Alanya’da 1 MAYIS

                                                                         1MAYIS MARŞI ALANYA ÇELLO BAR MÜZİSYENLERİ

Alanya’da 1 Mayıs emekçi Bayramı 2013 öncesi yıllara göre  oldukça renkli kutlandı.
Bütün ülkemizde olduğu gibi, burada da “Kürt hareketi  barış süreci” sol ve emek kavramının gündemi  üzerinde moral ve itici güç oluşturduğunu  düşündüm.
Bu günlerde yaklaşık 200 bin kişi barındıran İlçede, 1 Mayıs emekçi bayramına katılım istenen düzeyde değildi elbette. Bu nüfusun yarısının yüzer-gezer nüfus olduğunu düşündüğümüzde ve asıl nedene,  Alanya yerli halkı üzerindeki cemaat ruhu (daha çok süleymancı) umarsızlığı eklendiğinde durum kolay anlaşılır.
 Alanya’nın egemen halkı  ya işveren konumunda ya da kiraya ev ve dükkan veren, asgari ücrette insan çalıştıran, çoğunun asgari ücreti bile parçalara bölerek kanırta kanırta ödeyen durumda olması, emek değerinin sadakaya dönük imajının  düşünsel damarını boğmaktadır.
Turizmin renkli dünyasında köle olmayı içine sindiren orta ve doğu anadolulu abazanlar bu çarkı beslerken, esnaf ve otelcilerin bu ganimeti fırsat bilmeleri anlaşılır! Anlaşılmasına da, etik, ahlak ve ticaretin ideolojik farkı burada ortaya çıkar.
Alanya’nın resmi kurumlarında (tedaş, belediye.. gibi) çalışan taşeron işçilerinin çoğu asgari ücretten fazla zırnık alamazken, en kralı bin üçyüz tl ücret alır, bunun yanında işe bağlı yol, yemek gibi ücretler bu miktarın içindedir.
Resmi bir kurum müdürünün, taşeron işçileri toplayıp uyarı yaparken, “sizin birinizi işten attığımda yerinize 50 kişi müracat eder, ona göre ayağınızı denk alın” diye tehdit etmesi feodal yapının ileri demokrasi ayağını göstermektedir. Bu işçilerin “sarı” bile olsa, Antalya bölgesinde bulunan Tesİş sendikasına  üye olmalarını önlemek için yapılan baskıları ve bundan önce çalışmak için seçilen karakterlerin kolay güdülebilir, hakkını arama bilinci olmayanlardan seçilmesi çok sıradan, kanıksanmış  bir durumdur.
Bu durumda Alanya’da 1 Mayıs emekçi bayramını kutlamak, yüksek risk almaktır ki, bu zinciri kırabilmek için en azından sol kökenli bir hükümete öncelikle ihtiyaç vardır. Sol kökenli hükümet için ise bilinçlenmiş bir emekçi çoğunluk şart. Yumurta tavuk döngüsü yine karşımızda.
Buradan çıkarılacak sonuç, sloganlardan çok, bilgi geliştirmeye ve yaymaya yönelik çalışma, sosyalistlerin asıl görevi  olmalıdır.
Günlük tayin edilmiş gündeme takılmak yerine, sosyalizmin insanlığa neler vaad ettiğini, nasıl bir insan özelliği yaratacağını anlamalı ve anlatmalı. Özellikle emek-değer ve paylaşma kavramı detaylarıyla radikal dozda anlatılmalı.
 İt ürümeli, kervan yürümelidir.

Alanya’dan resimlerle doğa aşkıM

1 Mayıs gündeminde, 
 İlkay Akkaya’dan “Gitme”
 ve 
Grup Merdiven’den Serhan Kelleözü’n bestesi “Akdeniz Akşamları”
 şarkılarını, 
 Alanya’nın çeşitli cephelerinden çektiğim resimlerle bütünleştirip,
 doğa aşkımı, 
 DOĞAL AŞKIMA
 gönderiyorum.

 Hepsi, doğa ve  doğal serbestlik içinde, bir çırpıda elimden dilimden fırladı-kaçtı.
 Evet, ses vasat, ürün vasat ama, bir başka açıdan bakılamaz mı:)

bir apaçi masalı’nın kökeni

Okuyan Us yayınları-2011/ Angutyus 
Bir Apaçi Masalı 

Bu masalda, 1980 sonrası nesillere biçim veren ideolojinin ürünü olmaya direnen bir kahraman vardır. Daha edilgen, daha boşvermiş, daha güdülgen, daha sorumsuz, daha kaygısız… bir karaktere başkaldırının öyküsü….
Bu başkaldırıda, mevcut düzenin kurgulu gidişatına zıt politik tavırla değil, kendi doğal refleksini ortaya koyarak direnmeye çalışan bir masal kahramanı. Yazar, her başkaldırıda yalnızca uçabilmekte değil, zaman zaman başının “liberal tavana” çarpılışı, o rest çektiği biçilmiş kadere yenikliğin yarasını da taşır. Öyle bir taşıma ki, (liberal) “tanrının(!) bana verdiği lanetle yaşamayı öğrendim. Ben bu lanetten bile keyif aldım.” demesinden belli.

Apaçiler savaşmayı değil, yalnızca sevişmeyi öğrenmiş olacaklar ki, yem olmaktan kurtulamadılar. Oysa öğrendikleri öğrenmediklerine bin çekerdi.
“Apaçi” kavramı, Beyaz Avrupalıların Kızılderililerin vatanını işgal ederek, onları tamtamcı kültüre indirgeyen, “arabesk sevdaya” saplayan insan profilidir.

AB’nin büyük şirketlerinin uzanabildiği bütün ülke insanını da aynı kalıba sokan, farkındasızlığa ve serseriliğe gömme politikasının ürünü.

Yeni Dünya Düzeni, yeni insan profilini önceler. ABD ulusal kalkınma ajansı (USAİD)nın geliştirdiği proje olarak bilinir. Özelleştirme kimin çıkarına kitabının yazarı Brendan Martin, neo-liberalist dalgayı ciğerlerine kadar röntgenlemiş, bütün dünya yoksullarını, ulus farkı gözetmeden, sıcağı sıcağına uyarmıştı!

Batı sermaye sınıfı, Sovyet Sosyalizmi’nin içeriden ve dışarıdan çökmesine büyük katkılar sağlamış, sonra küçük devletler üzerine kurduğu oyunlarını hayata geçirmeye başlamıştı.

12 Eylül 1980 askeri darbesine zemin hazırlama kaosu, “özgür birey ve onurlu toplum” mücadelesi veren sosyalist gençliği linç etmekle başlamıştı. Halkın dikkatleri ve itaat zincirlerine, birden fazla kilit vurulmuştu. Kaygısız halkı ikna etmek için ortaya sürülen propaganda araçları, özel ve renkli televizyonlar ve tv.lerin başına (USAİD) ulusal kalkınma ajansının besleme kalemşörlerini yerleştirerek, liberal operasyon bütün hışmıyla başlatılmıştı.

Belli ki amaçları, genç nesillerin beyinlerini iğdiş ederek, daha kolay sömürmek, maliyeti düşük, sıcak savaşsız yöntemle bütün mevzileri ele geçirmek, ulus aşırı şirketlerine yeni alanlar yaratmaktı.

(Tahkim Yasası, yabancı sermayenin kritik konularda devleti devre dışı bırakan imtiyazlarından biridir)

Bu senaryoya yerli egemenler de “allah!” diyerek sarıldılar. Ordu, güvenlik güçleri, istihbarat ve kestirmeden “yüce makam” arayan sağ politikacılar da bu gidişi körükleyerek, alevin yükselmesini “sağ”ladılar.

Köylerden koparılıp, büyük şehirlerin gecekondu semtlerinde istiflenmiş iş gücü, merkezdeki burjuva sınıfını koruyan polisgücü, askergücü…. bu potansiyelin derinlerine yerleştirilen (örtülü ödenek sermaye gücüyle) cemaat ruhu, görünen yüzüne arabesk tınılar üflenerek kaderlerinin mumyalanması boşuna değildi.

Tarım ve hayvancılığın bitirilmesiyle, ekonomiden çift yönlü yararlanma fırsatı doğmuştu. Bunlardan birisi ithal ticaretten köşe dönme planı, diğeri de sanayileşme adı altında, ucuz nesli iş merkezlerine yakınlaştırmaktı.

Herşey güzel olacaktı.

“Kadınların karnından sıpayı sırtından sopayı eksik etmemek politikası, nesli hem korkak, hem kalabalık yapan stratejilerden diğeriydi. “En az 3-5 çocuk” arasından kaç apaçi çıkardı kim bilir?

Aradan 33 yıl geçti. Yaşam kalitesini en iyi fark edenler, 40 yaş üzeri ve zamanı ıskalamadan, izleyen insanlardır. Toplumun aydın ve bilinçli kesimi doğası gereği bu gidişin asıl tanıklarıdır. Günümüzün ve geçmişin egemenleri ve egemen temsilcilerin, aydın (öğrenci, bilim insanı, sendikacı, sanatçı ve yazarlar) la neden hep savaş halinde olduğunu anlamak zor olmasa gerek.

Adını “gelişmiş, az gelişmiş, gelişmekte olan” koydukları 80 civarı ülkede bulunmuş, özgürlük macerasında yaşadıkları ilkellikte hiç birinin diğerinden farklı olmadıklarını anlatıyor bu masalın kahramanı.

Başkalarının sunduğu kadere meydan okuyan, metal ya da rock tepki biçimine paralel, argo ve küfürler öyle onikiden ve anlamı bütünleyen kıvam da ki, bir gitarın en hassas akordunu andırmakta. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana bu küfürler elbette az.

(liberal ideoloji ürünü olan) İnsanların bana dayattığı doğrular, kurallar, beni ve içimdeki köpeği pek ilgilendirmedi. Kendi kurallarımla, kendi doğrularımla yaşadım. kadere hiçbir zaman inanmadım. Kader denilen dayatmanın sadece insanların kendilerini sorgulamaması, ellerindekilerle yetinmelerini sağlamak için uydurulmuş bir kurmaca olduğuna inandım.

Toprak ile kendine yeten köylüleri büyük kentlerin gece kondu harabesine tıkayarak, işsizleri oy deposu olarak kullandıkları, onları çeşitli enstrümanlarla oyaladıkları, gerektiğinde çalışan azınlığa rekabet edecek, ucuz iş gücü potansiyeli, aynı zamanda varlıklarını “düşmana” karşı koruyacak mehmetçik stoku olarak gördükleri, büyük bir depodur gecekondu bölgeleri.

Apaçi masalı buradan başlar, kim bilir nereye konar? Angut-yus kuşu iyi uçar ama, zor konarmış.
7. seri sonunda anlayacağız.

BİR APAÇİ MASALI 1

Bu Kitap, bir yığın uğraş arasına sıkıştırmama rağmen, bir oturuşta okuyarak, sayfalar arasında kaybolduğum tek kitap. 
Hakkında çok şeyler yazıldı. Kısa zamanda 5. baskısı oldu. 2. kitap kimbilir kaçıncı baskıda?
 Bu serinin 7. kitapla tamamlanacağı planlanmış. 3.sü baskıya hazırmış.
Kurgusu değil, saf gerçeği olan bir yaşam öyküsü. 
Öfkesi, isyanı, hüznü, gururu, felsefesi, mizahı, edebiyatı, arabesk’i, pop’u, doğruları, yanlışları, sevinci, vicdanı, vicdansızlığı, dersi, sömürülmüşlüğü, sömürsü ve daha fazla sömürme arzusu…. özetle hayata dair iyi örnek ve aynı zamanda kötü örnekleri  işaret eden fişekleriyle dolu bir yazı kütüklüğü. 
“Masallar gibi hayatı olmalı insanın, ben masallar(daki) gibi yaşadım bu hayatı” diyen de kendisi.
Ve bunlardan çok daha fazlasını….
Bu kitap o kadar çok ip ucu bıraktı ki belleğimde? İkinci kitabı okumak için (yine) ya yazarımızın numune arşivine dalacağım, ya da hızlıca sipariş vereceğim. 
 Sevgili yazarımız kendisi pek kabul etmiyor görünse de, kitabın konusu düpedüz aklımdaki ideolojiye işaret ediyor.
Kitabı ilk okuduğumda frene basacak zamanım olmadı, not almayı bu yüzden  başaramadım, heyecanıma saydım. Ama ikinci kez eleştirel bakışla okuyacağım. Sosyal Antropolojik kıvamda analize yelteneceğim. 
Şimdilik görsellerle anlamlandırarak bırakıyorum sözü. Pek yakında ayrıntılarda buluşmak için sabırsızlanıyorum. Bu arada Sevgili yazarımızla birkaç konuyu daha tartışarak, aklımdakileri netleştirmeye çalışabilirim.

-Neden “Angutyus”?  Hani “angut” a biraz safça, salakça anlam yüklenir bildiğim kadarıyla. Bu takma adı almanda ne etkili oldu? Oysa yazdıklarında yaşadıklarında öyle angutça bir durum yok, bu çelişki değil mi?
Z. abi, angut kuşu uçmasını bilen ama konmasını pek beceremeyen bir kuş biliyor musun?
-İlk kez duyuyorum, öyleyse cuk oturmuş. Öyle anlaşılıyor ki, sen konmasını bilmeyen değil, konmak istemeyen birisin?
 Haklısın abi.
-Bu masaldan sana ne kaldı F.?
Bu masal bitmedi henüz.  7 kitaba kadar devam edecek.  Gördüğün gibi…  (Word sayfaları)
 -Özetle birşey söyle?
“Şu ana kadar yaşadıklarımdan tek pişmanlığım, daha çok pişman etmediğimdir”
-Öfken, kinin, intikam hırsın mı var birilerine? 
Yoo, asla, hiç öfkelenmem ben. Sadece keyif alırım pişman etmekten. Ben hayatı sömürüyorum. Feleğe madik atıyorum.
-Hiç aşık oldun mu?
Aşk erişememekten doğar, oysa ben hep eriştim. Kısa süreli erişemezliğim oldu elbette. Ama ona aşk demk de doğru olmaz o kül olanların yanında…… 
-Benim bu konudaki tezimi de güçlendiriyorsun:)
Okuyacağım yazdıklarını…
Kızıl Angut
kızıl derili-Apaçi

Angutyus-F.A.


teşekkürler

Yardım (İlgi Desteği) Ricası

Nehir İda‘dan YARDIM RİCASI!

Önceki gün sözünü etmiştim. Akşamında hastanede sonlanan bir atak yaşadım. Şimdi çok daha iyiyim. Birkaç yıldır sürekli araştırıyorum ama ne yazık ki bu kadar yaygın bir hastalığın herhangi bir derneği veya örgütlenmesi yok. Birkaç defa girişimlerim de oldu ama bireysel çabalarla yasalara bir şeyleri dahil etmek mümkün değil. Avrupada FMF hastalarının uygun istihdamı ve kazanılmış birçok dava örneği olmasına rağmen Türkiye de birşeye rastlayamadım. Facebook grupları olduğunu okudum ama girişimlerine tanık olamadım. Bende Fmf kaynaklı olduğu düşünülen epeyce sorun var. Bunların 1 tanesi bile hayat kalitesini düşürebilecek hastalıkken hepsini varın siz düşünün. Şikayetçi değilim. Ama yasal düzenlemelerle en azından haklarımızı kazanabileceğimizi düşünüyorum. Akşam yatarken sabaha vücudunuzun neresinin bir arıza vereceğini düşünerek uyumayı deneyin. Bir gece ellerim yorganı kaldıramıyor, bir sabah ayağımın üzerine basamıyorum. Bendeki gen mutasyonu M694V. atakları en ağır geçen mutasyon ne yazık ki. Ve bunları yaşayarak çalışmak zorunda kalan o kadar çok insan var ki. Bir yanda da işe gitmeden maaş alanlar. İşe gitmeden maaş alalım demiyorum. Ödenmiş primlerimle vergi indirimi, emeklilik gibi haklarım var ve bunlar düzenlenmediği için muaf tutuluyoruz. İzin alıp başvuru dahi yapamıyorum. Çevrenizde fmf hastaları var ise veya fmf hastası yakını iseniz lütfen destek verin.

Daha örgütlü bir çabaya evrilene dek bana destek olmanızı rica ediyorum. İlana değer bulur sayfalarınızda duyurusunu yaparsanız sevinirim. Her bir sayfanın ayrıca ulaşabildiği kişiler olabilir. Meclis Yasa uzmanı bir müşterimiz sayıca çoğunluk oluşturup başvuru yapın demişti. Bu nedenle sayımızın çok olması önemli. Hasta veya yakını olmanız önemli değil. Tanık olmuş da olabilirsiniz. Geçmiş yıllarda yalnızca FMF %30 özürlülük anlamına gelirken şimdi %17’ye düşürülmüş. Askerlikten muaf olanların sayısı da oldukça fazla. Kazanılmış hiçbir dava örneği yok. Daha önceden şurada söz etmiştim hastalığın detaylarından. (tık)


Buraya üye olarak. (tık) Facebook grubu (tam da sayfamı kapatacakken) destek verebilirsiniz.


Otozomal resesif geçiş nedir?
Hastalığın oluşabilmesi için hastanın her iki ebeveyninin de taşıyıcı olması gereklidir. Ülkemizde taşıyıcı sıklığının %20 olduğu bilinmektedir. Bu nedenle akraba evliliği olmasa bile iki ebeveynin de taşıyıcı olma olasılığı çok yüksektir.

