyük çoğunluğu ise, temel çıkarlarını iğdiş eden önlemler büyüsünden kurtulmaları için “uyartım akımına”* ihtiyaçları vardır.
İngiliz ya da Alman seçmeni ile Türk seçmeni arasındaki en büyük fark nedir?
Bir trafik suçundan dolayı ar damarına değer vermek zorunda kalmasını sağlayan güç nedir?
Din mi, ahlak mı, etik mi, idam mı, cehennem mi, işsizlik mi……?
Bizimkiler dindar nesil yetiştirmekle açığın kapatılabileceğini umuyor olabilirler. Birçok çağdaş yasayı aldığımız ve tamamını aldıktan sonra bizi aralarına kabul edeceklerini düşündüğümüz Avrupa birliği de dindar nesil sayesinde(!) malum canavarlarını ayarlayabiliyor olabilirler mi!
MÜTEVAZI:”Sözün aslı Arapça’dır ki, tevâzu sâhibi demektir.” bir arkadaş böyle açıklamış.
“tevâzu”nun aslı nedir? diye sorduğunuzda tanımın tılsımı bozulacaktır.
Bir bilinmeyeni başka bir bilinmeyenle açıklama cesareti göstermeye “dindar nesil algısı” denir.
Üstteki örneklerdeki gibi karşılaştırmalı analizler iman etmeyi değil, itiraz etmeyi gerektireceği kesin.
——————————————-
Hayatımın bir bölümünü dindar biri olarak geçiren bendeniz, “dindar nesil”i ayrıca yazma gereği duyarım.
*uyartım akımı:hiç çalışmayan bir jeneratörün sargısına 10-15 volt gibi bir gerilim verildiğinde, jeneratörden 220 volt alınabilir.
başlık ve aşk’lık parası
Eski (meyen) bir hikaye-2
![]() |
| kır çiçekleri |
Baş tarafı BURADA
Küçük adımlardan sonra ısınan kaslarım gevşedikçe hızım artıyor, kaslarım ısındıkça sızım azalıyordu.
Kır çiçekleri serüveni
Sağ yanım ısınarak ağrıya karşı direnirken, sol yanım akşamın esrarlı rengine kilitlendi.
Kentin üst yanından yamaçlara doğru tırmanmaya koyuldum. Kekik kokusu, metabolizmamı tırnak içine alarak, az önceye kadar cebelleştiğim mayhoş hisleri unutturuverdi.
Kafamı kaldırıp çevreye baktığımda gördüğüm manzara, akşam randevusunun en damar eksiğini tamamlamaya adaydı! Akdeniz ikliminin maki ailesinden kır çiçekleri, içinde bulunduğum pembe atmosferin raconuna nasıl da denk düştü!
ilk ve sonbahar mevsimleri, maki cömertliğinde, aradaki egzotik farkı kapatmıştı. İki mevsimin birbirine yumuşak geçişe yol vermesi bir başka akdeniz patenti sayılır.
“ İlkbaharın afrodizyak hüneri bu mevsimde toprağa düşen renk fidelerinde saklı” ydı .
“Her aşığa bir gül yeter” iddianamesinin, insan zoruyla bahçelerde zoraki üretilen hormonlu çiçekler için geçerli olduğunu düşündüm. Burada doğa oldukça cömert ve kendini yenileyen iklimin tüm hünerleri anaç.
Bu renklerden bir demet yapmak için bütün koşullar sevgi(li)me amade.
Otsu ailenin dikenli, dikensiz, çalıcıl, renkli, kokulu çiçek vadisinde vals yapıyorum.
“Love story” şarkısı son birkaç gündür gitarımın tellerine abanmıştı. O hafta ruhumun vizyonuna bu şarkı yerleşince, ıslık ve bazen mırıltı ekleyerek, kır çiçekleri arasında koşturmacanın fon müziği de tamamlandı… Kanımı kaynatan alevsiz ateş, bedenime veda eden ter damlalarını buharlaştırmaya başladı. Ter buharı, ağrılarımı ve yorgunluğumu kimyasal tepkimeyle gökyüzüne doğru savurdukça hız yeteneğim katlanarak artıyordu.
Bu hız ve coşku ile bulunan bütün renklerden balya yaparak, bir çiçeğin ipsi sapını demetin gövdesine doladım. Tıpkı sevgilinin ince belini saran kollar gibi. Baş ve işaret parmağımın dairesel çapıyla ölçtüğüm bir buket ile geri dönüş yoluna doğru uçma vakti geldi.
Akşam buluşmasının romantik olasılıklarını düşünürken, zamanı dondurarak kanat çırpmaya devam ediyorum.
Toy zamanlarımda filmlerden-romanlardan öğrendiğim “romantizm tiyatrosunu” sahneye bir daha mı koyacaktım. Akşam kapıyı çaldığımda mercekten bakan sevgilim bir çiçek demetinin ardına saklandığımı, biraz merak ile kapıyı açıp “hoş geldin” derken çiçek demetini eline tutuşturduğumda, o markası hafızamda tescillenmiş gülücüğünü hangi makamda üfleyecekti kalbimin odak noktasına doğru?
Sağ eli sağ elime, sol eli çiçek balyasına doğru uzanacaktı. Bilindik naylon kılıklı ticari çiçek ambalajı ile buketi yeşil bir ot ile bağlanmış, ellerimin nasırlarını yeşile boyamış organik romantizm arasındaki fark nasıl algılanacaktı? Elbette yeşilini arıtmadığım avuç içi manzarası yalnızca ruhumu değil, aynı zamanda emeğimi, heyecanımı, zamanımı ve hayallerimi de kapsıyordu.
Sevgili, çiçek demetinin hangi çiçekçiden alındığından fiyatına ve hatta çiçeklerin cins ve ambalaj tekniğine kadar süzecek miydi? Kim bilir!
Bunları düşünürken, “iyi bir oyuncu” olup olmayacağım umurumda değildi. Yalnızca kendimi yaşayacaktım ve özgün yanımı taklitlere kurban etmeyecektim.
Oysa oyun ve taklitler beni ben olmaktan çıkaracak, sadece oyunun ilk yaratıcısını anmakla kalacaktı.
Akşama üç saat kaldı. Lojmandaki bekar odama dönüyorum. Hiç olmazsa, çiçek saplarının çıkıntılarını makas ile tıraş etmeliyim.
“Evet tıraş ve özel bakım seremonisi…..”
O da ne:) çiçek balyasının tam ortasından yeşil bir yaprak dikkatime cilve yaparcasına sıyrılıp öne çıkmış. Çiçek renklerinin, benden özel görev bekleyen imaj bekçisi gibi.
Hrant Dink cinayetine örgüt aranıyor(muş)!
http://hranticinblog.blogspot.com/
![]() |
| “sağ” ayakkabının yırtığı düşmanın vicdanı |
ruh hailimin güvercin tedirginliği:
….
Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere… Her neresiyse.
Ürkek ve özgür
ayaklarımızın götürdüğü yere…. ayaklarımızın götürdüğü yere…. ayaklarımızın götürdüğü yere… ayaklarımızın….>>>>>>
ruh hailimin güvercin tedirginliği:
Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.
Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.
Bu kadar ip ucundan sonra halâ, Adalet için bir adet örgüt aranıyormuş!
ruh hailimin güvercin tedirginliği:
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce…..
Ütopyalar umut yerine geçer mi bilinmez ama, kurda kuşa yem olmaktan kurtarmıyor!!!
nazlı-can
![]() |
| nazlıcan |
![]() |
| burdan |
gülü gülenlere,
dikeni gülmeyenlere kalsın.
gül yakamda NAZLI ama
CANlısı dalında kalsın./z.ö.
kış ve yaz
kışı olmayanın yazı, sevgisi olmayanın nazı olmaz
ölümsüz umut
![]() |
| kaçakçılıkla beslenen çiçek |
bir rüzgar eser, içinde polen saklı
kırılırken gözlerimde gerçekler,
Eski (meyen) bir hikaye
Akşam yemeğine henüz on iki saat var. “Acı acıyı su sancıyı keserdi”. Spor takımlarımı zar zor giyinerek, kendimi şehir dışındaki boşluğa attım. Küçük adımlardan sonra ısınan kaslarım gevşedikçe hızım artıyor, kaslarım ısındıkça sızım azalıyordu.
devamı olabilir
Dilemek (mim)
bu yazıyı okuyan herkesi mim (sobe)lemiş olayım
"Papi Chulo" ve özgün amatörler
Pakistan’lı Abbas
(Balti)
Bay Balti Raper farkı nasıl da kapatmış
ve birkaç adım öne uzatmış kaderini.