FMF’den nasıl şüphe edilir? 
38-40 derece arası yüksek ateş
Tekrarlayan karın ağrısı
Tekrarlayan göğüs ağrısı
Ağrılı ve şiş eklemler
Kabızlığı takip eden ishal
Bacaklarda özellikle diz altlarında kırmızı döküntüler
Nadiren kas ağrıları, kadınlarda üreme organları iltihabı, erkelerde şiş ve hassas testisler ve vaskülit (damar iltihabı) de görülebilir.

FMF’in ciddi komplikasyonları var mıdır?

 Evet. Hastalık tedavi edilmez ya da düzensiz tedavi edilirse oluşabilecek önemli komplikasyonlar vardır.
Amiloidoz FMF’de en sık rastlanan komplikasyondur. Organlarda özellikle böbreklerde ileride nefrotik sendroma yol açabilecek şekilde Amiloid A denilen bir proteinin birikmesine yol açar. Nefrotik sendrom idrarda aşırı protein kaybı ile karakterize olan ve sonunda böbrek yetmezliğine gidebilen bir durumdur. Amiloidoz riski bazı mutasyonlarda çok yüksektir. En sık görülen M694V taşıyan olgularda kronik böbrek yetmezliğine yol açan amiloidoz gelişme riski %50 civarındadır. Bu nedenle amiloidoz riskinin saptanabilmesi için genetik test yapılması ve mutasyona özgü risk bilgisinin hastaya genetik danışma ile verilmesi önerilmektedir.
İnfertilite FMF üreme organlarında inflamasyona yol açarsa görülebilir.
Kronik artrit En sık etkilenen eklemler diz, ayak bileği, kalça ve dirsektir. Çoğu vakada eklem tahribatı olmadan iyileşir.
Hayat Kalitesinde Azalma Çok ağrılı bir durum olabildiği için günlük hayatın akışı etkilenir.

FMF nedir: TIK -daha geniş bilgi-

kışı umuda yazıyorum

Nehirİda (Ebru)’ hatırlattı, teşekkürler
Seri yazmakla, yazmaya  ara vermek arasında üreyen küf ile ancak, cephane biriktirmekle  başa çıkılabilir.
Cephane. Kitap. Okumak.

Ve  tv. haber görüntüleri…

Kışın  sert “gri”mserliği   Akdeniz’in narenciye renklerine işlemese de,  çocukluk yıllarımda, kar yığıntıları yüksekliğinden,  damdan dama  atladığımız rezil günlere daldırdı beni.
Tv. haberleri,  Maslow‘un ihtiyaçlar hiyerarşisine uygun sırlanmak yerine, popülariteyi gazlayarak gündem dayatması, kar görüntülerinin kaygan zemininde taa uzaklara savuruverdi.
Gördüklerim magazinden ibaret, düşündüklerim topraktan betonarmeye savrulan bir yaşam hikayesi. Yolcuların araçları saplanır kar’a,  benim hayallerim.
Doğduğum köy ilk dokuzda kaladursun, beni savuran içimdeki fırtınalar, onuncuyu aradığım günleri getirdi önüme.
Onuncu köy  umut, değişim ve özgürlüğün ekim arazisini barındırdığından sıcak.
 Karzedeliğin kaderzedelik olmadığı sıcaklıkta bir yer. Umut, aşk ve devrim dedikleri….
Genel olarak,  işler  iyi gidiyormuşçasına sarkıtılan sırıtkanlık  karşısındaki protestsizlik  ayıp karşılanır bizim (onuncu) köyde. Gitmesek de gelmesek de onuncu köy bizim… ama gidip gelmek gerek. “Gidip dönmemek, gelip görmemek” olsa da işin ucunda.
Yazı düşünerek yazmalı hiç olmazsa, arayı soğutmadan, yaz sıcaklığı tadında kalmalı….
Yazmak boşalmak ve dolmaktır yeniden.
Köylülerin gecekondulara sıkıştırılıp, oradan kömür mezarlığına tıkmayı “işsizliği önlemek” olarak övenleri tarihin çöplüğünde boğmaktır yazmak. Unutmayı ayıplamak, ortadan kaldırmaktır bir de.

Onbir yaşımda ayrıldığım ve bir daha dön(e)mediğim bizim köye internet gelmiş, uydu-çanak anten gelmiş,  Afyon mermerinden cami minaresi gelmiş.
 Miras zinciriyle küçülen toprakların, oda içi alanı kadar paylaşıldığında, traktör dönmeyen boyutuna çözüm gelmemiş. En az üçten fazla üreyen nesil, en yakın kentlerin betonarmelerinde kapıcılık meslek yarışına girmişler. Amerikan yardımları ekim biçim işlerini askıya aldırmış. Nesil işsiz ve politikacı avcılığına koyulmuş.
Heryöne 500 dakika ile aldığım bu haberlerin ardında kalan sırlardır asıl haberler.
Yazmak istedim bunların hepsini, yazacağım uzunca….

Mahmut Makal’ın Bizim Köy kitabını yeniden keşfetmek geçti içimden.   
Topraktan Betonarmeye Z dönüşümün Mahmut Makal’casından gramer farkını anlamaya çalıştım.  
“Yazmak ufku yağlamaktır”  diye ulu bir söz ettiydim bir yerde. Pişman değilim.
 Bir daha diyorum, yazmak, ufku küften arındırmak, yağlamak ve düşünce akışkanlığını hızlandırmaktır. Yazmak, farkındalığı artırmak, “işverenler neden hiç  iş kazası geçirmezler?”  diye sorabilmektir.  Zonguldak maden işçisinin ölü bedenindeki kömür karasını, kara kader” olarak anlayanlara küfretmektir bir de……

“HAVADAN SUDAN DÜŞÜNMEK”

Havalar soğudu.
Bulutlar Güneş ile aramızda “kara kedi” gibi ikircikli durmakta.  Su ve kar potansiyeli fizik ve kimyamız aracılığı ile ruhumuza (torpilli müdürlerin becerdiği gibi)  mobbing terörü uygulayadursun,  her kışın ilkbahara çıkan yol olduğunu biliyoruz.  Biliyoruz da  refleks ile değil, “bir durup düşünürsek” öyle….
Algımız, gitarın mi teli kadar tiz bu mevsimde. Gazı koz, rakıyı gazoz gibi anlamak her an olasılık kapsamında.  
Winziplenen ruhumuzun üretkenliği daralmakta, motorlar benzin yerine yağ yakmakta. Ağrılar kışkırtılmaya eğimli. Romatizmalar azsa da,   romaNtizma mevsimine çeyrek kaldığını hatırlamakta zorlanacağız.  Bunu biliyoruz da  refleks ile değil, “bir durup düşünürsek” öyle….
Oysa bir gün Mart da gelecek.  Kara kedi  dam üstünde aşka zıplayacak. Pamuk kıvamındaki kara bulutlar, yastık kılıflarına basılacak, kedilerin aşk yatağına eklenecek. Bulutlardan emilen suyu dağlar ovalara, belediyeler Şubat’ın kova burcuna akıtacak, izlenmeme rekoru kıran trt ve spor payı gibi vıttırı vızzıkları da faturaya eklenerek, biz avanak kullara satacak.    
Havalar soğudu.
Su buz olacak. Sonra da tersi… Başka mevsimlerde ter olarak bedenimizi  terk eden  emek suyu, bu mevsimde grip suyu olarak burnumuzdan akacak. Biz yine çalışıp yorulacağız. Torpilci sektör  yine spider solarite oynayarak aybaşı kovalamaya  devam edecek.  Onların Kap-kaç-italist efendileri de, Kar suyunun yağmur fırtınasında savruluşunu,   pencerenin buğulu matlığına  parmak çiziği atarak görecekler.   
“Havadan sudan meseleler”  önemsiz konular  anlamıyla anılmaya devam edecek. Çünkü bu düzen bu gidişle asla değişmeyecek!   Hava ve suyun,  vazgeçilmez, özelleştirilemez  yaşamsal ve sıtratejik gereklerden  olduğunun  farkına varılmayacak; havadan sudan…  biçiminde küçümsenerek, bedavadan emilmeye, atmosfer kirletilmeye, bacalar tütmeye devam edecek.  Çok yakında su gibi hava da özel-leş-tirlecek, Allahın havası ve suyu birkaç vatansevicinin üretim aracı olarak, biz farkındasız kullara  buz kazığı olarak geri dönecek.
 Bunu biliyoruz da  refleks ile değil, “bir durup düşünürsek” öyle….

İYİ Kİ BU DÜŞTESİN



Nehirler yarışır, çağıldar gözlerinde
o nehirler benim nehirlerimdir
aşk
ki azar azar benim yerimdir
üşüyorsam, sokaktaysam, yalnızsam
gözlerin ey yâr benim evimdir
vurulup düştükçe, düştükçe seni sevmekten caymayacağım
gece insin, el ayak çekilsin gelip kapında ağlayacağım!
iyi ki bu sestesin
dünyayı ısıtan nefestesin
bir haydut gibi gezinirim kapında
kalbimde tutuşan ateştesin…
rüzgârlar savrulur, uğuldar gözlerinde
o rüzgârlar benim rüzgârlarımdır
aşk
ki azar azar benim yerimdir
suskunsam, bozgunsam, bulutsuzsam
gözlerin ey yâr benim evimdir
iyi ki bu düştesin
her sabah ışıyan güneştesin
iyi ki yoksuluz bulutlar gibi
soğuyan dünyada sımsıcak fırınlar gibi
vurulup düştükçe, düştükçe sana koşmaktan caymayacağım
gece insin, el ayak çekilsin gelip kapında ağlayacağım!/  YILMAZ ODABAŞI

"Kapitalizme destek Sosyalizme köstek" yanılgısı

Resim üzerine tık-oku

Atatürk Devrimi
Burjuva demokrasilerinin temel ilkelerinden biri de sağ ve sol ideolojinin birbiriyle eşit koşullarda yarışmasına fırsat tanımasıydı. 
Teori böyle olsa da, kapitalistlerin zamanla, devlet aygıtlarını para gücüyle ele geçirmeleri kaçınılmazdı. 
 Sol birliklerin aydın, sanatçı ve sendika güçlerinin çabasıyla mevzilerini geniş kitleler çıkarına geliştirmeyi başardığı ülkeler vardır.
Dünya savaşlarından sonra birim zamanda genel kalkınma hızı ve yaşam kalitesi daha yüksek olan, özgürlük alanının daha geniş olduğu ülkelerdir. Sovyetler’in askeri bürokrasi kurbanı olduğu bir yana, batı burjuva toplumları, bu günlerinin temelini, sosyal demokrasi ve sosyalist otokontrol hamleleriyle kurdukları kesin.  
Kişiliklerin değil emeklerin, sivilliklerin değil askerliklerin farkında olunduğu toplumlarda, katılımcılık yerine güdülücülük hakim olursa,  orada hangi demokrasiden söz edilebilir!
Bizim T.C. tarihimizde tek kanat ile uçurulmaya çalışılan kuş, farklılıklar üzerine grip virüsü saçmaya devam ediyor. Batı ile yaşam kalitesi farkı bir yana, “Kürtlere anadilde konuşma yazma özgürlüğünü bağışlasak mı bağışlamadan savsaklasak mı” gibi aylak-ağalık ruhuyla, uygarlık karşısında tazminat ödemeye devam ediyoruz!
Kurt Steinhaus, Atatürk Devrimi Sosyolojisinde, bu günlerimizin temeli olan konuyu en ince ayrıntılarıyla yazmış. Konu başlığını açıklayan kısa bir özeti ilginize sunuyorum. Bu kitabın, Atatürk ve Kemalizm üzerine yazılmış en ikna edici, bilimsel incelemelerden biri olduğunu düşünmekteyim. Türkçesi M. Akkaş, Sarmal Yayınevi.
 * * *
TCF(Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası)  ve  SCF  (Serbest Cumhuriyet Fırkası) din, politika ve ekonomi alanlarında liberalleşme isteklerinde bulunurken-objektif olarak- Osmanlı gelenekçiliği ve kompradorluğunun çıkarlarını temsil ediyorlardı.
1924’ten 1930 yılına dek edinilen tecrübeler, genel olarak, Cumhuriyet Halk Partisi karşısında sosyalistler dışındaki her muhalefetin, sisteme karşı çıkanları ve gelenekçilerin toplanma yerleri olduğunu göstermektedir: Laik ve anti-feodal görüşlerle burjuva toplumu fikirlerine karşı çıkan bu kuvvetlerin hangi kişisel amaçlarla bağımsız örgütler haline geldikleri önemli değildir. Bu nedenle, mahkeme huzurunda hiçbir zaman aydınlığa kavuşmayan birçok iddialardan biri gibi,
TCF’nin İzmir suikastinde ve Kürt isyanında parmağı olup olmadığı iddiasının doğruluğu da politik açıdan fazla önem taşımaz. Parlamento içindeki ve dışındaki sağcı muhalefetler, devrime karşı faaliyetlerinde aynı görüşleri paylaşmaktaydılar.
Türk Komünist Partisi’ne karşı, Kemalist hareket iki farklı tutum benimsemiştir. 1920 yılı Mayıs’ında Mustafa Kemal bir dostuna Türk Komünist Partisi’ ni kurdurdu. Bu parti, ”Tanrının yardımı ile kurulduğunu” ve ”İslamlığın aslında komünistlik, olduğunu”  ilan ettikten sonra, Üçüncü Enternasyonal’e katılma isteğinde bulununca gülünç bir duruma düştü.
 Kominterne bağlı olan Türk Komünist Partisi, 1925 yılında yasaklanmasından önce de sürekli olarak kanun dışı ilan edilmeye çalışılıyor , polis ve mahkemelerce sert kovuşturmalara tabi tutuluyordu. Bütün bunlara bir de kanun dışı girişilen özel linç olayları eklenebilir. Örneğin, 1920 yılı baharında merkez komitesinin üç üyesi ile on iki parti üyesi linç edildi. Komünist Enternasyonal, 1925 yılında Türkiye grubunun ortadan kaldırıldığını” açıkladı.
Türk komünistlerini sürekli kovuşturmasına rağmen Kemalizm, politik ve ekonomik bağımsızlık savaşını vermekte olduğundan ve laiklik uygulamaya çalıştığından desteklenmişti. Bir yandan da, Komüntern (uluslararası 3.enternasyonal) Türk Komünist Parti’sinin, kentlerde yaşayan proleter ve köylülerin partisi haline gelebilmesi için ciddi çabalara girişilmesini istemiştir.
Böylece devrim olayının yalnız burjuva düzeni çerçevesi içinde kalmaması, emekçilerin sosyal ihtiyaçlarını karşılamak üzere daha ileri götürülmesi öngörülüyordu.
 Görülüyor ki, Komünist Partisi, bir yandan, burjuva devrimini benimsiyor, ancak, öte yandan, bunu sosyalist bir toplum kurma yolunda geçici bir aşama olarak yorumluyordu. Bu gerçek, komünistlerin Kemalist hareket tarafından neden müttefik olarak kabul edilmediklerini açıklar.
 Batı Avrupa endüstri ülkelerini örnek alan CHP, kapitalist toplum biçimini devrimin nihai amacı olarak görüyordu. Bu parti, bujuvazinin güçsüzlüğü ve alt tabakaların yoksulluğu nedeniyle, zorunlu olarak, gerçekleştirilmesi gereken sosyalist bir devlet biçimine kapalıydı.
Burjuva toplumunun dayanabileceği Sosyal tabakaların zayıflıkları nedeniyle, Avrupa parlamenterizminin Türkiye’de tam olarak yerleşmesi, objektif olarak imkansızdı. Bundan başka, parlamenter demokrasiye kalan küçük faaliyet alanı, devrim ve karşı-devrim faaliyetleri yüzünden gittikçe daralıyordu. Bu alanda ve egemenliğin çeşitli’ tabakalara göre uygulanması yönünden denge sağlanamadı. ”Siyasete karışan kitleler azınlıkta idi. CHP bile, halkı kendi tarafına çekmeye çalışmıyor; köylere girmeyen bölgesel örgütler, yalnız kentlerdeki idarecileri denetliyor ve etkisi altına alabiliyordu. Bağımsız sendika ve köylü birlikleri hukuki kısıtlamalardan ötürü  gelişemiyorlardı.
Devrimci hareketin az sayıdaki ileri görüşlü yönetici grubu, emrindeki devlet baskı araçlarının güvenliği altında, merkezi politik kuruluşların kaldırılmasını sağlayabilecek güçteydi. Böylece bütün maddi kaynaklarını ve politik enerjilerini bu konuyla ilgili sorunların çözümlenmesine verdiler. Buna karşılık, köylerde devrimin amaçlarına uygun politik bir alt yapının kurulmasına yeterince önem verilmedi. Bunun sonucu olarak da, Türk halkının beşte dördü, öteden beri ”taşrada ekonomik ve sosyal hayatı denetim altında tutan kuvvetlerin” elinde kalıyordu.
 Toprak sahipleri, tüccarlar, eski devlet ve din görevlilerinden meydana gelen, ”eşraf’ deyimiyle adlandırılabilecek olan bu grup, ”aşırı bağnaz dini liderlerin etkisi altında bulunuyor ve ekonomik statükoya bağlı kalıyordu. Bunlar sosyal değişikliklerin karşısındaydılar. Otoritelerini tehlikeye düşürebilecek her çeşit rekabetten kaçınıyorlardı; tutuculukları, büyük toprak sahipleri, itibar ve otoritelerini taşranın ulaşılmazlığı dolayısıyla ellerinde tutabilen din adamları tarafından da korunuyordu. Milli devlet anlayışını ve cumhuriyeti, hükümetin kendi bölgesel üstünlüklerine saygı gösterdiği ölçüde benimsiyorlardı.
Kemalist öncüler bu ”hareketlerin sert nüvesi” ile zaman zaman anlaşmalara varmakla kalmayıp, sürek1i bir anlaşma olan iktidarı bölüşmek alternatifine de taraftardılar. Ayrıca, CHP’nin binlerce memuru ve ileri gelen kişileri bir araya getiren bir ”şan-u şeref partisi” olmasına da göz yumuyorlardı
CHP’nin, iç politika alanında faaliyet gösteremez bir duruma düşmesiyle, burjuva devriminin gelişme olanakları da zorunlu olarak azalmaktaydı. Milli kurtuluş savaşı döneminde olduğu gibi, büyük  halk kitleleri devrim hareketinin dışında tutuluyordu.  Anadolu köylüleri ”milli politika alanından çok uzaktılar; köylere yalnız halkın çok korktuğu ve nefret ettiği jandarma ve vergi tahsildarları giriyordu. Cumhuriyet Hükümetinin jandarma baskısına son verememesi, ”bölgesel feodalizmi bastıramaması”, otoriter cemiyet ve aile yapılarını değiştirememesi, köylünün bağımsızlaşmasını engelliyordu. Böylece, feodalizm ve gelenekçilik, mutlak politik gücünü büyük bir ölçüde yitirmiş olsa da, ekonomik ve ideolojik gücünü korumaktaydı.
Bu durumun yol açtığı çıkmaz, çağdaş ilerici edebiyatta da görülür .Cumhuriyet döneminde eşkiyalığın yeniden dirilmesini konu alan, ünlü Türk romanlarından birinde,  köylünün feodal dönemlerdeki gibi ezilmesi ve sömürülmesi sorunları, tek bir kişinin ağayı öldürmeye kadar giden davranışlarıyla çözümleniyordu.

önemli olan söyleyebilmek değil derinden sevebilmektir

masumlar
kaçakkovaBurhan Sönmez’in Masumlar Romanı’nı akademik dilde eleştirmiş.  Bu merak ile,  Onur Caymaz’ın Gece Güzelliği ve Sanki Yarın Nisan kitabına ek olarak,  İdefix siparişime  bu romanı da ekledim.  
Kitaplar okundu, ben bir süre daha eski ben olamayacağım.
 Ölüm oruçlarını, Diyarbakır cezaevlerinde yaşanan işkence hatırlatmalarını, ancak hayal-meyal taşıyabilirim ufkumda.
Gelir paylaşımındaki adaleti, Batılıların Ortadoğu senaryolarını, oğlumuzun aşk serüveninin okul başarısına (olası) etkisini  bir süre daha hatırlamayacağım. 
“Önemli olan şey doğada olup biteni yorumlamak değil, onu canlı lehine değiştirmektir” gibi söz eden K.Marks’ın Kapital’inin birinci ciltine, dört ay önceki  kaldığım yerden devam edecek pozisyon arıyorum.
                 * * *
Önemli olan sevgiyi yorumlamak ve sevdiğini söyleyebilmek değil, derinden sevebilmektir.
Masumlar bir bölümünde  bunu kanıtlıyor.
Kitabın ilk cümlesi:
“Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da o büyüdü içimde.”
Ve son sözleri:
-Feru:-Tawo, ben  ‘sır kitabı’mda şiir falı açarken ortak geleceğimizi görmüştüm.
+Tawo:Bana bundan söz etmedin.
-Zamanı gelince söyleyecektim.
+Yıllar önce okuduğum bir roman vardı, kendimi onun içindeymiş gibi hissediyorum.
-Nasıl bir roman?
+Bir adam bir kadına aşık, ama duygularını açmaya korkuyor.
-Hiç mi dile getiremiyor duygularını?
+Adam bir gün cesaretini topluyor ve kadına aklının korktuğu ama kalbinin istediği şeyi söylüyor.
-Kadın ne yapıyor?
+Bu değil önemli olan romanın sonu.
-Romanın sonunda ne oluyor?
+Kadın canına kıyıyor.
-Demek ki seviyor.
+Seven herkes ölüyorsa, seni bundan uzak tutmak isterim Feru.
-Bunun tek yolu susmak mıdır?
+Aklımın korktuğu ama kalbimin istediği şey…
-Sus ve öp beni. Hep bu anı bekledim. Bir daha öp beni.
Sessizlik olur.
Sesszilik devam eder.
Bir tren sesi yavaş yavaş uzaklaşır.

ölüm orucundakilere rakip takım muamelesi yapılamaz!

Tutuklu ve hükümlüler iki temel talep için açlık grevine gidiyorlar. Biri Abdullah Öcalan üzerindeki tecritin kaldırılması, diğeri Kürt sorununa barışçı ve demokratik çözümü için müzakere yapılabilecek koşulların sağlanması; diğeri ise anadilde eğitim ve savunma hakkının tanınmasıdır.
483 tutuklu 58 cezaevinde açlık grevinin 38. gününde.

Soruyorum:
Bir yayaya çarparak ağır yaralayan otomobil sürücüsü ya da herhangibir tanık, yaralıyı acilen hastaneye götürmek yerine, olay yerinden kaçmış olsa ne düşünürsünüz?
Devletin ve toplumun önemli bir kesiminin bu otomobil sürücüsüne benzemediğini düşünebiliyor musunuz?
Ölüm orucundakilere “hain PKK’lılar” olarak bakmak yerine, onlara herşeyden önce İNSAN olarak bakılmalı. Çünkü onlar tutuklu ve etkisiz. İnsan onuruna değer biçilecekse, hiç bir neden engel olmamalı. 
Savaştan tutuklanarak soyutlanmış eli bağlı insan ile savaşmak, vatan kurtaracaksa bırakın ölsünler. Nasıl olsa  beslemek masraflı sizin için!
 Adalet vicdan ve insanlık onuru açısından bakıldığında…. sağlanmasını istedikleri koşullar  o kadar masum ve insancıl ki!

YEŞİL EMEK PARTİSİ

YEŞİL EMEK PARTİSİ
not:bu resim sadece deneme tasarımımdır
iki partinin ortak kuruluş amblemi

Yeşiller Partisi  ile  Eşitlik ve Demokrasi Partisi   birleşiyormuş.  Bu hamle, soldan yeni bir çıkış ve taze  heyecan beklentilerini  kamçılayacağa benziyor .   Henüz birleşik adı konmamış . YEP amblemini  heyecanımın acele bir çıktısı kabul edebilirsiniz. 
Gönül  verdiğim ÖDP’nin sosyalist solda verdiği emeği yadsımanın ve onu yok saymanın dayanılmaz aymazlığına düşmek acıtır beni. Ancak, söz konusu yeni koşullar farklı sıtratejileri zorunlu kılıyorsa, özden taviz vermemek koşuluyla daha az iç sürtüşmeli bir mücadele yolunun açılması düşünülür.
“Yeşil”  ve “Emek”  birbirini bütünleyen ilginç ve oldukça  uyumlu  sözcük ikizi.  Doğa, emek, üretim ve estetik ekseninde tanımlanacak bir sistem çağrışımı…
Yeşil-Eşitlikçi hamlenin,  içerik ve estetik bakımından çok derin bir kompozisyona  elverişli olduğunu düşünüyorum.  Ancak, ilk bakışta bazı kaygıları da beraberinde taşıma olasılığı var mıdır? Örneğin, bu oluşum,  uzun zamandır bir adım yol alamayan sosyalist fraksiyonlardan biri midir,   liberal sol sulanma mıdır, düzenin demokrasisine dolgu malzemesi midir…  ve benzer kaygılarımı burada sabitlemeden  zamana bırakıp,  genel tartışma seyrini izlemekle yetiniyorum.
   Cumhuriyet tarihi boyunca,  yeşil sermaye,  gri sermaye,  ordu, boyalı basın ve devlet bürokrasisinin illiüzyonik baskısı altında  sinmiş olarak donmasına seyirci kalınamazdı.   Önüne koyulan seçim sandığı  da olsa, darbe de olsa, içi boş vaadler de olsa kararı değişmiyorsa,  demokrasi  noterliğini  gönüllü üstleniyor gibi görünüyorsa, bu alanda atılacak önemli adımların olduğu kesindi.
Ağasız, paşasız, efendisiz yaşanamazmış gibi bu ülkede,   bir sermaye renginin militan taraftarı olmaktan başka yol, yok sayılamazdı.  Sosyalizmi yoksula dahi öcü olarak tanıtmayı başarabilenlerin arsızlıkları karşısında,  düşüncenin gücüye eyleme geçmeli,  “bir şey yapmalı”ydı.
Yeşil sermaye patentli  “Sadaka-zekat-yeşilkart” kavramıyla,  Sosyalist patentli “söke söke hak” kavramı arasındaki farkı kavramak zaman alacaktı elbette.
Sosyalizmin ana ilkeleri olan savaşsız sömürüsüz bir dünya olabilirliğini kanıtlamak ve doya doya yaşamak  için birçok yol denenecekti….  
Bir umut.

savaşlar kim için?

Rant savaşlarının yalnızca bir galibi bir de mağlubu olmaz;
aynı zamanda  enayileri olur.
Enayiler cephede,
 rançılar geride mevzilenir.
 Savaştıranların galibi kazanır,
 mağlubu  kaybetmez.
Emeğe ve ırza tecavüzün kırla gittiği yerde,
 “vatan ve namus için savaş” kılçıklı yalandan ibarettir.
Özgürlük savaşına evet,
rant savaşına lanet.

Savaşa lanet

herşeye rağmen…!

Paco Cepero/Marina

Güneyde yaşamak güzel de, doğu-m ölüm kusarsa, tatlı yerken genzinize acı kaçabilir!

Ispanyol Bask’lıları, doğudaki Kürtlerin çoğu kadar “ikinciliğe” itilmemiş. Bask’lılar, orta burjuvazinin milliyetçi örgütlenmesiyle özerklik kazanmışlar. Dünyanın sonu olmamış.
“Kaderini sen tayin edemedin, bırak kendisi tayin etsin” demiş sol duyu.

Sonra da hep birlikte, Paco Cepero’dan Agua Marina’yı dinlemişler.

Egemen milliyetçilik özünde, “millet sevgisi” yerine öfkeye, kuruntuya, korkuya, nefrete ve silah tutkunluğuna dayandığı belli.

Çoğunluk içindeki azınlığı milliyetçiliğe iten nedenler ise-genellikle-  ilgisizlik ve horgörü olur.

Bir ucu zora dayanarak verilen bayatlamış haklar, alanı verene karşı minnettar yapmaz, onların gönlünde sevgi tomurcuğu üretmez. Vereni eskisinden daha da zora sokar. Kaynaklar silaha, kanlar dereye akıtılır.

Ancak,
Bütünlüğe direnen azınlıkların, kendini kurtarmak ile senarist finansörlerin piyonu olmak arasındaki farkı bilmediklerinde, emeklerinin karşılığını asla alamazlar. Aslanın payını  kurtlar kapar. “Kurtlar bulanık havayı sever”.

Sendikal alanda da, Kürt sonunda da durum böyle.

HAK öfkenin düellosundaki bilek güreşinde değil, sevgi ve sorumluluk terazisinde tartılırsa,  baruta gidecek finans,
doğu ve ortanadolulu garibanların cüzdanında, güney ve kuzeyimizdeki tatil bölgelerine gider.

“Hak verilmez alınır” önermesini büyük olasılıkla K.Marks yaratmıştır.
 O’nu sevmeyen yanıltmalıdır, yanıltamayanlar bileğini öpmeli….

hayal kuru-yorum

2 Temmuz 2013 iş hayatımın son noktası olacak. 
İş sözleşmemi bir yıl daha  uzatma kararımla,  “en büyük hayallerim ve planlarım” da aynı süre için ertelenmiş olacak.

Bu zaman içinde daha çok okuyacağım; özellikle yerli ve yabancı klasikleri yeniden gözden geçireceğim.
Onur Caymaz’ın “sanki yarın nisan” ve “ezilmiş leylaklar” kitabını okuyacağım.

Şimdilik, üçlü  projemin özetini yazıyorum buraya.
Bu yazı, saatin hatırlatma alarmı gibi burada duracak, son bir yıllık iş yaşamımdan arta kalan zamanda geliştirilecek, bir yıl sonra, bu yıl da elde edeceğim birikimlerim ve tüm cephanelerimle, bu projeye yükleneceğim.

Bu Temmuz’un  sonuna kadar ipad3‘üm elime geçtiğinde, havada karada, denizde… her yerde artık kendimi bu atmosfere kilitleyeceğim. Müzik ve doğa,  bu uzun maratona koşmak için enerji kaynağım olacak.
Birinci başlığın konusu biraz daha çok zaman alacak.

* * *
1.
TOPRAKTAN BETONARMEYE YOLUM
Dinamizm, ilerleme, yenilik, yaşamda ne varsa kavrama, ona dokunma ve yenisini yaratma güdüsü, ham hayallerimin işlenmesine istekliliğim, ardımdan esen yelin itkisiydi.
O bir teknoloji büyüsüydü, o bir hız ve özgürlük müydü? Yoksa kırmızı atımın toprak yollardaki rahfan gidişinden daha fazlası mı?
Okuma sevdası böyle doğdu içimde. Tarlanın beden gücüne bağımlılığıyla, bedenimin okuma sevdasına bağımlılığında, aşığın platonik tutkunluğundan habersiz olan sevgiliyi oynamak kalıyordu bana.
Makara resim öyküsü bu yola çoktan itmişti beni. Yerin yedi kat dibinden, yer yüzüne kaç milim çıkabileceğimin de gururu….
Toprak ve Betonarme arasındaki yol, bize reva görülen, dayanacağımız hayat diye elimize tutuşturulan iki ucu boklu değnek değil miydi!
Topraktan fırlayıp betonarmeye savrulan hayat kütlem aklımı şüphe, itiraz,  isyan ve yeni arayışlara yoruyordu.
Kültürel ve siyasal gelenek, din ve bunların öznesi olan zenginliğin gücü,
O kültürün hayattan tad alma kompleksine etkisini törpüledi. Paylaşılanlar ile paylaşılamayanlar arasındaki farkın şifresine çomak sokabilmeyi çoktan tetikledi.
 “Acıları bal eylemeye” katlanma sabrının, platonik aşkların ve arabesk hayatların kökü üzerindeki toprak kalkmalıydı; yerine beton kütleler dökülmeliydi.
……………………..
Sürekliliğini boşvermişlik ile boşbulmuşluk arasındaki kör döngüden alan baskın kültürün gizine mum ışığı yakabilmek için, aşk ve kan testine vurduğumuz bir başın tansiyonu olacak bu öykü….
Kaderden düşünceye, düşünceden eyleme, eylemden güvenlik gereksinimine uzanan bir yolun hikayesi… 
* * *
2.
Yeme, içme ve solumaye ek olarak, insani özelliklerin en güncel rajonu sayılan
 “SEVGİLİ İLİŞKİLERİ”
“Azgelişmiş” toplumlarda geleneklerin özel ilişkilere attığı çengeller, sevgili ilişkilerinin samanlık serüvenini yaratıyor.
Aynayı çatlatan kırık yüzlerin çizgilerinden sızan kan damlaları,
kzıl bela,
“namus” mahkemesinin kanlı dar ağacı…
Saksı çiçeklerinin,
 taktiksel işkenceli aşklarıyla,
Kır çiçeklerinin platonik aşkları,
 diyalektik kıvamda hesaplaşabilirse,
 aşkzedelerin sayısını azaltacak,
aşklarda papatya falı  yerini (sevmek+sevilmek=”sevişmek”)
formlüyle bağlayacak.
Öyle yaşlanılacak, öyle ölünecek.
“Aşklar ne pazara, ne de mezara kadar” sürecek.
 O zaman, mezarlar da yan yana kazılacak….
* * *
3.
ÜLKEMİZDE KAMU VE ÖZEL İŞ YÖNETİM PRATİKLERİNE ALTERNATİF
 ÖZ YÖNETİM  (ya da pramitleri)
Yirmiyedi yıllık iş hayatımda, bütün ayrıntı ve alternatiflerine dikkat yüklediğim bir konu, YÖNETİM VE ÜRETİM İLİŞKİLERİ.
Kapitalist üretim modelinde toplam fayda patronun bütçesine giren-çıkan arasındaki fark olarak belirlenirken,
Kamu kapitalist üretim modelinde “ölmeyecek kadar kazanç” sağlayan iş sahibi olmanın avantajıyla övünmek nüfusun boştagezerlerine karşı ayrıcalıktır! Bu durum aynı zamanda hükümet partilerine tekrar oy vermek için önemli bir mevzi sayılır.
Her iki modelde de çoğunluğun geleceğini genel servete orantılı olarak güvence altına almak yerine, sürekli umut ve bağımlılığı artıran taktik olarak görülür.
Öz yönetim modellerinde, rakip iddiaların yerine, bireyin zengin olma olasılığı ve hakkı vardır. Ancak, bu hak bireyin kendi öz enerjisinin, kollektif bilinç ile ölçülen miktardır.
Örnek,
Bütün çalışanların bir havuz içinde, lastik botun üzerinde durduklarını düşünelim (çalışmaya hazırlık aşaması).  Havuz fabrika, bot üretim aracı olsun. Suya batmadan (zarar etmeden), havuzdaki suyun seviyesini yükseltmek (üretim artışı) ve suya harici maddenin karışmasını önleyerek (kalite) bot ile birlikte yükselmeyi istikrarlı konuma getirmek amaçlanacak.
Su, havuz maliyeti ve musluklar hammadde ve genel girdiler, havuzu yükselten ve daha sonra taşan su da artan ürün (kazanç) olacaktır.
Kollektif çalışmada  her çalışan birbirini (yakın mesafeden)  denetleyecek, bilgi artışını regüle edecek, hem de yükselme eşit olacak.
Yükselmedeki hız, girişteki suyun debisine, muslukların kapasite ve kalitesine, bot üstündekilerin üretimdeki ahengine bağlı olacaktır (yatırım, teknoloji performans).
Havuzdaki su botları rahat yüzdürecek düzeye geldiğinde (başabaş ve asgari geçim düzeyi), marjinal katkılarla havuz suyunun taşması noktasına doğru yol alınacak.
Havuzdan taşacak olan su (ürün) kapitalizmde olduğu gibi özel ellerde tanklarla istiflenmeyecek,  başka havuzların dolmasına yönlendirilecek ve diğer işsizlere iş alanı açılacak.
İlk havuz çalışanları böylece üretim artışından gelen paylarını alırken, ikinci havuza dolan suyun sermayesini (üretim aracını) oradaki çalışma konseyine devrederken, oranın kazancından küçük bir pay almaya devam edecek.
Nesillerdeki devridaim bu ölçüde sürecek, israflı ve insafsız kazanç olmayacağından, toplum hızla zenginleşecek, bir süre sonra mesai saatleri kısılarak, sosyal hayata ayırılan zaman artırılacak.