Köy halkının alayından uzak,
sonbahar solgunu ağaçların hüznüne öyle yakın;
küskünlüğün astarı tersyüz edilmiş.
ritmin coşkunluğuna vurmuş şarap kırmızısı tadında.
Öyle mutlu,
öyle ürkek,
öyle karışık ki!
Global “grizu” sol yanımı depreştirdi
12 Aralık 2011 saat 19 civarı, Meclis tv.de Ertuğrul Kürkçü ve ardından Emine Ayna’nın enerji Bakanlığının bütçesi gündeminde konuşmalarına tesadüfen rastlayınca, “amanııınn, mecliste, bütün insanlığın ortak çıkarı konusunda adam akıllı laflar da ediliyormuş” diyerek, kumandanın +ses butonuna basıvermişim. Meclisten ve mevcut düzenden “iyi şeyler” bekleme uyuşukluğuna karşı bir dikkat uyanışı doğdu içimde.
İki milletvekili özetle şunları dedi: “enerji açığı için ayrılan bütçenin neması büyük oranda ayrıcalıklı yaşayan insanların savurganlıklarını finanse etmeye yarayacaktır. Bir ömürlük zenginlik için gelecek nesillerin yaşama hakları gasp edilecektir; bu nedenle nükleer santral ve doğa katli ileriki zamanda bir insanlık suçu sayılacaktır; önceliğin enerji savurganlığını (adaletsiz kullanımı) önlemek olmalı, daha sonra doğal, zararsız kaynaklardan enerji arayışına girilmelidir. (“Kıbrıs işgal edilmiştir” sözü daha fazla cümleye ihtiyaç göstermiş, başka yazı konusudur.)
Avrupa birliğinden beklentimiz, serbest piyasa vurgunculuğuna ortak olma hayali yerine, onlarda işleyen adalet mekanizmasının itici faktöründen yararlanmak olmalıydı. Kendi ülkemizin farklı inanç ve düşüncedeki insanıyla (özellikle Kürtlerle) bir araya gelinip, dünyanın bize gıpta edeceği, bizi örnek alacağı uygarlık düzeyinde yaşamak için bütün engelleri bir vizyon ile aşmalıydık. Böyle bir övünç için birliği önce kendi içimizde kurmalıydık….” vs.
Globalizm, seksenli doksanlı yılların popüler kültürüne işaret eden bir sözcük idi. Uydu teknolojisinin şatafatında, liberal özenti özümsetilerek, en masrafsız yoldan, toplumları ikna etme yankısıydı. Bu yöntemin 3. dünya savaşından daha az maliyeti vardı da ondan tercih nedeniydi. Yoksa kapitalizm, her bunalımında bir savaş icat edebilir, milliyetçiliği ve dini tedavüle sokardı. Günümüzde milliyetçilik rafa kaldırılmış olunsa da, onun yerine dinlere yatırım yapılarak, sessiz sömürüyü “incitemeden” uygulamaya koydukları görülüyor.
Başta Amerika’nın, %99’u temsil ettiğini söyleyen Wall Street’çileri olmak üzere %1’lik zengin sınıfa karşı eylem içindeler.
Arap Baharı dedikleri (bence yalancı bahar) isyanlar ile WS’çilerin eylemleri için umudum, Montaigne esprisinde bulur kendini: “hocam, erkekler kadınların ellerini niçin öperler?
-ee biryerlerden başlamak gerek” demiş. Yalancı bahar bile olsa biryerlerden başlanmanın ip ucu sayılır sadece.
Zengin olandan nefret edenlerle, zengin olma KRİTERLERİNDEN nefret edenleri ayırıyoruz. Ayırdığımız zaman göreceksiniz ki, en yoksul ile en zengin arasındaki fark asla bir ömürde erişilmez olmayacaktır.
Bilgi, ahlak ve yetenek geçer akçe olmaktan çıkarsa, onun yerini “kurnazlık” gibi, popüler davranışın alması kaçınılmaz olur. Tıpkı adaletin acizliğinden mafyalaşmanın doğuşu gibi.
Bilgi ile kurnazlık en çok uyuşuk toplumlarda başa baş rekabet etme şansı bulabilir.
Kestirmeden bir ün, makam ya da maddi kazancı matematik mantığının dışında arayanların anavatanı liberal düzenlerin iktidar olduğu yerlerdir.
Bu ortamda şans oyunları ve kazanma hilesine kafa yormak, kazancın meşru yolunu bulmaktan kolaydır!
Meşru yol:fırsat eşitliği, erdemlilik, bilgi birikimi, onur ve cesaret renklerinin kombinasyonudur.
Aydınıyla düşman, yoksulsevicliği erdem sayanlar “demokrasi oyununda” galip olunca meşru yol vicdanlarda yedek ama pasif değer olarak kalmaya mahkumdur.
Krizin nedeni bilinmez(!) de, ilacının tasarruf ya da israfı önlemek olduğu söylenir.
“İsraf etme insaf et” sloganı, vicdana yöneltilen bir otokontrol hamlesidir sadece. Oysa vicdana güven devri, sömürü zincirinin ilk halkası olan kölelik döneminden sonra hızla çökmeye başlamıştı. Son halkası olan neo liberalizm kültüründe “vicdanın” yeri ancak itaat avcılığına ipotek gitmiştir.
Tanrı sevgisi ve cennet hayali, yoksul ve buna bağlı olarak cahil bırakılmış insanlarda masum bir değere sahip. Yoksul ve cahil aynı zamanda yardım eden değil, yardım alan olduğuna göre, “israf ve insaf” çelişkisiyle, savaş ve kriz faturasını kimin sırtına yüklediklerini düşünürsünüz?
Zade ile zede çelişkisi
İki günlük mevsimsel bir baş ağrısından kurtulmanın coşkusuyla güne başlarken, akşam haberlerinde gördüğümüz tablolar, coşkumuza karşı kuvvet olarak atağa geçiveriyor.
Kadın-çocuk öl(dürül)me sayısı, düzenzede-kaderzede, ekmekzede-savaşzede, eşzede-aşkzede… oranları ortadayken, rutin bir baş ve moral ağrısından seslice söz etmek ne garip bencillik! Bunlar geldi geçti aklımdan.
Şu pratik hayatımıza bakın, tarih bilgilerinizle karşılaştırın, “zade” ile “zede” yansımasında, emek ile asalaklıktan başka ne görebiliyorsunuz? “Dersim katliamı”nda bile “zede” ile “zade” çelişkisini vurgulayan yok. Yani, isyana sürüklenip kırılanlar ile ondan nemalanmak isteyenler arasındaki farkı….
Ağanın “a”sı eşeğin “e”si insan kaderini böyle tersine çeviriyorsa, zihni’nin “z”si de bu kadere çomak sokmaya çalışır. Bu iki tersliğin başında olmanın rastlantısal utancını arsızlığın duvarına yapıştırır.
Zade ile zede çelişkisi Emek ile sermaye çelişkisi nin fotokopisi gibi…
ZAde: Türk Dil kurumuna göre “dürüst, doğru adam” imiş.
Bu imaj farklı ideolojik kültürlerde farklı anlama gelir de, hangisi egemen ise halkın bilincine onun paradigması monte edilir.
“Evet bütün şeyhzAdeler, asilzAdeler dürüst adamdırlar; hepsi alınteriyle geçinen, kimsenin emeğini sömürmeyen insan demektir” (külahıma anlat diyenler sol yana geçsin)
“Zede” sözcüğünün TDK internet kayıtlarında bulunmaması da “komünist propaganda”ya karşı önlem olabilir”!
Bayramlarda seyranlarda kahramanlık ve inanç nutuklarında dünyaya meydan okurken, dünya “yaşam kalitesi” sıralamasında patlak balonun içini palavralarla doldurarak uçurma çabamız ne komik!