……….

yaşıyoruz işte

salah özakın göndermiş.
 

Yaşam kalitesi, bir kişi ya da toplumun mutlu olma gereksinimlerinin sağlanıp, o gerekleri tüketerek, devri-daim sürecini kurmak olarak özetlenebilir.

Yaşam kalitesi, bireyin içe dönük beklentilerinin karşılanarak beslenmesinin dışında, belki de o doygunluğun bir sonucu olan, kendi dışındaki bütün yaşam çeşitlerine “duyarlılık” niteliğidir. Çevreye, gelecek güvencesine, başkalarının acılarına ve genel sorunlarına duyarlılık… bunların toplamı olan “insan olma bilinci”ne erişebilmektir.

Hayvan cinsleri arasındaki dayanışma örneklerine tanık olunca, “İnsan olma bilinci” deyişi bile aklımıza ham takılıyor.  Kaldı ki, insan davranışının vahşi bölümü hayvan vahşetini solda sıfır bırakıyor çoğunlukla.

Bu düzenin sorunsuz işlemesinden öncelikle hükümetler sorumludur. Sorunların iletilmesinden  de hükümet yörüngesinde kümelenen kurum ve kadrolar sorumlu tutulmalıdır.

Hükümetler bir toplumdaki yaşlılara aylık bağlarken ve elektrik olmayan köye buz dolabı bağışlarken, aklındaki tek şey, oy verme kadrosunu sabitlemek olduğu anlaşılıyor.

Video klipde yaşanmış olan acı gerçeklerle, şiir sözlerinin vurgusu bu tezimizi doğruluyor.

Oy gelmeyeceği kesinleşmiş sayılan insan gurubuna  acımasız davranıldığı ve yaşam kalitesine kayıtsız kalındığı sürece, hiç kimse cennet hayali mırıldanarak, duyargaları nasırlaşmış çoğunluğa oynamasın. Oynamaya devam edecekse, “insanlık erdemliliği”ne tecavüz etmesin. Kürtaj yasak olduğuna göre, asıl o zaman döller piç doğacaktır..

kürt-aj

kürtaj=uludere katliamı denklemini kurmuşlar.

Evet, kürtaj ile uludere katliamı arasında bir ilişki vardır.  O da “kürtaj” kelimesinin sadece ilk dört harfinden ibarettir. Kürt-aj.
Ayrıca öldürülen kürt ile kürtaj arasında çok yaman bir zıtlık da vardır. Kürtleri Uludere’de katledenleri cezalandıramayınlar,
 “kürtajcıları”  cezalandırmayı düşünmüşler.
Bir dini ritüel, kapitalizme ucuz nesil üretme politikasının bir parçası, “en az 3 çocuk yapın” talimatnamesinin bir üst basamağı=doğum kontrolüne karşıcılık….. 
politika matematiğne göre doğru denklem budur.
  Kadının öz bedeni üzerinden politik rant çıkarmayı hiç insancıl bulmuyorum.
İş kazalarında ölen insanlar konusunda bu kadar kafa yormayanlar,
hissetme yeteneği olmayan bir cenin üzerindeki hassasiyetleri de çok yaman!
Bir başka hükümet gelir de, “sünnet olmak kürtajdır” derse ne olacak?
Kapitazlizme inat, sokağa atacağın kadar değil, gözün gibi bakacağın kadar çocuk yap.

23 Mayıs’ta hükümet 3,5 memurlar slogan atacak

 Hükümet 3,5+4 zam verdi memur teklifi ‘cılız’ buldu. Toplu sözleşme görüşmelerinde hükümet memur maaşlarına bu yıl için yüzde 3.5+3.5 olan teklifini yüzde 3.5+4’e çıkardı. Yarım puanlık artışı ‘cılız’ bulan sendikalar grev hazırlığında

-Abi, yaın emullal dıreve didyo de mi?
Öyleymiş akıllı memo.
-Abi memullaın işi iççileden kolay da niye zam ittiyola?
O kadar da kolay değil memo, vücut enerjisinin en fazlasını “beyin” yakıyormuş.
-Beyin mi? Onniçin mi memullaa “memu bey” diyola da gapıcıya ali “of”endi diyola?
Valla hiç düşünmemiştim bu yanını, neden olmasın!

-Abi habelle dinnedim de hükümet adamlaı glevi duyunca 3,5 atmış. bi de döt vemiş adından,
memulla onu da almamışla… hahhahahhhaaaaaaaa….

Ne neeee:)))))))))))…?

Deniz Gezmiş 65 yaşında

idama giderken istediği iki şey:bir bardak çay ve
Rodrigo Concierto de Aranjuez Adagio

“Öldürdünüz de elinize ne geçti?” demeyeceğim, belli ki elinize bu vatanın kaymağı ile bu kaymağı üreten, aşağıladığınız işçi-köylü-gecekondu işsizleri sınıfı geçti.   Bir de demokrasinize dolgu malzemesi yaptığınız ahmaklar ordusu…
kıçınız bu yüzden kına renginde hep lağım kokuyor ya!

Burdan bakınca, vahşi yaşam  beslenme zinciri kanununa “riayet” etmenize karşılık, Nazım Hikmet’in ve yoldaşlarının Vatan Haini olması kadar onurlu ne olabilir?
 
* * *

Baba,


Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir.

Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın.

Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir.

Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu.

Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, (…) anlayacağını inanıyorum.

Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma.

Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir.

Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım…

Oğlun Deniz Gezmiş
6 Mayıs 1972, Merkez Cezaevi

“Ben Amerikan emperyalizmine, Sovyet revizyonizmine, Romen soytarılığına, Bulgar dalkavukluğuna karşı bir Türk devrimcisiyim.”/D.Gezmiş

Meliha Güneş ve türkü tadı

Meliha Güneş  40 günlük iken  Muş depreminin yıkımından bir rastlantı sonucu kurtulmuş, oradan Ankara’ya yerleşmiş şanslı insanlardan biri.  
TRT’de müzisyenlik yaptığı zamanlarda bir memur ne kadar alternatif sanat eylemine sahipse, O da oracıkta çok farklı değil.  
Sosyal-kültürel-sivil yaşamında, topluma karşı aydın sorumluluğunu sonuna kadar hissettirdiğini özgür iradesinden ve bu doğrultudaki ilgi alanlarından anlıyoruz. Evrensel insan hakkı duyarlılığını ve hümanist kökenini, sonradan  sınıfsal değişimine kurban etmediğini de….
Meliha Güneş’in müzik hayatının,  birbirinden farklı üç döneme ayrıldığını anlıyoruz.
İlk döneminde oldukça coşkulu, iliklerine kadar heyecan duyarak söylediği türküler, bir süre sonra zor  dönemden geçtiği hissini uyandırıyor. Bu döneminde  birkaç türküsünde kırılma, mekanize ruh, hüznün notayla uyuşmazlığı,  “bitse de kurtulsam”  izlenimi veriyor…
Son  birkaç yılda  toparlandığını ve  profesyonelliğin tahtına tekrar yerleştiği güncel yaşamındaki coşku ve moral katsayısından ve bunun müziğine yansıyışından anlaşılıyor..
Profesyonelliğini, soy adından aldığı “Güneşin Kızı” ünvanıyla eşleştiriyor sevenleri.
“Deprem Kızı”,  yurdumuzun  doğusundaki  halkın kara kaderine tanıklığını hafızasından silmemiş,  sesinin tellerine ve duygusunun kıvrımlarına yerleştirmeyi başarmış bir insan ünvanına denk düşer.
Kişisel moral hamurunu, uygarlık yarışında nal toplayanlara karşı duyduğu öfkeyle yoğuranlardan biri. Ancak, öfkesini nefrete boyamadan sunmayı ilke edinenler sınıfına dahil.   Toplumunun dışlanan kesimlerine karşı limonata tadında bir tavır ki, öfkesini bir demet gül arasında sunabileceğini, hayat felsefesinin sözlere dökülen kısmından ve sosyal ilişkilerindeki hümanist ataklığından anlıyoruz.
Ses frekansındaki sinüsoidal dalganın  fiziksel güzelliğiyle eşleşen valsine rağmen, magazin medyasının ilgi alanı dışında kalışı,  seçkin duruşuna yorumlanabilir.

Sesindeki (aslında sesine yansıyan özel yaşamındaki) bütün (olası) pürüzlerin giderilmesi bir yana, artık böyle bir sesin, dinleme rekoruna gidecek müzik tarzına neden yönelmediği merak konusu?

not:
Sevgili Meliha Güneş, konu içinde “izlenimlerimi, sezilerimi”  (hatta bildiklerimi) bir derece onayladığı yorumunu, yazıya bütünlük sağladığı için  buraya eklemeyi uygun buldum. İlgisinden dolayı teşekkür ediyorum.

Zihni öncelikle çok teşekkür ediyorum zamanını ayırıp yazdığın güzel tanımlamaların için..Galiba yansıtabildiklerimin geri dönüşümünü senin değerli sözlerinde görebilmek daha güzel..Yine de birkaç cümle yazmak isterim izninle..Bahsettiğin gibi bir deprem çocuğuyum ve zor şartlara dayalı bir yaşamla iç içe büyüdüm..Herşeye rağmen şunu öğrendim ki;ne olursa olsun her koşulda insan, yeniden ve daha güçlü hayata tutunabilir. Bu yüzden isyanım, karşı duruşlarım, özlemlerim adına savunduklarım varsa, bu güçlü edinimin izleridir bilinçaltımda..Hele bir de Türkü okumak var ki dilimde..Benim kendimi ifade edebildiğim, hüznümü sevincimi, öfkemi de yaşayabildiğim tarifsiz mutluluğum..Onca yitirmişliklerime karşı, tanrının bana verdiği en büyük güç kaynaklarından biridir..Tekrar kalpten teşekkürlerimi sunuyorum sana..SEVGİLER.. MELİHA GÜNEŞ

1 Mayıs düşüncenin resmi

Google’a teşekkürler-orijinal resme ekleme bizden
Dünyayı kaldıran emek gücü olsa da, 
parayı sayan “gizlinin elleri” olmayı daha ne kadar sürdürecek?
Hayat yolunda:
 kutsal olan, kurnazlık için verilen emek değil, 
 üretim için verilen emektir.
Kurnazlar ahmakların bol olduğu toplumlarda zenginliği “sağ”larken, 
 üretenlerin, kurnazları “sol”laması için zamanında uyumalıdırlar. 
Bu zaman gündüz değil,  geceleri kurnazların da uyuduğu zamandır.
Gece vardiyasında uyumayanlar, gündüz de uyurgezer oluyorlar da ondan.

1 Mayıs’ta sanat için


Sevgili abi-Dost, Selah Özakın (videoda beyaz saçlı) ile, Ozan Uğraş tanıştırmıştı da birkaç msn sohbetinden sonra unutulmuştuk. Sonra mevsimsiz çalışmalarına da katılamayınca, unutulmak kaçınılmaz oldu:) Dün e-mailime bu videoyu göndermiş, yeniden hatırlamış. Teşekkürler ediyorum ve altına eklediği kısa şiiri ile paylaşıyorum:

herifçoğlu
kapatmış kendini bir odaya
şiir arar şede
bucakta
oysa şiir sokakta
hayat da
selah

Ozan ile Uğraş’anın yüreğine şiir saplansın

Requiem, kod adıyla, bir zamanlar forumların derin şairi, sevgili dostum, kardeşim, Ozan Uğraş’ı 2006 yılında tanıdım. O zamanlar yazdığı deneme şiirlerini eleştirimize açar, her hamlede ilgi alanımıza bir daha şiir kondurur ve bir basamak daha yukarıda hayranlığımızı  devşirirdi.
Daha sonraları katıldığı edebiyat forum sitelerinde kurdukları, edebiyat kulübüne beni de birkaç kez davet etmiş olmasına, yeterince  zaman ayırıp, karşılık veremediğimin üzüntüsünü yaşadım.
O şimdi profesyonel bir şair.
Bildiğim kadarıyla şu ana kadar iki kitabı yayınlandı.
Şairin şiirleri, yaklaşık olarak oniki tür ile sınıflandırılan, Lirik, Somut, Deneysel, Satirik ve  Modern şiir türlerinin motiflerini birlikte taşıdığı anlaşılıyor. Coşkulu, kuralsız, kelimelerin zaptedilmez illüzyonu, eleştirici … motiflerin hepsini aynı şiirde görmek olası.
Daha çok, yaramaz çocuk Küçük İskender şiirleri tarzına denk düşer.
Requiem, Fransızca’da “Ölülerin ruhu için dua” demekmiş. 
Rquiem, şiirlerlerinin keskin tarafıyla, ölüm ile yaşam arasındaki kalın çizgiyi yontmaktadır.  Birkaç şiirini en az üç kez üst üste okuyup sokağa çıktığınızda, yürüyüş ritminizin değiştiğini fark edeceksiniz.  Öyle ritmik, öyle duygulu, öyle protest, öyle uçuk…
İnanmazsanız arşın burada.
Ozan Uğraş
Ozan Uğraş üç şiir:

Alternatif Ölüm

Radyoda Marilyn Manson, şehir efsanesi olacak kadar gırtlaktan ölürken
hoparlöre bastırılan izmaritin imkansız uyumu
sesin üstüne sinen iki günlük balık kokusu ve alkolik bir kaç cümle ki;
yarısı devrik yarısı devrilmek üzere,
çarşafların üstüne vuran metalik bir düş
bulutların hizaya gelip geniş ormanlara istila hazırlığı,
didaktik bir dokunuş beynime evet şimdi!
bir cips ve bir de katalan aksanıyla adının telaffuzu

ben, iki oda bir holüm,pencerelerim kirli ve kıllı
yüzüme atılan taşlar
çatırrrrrtttt sesi ve yükselen burcum bizim illere uzak,
ortadan garip bir sesle yarılmış bir vazo ,içinde
erotik bir pozla beslenmiş ince bir kağıt ,
hangi coğrafyada eksiltilmişse üstüne kalın puntolarla soru işareti
bırakılmış bir hayat
dudaklarımla fotosentez yapacak kadar açık oksijen
ki gözlerin azot dönüşümü, bu ince ilahi bir emir
öteki de
aynalara çarparken
önce ellerimin kesilmesi
ve kanın o büyük sersemletici huzuru.
kana karışan deodorant,
iki mg falan ürik asit ve ardından terlemiş ten,
baltanın yanına uzanmış bir vücut
sağ elim cebimde sol elim balta sapında
bir baltaya sap olmanın ihtişamlı orgazmı
ve böğüren Manson….

Bugün Günlük Tutmaya Karar Verdim

Bu, günlüğümün son cümlesiydi
postmodern bir peygamberin etrafındakilere bir şeyler anlatırken
sahabelerinin pür dikkat dinledikleri gibi
dinledim seni
her ağzını açışında,bizzat cenneti ve cehennemi gördüm
hiç bir zaman din ve devlet işlerini birbirinden ayıramayan bir ülkenin
bizzat laik aşığı oldum,
bir devletin derin gövdesi gibi açıklanamayan varlığımla
sana, açıkçası yani hayatıma din gibi hep uzakta kaldım, öldüm
organlarımı kaybettim,
gerçektin,inanılması imkansız bir mucize,
ölüme davetiye çıkaran delirme noktasıydın .

banyoda aynaya bakarken karar vermiştim, günlük tutmaya
elimdeki dart okunu aynada yansıyan alnımın tam ortasına isabet ettirdikten sonra
ilk cümlesini yazmıştım günlüğe
bundan otuz yıl önceki nostalji olmuş bir futbol maçında
bir ingilizin, almana attığı çalımı izlerken,seni düşündüm
dünya kupasını ben olsam sana verirdim

gündüzün iki buçuğuydu,evde serin bir hava
tam rakı havasıydı
aniden açılan kapının ardından içeri üşüşen tanımadığım bir sürü insan
ve sürpriz doğum günü partisi
buzdolabından çıkan adamın bilmem kaçıncı yaş günü,
hiç bir zaman aniden patlayan doğum günleri
ne sana ne bana ait olmamıştı
günlüğüme yazmıştım bunu,
bir gün doğum günlerimizi öğrenip,seninle esaslı bir şekilde sevişelim diye
sana verebileceğim en büyük hediyeydi, mumu üfleyerek yaktıktan sonra
kocaman bir muzlu pastanın içinde birbirimizi izlemek..

üçüncü dünya ülkesinin yetiştirdiği en büyük halk kahramanının
büyük güçlere kafa tutarken kendi bedenini ,ülke toprağı bellemesi gibi
bende kendimi senden saymıştım,duyduğum en büyük devrim fikriydi
senin benim yanımda sonsuza kadar soluman…..
bu günlüğümün sondan bir önceki cümlesiydi

gecenin iki buçuğuydu,evde serin bir hava
tam rakı havasıydı
kötü adamların dışarı çıkıp,iyi aile çocuklarının evde kötülük yaptığı
iyi ve kötünün birbirinden çekinerek,saflarını belirlediği
o anlaşılmaz, iki mafya adamının birbirine fazlaca saygı duyması gibi
birbirimizi gözümüzde fazla neden büyütmedik
günlüğüme bunu da yazdım
sen tanrı soyundan geliyordun,sana hiç dokunamadım…

bugün günlük tutmaya karar verdim
sonunda, bir gün senden bahsetmeye karar verdim.

köle doyuran

kızıl dağların ötesinde bekleyen bir keman
mücadele veriyor kader,özgür irade soslu bir müzik ile
duyuyor musun köledoyuran; insan eti mucizesini asıyor dimağa
köylüler geliyor ellerinde sevdiklerinin elleriyle
yeleleriyle, şal ile çalıyorlar kürdi makamında bir cinayeti
ben gözlerimi ovuşturuyorum sabahın köründe ölümden yeni kalkmış
bir piç şerri ile ve illeti ve terbiyesi kırbaçla verilmiş öğlen ezanı losyonu gibi

müziğin insan ruhuna iyi gelmesi affetmiyor beni
bana iyi gelen neşterle çalınan insan bedeni
tuhaf geliyor insan topuğunu bir ayakkabının altına çakmak belki
ama orjinal topuklu ayakkabısı ile vals yapıyor şimdi aLLEN gİNSBERG
ve anlaşılır birşey değil
çektiği otuzbirlerin amerikan senato binasında neden sergilenmediği

pimini çekip martının olur olmadık yerde bıraktı köledoyuran
ben perdenin arkasından gördüm ama kimseye söylemedim açıkcası
açıkcası umrumda değildi uzaydaki zaman,algıdaki kelebek
derideki sinek, pokerdeki lama ve hüviyetteki dur levhası
devletteki kan lekesi ve üstüme dökülen akarsu
keşke kutsal kitaplar yazılmadan tanısaydım seni
ve o zamanın şairi olsaydın
belki o zaman seni ”bu tanrı” diye öldürürlerdi
şimdi bir kemana germişler seni
çivileri notalarına çakmışlar
kanın akla çekilen bir rimel olarak kalmış kadın teninde
eşgali belirlenemeyen bu şiir için ipucudur yumruğum
masaya koyup gittiğimden beri, geriye alınmıyor saatler ve insan suratları
köylüler memnun, hasat değil bu sene caz konserleri ve


ve söylediklerine göre
bu sene işlekmiş toprak ve karo 2
ağzımın kenarında dünden kalmış bir uçuk
bugünün cımbızla alınması gereken chaplin posteri
ve ben aynadaki görüntümü traş ediyorum köledoyuran
kendime dokunmuyorum kirli sakal bana yakışıyor diye

öyle ilgi çekici bir hal alıyor ki insan ruhunun olmayışı
insanlar ayrıldıklarında tren istasyonlarında
el sallamak için sanki başkalarının ellerini kullanıyor
ve bence çok da sikinde değildir kurbağa familyasının
prens olup giden kurbağanın akibeti,
ve uzaya gönderilen ilk maymunun
döndüğünde top sakal bırakıp brooklyn burjuvasını eleştirmesi
köylülerin bu konuda henüz bir yorumu yok
ve hala aruz ölçüsü ile çekiliyor kadın sarkıtları

kızıl dağların tomografisinde bazı sarsıntılar belirdi,
geçmişe dönük bir peygamber hafızası olarak kayda geçti travma
ağzı açık kalmış cesetler ihmale mi geldi ne anlayamadım
ama onlar şuan bozuk yaralar için kumbara
köylüler ne desin köledoyuran yoruma açık bir katliam bu
affeden ile affedilen arasında
ben kırık bir su testisinin gölgesinde kedi sıvazlamaktan yanayım
sana sol elimi gönderiyorum tokalaşıp iki tek rakı atmak için
kargo ile belki karga ile henüz karar vermedim

ginsberg vadisinde hüznümün üstüne asit damladığından
puanlı bir gülüşüm oldu benim
ve mimiklerimden gerildim akşam güneşine
küçücük bir monitörde izledim babamın hayatını
cızırtılı çekiyor diye yayın, kalbinin üstüne çıkıp antenle oynadım
sonra babam gitti
köylülere söyleyemedim
belki sen beni şehri yakmaya ikna edersin diye köledoyuran
sana bir çift insan yağıyla desteklenmiş kibrit gönderdim
.

ben dindar nesil iken

resim buradan
Dindarlık yaşamöyküm,  doğduğumuz gün kaderimize biçilen  kültür normunun en klasik biçimi olduğundan, beni okuyan aslında kendini okumuş olacak. Kendini okumanın ötesinde, örneğine az rastlanılacak değişim-dönüşümün süreci okunmuş olunacak. Cesaretin, düşünmenin, iç özgürlüğün kişilik gelişimindeki etkisi okunacak. İçinde bulunduğum aile  ve toplum gelenek-kültürüne empatik, sempatik, estetik, yeri gelince restleşik başkaldırının öyküsü okunacak…
Böyle bir öykünün bütün detaylarını yazmayı düşündüm ama,  esnek ve karmaşık yapısından dolayı şimdilik özetlemekle yetineceğim. Ancak, yaşamımda özleşen, yeni bir paradigmanın oluşumunu sağlayan  noktaların dikkate değer olduğunu düşünüyorum.
İstemeseniz de, rekabet ve savaş dünyasında donanımlı ve mutlu birey olma yolunda bütün engelleri hayatımızdan silip, vals kıvamında ilerlenecek yaşam tarlası peşindeyiz. Yoksa, başkasının tercihine dokunarak ego tatmini değil eleştirel çabamız.
Bu niyetle, asırlardır iliğimize işleyen din kültürü, bireysel olduğu gibi, toplumsal irademizi de ipotek altına aldığından, farklı çıkışlara yönelmek çok büyük çaba ve cesaret gerektirmektedir.
Ben böyle bir ortamda dindar nesil iken, doğduğumda,  kulağıma üflenir gibi, kuran ayeti okunduğunu biliyorum.  Bebeklikten çocukluğa terfi ettikten sonra her sabah erkenden kalkan Babamın makamlı okuduğu kuran ile uyanırdım.
Bizde müslüman olmak bir ayrıcalıktı (şimdi de kalanlara öyle). On yaşıma kadar çocukluk dönemimde üçerli, altışarlı, onikişerli  ve 12 yaşımdan sonra  otuz günlük orucu eksiksiz tutmakla övünç duyardım; kendimi kahraman hissederdim. Bayramda Babamın elini öperek, orucumu O’na verdiğimi söyler, karşılığında para alır, sevinçle bakkala koşardım.
Çocuklar için büyükler tarafından, bayramlarda alınan hediyenin, harçlıkların,  ilginin ve en üst değerde sevilmenin karşılığıydı dindarlık imajı. Maddiyat asla önemsenmez, maddi ihtiyaçlarımız bu yüzden bastırılmış gizli gerçeklerimiz olarak kalırdı.
 Okula gitmeden önce ilk tanıştığım kitap, Kuran ve  ammecüzü (kuranın bir kısmını içine alan) bir kitap idi.
Kuran kitabının,  ailede anlamını  kimsenin bilmediği  “o  ne diyorsa en iyisini der” inancıyla arapça okunuyor olması  çok olağan, salt saygı ve iman gereğiydi.
Duvarda tam karşımızda bez bir çanta içinde asılı duran,  başımızı her kaldırışta göz göze gelinen kuranın bizi her türlü kötülükten, cinden periden ve hatta cahillikten (burası geniş konu) koruyacağı bir güç gibi algılanır. Kuran olan odaya şeytan girmez. Kuran kitabının üzerine başka hiçbir eşya konulmaz, göbekten aşağıda tutulmaz.
Kuran kitabının öğütlerinin, yirmibirinci yüzyıl uygarlık düzeyinde, tam yaşanabileceğini akıl süzgecinden geçirmeye gerek duymadan, ona iman etmek yeterli.
Böyle bir güdüleme serüveninde dindarlık sıfatı gurur duyacağımız ve cennetin anahtarının sağ cebimizde olduğu garantisini pekiştiren bir ruh dinginliği.
Ben dindar nesil iken hafızamda ve gönlümde anıt gibi duran kavram dürüstlüktü. Şüphecilik, adeta şeytan karakteri gibi algılanan lanetlik bir şeydi. Şüphecilik inkarcılıktı ve cezası “arasat dağı”nda, “sırat köprüsü”nün altında kaynayan “katran kazanı”na düşmek ve orada işkenceyle yanmaktı.
Bize cennetin renklerini gösterip, dünyalıklardan soyutlayarak, uyumlu, miskin “allahın adamı” sıfatıyla övülmek için, bütün söylenenleri özümsemeye çalışırdık.  
En yalnız kaldığımız zamanda ve yerde, “biri bizi gözetliyor” duygusuna biraz da korku karışan davranışlarımızı, hatta içimizde tuttuğumuz duygu ve düşüncelerimizi dizginleme gereği vardı. Herhangibir söz ve davranışımızı, bizi yukarıdan gözetleyenin nasıl karşılayacağını kaygı eden bir korku ve tedirginlik içinde kısıtlardık. Böyle durumlarda en garantili yolun, büyüklerimizi taklit etmenin dışında hiçbir özgün davranışta bulunmamaktı. Hırsızlığın, haksızlığın, benzer belaların bu duygudan yoksun kalındığı için kolay yapıldığına inanırdık.
 Herhangi bir konuda hareket, söz ve davranış sınırlarını-ölçüsünü kendimiz koyarak, diğer bireyi kendi çemberimizde sorgulama misyonunu üstlenirdik. Biz oruç tutuyorsak, diğerinin oruç tutmadığını sorgulardık. Faizli para kullanmaya “dinden çıkma” korkusuyla cesaret edemiyorsak (ki aslında diğer bireylerin kınama endişesi ağır basmaktadır) döviz kurlarının nemasından yararlanarak, maddi kazanç yolunda hülle yapmayı seçenler köşeyi dönen yeşil sermaye gurupları olduğunu bildiğimiz halde, politika arenası bu alanı sorgulamamızı önlerdi.
 Hadis ve ayetlerde döviz konusu işlenmemiştir. Oysa, faiz ile aynı kapıya çıktığını düşünmek bile istemeyenler saf dindar kalabalıktan ayrılsa da, onları avuç içinde tutmayı başarıyorlardı.
 Kendisi alkol alıyorsa, diğerinin alkol alması konusunda esnek davranır, sigara içmeyen içeni sorgular, kendisi içiyorsa sorgu halı altına süpürülür…. gibi. En katı tutumumuz, bizim inandığımız kıvamda inanmayanı insan saymazdık.
Din’ler  moral konusunu “huzur” ile açıklamaya çalışırlar. Dinler kılçıklı moralin (moralsizlik) alt yapısına müdahale etmek yerine, ondan kaçınmayı, tıkırtının, çatırtının geldiği yöne bakmak yerine, ona gözleri-kulakları kapayarak yok saymayı öğütlediğini sonradan, eleştirel düşünme cesaretini kendi iç özgürlüğümde  bulunca anlamaya başladım.
“Tevekkel Allah” sözüyle, “Allaha güven, gerisini merak etme ama tedbirini al” anlamında kurulan ikinci eş cümle ile, aslında “sen allaha güvenme, kendi tedbirini kendin  al” demek olduğunu “iman ve diyalektik sürtüşmesi” olarak kabul edebiliriz.
 “Sabır” ve “şükür” kavramı “moral katlini” yok etmek yerine yok saymayı ifade eden bir şeydi… Sartre bu durumu şöyle açıklar: “korkudan kurtulmak için tüm hedeflerini karartmıştır”.
Hayır ve şerrin allahtan geldiğine inanmak ile, şerri kaldırmak için kurulan şeriat hükümeti arasında temel çelişki olduğunu düşünmeleri imkansızdır. Allahtan gelen ile savaşmak şeriat hükümetinin ya da dindar bireyin iç çelişkisini fark etmek, salt iman engeline takılır.
Buna benzer bir yığın çelişkiler, bir düş, hayal, ütopya kapsamında sürdürülebilir ancak. Gerçek yaşamın ritüellerini daha somut veriler üzerine kurduğumuzda, daha özgün yaşayacağımızı düşünebiliriz.
Aslında lider dindarların günümüzde, binbeşyüz yıl önceki din kurallarına göre yaşamadıklarını, hayatlarının asıl dayanaklarını beşeri sistemlerin ürünlerini taklit, hatta onların deyimiyle iktibas ettiklerini biliyorum. Örneğin, zengin olmak, kendi çıkarı için çevresindekilerin çıkarını gasp etmek, ayetlerin anlamlarını değil, imalarını kendine yontarak, dünyalık eylemlerindeki ego kalıntılarına onay uydurmanın, çok yaygın bir taktik olduğunu düşünüyorum.
Bütün bunlardan daha özgür düşünme yeteneğini kazanmamda şevket yücel’in katkısı çok büyük oldu.
Aklıma vurulan kelepçeyi sökmek için önce “farkındalığı” kazanmaya çalıştım. Farkındalık insan beynindeki mevzide uyuyan bir potansiyel gibi.  Bunu tetiklemek için birkaç hamle gerektiğini deneyerek öğrendim.
Hamle deyince akla önce iç özgürlüğü önemsemek gelir. Farklı yaşam biçimini merak edip de bardağın dolu yanını görmeye çalışabilmek için ilk adımı atma dürtüsü nasıl doğar insan beyninde?
 Bıçak sırtı gibi bir durum; ince ve keskin.
Düşünün ki,  benim yerime her şeyi düşünmüş olan biri var, o  benim kişilik, kimlik ve yaşama biçimim üzerine proje yapmış olmalı. Öyleyse soru sorma ve merak giderme hakkım olmayacak mı? 
Bunun sakıncası aklımı karıncalandırmıştı. Bireysel güdülerimin, ufkumun, farklı yanlarımın, bütün kişilik ölçülerimin farkında olmayan,  benim ve bütün cemaat üyelerinin üzerine aynı şablonu koyarak, bir ergenin mastürbasyon ihtiyacını peygamberin hadisiyle biçimlemeye çalışarak, günümüzü yaşamaya çalışmak…. gibi  bir biçim elde etme projesi, benim farklılıklarımı ve özellerimi yok saymasına nasıl katlanılabilir.
Örneğin, “özgürlük” heyecan denizine açılacak olan teknenin en ideal motorudur. Özgürlüğün özgürlüğünü doğru yerinden zapt etmek gerekir yoksa, evrenin sonsuzluğunda içine hidrojen üflenmiş bir balon gibi yokluğa doğru savrulmak da var işin içinde.
Özgürlük ile korku, ateş ile barut gibi, asla bir kişilikte barışık duramazlar. Toplumun üzerinde kişisel çıkar yapılandıran güçler, korkuyu özgürlüğün üzerine çullandırırlar. Özgürlük boyun eğmez, gücü azaldığında ancak intihar eder. Meydan korkuya kalır ki, toplum insan olmaktan çok, robotlar atelyesine dönüşür….
Ben dindar nesil iken de çok kitap okurdum birçok dindar nesil gibi. Eski okuduklarımın yeni kişiliğim ile okuduklarımdan  farkı,  son zamanların güncel yaşamına muhalefetliği yakalamaya çalışan, eskinin farklı anlatım  yazılarından başka şey değildir. 
Kuran öğretilerini bilim karşısında  güç duruma düşüren ayetleri ve hadisleri sündürerek yorumlanan kitaplar cankurtaran simiti gibi gelir dindar nesillere. Kitap içeriklerinin tutarlı olup olmadığından çok, “laf geçirme” diye tanımlanabilecek yeni sözcüklerle eski öğretiyi biraz da sloganımsı anlatan yazılar….
“Ben dindar nesil iken gururumu ayakta tutan en dinamik özelliğim, dürüstlüktü” dedim yukarıda.
 O kültürde dürüstlük sıfatının rajonu, “karşılığı düşünülmeyen, salt vericilik”ti. Sanırım asrın modern belası olan Kapitalistlerin işini kolluk kuvvetlerinden de önce koruyan, kolaylaştıran bir etkendi din inancının dürüstlük anlayışı. Salt vericilik ve itaat yanı beslenen bir nesil yarattıklarında, işleri büsbütün kolaylaşacaktı.
Kaldı ki dürüstlüğün, dinlerin tekelinde olmadığı pratik hayattan da kolayca anlaşılabiliyor. 
………….
geniş konu, uzun hikaye…

bekleyen sözveri-görev zincirim

1-“ben dindar nesil iken” başlıklı yazı bitirilecek, az kaldı. (derbay’a söz vermiştim)
2-“blog yorumları nasıl olmalı” yazılacak (Sabahattin Gencal’a söz vermiştim)
3-bu yazıya döneceğim.
4-bu filmi izleyeceğim.
5-bu yazı hakkında derin düşünüp, düşündüğümü yazacağım.
6-BU bLOGU VE bu blogu sık okuyamamak üzüyor beni!
7-bu blogu daha sık okumazsam beynimdeki ışığın matlaşağanı düşünmek abartı olmaz.
8- ve
bu blog ufkuma taze gıdalar şırınga ettiğinden, daha sık (kendisi seyrek yazsa da eskileri de tekrar ederek) izlemeliyim. Ayrıca, söz verdiğim o filmleri izleme arşivime gömdüğümü unutmamalıyım.
9-blogu terk eden bazı can kardeşlere (onlar kendilerini bilirler) hesap soracağım.