Çoğunluğun ancak demokrasiye dolgu malzemesi yapıldığı ülkemizde yaşam kalitesinin vasatlığına alıştırılmışsak, hayata dair hiçbir sürpriz şaşırtmaz, panikletmez ve korkutmaz
Buna karşılık bağışıklık sistemimiz güçlenir ama acıma duygularımız da –istemeyerek-matlaşır!
Bir acı haberde aklımıza ilk gelen “nasıl bir yardım katkısında bulunabileceğimiz?”… Ardından, yakın çevremizde yardıma çeşitli derecelerde muhtaç insanların sıralaması ve zedeler ile zadeler arasındaki uçurum!…
Kendi çemberimizde paniği ıskalamış olan benliğimiz burada tamamen dağılıverir. Nasıl dağılmasın ki, yardım çıtası aniden yükseliverir ve çember oldukça genişler.
Hükümetlerin devlet bütçesini toplumun homojen olamayan yapısına hangi ideolojinin ahlak, kanun ve geleneğine göre dağıttığı ve bu toplumdaki imtiyazlıların korunduğu noktaları sorgulamak geçer içinizden. Zede ve zade arasındaki fark, hümanist duygularınızın devreye girdiği oranda açılıverir.
Her şeye rağmen “ilk yardımda öncelik”in evrenselliği, etiği, hümanizması ve hiçbir koşula bağlı olmaması, ardından vijdan denilen etik mekanizma işleyişini sürdürmeye devam etmesi ilkeleşir ve kendi sol benliğinize dönmeyi başarırısınız.
Sol benliğin diğer hümanist görüntülerden farkı vardır. Acı ve yoksulluk çekene yardım etmek ve zekat vermek sevabı benciliği ve mahcubiyet görüntüsüne tanıklık yerine, mutluluğu güvenceye alınmış insan görmeyi tercih edersiniz. Zade ile zede arasındaki farkı kapatmak için biraz politize olmaktan başka yol bulamazsınız.
Ya da kendi kabuğunuza çekilip, fasit (ya da faşist) dairenizde dönüp durursunuz!
Dersim’e çalışmak
özü söze boğduran güç
Aslanı da çakala….
İnsan haklarına öyle saygılıydı ki, kölelerini asla aç bırakmazdı./Tarihin “şahsiyetli” kişileri..
Kadın haklarına öyle saygılı ve edepliydi ki, karılarının her birini, akşamları, sırayla ziyaret etmeyi ihmal etmezdi. Hatta büyük karısı ağır hastalığa yakalandığında, onu kendi elleriyle doktora götürdü, hastanın baş ucunda ağlamaklı bile oldu/Padişah Abdülmecit ve ataerkleri İçin söylendi-HaberTürk Tv.de bir tarihçi.
Çalıştırdığı kişilerin “şahsiyetlerine” öyle saygılıydı ki, doğum yıl dönümlerinde her birine ayrı ayrı kutlama kartı göndermeyi asla ihmal etmedi.
Çocuk haklarına öyle saygılıydı ki, evlerine bir parça ekmek götürsünler diye onlara iş verdi./Namı diğer kapitalistler
Karısını öyle severdi ki, bir gün kafasını odun ile kırdığında, akan kanı durdurmak için domates salçasını kendi elleriyle kırık yere sürdü ve kafasını kollarının arsına alarak, bağrına bastı./İbrahim Tatlıses’in, babası için dedikleri- Cumhuriyet G. Röportaj.
doğu-m ölüm ile anılırken!
Yolumuzu kesen karınca konvoyunu ezmemek için üzerinden atlayarak geçerken,
deniz kenarında ölüme sürüklenen milyonlarca deniz yıldızlarından bir tanesini usulca yerden alarak, denize fırlatan filozofun etik gururu insan onuruna ayna tutarken,
dalda kanadı sıkışan bir kuşu kurtaran itfaiyecilerin cankurtaran imajını hayranlıkla onaylayıp alkışlarken..
“Kimine Allah vuruyor, kimine kulu!” halkdeyişi, yer ve gök kutupları arsında dönen ölüm milini andırıyor.
Ölüm kusan depremler konut sektörünün kurbanı olurken, üniformalı yoksullar da savaş sektörünün kurbanı olması hayra alamet midir!
Ucuz ölümler etnik kökene değil, ucuz bütçeye takılıyor! Gerisi teferruat….
hangisi daha tutti frutti?
Sabina’nın dansı ve Adrian Simionescu’nun “tutti frutti”si ile,
![]() |
| GDO vitamin değil, ancak komiklik üretir |
aşk buna benzer
Cezmi Ersöz’ün “aşkta yarın yoktur sevgili” şiiri
Nurettin Rençber-’in “aşk sana benzer” melodisi ile
acı gerçekleri “tatlıya bağlamaya” verebilmek?
kent makyajından yayla güzelliğine
Bu aralar serin bir yayla kokusu esiyor ufkuma.
Çocukluğumun gerçekleri bilinç altını dağ mantarı sabrıyla zorlarken bir hoş oluyorum; yüreğim gıdıklanıyor. O zaman iliklerimde “topraktan betonarmeye uygarlaşma”nın heyecanı varken, şimdi düşüme “u” dönüşü yankılar asılıyor.
Kentler kirli.
Uygarlığın yan etkileri, umulan tedavi etkilerini çoktan aşmış. Oksijeni karbonmonoksite boğdurulmuş, aslanları da çakala…
Doğanın seri katilleri rekabet peşinde!
Gecekondulular, köylerinden-kökünden koparılmış vazoda solmayı bekleyen buruşuk çiçekleri andırıyor; bayat ve taze burjuvanın ekonomik, politik ve romantik açlıklarına amade…
Kentler kalabalık. Özgürlük çemberi alabildiğine daralmakta.
Varlıkların meşruluğu değil, miktarı puan toplamakta. Servet “vatan” ile öznelleştirilip, kendine bu dünyadaki cennet ayırılmakta; boğaz tokluğuna uğrunda ölümü göze alan köylü çocuklarına da “öbür dünyada” şehitlik reva görülmekte. Aynı yolda aynı amaca hizmet eden üniformasız ama “iş kazası” sonucu ölenler “niyazi” rütbesinde!
Komşu bahçeden elma çalan köylü çocuğu yakalandığında müeyyidesi sıfıra çok yakın. Yayla çadırlarının kapısı pamuklu bezden örülü, sadece sinek girmesin diye.
Oysa kent sokakları elektronik alarmlarla dolu. Çelik kapılar çift sürgülü metallerle…
Küçük çalanlar alarm sektörünün ekonomik itici gücü ve tek kazanç kaynağı. Ama büyük çalanlara “nerden buldun?” demek çok ayıp!
Güvenlik önlemlerine ayrılan kaynak, yoksulluk ve cahilliğin önlenmesine yatırılırsa, “terör sektörü” de biter, savaşlar da. Ama bunu göze alırlarsa burjuvanın egosunu besleyen kaynak kurutulmuş olur! Çünkü, zekat, sadaka ve iş umudu ya da vaadi “amade olmayı” perçinleyen en usturuplu taktik de ondan.
Boğaz tokluğuna çalışanlar hiç olmazsa enflasyon kaybını talep ederken bütün matematik (muhasebe) ve fizik (polis) gücü şaha kalkarken, bir ömre bu kadar astronomik servetin nasıl sığdırıldığını(!) matematik, ahlak ve mantığa havale etmek çok ayıp.
Sonbahara çeyrek var; ardından kar yağacak. Yaylaların, bedenine kardan gelinlik ve saçlarına ova kokulu renklerden taç yapılacak.
Ovaların narin beline papatya karışımı yoncalardan kuşak takılacak. Mezdağ sakızı kokusu afrodizyak tadını sıvayacak çakranın libidosuna. Ve biraz sonra bahar gelecek. Vazolarda ve seralarda hormonlarla zorlanan çiçek ve gıdalar, kentin sahte yüzüne vurulacak……
Doğa ana
Doğa ana’yı ancak, doğa babanın dölleyebileceği Ekim ayına ne kaldı ki şuracıkta. Çiçeklerin, böceklerin, arıların, çiçek ve toprak kokularının, sevdaların, yayla ve yaz aşklarının mevsimi olan bahara ne kaldı ki…
Doğal hayata tutunanların yuvasını yıkan barajlar, iklimi rayından çıkaran termik santraller, altın bulmak için sağdan yürüyen siyanürcü sülükler ve destekçileri, deniz kenarına oteller yaptırıp, çevresini utanç duvarıyla çeviren ayrıcalıklı sınıfın ağız şapırdatıcıları, güneş ile iki katlı konut arasına dikilen gökdelenlerin götverenleri… hangibirini saysam ki!