bu sözveri-görev zincirinin devamı vardı  da… şimdilik çıkmak zorunda kalıyorum!

sevgi sapıklığına öfkenin melodisi

Yine balkon gözlemlerim… kumrular, çekirgeler ve çocuklardan sonra, bu sefer, günboyu ağlayan köpek. Köpek ve Çingene Hayriye’ye karşı  ahlak paradigması ve gitarın tellerinden dökülen avaz…
Bahar bu, şişede durduğu gibi durmuyor. İnsanın tüm duyargalarını en dinamik kıvama getiriyor. Her zaman alışageldiğimiz bir yığın  “eşekçekmez” görüngülere bu mevsimde daha “insan” bakabilme kapasitemizi artırıyor.
Doğa bize bu altyapıyı sunarken, biz doğayı kalıbıyla yutmak peşindeyiz.
Sevgi kavramı, kötülerin elinde biçimsel hale dönüştürülünce ve vahşi egolara maske olarak kullanılınca, sevgiden ağzı yananlar nefreti üflemeden içebiliyor.
Bir “hayvansever”,  insanlık düşmanı olabiliyor. Bir “hayvansever” başka bir hayvanseverin hayvansevme erdemini gasp edebiliyor. “Hayvan sevgisi” görüntüsüne modavari kalıpla önem verenler çevresinde, mahallesinde, yurdunda, dünyasında… çöplükten beslenen insanların farkında olamıyor!
“Hayvanseverlik” şöhreti medyatik tonda tozudumana katarken, işkenceyle sevgiyi ayırt edemez konuma rahatça katlanabiliyoruz!
Videoda görüleceği gibi,  ağlaması fark edilmeyen köpeğin sahibine duyarsız kalınırken, kendi doğasında yaşamaya çalışan Çingene Hayriye balkonunda “yüksek sele şarkı söylüyor” diye 155 polise şikayet edilip, uyarı cezası verilebiliyor! Ayrımcılığın daniskası buradan  gelir de….
Geleneksel olarak insanların çevresinde yaşayan türden olan bütün hayvanlar, uyumlu bir biçimde ve türüne özgü yaşam koşulları ve özgürlük içinde yaşama ve üreme haklarına sahiptir./hayvan hakları/m:5
Akıllı, dürüst ve insaflı olmadan mutlu yaşanamayacağı gibi, mutlu olmadan da akıllı, dürüst ve insaflı olunamaz./Epikür

Hayvanlardan, hayvansevicilerine mesaj var:gölge etmeyin, başka ihsan istemez/Diogenes sözü.

duygusal kumrunun, kumrusal ben hayranlığı

İşte bööle bööle  böööle tıngırdatırken,  havada kişneşen kumru sesleri tabandaki çekirge sesine çakılıverdi. Yalnız sesiyle değil ki, az sonra sol yanımda, biletsiz konser izleyeni gibi tünediğini gördüm.  Fırsatı ganimete dönüştürme zamanı.
Nisan ayının ılık bağrında yer vardı bu aleme. Bahar orkestrası en doğal yoldan ancak bööle kurulabilirdi. Rakipsiz kaldık. Artık Ajdar efendi kendine yeni rakipler arayabilir.
Biz üç kişi olduk. Çekirge, kumru ve ben. Kumru kanadından bir kalem koydu ortaya. Gökyüzünün mavi zemini üzerine küçücük bulutlardan mürekkep damlattık.  İmzaladığımız kontratın kalemini bu mürekkebe batırdık.  Kefilimiz karşı zemin kattaki Hayriye oldu. Sac ayağı dayanışmamızı kareye dönüştürmek için Hayriye’ye transfer teklifi götürdük.
Hayriye, “ben assolist olurum” dedi. Çekirge, “ben vokal yaparım” dedi. Kumru, “ben dans ederim” dedi. Ee, bana da tıngırdatmak kaldı. “Fabrika kızı”  bir rastlantıydı.
Tıngır-mıngır hayriye, gel beriye beriye.
 Kumru aşk sadakatının simgesi olunca, baharların listebaşı olmaya adayız.
Şimdiden, keyiften dört köşeyiz.

Mona Roza

 Eleştirel Günlük tarık tufan’ın  “anna” şiirindeki kadın adı için, “…ben iyi șiir severim. Neyse bu șiirde bir tek șey rahatsız etti beni. O da seslenilenin Anna olușu. Neden Hatice, Emine, Ayșe, falan değil de Anna?” diye sorunca, aklıma Sezai Karakoç’un “monaroza” şiiri geldi.
Yerli aşka yabancı perde mi?
Mona Roza şiirini ilahi ezgi sanatçısı Selçuk Küpçük seslendirmiş.
Başlık monaroza ama, 16 kıtalık  şiirden sadece 3 kıta almış. Yavuz Bülent Bakiler’in Gözlerin İstanbul Oluyor şiirini de ekleyerek, bu şiirin ününden yararlanarak, kendi sözlerini de monte ederek, melodinin romantik yankısını da üfleyerek, güzel bir monaroza aşuresi oluşturmuş.
Bu şiir, Sezai Karakoç’un, Muazzez Akkaya adında bir okul arkadaşına olan aşkının ürünüymüş. M. Akkaya bir göçmen ve okulunun en hareketli  kızı….
“Bunda ne var?” diye düşünülebilir. E.G.nin sorusundan yola çıkarsak,  Sezai Karakoç, dindar, muhafazakar, hatta ilahiyat fakültesine rastlantı sonucu gidemeyen bir şair.  Monaroza bir kadın adı ve M.A.’ya olan platonik aşkın şifreli perdesi olarak mı, yoksa  Osmanlı padişahları gibi   yabancı kökenli, mavi gözlü, sarışın kadınlara ilgi duyduğundan mı yazılmıştır? Bu konuda farklı yorumlar bulunmakta
Hani aşk poleni bu, nereye konacağı bilinmez ama,  muhafazakar kesimin (genellikle) bilinç altı başka okunuyor da ondan dikkatimi çekiyor.
Koyu muhafazakar’ın  gizli bir avrupalı  hayranlığı ile, politik söylemlerindeki avrupa karşıtlığındaki çelişki ancak “liberal çözümleme” ile hazmedilir diye düşünmekteyim.
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller
Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar
Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek…
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ellerin ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmakların
Zaman ne de çabuk geçiyor
MonaSaat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları
Ki ben Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar su kenarında
Ki ben Mona Roza bulurum seni
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı
Artık inan bana muhacir kızı
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapalı gece ve güne
Altın bilezikler o kokulu ten
Mona Roza siyah güller, ak güller
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza siyah güller, ak güller
Sezai Karakoç

Blog yazmanın düşündürdükleri

Yan sütunda “ayın en çok aranan başlıkları” var. Bu başlıkları görünce arada bir gözden geçiriyorum. Yıllar önce hangi acelecilik ve ruh haliyle yazılmışsa, bir yığın yazım ve kurgu hatalarıyla karşılaşıyorum. Bu konulara gösterilen ilgi o hataları düzeltme sorumluğu yüklüyor bana. Zaman sorunum yine aynı olsa da, yazıların özüne dokunmadan, yazım hatalarını ikinci müdahale avantajıyla bir şekilde ayıklamaya çalışıyorum.
Blog yazmak benim için geçici bir heves değil. Eskiden yerel gazete ve dergilerde, ulusal gazetelerin konu yorum bölümlerinde bir şeyler karalarken, internet avantajı bu işi daha seri yapmamıza yaradı.
Okumak yemek gibiyse, bilgi vitamini ufkunuza güç katıyor. Hep vitamin depolamak bir süre sonra  nasıl ki kolestrol, yağ gibi olumsuzluğa dönüşebiliyorsa, ardından spor yaparak dengeleri sağlıyorsunuz.
Yazmak  da okuyarak ve düşünerek ufkunuzda biriktirdiğiniz bilgi enerjisinin fazlasını deşarj ediyor, onu daha rahat işlerliğe dönüştürüyor, yenisine yer açıyor.
Bilgi enerjisinin asıl önemli bölümünü günlük yaşantımızda davranış, algı, üretim ve moral olarak harcıyoruz.
Bireyin günlük tükettiği elektrik ve su miktarı uygarlık ölçüsü sayılıyor da, öğrendiğimiz, ürettiğimiz ve tükettiğimiz bilgi miktarı neden uygarlık ölçüsü sayılmasın.
Hani “mutlu toplum” istatistiğinde yoksul bir Afrika ülkesi en başlarda yer almış ya? Bazen düşünüyorum da acaba mutlu olmak için hiç düşünmesek mi? Mutsuzluk sorunları fark etmek ve karamsarlığın morale yansıması ise, mutluluk ancak bir şeylerin farkına varamadan yaşamak olabilir.
 Frekansı düşük mutluluklar çoğaldıkça, onura kadar dayanacak ve sonunda onu da elimizden alabilir ki, kalsın.
  Konuyu dağıtmayalım lütfen. Ne diyorduk? Blog yazmak… Hani nerde o birkaç yıl önceki hevesler ve aktif yazanlar?
İlgisizlikten hatta bilgisizlikten Blog asla terk edilmemelidir.

İlgi dediğimiz reyting ise,  durun biraz düşünelim:

En iyi amatör yazanlardan istisna vardır ama, ünü ulusal kaynaklarda tescillenenler en fazla reyting alıyorlar. Buna ek olarak  bel üstü (dini) ve bel altı (seksi) konuları yazanlar en çok ziyaret ve katkı görenlerdir.

  Blogu “msn” gibi kullananların ziyaretçi sayısı da oldukça fazla. Bunları küçümsemiyorum. Hatta çok da gerekli olduğunu, insanoğlu-kızının bir başkasının günlük yaşamını merak etme ve ona göre bir norm oluşturma fırsatı olarak da görüyorum.
Biz ise mütevazi orta sıralarda, reytingi değil, motivasyon alışverişini aynı samimiyette sürdürebilenlerle muhatabız. Bazı Blog yazarları gibi burasının da ziyaretçi sayısıyla ile ilgili bir hesabı  yoktur Hele tarzınız ve konu seçiminiz protest ise, çok da balıklama atlanmasını beklemiyoruz. Bu tarz bloglara ilgi biraz cesaret ister hepsi o kadar.
Bir de “popülerlik” kuruntusundan söz etmeliyim. Profesyonel aydın,sanatçı, muhabir, ya da bu statüye ilk adımını atanlar, etrafıyla diyaloglarını koparıp, ya da yok sayıp, kendini “erişilmez” görenleri hiç sevmiyorum. Yazınızın altına yorum yazılıyor ve siz en ince nezaket ve dikkat ile onu cevaplıyorsunuz. Bu öncelikle sizin insana olan saygınızdan geliyor.
Blog yorum penceresinde asıl yazı ile ilgili yorumlara verdiğiniz karşılıklar yazanı ve aynı zamanda tartışarak okuyanı motive edeceği kesindir. Bu durum sizi daha sorumlu düşünmeye ve yazmaya itecektir. Böylece toplumsal iletişim, bu teknolojik olanaklarla daha da ritimli hale dönüşecek, davranışlarımıza yansıyarak, ortak doğruları egemen kılmada gereğini yapmış olacağız. Buna dikkat eden birkaç Blog yazarını saygıyla anıyorum. Onlar kendilerini bilirler.
 z.örer

Karıştırma pohu çıkar

aşırı zenginleşmenin formülü
Adamın biri yoğurt satarak zengin olmaya karar verir. Kafadan bir hesap yapar, günde şu kadar satarsa bu kadar kazanacak. Üretimde yoğurt miktarı o kadar çıkmaz.
“İneğe verdiğim yem süt olacağına bok olmuş”  diye söylenir. 
Kara kara düşünceden Ak ak çıkış aramaya koyulur.
“Madem ki elde  bir yoğurt bir de bok var,  (un var şeker var) öyleyse geriye pasta yapmak kalıyor” diye düşünürken gözleri ışıldar.
İlk manevrasını  yapar, yoğurt kaplarının tabanına inek bokunu, üstüne de bir miktar yoğurt koyar ve ambalajlar.
Muhasebeyi düz getirmenin sevinciyle,  yoğurtları pazara götürür.
İlk gelen müşteri yoğurttan  tatmak için kaşık ister.
Yoğurtçu hınzır bir gülücük ile, “karıştırma pohu çıkar” diyerek, isteği karambole boğdurur.
Müşteri anadolu saflığıyla kinayeyi hayra yorumlar, yoğurdu alır, parasını öder.
Evde kaşığı bir saplar ki ne görse!  
Üstü beyaz altı yeşil! 
Koşarak satıcıya gelir, “ulan sahtekar yoğurtçu… diyerek başlar ve ne kadar bildiği küfür varsa savurur. Sinirleri yatışmıştır artık.
Yoğurtçu bu anı sabırla bekledikten sonra, kalabalığın gözlemlerine hitaben alır sazı eline.
 *Derdini söyle gardaşım, niye öfkeleniyorsun böyle! İnsan önce bir Allah’ın selamını verir ve sonra  sıkıntısını dile getirir.
-Kaşığı bir daldırdım yoğurt kabına, altından bok çıktı!”  Anlamıştım yılışıklığından, bu işte bir bokluk olduğunu.
*Ben sana demedim mi “karıştırma pohu çıkar diye?”  Alla allaa, bu insanlar da hiç laftan anlamıyolar ya! Eğitim şart bu millete gardaşım, eğitim şart. Ahlak da ondan önce şart.  Dürüstçe uyarıyom, adam geliyo beni suçluyo.  Başıma ne geldiyse dürüstlükten geldi zaten. Böylelerine var ya, kabına yoğurt bile koymayacaksın, sadece bok yedireceksin. Bok al bok sat bokoğlu boktan laf yeme. Hasminallahu ve ni mel vekil ni mel mevla…
z. örer

Sivas Katliamında Aşırıcılık

 
http://www.divshare.com/flash/audio_embed?data=YTo2OntzOjU6ImFwaUlkIjtzOjE6IjQiO3M6NjoiZmlsZUlkIjtzOjg6IjE3MDM1OTYxIjtzOjQ6ImNvZGUiO3M6MTI6IjE3MDM1OTYxLWRkYyI7czo2OiJ1c2VySWQiO3M6NzoiMjEzNjEwMyI7czoxMjoiZXh0ZXJuYWxDYWxsIjtpOjE7czo0OiJ0aW1lIjtpOjEzMzE3NDE1ODM7fQ==&autoplay=default
 müzik için gaykedi’ye teşekkürler

 Zaman aşırmak yüz kızartıcı bir kavram olarak akıllara kazındı.

Sömürü sistemlerinde başkasının emek ürününü çalmak, gaspetmek, sömürmek,   aşırmak çok bilindik birşey.
Bu davranışın insanlık suçu olup-olmadığı konusunda fikir üretmeyi anlamsız bulunların oranı sistemin besin zincirinin en büyük halkası olduğunu da biliyoruz…

Ancak, zaman aşırmak sistemin kendi rotasında işleyişine hizmet ediyor olsa da, emek aşırmak ile farkındalık ” farkına sahip.

Zaman aşırmak için, uygar dünyayı taklit ederek, kanun kitaplarına en güncel yasa maddelerini yazarken, uygulamada arkadan dolaşmaya engel hiçbir şey yok!

Darbe Liderleri için de zaman aşırılmıştı da Anayasa halk oylamasında birkaç puan artsın diye “yetmez ama evet”çilere verilen sözden dolayı aşırılan zaman sahibine geri teslim edilir gibi yapılıyor şu günlerde. Kenan Evren yargılanabiliyor(mu?) O da belli değil ya.

Sivas’ta yakılan aydınlar için aşırılan zaman geri iade edilmeye kalkışılsa, günümüz iktidarının önemli bir taban aritmetiğine dokunulabilir. Belki de bu yüzden aşırılan zaman zulaya atılmak isteniyor. Yoksa bir saatlik yasa düzeltilmesi, bu insanlık suçunun affedilmesini önleyecek, aşırılan zaman sahibine iade edilecek. O alev karşısında cehennem ateşi (video:1.32) teşhisi koyan aşırı müslümanlar da belki adama benzeyecekler.
Nerde bizde o şans!

Mart-ı ve K-edi aşkı

Mart-ı ve K-edi 
Mart ayının şifreli  kombinasyonu
özgürlük ve aşk

 Edi Birsöz 
madem konu yine aşk, o zaman biraz derinlerine dalalım
kendimizi şöyle bir aşkın içine salalım.
ne bekler insan karşısındakinden, nedir aradığı?
kimselerde bulamayıp da O’na gelince “heh işte bu” dediği?
nedir?
ne arar?
bir kadın neden aşık olur?
bir erkek?
nasıl biter tükenir bir aşk peki?
ya da biter mi ki?
tenini hissetmekten aldığı tat, neden eşsizmiş gibidir aşıksa?
ve öpmenin, öpülmenin sonsuz sayıda olmasının dileğindeki neden…?
nedir, nedendir aşk?
ve aşık olmak neden bu kadar güzel, bu kadar zordur?
ya hayatın tadı, neden aşık olunduğunda daha bi hoştur?
altı üstü bir hormonun seviye değişikliği madem…
e hormonlarına söz geçiremezki zavallı adem…
heh işte, ben de tam bu yüzden;
“gönlümü saldım çayıra, hadi mevlam kayıra” :)
bütün bu soruların cevabının olmayışıdır aşk
 ancak sezgilerle açıklanabilen bir karmaşadır aşk
 “hormon+kalp+beyin” bermuda üçgeninde bedenin kayboluşudur aşk
 tura yanından bakarsan sonsuzluğa yelken açan tam bir özgürlüktür aşk
yazı tarafından bakarsan tam bir tutsaklığa gönüllü boyun eğiştir aşk
gönlü salarken çayıra, “hadi mevlam kayıra” 
aşk, teslim olmak değildir bir hıyara.

Martı ve Kedi aşkı
not:
Sevgili Edi Birsöz’ün  şirsel yazısını 
facebook sayfasından 
(güven ve hoşgörü kredisi açtığını hissederek) 
  buraya izinsiz taşıdım.

4+4-(2×4)=0 ilköğretim yasası

Kanun taslağındaki  üçüncü “4”ün,  ilk iki “4+4″ün paradigmasını yok etmeye yönelik olduğu anlaşılıyor. Birincisinde “ne mutlu türküm diyene” iken, karşılığında “ne mutlu müslümanım diyene” görülüyor.
Al birisini vur ötekine. Geriye etik olarak sıfır kalıyor. Türk ve müslüman dışında da insan olduğuna göre?
4+4+4 SİSTEMİ GELECEK

AK Parti, imam hatip liselerinin ortaokul bölümlerinin kapatılmasıyla geçilen 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitime son verecek. Teklif kabul edilirse zorunlu eğitim 13 yıla çıkarken, isteyen öğrenciler orta kademede imam hatiplere geçiş yapabilecek
– İlk 4 yıllık zorunlu eğitimden sonraki kademelerde evde eğitim (açık öğretim) mümkün hale getirilecek. Evde eğitimle okuldan mezun olunabilecek. 4. sınıftan itibaren, öğrenciler hem açıköğretime hem de Kur’an kurslarına aynı anda devam edebilecek. Derslere baş örtüsüyle girmek isteyenlere yeni alternatifler sunulacak./ samanyolu
* * *
Eğitimin genel sorunları üzerine kafa yorulmazken, meslek liseleri arasında bu kadar adaletsiz fırsat eşitsizliği varken, İmam Hatip d meslek liseleri neden her gelen hükümetin imam kadrolu mikrofon gücü haline getiriliyor!

2011 ösym sonuçlarına göre (Fen kolunu seçenler) Fen Bilimlerinde 704 bin 712. Adayların neredeyse yüzde 60’ı Fen Bilimleri testine cevap vermiyorlar veya veremiyorlar.”*
ÖSYM’de 30 bin öğrenci  sıfır puan çekiyor. Okul birincileri çoğunlukla ösym’de başarısız oluyorlar.
Dünyada kalite bakımından ilk 500’e giren Üniversite sayısı  2-3’ü geçmiyor..  İyi derecede okul kazanan öğrencilerin başarısı milli eğitim müfredatı ve kalitesinden değil, ailelerin özel çabası ve çoğunlukla parasal güç ile gerçekleşiyor.
Milli Eğitim ve ilk öğretim sorunları deyince sadece İmam Hatip okulları akla geliyor Oysa Hemşirelik, endüstri meslek, teknik, ticaret, turizm gibi hayatın birinci önceliklerine hizmet eden okulların kalitesi ve genel sorunları hiç gündemde yok.
Örneğin, bir endüstri meslek lisesi elektrik bölümü  mezunu  elektrik mühendisliğine gidebilmesi için matematik ve fen derslerini okuması gerekiyor. Yoksa, para zoruyla dersanelere giderse ancak açığı kaptabiliyor; üniversiteye gitme şansı doğabiliyor. Oysa İmam hatip okulları için böyle bir sorun yok. Buna rağmen bütün dertler ve yatırımlar imam hatip üzerine yoğunlaşıyor.

 İmam hatip mezunu devlet memuru olarak  atanabildiği halde, diğer meslek mezunları iş bulursa “ırgat” sıfatıyla aşağılanıp,   acımasızca sömürülüyor.  Bununla da yetinilmiyor, İmam Hatip mezunları bütün mesleklere iş başvurusu yapıyor, elektrikçi mesleğinde dahi iş bulabiliyor. Oysa diğer meslek mezunlarının imamlık-müftülük için başvurması (doğal olarak) normal karşılanmıyor.

Meslek liselerindeki ayrımlar, o kadar soyut ve adaletsiz ki, hayatın önceliklerindeki sıralama önemsenmeden, “türban sorunu”na kadar indirgenerek, asıl sorunlar ıskalanıp unutturuluyor.

“YÖK Kanunu’nun 45.maddesi değiştirilerek, üniversiteye girişteki katsayının eşit uygulanması yasalaşacak.” deniliyor
 “Hak eşitliğinden söz edilirken, altyapı eşitsizliği gizleniyor.

Bu da gösteriyor ki, “dindar nesil” toplumun kaderine hakim olma olanaklarını daha da artırırken, hayatın önceliklerini öbür dünyaya havale etme güdüsü daha da pekişecek!

Ek: öğretmenlerin raporu:

PISA testi, her ülkede 15 yaşındaki öğrencilere okuma, matematik okuryazarlığı ve fen okuryazarlığı alanlarında uygulanan bir sınav. Bu sınavda, öğrencilerin ne kadar bilgi sahibi olduğu değil, edindikleri bilgi ve becerileri günümüz toplumunda karşılarına çıkabilecek durumlarda nasıl kullanabildikleri ölçülmeye çalışılıyor. Dolayısıyla bilgi yerine yaşam becerileri ölçülüyor.
OECD’de 30 ülke var, Türkiye bunlar arasında 16. büyük ekonomi, ama eğitim açısından sonlarda. Tek örnek: PISA testinde 29. olabildi.

Testte OECD ortalaması 500, Türkiye 424 puan aldı. Milli Eğitim, yaşam becerisini geliştiren sisteme dönük ciddi adımlar attı; ama değişim için çok çalışmak gerek.

-Öğretmen başına öğrenci sayısı Türkiye’de 24, OECD ortalaması 16; ilköğretimde sayıyı 20’ye çekmek için 80 bin öğretmen daha gerekli. Derslik ihtiyacı da 80 bin…

Peyk Müzk Gurubu

  buradan  yudumlayabilirsiniz.
Peyk:Dol Gözüm Dol
 ———————————
Sevgili Açalya facebookta tanıtınca, birkaç cümlelik yorumu aşacağını düşündüm ve bir araştırma yaparak, Peyk Müzik Gurubunu daha geniş yorumlamayı uygun buldum.
Peyk Müzk gurubunun dikkat çeken  tarzı var. Bu fark öncelikle şarkı sözlerinin protest etkisinde görülür. Böyle bir tarzın riskini alabilen sanatçılar sanatın ticari kaygısından uzak olduğunu düşündürür. Aynı zamanda, zaten zayıf olan toplumsal muhalefetin eksiğini nispeten doldurarak, egemenlerin halkına karşı keyfi tutumlarına, mikrofon gücüyle otokontrol görevini de icra ederler.
 Başka farkı, müziklerinin motifindeki  rock’un sivriliklerinin törpülenerek, enstürmanın bam tellerinin narasıyla reggae ritmine ulaşması kulağı tırmalamadan ruha, söz vurgularıyla beyinlere, estetik ölçüsüyle ruha  hitabeden etkili bir toplam güce sahip olduğunu düşündürüyor. Müziğin toplam kalitesi, sesin gırtlak darlığını bastırırken, solist sesinin buğulu tarzı sempatik çekiciliği öne çıkarıyor.
Eskilerden Karacaoğlandan sonra, Cumhuriyet tarihinde Saz serisinde Ruhi Su ile başlayan, Mahsuni Şerif ile zirveye çıkan, Ahmet Kaya, Kıvırcık Ali, Ferhat Tunç,  ile devam eden; oradan kent nüfusunun köy nüfusunu geçmeye başladığı zaman diliminde daha çoklu enstrümanlarla Gurup YorumKızılırmakMoğollar, Şivan Perver, … aklıma gelenlerdir…
Bir de bütün çirkinlikleri protesto edenleri protesto eden Ozan Arif vardır.  Sözlerine değer vermediğim ama, kişisel efendiliği ve müzikal melodisinden olumlu etkilendiğim Mustafa Yıldızdoğan da asıl hedef yerine hırsızı kovalayanı kovalayan guruba dahil bir protestçidir.
Peyk Müzik Gurubu ticari amaç yerine politik duyarlılığını devam ettirebilirse, adını yukarıda saydığım müzisyenlerin beyaz sayfasına yazdıracağı düşünülür.
Peyk adının mesaj öyküsünü gurubun menajeri Aybüke Kini’ye sordum. Sorumu  itüsözlükçülerin boktan yorumlarını önceleyerek oluşturdum.
Gelen cevap:
Merhaba,
Sanıldığı gibi yalakalık anlamına gelmiyor bizim “Peyk”.
Öncelikle Farsça bir kelimedir, uydu anlamına geliyor olması ve logomuzunda  bununla uyumlu olması gözden kaçmasın. “Peyk devletler” gibi ifadeleri Türkçe’de mutlaka duymuşsunuzdur; komşu devletler, uydu devletler manasına gelmektedir.
Ayrıca Osmanlı döneminde haber getirip götüren eğitimli askerler varmış ki onlara da Peyk denirmiş.
Bizim bu ismi seçmiş olma sebeplerimiz bunlardır.
Teşekkürler ilginize,
Aybuke
Osmanlı İmparatorluğu’nun 16.-18. yy. lar arasında haber taşıma amaçlı kullandığı peykler yeniçeri ocağından 6-7 yaşlarında seçilir eğitilirlerdi. Sık sık Atmeydanı’nda yapılan yarışlarda seçilenler göreve atanırdı. En iyi peykler padişah tarafından kullanılırdı. Attan daha hızlı hareket ettikleri ve kestirmeden giderek zaman kazandıkları için tercih edilirdi. İstanbul-Edirne arasını (150 km.) bir günde katederlerdi. Koşu sırasında ellerinde küçük bir şeker torbası taşı bedenin karbonhidrat seviyesini korur, ağızlarındaki ekonomik tükrük salgısının devamlılığını sağlayan içi boş ve üzerinde çok sayıda delik bulunan küreler bulundururlardı. Dizlerine bağladıkları zillerle hem tempolarını korur, hemde yolların boşaltılmasını sağlarlardı. Peykler, 18.yy.da yeniçeri ocağının kaldırılması ile tarihe karışmıştır./kaynak
Peyk’in temelleri 1991’lere kadar uzanıyor. İrfan Alış (Vokal) ve Serdal Ersoy’un (Gitar) İstanbul Üniversitesi Kampüsü’nde bir araya gelmesiyle, grubun temelleri atıldı. İkiliye, 1995 yılında Ertan Çalışkan (Davul), Özgür Ulusoy (Keman, klavye) ve 2006’da Barış Tokgöz’ün (Bas) katılımıyla grup, bugünkü kadrosunu oluşturmuş oldu.

İlk albüm, yılların emeği süzülerek ortaya konmuş özenli bir çalışma. Şarkıların sözleri, solist İrfan Alış’a ait. Şarkıların melodik alt yapısında, rock, blues ve reggae’nin yanı sıra arabesk öğelere, ince keman ve piyano sololara da rastlamak mümkündür.

sev de al

“Sev” deyince aklıma sevgili gelir
aklım sevgilinin asaletinden gelir.
leb sevgilinin “leb”inden,
 aç tavuğun düşü leblebiden gelir.

Şıpsevdinin yolu dudağın kırmızısına düşerken,
 aşığın kırmızısı dudaktan kalbe uzanan  yoldan gelir.
iki gönlün birbirine akorduna aşk dersek
mızraplar esnek ise fırtınalar vız gelir
z.örer

algıda seçicilik farkındalıktır

duymak ve anlamak

Politik söylemlerde sık duyduğumuz bir sözcüktür “algı”. Bir konunun anafikrine odaklanmanın ölçü birimi gibi kullanılır. “Algı” ile “farkındalık” aynı anlamı içeriyor gibi bilinse de, “farkındalık”ın bir adım daha derine işaret ettiğini düşünüyorum.

İçten ve dıştan gelen uyarıcıların duyumlar aracılığıyla anlamlı hale getirilmesine algı denir.
 Farkındalığı ise “odaklanmak” olarak yorumlayanlar var. Ortada dolaşan yorumlardan, TDK’nun algı yorumuna daha yakınım.
.
Algı, Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma, idrak: “Bakmak için algılarımız yeter, görmek içinse salim bir kafa, ayıklık, şuur gereklidir/TDK

Tanımın asıl cümlesi algıyı belirtirken, eş cümlesi farkındalığı anlatıyor gibi.

Elinize tutuşturulan bir cismin ne olup olmadığını, eleştirel analiz sonucunda anladığınızda, bir ağırlığının dışında bir de özelliğinin olduğunu fark edersiniz.

“Algı”, fotoğrafik, “farkındalık” ise çözümleyici, yani diyalektik sürecin vardığı yer olarak düşünülmeli.

Bir olayın haber değeri, varmak istediğiniz sonca göre biçimlenir. Ya da, varmak istediğiniz sonucun üzerinde o haberin sizde uyandırdığı etkiye göre ya algınıza bir albüm malzemesi gibi girer, ya da değiştirmek istediğiniz sonucu, ona etki eden faktörler üzerinden yürümeyi amaçlarsınız.

Politikacıların mangalda kül bırakmayan “van minıt”larına baktığımızda, kimi onu sadece coşkusuyla algılar, kimi de algıladıktan sonra ne, nasıl, niçin, kim için…? gibi soruların cevabına göre amaca katkısını farkeder.

Birkaç örnek ile açalım mı? (kapatmayalım, açalım) Ehh, günah benden gitti:)

İngiltere’de bir trafik canavarı Enerji Bakanını yerken,
bizde rüşvet canavarı, suçluyu arayan  savcıları yer.

Alman savcıları, tarihinin en büyük canavarını yerken,
Bizde rüşvet canavarı, Almanya’nın canavarından beş kat daha fazla büyür.

Uludere katliamından sonra, etik değerler ve insana olan saygı yüzünden hükümetin düşmesi beklenirken, durum kapitalist yöntemlerle (sadece tazminatla) kapatılır, canavar taca atılır.

Canavarların damak tadı neden bu kadar farklı ki!

Bizim TBMM’de 251 suç dosyası dokunulmazlığa bürünmüşken, savcının güdümsüzü dokunulmazlığa bürünemez.

Yazar kovalayan güdümlü savcı ile canavar kovalayan savcılar arasındaki farkın, artıdeğer olarak kapitalist servetin çekirdeği olup-olmadığını Das Kapital’den sorabilirsiniz.

Egemen sınıf her ülkede bilgisiz ve farkındasız çoğunluğun üzerinde oturur. Fransa, İngiltere, Almanya’da da öyle, bizde de öyle.. ama onlardaki farkındalık oranı (ya da canavar) ile bizdekinin farklı olmasının kökenini soruyor muyuz?

Avrupa toplumu ile bizim yaşam biçimimizi belirleyen kültürün kökenine inmeden, “hem kel hem fodul olunabilir ancak. (Burası uzun hikaye ve aynı zamanda konuyu dağıtma olasılığından dolayı, geçelim)

(Sözde) demokrasi dünyasında,

Azınlık olan “işi düzgünler” partisine oy verirlerken “farkındalığı” temel ölçü olarak alırlar.

Halk tabakasında yaşayanların büyük çoğunluğu  ise, temel çıkarlarını iğdiş eden önlemler büyüsünden kurtulmaları için “uyartım akımına”* ihtiyaçları vardır.

İngiliz ya da Alman seçmeni ile Türk seçmeni arasındaki en büyük fark nedir?
Bir trafik suçundan dolayı ar damarına değer vermek zorunda kalmasını sağlayan güç nedir?
Din mi, ahlak mı, etik mi, idam mı, cehennem mi, işsizlik mi……?

Bizimkiler dindar nesil yetiştirmekle açığın kapatılabileceğini umuyor olabilirler. Birçok çağdaş yasayı aldığımız ve tamamını aldıktan sonra bizi aralarına kabul edeceklerini düşündüğümüz Avrupa birliği de dindar nesil sayesinde(!) malum canavarlarını ayarlayabiliyor olabilirler mi!

MÜTEVAZI:”Sözün aslı Arapça’dır ki, tevâzu sâhibi demektir.” bir arkadaş böyle açıklamış.
“tevâzu”nun aslı nedir? diye sorduğunuzda tanımın tılsımı bozulacaktır.

Bir bilinmeyeni başka bir bilinmeyenle açıklama cesareti göstermeye “dindar nesil algısı” denir.
Üstteki örneklerdeki gibi karşılaştırmalı analizler iman etmeyi değil, itiraz etmeyi gerektireceği kesin.
——————————————-

Hayatımın bir bölümünü dindar  biri olarak geçiren bendeniz, “dindar nesil”i ayrıca yazma gereği duyarım.

*uyartım akımı:hiç çalışmayan bir jeneratörün sargısına 10-15 volt gibi bir gerilim verildiğinde, jeneratörden 220 volt alınabilir.

başlık ve aşk’lık parası

T-kızım, sana kaç lira başlık parası verdiler?
S-Bizde başlık parası olmaz teyze.
T-Ne!  bizim oralıya varsan senin bu güzelliğine çuvallar dolusu başlık parası verirlerdi.
S-Canım, sen benim için neden başlık parası vermedin:)
Z+ Sana verilebilecek para dünya bankasında yok ki bende ola. Ama tüm bankaların alamayacağından çok daha fazlasını, ömürboyu ödemek koşuluyla, hesabıma yazabilirsin…
S-Teşekkür ederim, borcun kalmadı hayatım.
z.örer

Eski (meyen) bir hikaye-2



kır çiçekleri

Baş tarafı BURADA

    Küçük adımlardan sonra ısınan kaslarım   gevşedikçe hızım artıyor,  kaslarım ısındıkça sızım azalıyordu.