Bu eylemler doğa anaya tecavüzdür ve tecavüzden elde edilen sonuç piçtir.
Doğa anaya tecavüzün suç sayılacağı yeni bir dünya düzeninin özlemi ve umudu olmasa çekilir miydi şu hayat?
A-çekilmezdi (adını yazdır kardeş şuraya),
B-çekiliyor işte (sana sormadım ki),
C-bilmiyorum (iyi halt ediyorsun)
Üstümüzde ağırlık ve sancı yapan düzenlere “ne söylersek söyleyelim, söylediğimiz onların anladığı karadadır”/Mevlana. ve çevreciler
Şeytan diyor ki, (Tanrı pratikte bu işlere seyirci kaldığından, şeytan ise işinin başında olduğundan…..) şurada bir hayal kur, hem de yazılı hayal, şu çalanların ıncığını cıncığını deşele!
Günah benden gitti:
Tek başıma iktidar olsaydım, çalma eylemini, açlıktan geçici olarak kurtulmak için çalmak, egemen ve zengin olmak için çalmak, egemenlik için çalanlara karşı “doğa için çalmak” olarak üçe ayırırdım.
Yoksulluk alt sınırı, kişi başına düşen ortalama (KBDO) ulusal gelirin 4/5’ü olsun.
Bu oranın altında bir gelire sahip olduğunuzu varsayalım ve “çaldınız”; çaldığınız miktar ile aylık geliriniz arasındaki pozitif farkın iki katını ödeyene kadar size fazla mesai cezası veri-yorum. Kbdo’dan az olan 1/5 oran sizin mesleki nitelik eksikliği cezanız olarak kalacaktır.
Elde ettiğiniz gelir, ulusal ortalama gelirin iki katı ve fazlası olduğu halde çalmaya devam ederseniz, fazla mesai cezanız, çaldığınız miktarı ödeyene kadardır. Buna ek olarak, çaldığınızın iki katı peşin olarak tahsil edilir.
Hayatı boyunca en az üç kez çalmaları bu şekilde cezalandırırken, üçten fazla çalma durumunda her çalma için bir hırsız rütbesi (sicil de diyebilirsiniz) verilir, “sakıncalı kişi” olduğunuz alnınıza yapıştırılır.
İşsiz olup da iş bulma kurumuna iş arama kaydı yaptıranlara iş bulunmadığı durumda asgari ücretin birbuçuk katı kadar bir miktarı çalması suç sayılmaz. İşsiz olup da iş arama kaydı yaptırmayanların çalmaları durumunda, en az çaldıkları miktarın üç katı kadar borçlandırılır, bir işe yerleştirilerek borcunu ödemesi ve işine devam etmesi sağlanır.
Günümüzde Doğadan çalmalar gizli değil, kapitalist hükümetin açık desteğine dayandıklarından, dayanaklarını dayağa çevirmek kaçınılmaz olur.
Bakıma muhtaçlardan iş yapabilecek olanları kendi özel isteğine göre, ücretsiz meslek kursuna gönderip, iş ortamını o koşullara göre düzenleyerek çalışmaları sağlanır. Çalışamayacak olanların tümüne ortalama ulusal gelir kadar aylık ücret bağlanır.
Büyük düşünenlerden bir danışman ordusu kurulur, kamunun çıkarına olmayan ve tek canlının dahi doğal yaşamını olumsuz etkileyecek, doğanın dengesini kısa ve uzun vadede bozacak enerji kaynakları ve fabrikaların kurulması yerine kurulanların kökünün kurutulması için şenlik düzenlenir.
Doğadan çalanlara bir vampir öpücüğü kondurulur, doğa için çalanların alnından teşekkür öpücüğü ile kalınmaz, aynı zamanda onların aile üyelerinin kamu hizmetlerinden öncelikli ve indirimli (hatta bazen bedava) yararlanması sağlanır.
Zenginliği ve yoksulluğu yasakladığımızda, çalma teke indirgenmiş olur ve doğanın cömertliğinde sevdaların ritmine tempo tutulur.
Çünkü mutlu hayat, yoksulluk ve zenginliğin iki ucunda değil, iki ucun arasındaki kalan yerdedir.
Not:çevrecilik kriterim, ayrıcalıklı sınıfın tatil yapacağı doğal yöreyi kurtarmaktan ibaret değil, zenginliğin asıl yaratıcı fedaileri olan emekçilerin yaşam koşullarıdır.
Destek: sos-ye-te çevreciliği
üretim ve aşkın kutuplarında dönen bir dünya düşlüyorum
![]() |
| arının sesine bak aşka davet ediyor |
(Sevgili edi.ben’in kulakları çınlasın; bu konuda çok söyleştik)
İnsan için hayat canlı kalmaktan ibaret değilse, mutluluk kombinasyonunun zirvesine ulaşmanın şartı, önceki faktörlerin doğasına etik dışı müdahale olmamasıdır.
“Sevdalı hayat” ancak bu ahenk içerisinde anlamını doğru olarak bulabilir.
Bal, bahar ve aşkın öznesi olarak arı ve insanın ürettiklerini, savunma farkıyla ayırabiliriz. Arı cinsinin faşisti olan eşek arısıyla, insan cinsinin kapitalisti arasında fark olmadığı gibi, üreten emekçileri arasında da fark yok. Ancak, insan cinsinin önemli bir çoğunluğu, daha iyi bir yaşam düzeyine layık olduğunun ve aşağılandığının farkına varmamasıyla arı cinsinden ayrılıyor.
Şöyle:
” Katil Arılar”
1957 yılında, Profesör Warwich E. Kerr, daha iyi bal üretebilmek için Afrika’dan 35 kraliçe arıyı Brezilya’daki Avrupa kökenli bal arılarıyla melezlemek için getirtti. (köle ticareti gibi). Profesör Kerr, kovanlara sadece işçi arıların girebilecekleri, kraliçenin ise geçemeyeceği bir düzenek yerleştirdi. Ancak bir arıcı farkına varmadan bu engeli kaldırdı. Neticede 26 koloni arı kraliçeleriyle birlikte sürüler halinde göç etmeye başladılar. Daha sonra bu arıların kaliteli bal yapmaktan ziyade kovanlarını fedakârca korudukları tespit edildi. Bu melez koloniler bütün ülkeye yayıldı ve trajik hâdiseler görülmeye başladı. İlk ataklarında 300 Brezilyalı’yı öldürünce “Katil Arılar” ismini aldılar. (anarşist arı)
Bu Afrika menşeli arılar, (varsayalım ki zenciler). İlk defa 1985 yılında ABD’de keşfedilen bu arılar yüzünden 1196 km2′lik bir saha karantina altına alınmış, ülke çapındaki 600.000 kovan ise özel olarak muhafaza edilmiştir. Bu arılara ait 12 kovan bulunup tahrip edilinceye kadar da karantinaya devam edilmiştir. ( kızılderililerin sonu!)
“Barbarlar, vahşiler, cahiller…”:
19. yüzyılın sonlarında, Kıta Avrupası’nda proletarya, Komün yenilgisinin yaralarını sararken, devrimci dalga, çoğunluğunu göçmen işçilerin oluşturduğu yeni bir işçi sınıfı aracılığıyla yeni bir kıtaya sıçradı. “İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü” 1 Mayıs, bu yeni sınıfın, “üretim koşullarının kendisinden içgüdüsel olarak doğmuş olan işçi hareketinin”, 8 saatlik çalışma talebinin bir ürünü oldu ve “tek bir bayrak altında, tek bir amaç için, tek bir ordu gibi hareket eden” proletaryanın burjuvaziye karşı dünya çapındaki savaşımının simgesi haline geldi.
Avrupa işçi sınıfının soylu ideallerine ve ABD doğumlu beyaz işçilerin “aristokratik” görünümlerine karşın, çoğunluğunu göçmenlerin oluşturduğu bu yeni proletarya, “barbarlar, vahşiler, Orta Avrupalı cahiller, yüksek Amerikan değerlerini anlamaktan uzak adamlar” olarak, işçi bile sayılmayan bir topluluğun üyeleriydiler.
İnsanoğlu (kızı demiyorum?), doğanın efendiliğine soyunurken, dayandığı ahlak ya da etik değerin kökenini düşünüp sorgulamadan ve herkes için en yararlı düzeni bulmadan, bu dünyada huzur olmayacak!
Hayvanlar dünyasında birinin beslenme “gereksinimi” diğerinin kanı üzerinde “hak” sayılıyor; insanlar için de birinin emek ürününü gasp etmek, diğerinin üzerinde hak sayılıyor.
Alınteri ve kan.
En temiz kan, insanın kendi teriyle kazandığı gıdalardan oluşan kan; diğerine bizim orda “kanı bozuk” denir.
Kan kaybı için insan daha tepkisel olduğu halde, ter (emek) kaybı için benzer hassasiyeti göstermiyor. Sigaradan daralan nefes borusuyla, idam kendiri ilmeğinden daralan nefes borusuna gösterilen tepkisellik farkı gibi. Oysa, kanı oluşturan ilk değer, arının -başka namıyla emekçi insanın- ürettiği bal değil midir!
“Arının deliğine çöp sokmak” deyimi, yukarıdaki ilişki zincirine pas bulaştırmak demektir. Zincir koptuğunda, mutluluğa ayrılması gereken kaynaklar, baruta ve kan akıtmaya ayrılmaktadır. Sonuçta, birkaç kişinin egosunu beslemek için baharın oksijenine nükleer atık ve karbonmonoksit salmak; yeşil alanları talan ederek ticaret metasına dönüştürmek; arının (emekçinin) artıdeğerini egemenlik aracı olarak dizayn etmek….
Sonuçta, egoizmin çılgınlığına ait bütün hamleler, “sevdalı hayat”a atılan çelme demektir.
Uyanıklarla uyurgezerlerin kutuplarında gıcırdayarak dönen bir dünyada yaşamak nasıl bir duygu? Diye soran uzaylı dolaşıyor tepemizde. (Burada ayık gezenlerin sevdası derin olmaz).
Dört kitap, bir açık oturum sözcüleri gibi karşımda duruyor şu an. Yazımın kare ası.
-“Tarihi Değiştiren Bilginler”/ Ali Çimen.
![]() |
| Das Kapital |
Antonie Laurent de Lavoiser, kimya bilimine katkısından sonra barutu icat etmiş olmasıyla, arının deliğine çomak sokanlara hizmet ettiği için cenneti boylamış olmalı!
- “Gerçeğin etiği”/ Alenka Zupancic-kant-lacan cephesinden… Başkasının hakkına saygı duymanın ahlaki ve etik kökenini irdeler.
-“Yaratıcı Dehanın Sırları”/Michael Michalko. Bu kitap, her ne kadar ABD istihbaratçılarının baş köşe kitabı olsa da, insan doğa ile mücadelesinde büyük düşünmek ve birçok gizleri çözmek için başarının gereklerini öğrenmek zorunda. Kim kullanırsa onun çıkarına işler. İngiliz şairinin dediği gibi, “istersen yol kenarını süsleyen bir ot ol, ama otların içerisinde en yeşili ol”. Einstein, “samanlıkta iğne ararken, iğne bulunsa dahi aramaya devam etmeyi ve olası bütün iğneleri bulmayı” deneyeceksin” demiş.
Arı gibi bal yapmayı bilipte onu korumak için sokmayı bilmiyorsan, onu da Marks’dan öğreneceksin.
İnsanlar çırılçıplak ve eşit olarak doğdukları halde, sonradan hangi manevralarla aradaki uçurumun şifresini çözmenin “insancıl” hikayesi, felsefesi, matematiği, politikası, ahlakı, etiği ve hayata dair tüm ölçüleri haykıran -Das Kapitalin yeni tercümesinin 1. cilti, 860 sayfa.
Bize reva görülen hayat kalitesiyle, hak ettiğimiz hayat kalitesi arasındaki farkın anlamı yüklü bu orman kokan sayfalarda.
Emek-değer ve yaşamdaki içgüdüsel amacımız olan beslenme, barınma ve estetik gibi mutluluk kombinasyonu eşek arılarının vicdanına terk edilemezliğin stratejisi….
Akşam karanlığında, şehrin tam orta yerindeki plaj kumsalında topladığım dinginlik ile, dört kitabı aynı anda (desem de bir gün arayla) okumanın dayanılmaz ağırlığında tüy gibi hissediyorum kendimi.…
“Yemek hazııırrr” çağrısını 3. mü yoksa 4. mü seslenişte duyumsadığımın farkında olmayacak kadar dalmışsam, kadife fırçalı azarı hak ettiğimi düşündürüyor:).
Adı üzerinde gerçek-etik-hak-hukuk-yaratıcılık.. insanın tüm insanlığını tam kapasite ayağa kaldıran konuların tam ortasındayım.
Dört kitabı aynı anda ama, bir açık oturum düzeni içinde okuyor olmanın zoraki keyfi bağımlılığımı perçinliyor. İşimle ilgili görevimi tamamladığımın rahatlığı da karışınca aklımın orta yerine, geriye gitarın tellerinden sızan nağmeler kalıyor. Nostalji köşemin bir hüneri var ki, gitarın teline bir dokun bir daha yankılanıyor. Acemiliğim fark edilmiyor bu köşede.
Akşam haberlerinde izlediğim “Somali açlık krizi” ile “Yunanistan’ın iflas krizi”nin domino etkisi, okumakta olduğum kitapların magazinel kanıtını oluşturması bir başka basıyor yüreğime!
Ülkemizin yüzde yirmiye yakın bir oranda “ekonomik büyüme rekor”uyla, paylaşımda ve her türlü güvenlikte dünya sonlarında oluşumuzun ve olayın bu yanını birkaç muhalif düşünürden başkasının görmeyişi, dört kitabın içeriğinde bomba gibi duran kışkırtıcı gerçekler….
Sonuç:
kendi ihtiyacından fazlasını insanlığa (kamuya) sunmayı amaç edinen
ve bu amaca engel olanları sokan arıya sosyalist denir.
Bal kovanlarını “demokratik manevralarla” ambarında istifleyen arıya liberal kapitalist denir.
Liberallerin istiflediği balın depo kapısını kırıp işçi arılara tekrar dağıtmayı amaçlayan arılara anarşist denir.
Balını çalanları sokmayan, liberallerin stokladığı baldan, bir ömür boyunca, sadece tadımlık uman arıya da milliyetçi-mukaddesatçı denir.
Duygu dedektörü
Bütün insanlar sevimli ve sevimsiz özelliklerini birlikte taşırlar. Bu özellikler zamana, koşula ve olaya göre açığa çıkar ve koşullar ortadan kalktığında eski potansiyeline dönebilirler.
not:”sevgi dedektörü” deyimini 2006′da bir forumda ilk ben yazdım. “duygu dedektörü” olarak googlede taklitleri daha sonraki tarih kayıtlarında görülmüştür. Belgesi vardır.
İki mim bir özür
Demkâr müzik Gurubu
|
25 Ekim 2010
|
|
Halk müziği, özgün müzik
|
Madem ki Ben Bir İnsanım
Sedef’in kahkahası da müziğin güzelliğine dahil
Amatörlüğün heyecanı, profesyonelliğin ticari kaygısından üstündür ve kendim çalar kendim dinlerim bir de sevenlerim özdeyişlerim, kişisel amatörlüğün ilk basamağını betimlerken, kamu önüne çıkıp yeteneğini ilgiye sunmak sıradışılığın ilk adımıdır. Yeteneğin yanına zaman ve enerjiyi de koyduğunuzda, sizi tutana aşk olsun, yanında bir duble de şarap olsun.
Böyle ikrarınan böyle yolunan
(bu parçanın, iyi bir stüdyo ve iyi bir ses düzeniyle yeniden yapıldığını hayal ediyorum da…)
bulmak gerekirdi diye düşündüm.
O.Gencebay aşk için zehir içebiliyorsa, (bir teselli ver ‘de) biz dost meclisinde şarabı su niyetine neden içmeyelim. Hem biz, sarhoş olmak için değil, mayhoş olmak için içeriz.
Emre Sevim: Bağlama, Vokal
Fuat Eraslan: Vurmalılar
Ozan Özen: Klasik Gitar, Vokal
Sedef Süner: Vokal
mezar sapıkları
Can Yücel’in mezarına saldırı
öyle bir kabız olmuşum ki boğazıma kadar bok içindeyim…!”/
Can Yücel
Aklın kelepçesi
![]() |
| resim buradan |
sağ ayağının parmak uçlarında yükselebildiği kadar gerildi; omzundan sarkan kıvırcık saçlarını sol elinin iki parmağıyla orta yerinden makaslayarak, helezonik bir figür ile fırlattı; iki saniyelik zamanda üçyüz altmış derecelik savrulmayla, bir balerin kıvraklığında aynı noktada bitiverdi. Akordeon kıvrımlarına benzeyen eteğinin kanatları da saçlarına paralel, paraşütün piste inişini andırıyordu.
Gün-demsizlik
Yaz-mıyorum ve gündemsizim.
Günebakan gibi sessiz ve öfkesizim.
Taç yapraklarım bulanıklığa inat ışık toplarken,
dilim değil,
tanelerim vitamin mermisi kadar sivri.
“Gündemsiz kal, Gün-eş-siz kalma” yazdım yükselen manşetime.
Yüzüm güneşe doğru, sırtım denize.
Ulusal gündemde ne var, kaçıyorum.
Gündem operatörleri ne halt karıştırıyor, bilmiyorum.
Dağlarda kaç türk-kürt köylüsü ölmüş, öldürülmüş, aldırmıyorum.
Ortadoğu halkının giden ağası, gelen paşası kim sormuyorum.
Kaç kitap toplatıldı, kaç tecavüz pürtletildi,
Kaç yüzbinmilyon kişi yeniden,
12 bin dolar gelire teğet geçemeyeceği hayata doğdu,
düşünmüyorum; kahrolmuyorum!
Mevsim yaz ve ben gündemsizim.
“Düşünmeyi bırakıp yaşamaya bakacak kadar
liberal romantikim o kadar”!
….
Desem de inanmayın.
ben(deniz) gündemsiz “dem”lensem de
Descartes hayranlığımı nadasa göndersem de.
Güneş yanığı başka, kader yanığı bambaşka!
Sormalı onu yazın ormanlara ve bir de aşka.
Yanığı regüle eden hedonist bronzluğa karşı
“kara kader” renkten sayılır mı ki!
Ehven-i şer-iat Demokrasisi
baba
şirin bir amatörlük öyküsü
politikada bilgi ve nabız yönetimi
materyalist idealimin şiiri
Aziz Nesinlikler
Bu insanların özeli, mahremi olan aile bireyleri tarafından ortaya atılmışsa o başka. Ancak, çeteler, örgütler ve emniyet insanların yatak odalarına kadar kameraları sokuyorsa orada durup düşünmek gerekir.”/Altan Tan-Bağımsız aday
Formel mantık:
Adalet ve kalkınmanın gereği düşünüldü, yüzde 5 de buradan oy gelse, karın kötüsü olmaz.
Anafikir:
Cinselliği tabu görenlerin röntgencilik güdüleri çılgınlaşır ve “pazar değeri” yükselir! Politik rekabet liberal savaşa dönüşmüşse, aşkta ve savaşta her yol mubah sayılır! Olayın sonunda para ve makam varsa, ahlak da ertelenebilir!
Sentez:İşsizliği son sıraya alan parti de birinciymiş.
Yorum:Kurtlu eriğin aşureye kattığı tat afiyet olmaz.
-Eveeettttt/Türk Halkı
Türk aklı:hafızada yer eden “7’den 5’e” düşüşün süreci değil, “5’te 5”in fotoğrafıdır.
Diyalektik:Yeğenimin annesinin eğitimine, “kızların okutulması günah” fetvası ile engel olan zihniyetin ta kendisi!
Sansür kokusu
![]() |
| antisansür |
Bizler ne hayal aleminde yaşıyoruz, ne de insanları olduklarından daha iyi hayal ediyoruz, onları oldukları gibi görüyoruz. Bu nedenle insanların en iyisinin bile otoritenin uygulamalarıyla özde kötü kılındığını ileri sürüyoruz. İnsanın insanı yönetmesinden bu nedenle nefret ediyoruz. demiş Pyotr Alexeyevich Kropotkin /Sevgili siyasalbilimci Ayşegül yazmış.
Sansür, ahlakı tıraş etmeye kalkışırken, özgürlüğün derisini yüzen resmi bir eylemdir.
Sansürün soğuk yüzü ürkütür de ondan izocamlı kılıflarla işleme konulur.
Biber gazı ve jopun erişemediği iletişim kanallarının “erişim”lerine erişilerek Ortadoğu rüzgarının kum fırtınasına karşı koymayı düşünüyor olabilirler.. ama kulağımıza “ahlak kurtarma ayarı” olarak gelmesi matris şifrelemesini akla getiriyor.
Pazarlama taktiğinin şifresi de kopya ihtimalini güçlendiriyor. Osmanlı torunları olduğumuza göre, genetik kalıtım kaçınılmaz olmalı. Matbaayı 200 yıl ülkeye sokmamanın gen intikali… Basılmamış kitapları toplatacağına matbaayı yasaklamak daha kestirmeydi ama, kör olası internet icat oldu mertlik bozuldu. Ne kötü rastlantı!
Sansürlerin karakteri gizlilik ve sinsilikle eşdeğerdir her zaman. Korumacı gösterilir, altından muhalifsavarlık çıkar.
Bekarlık günlerimizde, birkaç arkadaş ile erotik bir film oynatan sinemaya gitmiştik. Sık tartıştığımız, bize ahlak dersi veren, milliyetçi-mukaddesatçı bir arkadaşımızı o sinema salonunda görünce ve o da bizi görünce, deplasmanda seyircisiz oynayan bir futbol takımı psikozuna kapılıverdi. “Hayrola bu filmde ne işin var senin” diyerek bir gol atma hamlesinde bulundum. Arkadaşımın mahcubiyeti yüzünün renginden okunuyordu. Cevabı da bir o kadar kırmızıydı:
-“Hani siz materyalistlerin savunduğunuz bir teziniz var ya,
e-e-ee?
-Görmediğinize inanmazsınız ya, bu teze dayanarak, erotik filmlerin ahlaksızlığını yerinde eleştirmek için bakıyorum” diyerek, espriye kontratak yapmıştı.
Ahlak bozan web sitelerini tespit edenlerin ahlakı nolacak? Onlara iş başındayken radyasyon elbisesi mi giydiriliyor?
Toplum aile, kadın ve hatta çocukların güvenliği elbette çok önemli. Dert bu ise gerçekten, daha akılcı birçok yolu olmalı. Öncelikle “internette güvenlik” konusu tartışmaya açılmalı. Yanında bir adet de organ mafyasının sempatik yüzünden söz edilmeli. Hatta biraz da 9 yaşındaki kız çocuklara nikahı mübah görme inancından….
Belediyeler ve milli eğitim müdürlükleri, her hafta sonlarında öğrenci velilerine bu konuda konferans düzenleyebilir.
Milli eğitim Bakanlığı, dergi-broşür hazırlayarak, öğrencilere dağıtır ve bu bilgilerin aileler tarafından öğrenilmesi sağlanabilir. Televizyon kanalları yarım saat bu konuya ayrılabilir.
Dumansız hava sahası reklamından daha öte, bilgisayarda internet kullanımı ve çocukları izlemenin teknik yöntemleri öğretilebilir……..
İnsanı en iyi kanun değil, bilgi-bilinç ve olanaklar korur.
![]() |
| sansar |
Sansar ile sansür sözcük harfleri bakımından olduğu gibi, karakteristik olarak da birbiriyle alabildiğine bütünleşen özelliğe sahip. Sansarlar da sansürler gibi gündüzleri uyuyup geceleri avlanırlar.
Sansarlar özellikle insanların uyudukları saatlerde, gizlice tavuk kümesine dalarlar. Çünkü tavuk, yumurta, kuş sansarların, temel besinleridir. Tavuk-yumurta Burhan Kuzu’ya atılan yumurtaları akla getirir. Öğrenciler nerden bulurlar bu kadar yumurtayı:)
Sansarlar, beslenebilmek için yumurtanın kaynağını kurutmak gibi bir kemirgenliğe sahip ise, sansürcülere atılacak yumurtaların da sansarlarca sansürlenmesi tam isabet.
Sansarların çiftleşme dönemleri Haziran- Ağustos ayları arasında olup, internet sansürünün de 22 Ağustosta yürürlüğe girecek olması Ömer Çelakıllı’ca rastlantılardan biridir. Sansarlar, Mart- nisan arasında 2 ile 4 (2+4=6) yavru yaparlar. 5651 nolu kanunun /6. ispiyon maddesi buna işaret eder.
Ayrıca Sansar’ın pis koktuğu söylenir. Terleyip de uzun süre yıkanmayanlar için “sansar gibi kokuyorsun” denir halk arasında. Sansürün de hangi noktada kokacağını, hangi konuların ahlaksızlık kabul edileceğini kimse önceden kestiremez. Bu yüzden “ya hep ya hiç” metoduyla teslim olmak, internet kullanımından ve vitrinlerdeki kitaplardan uzak durmak en garantili yol olmalı!
Sen öyle San-sür-sen de gitmez bir adım ileri.
can bahardan gelir
![]() |
| can bahardan gelir |
Bu yıl bahara geçiş biraz sancılı oldu.
Oysa vahşi özgünlüğümüz, tavan-duvar baskısına çok fazla prim vermiyor. Ve oysa primler verimliliğin en dinamik kışkırtıcısı.
>Çingene Hayriye gelmiş
>
Kendilerini şikayet edenlerle ve polislerle kavgasını duyduğumda saygım katlanarak büyüdü Hayriyelere.
Hüsnü Şenlendirici (d. 12 Temmuz 1976, Bergama-İzmir) Roman asıllı Türk klarnet virtüözü ve müzisyen. Müzikal geleneğe sahip bir ailenin çocuğudur. Dedeleri Hüsnü Şenlendirici (klarnet, trompet) ve Fahrettin Köfeci (klarnet), ve babası Ergün Şenlendirici (trompet) gibi müzikal bir geleneğe sahip bir ailenin üyesi olan Şenlendirici de 5 yaşında klarnet çalmaya başlar. Özellikle 12 yaşına kadar Ege ve Anadolu‘nun çeşitli kültürleriyle müzikal yolculuğa çıkar. 1988′de İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı Çalgı Eğitim Bölümüne girer, 4 yıl sonra okuldan ayrılır./Wikipedi
>Liberalizmde atış ve satış serbest
>
Soluduğumuz havadaki oksijenin özelleştirilmesine ne kaldı ki şuracıkta!
Recep, mizah kültürümüzde hep “atan” olarak bilinir. Atmaktaki öznenin “palavra” olduğu da bilinir. “Recep, din ve palavra” sözcüklerinden türetilen “atma recep din kardeşiyiz” deyiminin kökeni tarihte hangi recep için söylendiyse, sanki başbakanımıza da pek yakıştı.
Recep Bey milli görüşçüyken, O’nun (karizmatik ve istikrarlı) radikal-protest bir yanı vardı. Burada yazdığım gibi protest tavır cesaretini daha çok kendi özündeki haklılıktan alır. Ya da ben öyle düşünüyorum. Ancak, Başbakanımız bir, bilemedin birkaç gecede milli görüş militanlığından liberal ideolojinin yürütme makamına sıçrayınca, “Recep”liğinin tüm hünerleri coşmaya başladı. Atmalar karizmayı çiziyor da, haberi olmayanlar olanlardan daha fazla.
Grafik ile düşünelim:
Çalışması şöyle: Ptt telefon hattından gelen kablo ayırıcının girişine bağlanır, iki çıkıştan birisi telefon makinesine, diğeri internet modemine girer. Ayırıcının görevi, ses ile ses+ görüntüyü ayırarak, paraziti önlemektir.
Tezimiz şudur: Recep T. Bey ile Türk halkı arasına bir Siplitter konulduğunu düşünelim; söz ve tavırları toplumun hangi kesiminin nasıl algıladığını görelim.
Başbakandan gelen sinyali ses olarak algılayan kesim, büyük oranda muhafazakarlardır (telefon makinesi gibi). Telefonun sesini, salt melodi biçiminde algılayan “cemaat ruhlu” muhafazakarlar için anlamdan çok yankı önemsenir.
“Ses+görüntü”yü birlikte algılayanlar ise, kemalist ve sosyalist devrimciler (Modem gibi).
Modem ses ve görüntüyü bilgisayara aktararak, bilgi haline getirdiğinde, sözlerin ve vaadlerin (görüntünün) anlam kalitesi (gerçeğe mesafesi) ölçülmüş olunuyor (diyalektik ya da dijital algı).
Birkaç örnek ile tezimizi olgunlaştıralım.
Toy gençliğimde, Milli görüş davasında emeği olanlardan biri olarak biliyorum ki “demokrasi şeriata giden yolda bir araç” olacaktı. Bu durumu, düşmanın silahıyla silahlanmak” hadisiyle izah ederdi o zamanki “büyüklerimiz” Bunu ben ve bütün milli görüşçü camia böyle bilir. Aşkta ve savaşta her yol mübah ise, alın size bir değiştirme mübahı. Recep T. Bey F taktiğiyle, “…şeriata giden yolda” kısmını “atmış”. Atış-1
Ünlü van minıtı arap ve türk cemaat tayfası, telefon melodisi gibi algıladı, İsrail ile sürdürülen gizli ilişkilerin (askeri bölümde) içeriğini merak bile etmediler.
Devrimci kesim ise van minıtı Modem gibi algıladı. 19 insanın öldürülmesiyle sonuçlanmasını ya da etik bir diplomasi dili olmadığını düşündü. Öfkeyle yatan zararla kalkar” özdeyişini burada da çöpe “atmıştır” Atış-2
Türkiye’ye Fransız kalan adama seçim öncesi bir salvo daha atmak istedi, taraftarları yine transa geldi. Ama adam Türk kökenli çıktı, o da boşa “atılan” bir adım oldu. Atış-3
YGS şifresi savunmasından tatmin edenler tatmin olmadığını sonradan itiraf edince, başka ülkelerde Bakan düşüren olayların, bizde bitini dahi üzerinden “atamadığını” görüyoruz. Atış.4
Cemaat tayfası ekonomik büyüklükte dünya bilmem kaçıncısı olduğumuzun sadece tıngırtısını duyarken, devrimci tayfa fiyaskoların ayrıntılarına kafayı takar. Görülür ki, gerçekler ayrıntıda gizli. Önemli olanın büyüklüğü değil, fonksiyonu olduğunu bir kenara “atmış” olduğu görülüyor. Atış-5 (Bu konu ayrı başlıkta incelenebilir).
R. T. Erdoğan Milli görüş İl başkanı iken,“önce maneviyat” sloganıyla yola çıkmışlardı.
Politika yaşamlarında edindikleri servet miktarının, hiçbir ekonomi prof.un “beceremeyeceği” miktarda olduğu söyleniyor. “önce maneviyat” diye manşet “atıyorlardı” -Atış-6
Kısacası, liberalizmde satış kadar, “atışlar” da serbest.
Seçim öncesinde tamamen yoksulcu görünen Politikacıların karakterine yansıyan kültür kökeni kolay formatlanamaz.
>türbandan kurban olunca
>Başın içi gibi dışı da örtülüydü bu dünyaya. Örtü gizleyen demekti, örtünen de gizlenen…
Örtünün üç tür ağırlığı vardı durduğu yerde;
-cinsiyete her an bir bakış saldırısı korkusu,
-saç tellerinin en dipten kırılarak, yönünün değiştirilmesinin ağrısı;
-hücrelerinin D vitaminine kapatılması.
Bu ağırlıklar altında terlemek kaçınılmazdı. Bir rüzgar esti o gece; teri soğutmak mı, örtüyü savurmak mıydı niyeti? Yoksa rüzgar “laikçi” miydi? Kim bilir…!
oooyy anam oy! (12Haziran için)
>çatlamış ar damarın ideolojik rengi
>“Akacak kan damarda durmaz” derler, öyleyse ”ar damarı çatlamış”ların kanı neden tükenmiyor?
“Harici kan ile besleniyorlar da ondan”….
Ar damardan kaçan kan ahlak ve etik değerleri de birlikte götürürken, yerine başka emeklerin kan ve ürünlerini devşirirler. Maddi olarak daha da güçlenirler ama, maneviyatları batar. Maneviyatları battığından “maneviyat ticaretini” politik amaçlarına harç yaparlar. Harç, birkaç hamle sonra “haraç”a dönüşür de, enayi tayfası hiç farkında olamaz.
Liberal karmaşada oyunun asıl kuralı budur.
Biraz, tıp kapsamında ahkam keseceğim izninizle.
Kan debisinin dengeli olma durumu, insan psikoloji ve fizyolojisinin sağlıklı olduğunun göstergesi sayılır.
Kalbin çakraya (belki de üst beyine) ilettiği kan, nöronlarda kimyasal madde salgılanmasına neden olacağından, oradaki pozitif enerji, duyguları biçimlendirir ve aklımızı tetiklediğinde, kendi davranışımızı (özellikle haksız tutumumuzu) sorgulamaya başlarız. Böyle bir durumun tek sözcükle ifadesi “utanç” olarak bilinir; bir çeşit vijdan muhasebesi, yani “soğuk terleme” hali.
ar damarı çatlamak; “utanç duyulacak şeyleri hiç sıkılmadan yapar olmak” diye tanımlamışlar. Kan basıncının yetersiz olduğu (hissizlik) durumunda kişi, -evrensel etik ölçülere göre- işlediği suçtan dolayı ya farkındasızlık-uyuşukluk yaşar, ya da (suç işlemede fazla tekrar yaşanmışsa) bağışıklık sistemini güçlendirir ve tepki gördüğü ve göreceğini umduğu anlarda “hiç bir şey olmamış gibi” davranmayı bir tiyatro oyuncusu ustalığında sergileyebilir. Kişi arsızlıkta profesyonelleştikçe, “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” deyimi tam da böyleleri için “huy markası” haline gelir….
Ar damarı çatlatmayı göze aldıran tutum, ego çılgınlığı yani, kısa yoldan çok kazanma ve boyundan büyük mevkiye sıçrama tutkusundan başka ne olabilir?
Ahlak konusunda çok iddialı ve bir o kadar da egemen olan, aynı zamanda toplum çıkarını kontrol eden fikir, inanç ya da siyasi organizatörler vardır. Onların pratiklerini “ar damarı” kapsamında sorgulayabilmek biraz “protest huy” ister. Protestçilik riskli bir misyondur. Tüm cesaretlerini özenle korudukları ar damarlarından alırlar. “Protest huy” ile “yavuz hırsız” tavrı şekil olarak benzeşebilir ama içeriğinde etik fark vardır ki, birbirinin cepheden rakibi, hatta düşmanıdırlar. Bir yürekte her ikisinin birden barınması imkansızdır. Protest huy derinden gelir ve kullandığı enerji tüm hücreleri titretirken; “yavuz hırsız sesi” çürük tenekenin yankısını andırdığından birkaç hamlede omurgasız bir tepkime olduğu anlaşılır. “Yavuz hırsız” deşifre edildiği halde gürültüsüne devam ediyorsa, o “arsızlık patenti” hakkını kazanmış olur.
Köle ruhluluğu kanıksayanlar ve mürit karakterliler genellikle ar damar testi konusunda yeteneksiz, ya da isteksizdirler. Böyle toplumda kullanmayanın demokrasisini ve genel haklarını kullananlar (çok kolay anlaşılacağı gibi), arsız takımıdır. Başkasının ortada kalmış demokrasisini kullanmanın ideolojik adı, liberal demokrasidir. Liberal girişimciler, böyle bulanık havayı öyle severler ki, fırsat-ganimet kapsamında, “serbest piyasa” kuralının tüm verilerini “ar damar” kompleksiyle yatırıma dönüştürürler. Böyle tablolarda çoğunluğun oy ve emekleri, arsızların çıkarına yönlendirilmesi kaçınılmazdır. Hep “huzur ve barış” isterler, ahlaktan çokça söz ederler….
Lügatte “ahmak, enayi” diye bilinen kitlelerin üzerine kurulan bir parti, kooperatif, dernek gibi örgütlerin (çoğunun), çatlamış ar damara tutunmadan çoğunluğun desteğini sürekli alması, “eşyanın tabiatına aykırı”dır.
Çıkar çelişkileri süreklilik arzedipte tavan yaptığı bir yerde, katıksız itaat başka türlü nasıl izah edilebilir?
Ar damarı çatlayanın ter damarı çatlamaz.
Bu yüzden nah utanırlar,
tükürükleri yağmur sanırlar.
z.örer
Bir sonraki yazı konusu “ar damarı süzgeciyle, kadın hakları”.
>Blogger yasağında suç ve ceza kavramı
>Eskiden sendikalar kapitalist rejimin güvenliği bahanesiyle, egemenlerin korkulu rüyasıydı; onu “liberal operasyon” ile hallettiler. Günümüzde sosyal medya sendikaların yerini almış gibi görülüyor. Ve onun da icabına bakıyorlar.
YouTobe yasağı, telefon ve msn dinlemeler, kitap yasağı, Blogger yasağı…vs.
İşin tuhaf yanı, işlemediğim bir suç için yasaklı olmak! Komşu elektirik faturasının borcunu ödemiyor diye mahallenin elektriğini kesmek gibi…
Örnek, Bu Siteye erişim yazarı tarafından taa 2007 yılında (terkedilerek) engellenmişti. Belki şifresi bile kayıp… Kapalı siteye bir yasak da mahkemeden gelince, bana göre çifte sabıklı site ünvanını aldı ve biraz da mizahlık durum oluştu..
Ölüye kurşun sıkmak denir buna.
Evet, Blogger bizim mülkiyetimizde olan birşey değil. Bu yüzden bir hak iddiasında bulunamayız. Çünkü direk bir bedel ödemiyoruz. Ancak, Bu bloggeri kullanırken, bize bu hizmeti sunan kurum ile (ücet edemiyor olsak da) bir sözleşme imzalamışız. Bunu bize sunmuş olanların bu işten aldıkları maddi bedel, bizim sayemizde dolaylı olarak gerçekleşiyordur.
Burda insanın gururna dokunan şey, “yasakçılık zihniyeti” ve işlenmeyen suçtan dolayı ceza almayı kanıksatmaktır.
Blogger yasağı Cumhurbaşkanı Gül’ün de gündeminde. Bu konuda çok sayıda mesaj aldığını söyleyen Gül, sorunun çözümü için gereken girişimlerde bulunacağını duyurdu.
“Mısırlı gençler, sosyal medyanın gücünü o kadar etkin kullanmışlar ki eski yöneticilerin tedbir almasına bile fırsat kalmamış
-Bu olayla bir kez daha şu kanaatim pekişti: İletişim teknolojilerinin eriştiği bu güç karşısında hiçbir kapalı rejimin uzun vadede ayakta kalması mümkün değil”
demiş Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül
Cumhurbaşkanı, “Korkunun ecele faydası yok” demek istiyor olabilir mi?
Ya da AKP rejiminin yasaklarını…? Kafam karıştı biraz!
İcraat değil ama cesaret kapsamında da olsa doğruları söyleyebilmek, takdire değer.
Rejim açısından işin asıl püf noktası, yasakların uygulamada kalması ve prova edilmiş olmasıdır. Cumhurbaşkanı’nın karşı olması kariyer tamiratından öte gitmiyor. Yoksa böyle karmaşaları önleyecek yasa beş dakikada çıkardı….






