  Kır çiçekleri serüveni

   Sağ yanım ısınarak ağrıya karşı direnirken, sol yanım akşamın esrarlı rengine kilitlendi.

  Kentin üst yanından yamaçlara doğru tırmanmaya koyuldum. Kekik kokusu, metabolizmamı tırnak içine alarak, az önceye kadar cebelleştiğim mayhoş hisleri unutturuverdi.

Kafamı kaldırıp çevreye  baktığımda gördüğüm manzara, akşam randevusunun en damar eksiğini tamamlamaya adaydı! Akdeniz ikliminin maki ailesinden  kır çiçekleri,  içinde bulunduğum  pembe atmosferin raconuna nasıl da denk düştü!
 
   ilk ve sonbahar mevsimleri, maki cömertliğinde, aradaki egzotik farkı kapatmıştı. İki mevsimin birbirine yumuşak geçişe yol vermesi bir başka akdeniz patenti sayılır.

“ İlkbaharın afrodizyak hüneri bu mevsimde toprağa düşen renk fidelerinde saklı” ydı .

“Her aşığa bir gül yeter” iddianamesinin,  insan zoruyla bahçelerde zoraki üretilen hormonlu çiçekler için geçerli olduğunu düşündüm. Burada doğa oldukça cömert ve kendini yenileyen iklimin tüm hünerleri anaç.

Bu renklerden  bir demet yapmak için bütün koşullar sevgi(li)me amade.

Otsu ailenin dikenli, dikensiz, çalıcıl,  renkli, kokulu  çiçek vadisinde vals yapıyorum.

 “Love story” şarkısı son birkaç gündür gitarımın tellerine abanmıştı.  O hafta ruhumun vizyonuna bu şarkı yerleşince,  ıslık ve bazen  mırıltı ekleyerek, kır çiçekleri arasında koşturmacanın fon müziği de tamamlandı…  Kanımı kaynatan alevsiz ateş, bedenime veda eden ter damlalarını buharlaştırmaya başladı. Ter buharı, ağrılarımı ve  yorgunluğumu kimyasal tepkimeyle  gökyüzüne doğru savurdukça hız yeteneğim katlanarak artıyordu.

Bu hız ve coşku ile bulunan bütün renklerden  balya yaparak, bir çiçeğin ipsi sapını demetin gövdesine doladım. Tıpkı sevgilinin ince belini saran kollar gibi.  Baş ve işaret parmağımın dairesel çapıyla ölçtüğüm bir buket ile geri dönüş yoluna doğru uçma vakti geldi.

Akşam buluşmasının romantik olasılıklarını düşünürken, zamanı dondurarak kanat çırpmaya devam ediyorum.

Toy zamanlarımda filmlerden-romanlardan öğrendiğim “romantizm tiyatrosunu” sahneye bir daha mı koyacaktım. Akşam kapıyı çaldığımda mercekten bakan sevgilim bir çiçek demetinin ardına saklandığımı, biraz merak ile kapıyı açıp “hoş geldin” derken çiçek demetini eline tutuşturduğumda, o markası hafızamda tescillenmiş gülücüğünü hangi makamda üfleyecekti kalbimin odak noktasına doğru?

Sağ eli sağ elime, sol eli  çiçek balyasına doğru uzanacaktı. Bilindik naylon kılıklı ticari çiçek ambalajı ile buketi yeşil bir ot ile bağlanmış,  ellerimin nasırlarını yeşile boyamış organik romantizm arasındaki fark nasıl algılanacaktı? Elbette yeşilini arıtmadığım avuç içi manzarası yalnızca ruhumu değil, aynı zamanda emeğimi, heyecanımı, zamanımı ve hayallerimi de kapsıyordu.

Sevgili, çiçek demetinin hangi çiçekçiden alındığından fiyatına ve hatta çiçeklerin cins ve ambalaj tekniğine kadar süzecek miydi?  Kim bilir!

Bunları düşünürken, “iyi bir oyuncu” olup olmayacağım  umurumda değildi. Yalnızca kendimi yaşayacaktım ve özgün yanımı taklitlere kurban etmeyecektim.
Oysa oyun ve taklitler beni ben olmaktan çıkaracak, sadece oyunun  ilk yaratıcısını  anmakla kalacaktı.
Akşama üç saat kaldı. Lojmandaki bekar odama dönüyorum. Hiç olmazsa, çiçek saplarının çıkıntılarını makas ile tıraş etmeliyim.
“Evet tıraş ve özel bakım seremonisi…..”

 O da ne:) çiçek balyasının tam ortasından yeşil bir yaprak dikkatime cilve yaparcasına sıyrılıp öne çıkmış. Çiçek renklerinin, benden özel görev bekleyen imaj bekçisi gibi. 

Gereği düşünüldü: yaprağın dokusunu korumaya özen göstererek, tükenmez kalem ucunun arkasıyla yaprağın üzerine bastırıp iz yaparak,
“birşey yazdım”
yazdım.

————————————————
not:bu konuyu destekleyen birçok teorik makale yazdım. 
Bu dizi de onların anafikri sayılır. 
Bu nedenle bir belgesel gibi, devam etmek istiyorum 
ama, şimdilik zaman sorumum ağır basıyor. 
koşulları zorlayacağım.
İlgisini esirgemeyen değerli konuklara
saygı ve teşekkürlerimi arzederim.

Hrant Dink cinayetine örgüt aranıyor(muş)!

http://hranticinblog.blogspot.com/

“sağ” ayakkabının yırtığı düşmanın vicdanı

ruh hailimin güvercin tedirginliği:
….
Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere… Her neresiyse.
Ürkek ve özgür

ayaklarımızın götürdüğü yere…. ayaklarımızın götürdüğü yere…. ayaklarımızın götürdüğü yere…  ayaklarımızın….>>>>>>

ruh hailimin güvercin tedirginliği:
Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.
Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.

Bu kadar ip ucundan sonra halâ,  Adalet için  bir adet örgüt aranıyormuş!

ruh hailimin güvercin tedirginliği:
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce
…..

Ütopyalar umut yerine geçer mi bilinmez ama, kurda kuşa yem olmaktan kurtarmıyor!!!

nazlı-can

nazlıcan


burdan
 her gülen  güldüğünü sanmasın
güller yakamdan  ayrılmasın, 
gülleri severim, gülenleri de
gülü gülenlere,
dikeni gülmeyenlere kalsın.

gül yakamda NAZLI ama
CANlısı dalında kalsın./z.ö.

                                               

bu yazının devamıen kısa zamanda…

kış ve yaz

kışı olmayanın yazı, sevgisi  olmayanın nazı olmaz

ölümsüz umut

kaçakçılıkla beslenen çiçek

bir rüzgar eser, içinde polen saklı

bir rüya görürüm, rengi pembeye çalar
bir bahar belirir kışımın ortasında
bütün renkler çıldırsa da modada,
 bombalar doğu’mda ölüm kusarken,
kırılırken gözlerimde gerçekler,
 ütopyamda herşey tozpembe/z.ö.
not: bu yazının devamı aklımda

Eski (meyen) bir hikaye

 melodisi yan sütunda

Mevsim Sonbahar.  Şiirlerde ayrılığın ve ölümün borcu dökülen yapraklara yazılırken,  aşka  gidişin yolunu fırtınalar süpürüyor.  İlkbaharın afrodizyak hüneri bu mevsimde toprağa düşen renk fidelerinde saklı.
O’nu ilk gördüğümde,
 hayalime çizdiğim tablonun, can ve koku verilmiş son hali diye geçirdim içimden. En küçük fırça kaçkıntısına rağmen kim bilir kaçıncıdan sonra tamamlanmış bir resim gibi… 
Damla vardı düştüğü resmi müsveddeye çeviren,  damla vardı  düştüğü  gönlü aşka döndüren…  
Ruhuma saldığı kıvılcımla,   yalnızlığıma küf yapan yağmur damlası buharlaşmaya başlamış, yeşile çalan  iz bırakmıştı yerinde. 
Heyecanımın güdümündeki bütün dengeler, mevsim engeline rağmen genişlemeyi sürdürüyordu. Ne toprağı fazlaydı ateşi boğan, ne de ateşi fazla toprağı kavuran.  Dünya filizlenen bir aşkın hesabına dönüyordu sanki.
  O’nu sevebilmek olasılıktan çıkmış,  mutlak değere dönüşmüştü.  Kalbimin sıcaklığında buharlaşan küf kokuları  yerini, yalnızlığımın kör kuytusunda açılmaya yüz tutan tomurcuğa bırakıyordu
Uykuma uyanıklığıma, yediğime içtiğime, soluduğuma tümüyle karışmıştı zamanı dondurarak.
  Bir gün, birkaç kutu bira almıştım sevdamın deminde kaybolmak, aranmak ve  bulunmak testini denercesine. Ilık bir güz denizi kumsalında büyükçe bir taşın üzerine oturdum.  Sahil gazinosunun hoperlöründen yayılan bir aşk şarkısının ritmine tempo tutan kirpiklerim,   O’nun yanıbaşımda yokluğunu sorguluyordu adeta.  Yağmur sonrası meltem rüzgarında salınan  dalgacıklarda bir kırılıp bir savrulan şavkı gözlerimin önüne geliyordu.   Doğuştan permalı saçlarının helezonik yapısına nasıl da benziyordu su zerreciklerinde kırılan ışığın gökkuşağı.
Akşam karanlığı renkleri yutmaya başladığında hayalden gerçeğe dönüşün refleksiyle uyandım.  Duygularım aklımı da dikkatimi de teslim almıştı. Heyecanımın bedenimden emdiği ter sıcaklığıyla doğanın iklimini fark etmem imkansızdı. Akşam serinliğinde  belime saplanan soğuk, belimi orta yerinden bükse de, çok da umurumda değildi.
Akşam oldu.
Toplam iki saatlik bir uyku ile sabahın altısında uyandığımda, ancak üçüncü hamlede doğrulabildim. Ayağa kalkmak istedim, bedenimin kontrolden çıktığını anlayınca, kendimi yatağa tekrar atıverdim.
 Akşam yemeğine davet edilmiş olmaktan duyduğum heyecan ile belimdeki acı birbirine karışmıştı. Bazen heyecan baskın çıkıyor bazen davetsiz ağrılar. Ağrı ile heyecan arada bir eşitlendiğinde, O’nun karşısına özürlü çıkmanın doğuracağı kaygı, ağır basıyordu.  

Akşam yemeğine henüz on iki saat var. “Acı acıyı su sancıyı keserdi”. Spor takımlarımı zar zor giyinerek, kendimi şehir dışındaki boşluğa attım. Küçük adımlardan sonra ısınan kaslarım   gevşedikçe hızım artıyor, kaslarım ısındıkça sızım azalıyordu.

devamı olabilir

Dilemek (mim)

Yeni yılda kavuşmayı dilediğimiz 12 şeyi yazıp 12 kişiyi mimliyoruz. Demiş sevgili Nehirİda.
 “12” popüleritesi olan bir sayı. Onikiden vurmak, oniki parmak bağırsağı, oniki imamlar,  oniki adalar….
Ve 12 dilek. 
Dileğin muhatabı Allah, isteğin muhatabı ise emeğinizi (başkasının emeğini değil) sattığınız mülkiyetin sahibi olan kurumlardır. Allah’tan dilediğiniz bir şey için, onu hak edip etmediğinizi düşünmezsiniz. Farkında değilsiniz, hatta kötü niyetli olduğunuz da söylenemez ama, biraz egoistçe  istektir bu.  
Dilemek “dilenmeyi”  fiil-leş-tiren bir sözcük olması nedeniyle, biraz tembelliği ve hatta asalaklığı çağrıştırır kanımca.  “Allahım bana bol rızık ver” ne demek? Hadi aşırı iyimserlik damarım tutsun da,  erişilecek hedef olarak  alınmasında sakınca olmadığını itiraf edeyim. Önemli olan motivasyon kazanmak ve dilediğimiz değerler karşısında emek ve proje üretmeye heveslenmektir…
 “Nasıl olursa olsun, dileklerim gerçek olsun” derseniz, birinin sahip olacağı değer bir başkasının kaybından türeme olasılığı yüksek olacağından, kapitalist ahlakçılığa pas veren bir yaklaşım olur.  
Helal-haram kavramı var ya din ve geleneklerimizde? Bu kavramın, sosyalizmde ve İslam şeriatında biraz nüans farkı var.  Din kültürünün “olursa hayırlısı olsun,  helalinden olsun” önermesinde biraz  meşruluk  niyeti yüklü. Ancak, bu meşruluk emek-değer karşılığı değil, yine “bencilliğe bir zarar gelmesin” anlamında kullanıldığını sezi-yorum.
Şeriatın, “kazancın onda dokuzu ticarettir” sözü kapitalist ahlak ile örtüşür. Sosyalizmde ise, ticarette kâr değil, sadece nakliyat ve saklama giderlerine harcanan emek miktarı taşınan ürün fiyatına yansıtılır. Daha açıkçası, “köşeye sıkıştırarak, malı almaya zorunlu bırakarak kazanmak isteyeni Marks hoca’ya şikayet etmek vaciptir. Böylelerine muska yazdırıp sidikliğini bağlatmak da….
Bu kadarcık ütü yeter,  artık dileme zamanı geldi. Dilekler maddi olacaktır doğal olarak. Yoksa, temeli olmazsa maneviyat ayakta nasıl durur ki?…
İnsan öncelikle bir olta dilemeli. Ardından balık tutmayı öğrenmeli. Bu koşulda dileklerimin sayısı 12 değil, islamın şartı sayısında olsun. Gerisi çorap söküğü gibi gelir.
1-      Dünyanın 17. büyük ekonomisinin, yine dünyanın en az (ama en az) 17. sırada adaletli dağıtımını sağlayacak bir siyasi iktidar dilerim. Bu kadar büyük adalet büyük fedakarlık, etik ve hümanist duygu gerektirdiğinden, sınırsız mülkiyet biriktirme hakkını savunanların işi olamaz. Geriye tek seçenek kalıyor, onu da tahmin edebilirsiniz.
2-      Birinci şık gerçekleştiğinde, insanların maddi sorunu kalmayacağından, güvenlik sorunu da en aza ineceğine iddiaya girerim. Bu cesaret ve hırs ile, güvenliğe harcanan mevcut 37 trilyon (katrilyon da olabilir) tl, bütçenin, eğitime ve sosyal hayatın gelişmesine harcanmasını dilerim.
3-      İkinci şık gerçekleştiğinde, insanlarda oluşan tatmin duyguları işlerindeki verimliliği de artıracağından, az emek ile fazla ürün alınacağından, sosyal hayata ayırılacak zaman artacağından,  Avrupa birliği dahil,  dünya devletlerinin tamamına işkembeden değil, tam ciğerden hava atmamızı dilerim.
4-      Üçüncü şık gerçekleştiğinde, uluslar arası ve ulusiçi savaşa gerek kalmayacağından, para sadece mübadele (değişim) aracı olarak işlev göreceğinden, bu istikrarı besleyecek olan büyük makamların adayları büyük paralılar (ya da palavracılar) değil,  “büyük insanlar” olmasını dilerim.
5-      Dördüncü şık gerçekleştiğinde,  dileyen namazında niyazında, dileyen meyhanesinde barında, dileyen bahçesinde narında, dileyen bilmem ne adalarının bağrında, dileyen dileye diley dile, dil…….. ama dilenmek yasak.

bu yazıyı okuyan herkesi mim (sobe)lemiş olayım

"Papi Chulo" ve özgün amatörler

Pakistan’lı Abbas
 (Balti)

Bay Balti Raper farkı nasıl da kapatmış
ve birkaç adım  öne uzatmış kaderini.

Köy halkının alayından uzak,
sonbahar solgunu ağaçların hüznüne öyle yakın;
küskünlüğün astarı tersyüz edilmiş.
ritmin coşkunluğuna vurmuş şarap kırmızısı tadında.
Öyle mutlu,
öyle ürkek,
öyle karışık ki!

Global “grizu” sol yanımı depreştirdi

12 Aralık 2011 saat 19 civarı, Meclis tv.de Ertuğrul Kürkçü ve ardından Emine Ayna’nın enerji Bakanlığının bütçesi gündeminde konuşmalarına tesadüfen rastlayınca, “amanııınn, mecliste, bütün insanlığın ortak çıkarı konusunda adam akıllı laflar da ediliyormuş” diyerek, kumandanın +ses butonuna basıvermişim. Meclisten ve mevcut düzenden “iyi şeyler” bekleme uyuşukluğuna karşı bir dikkat uyanışı doğdu içimde.

İki milletvekili özetle şunları dedi: “enerji açığı için ayrılan bütçenin neması büyük oranda ayrıcalıklı yaşayan insanların savurganlıklarını finanse etmeye yarayacaktır. Bir ömürlük zenginlik için gelecek nesillerin yaşama hakları gasp edilecektir; bu nedenle nükleer santral ve doğa katli ileriki zamanda bir insanlık suçu sayılacaktır; önceliğin enerji savurganlığını (adaletsiz kullanımı) önlemek olmalı, daha sonra doğal, zararsız kaynaklardan enerji arayışına girilmelidir. (“Kıbrıs işgal edilmiştir” sözü daha fazla cümleye ihtiyaç göstermiş, başka yazı konusudur.)

Avrupa birliğinden beklentimiz, serbest piyasa vurgunculuğuna ortak olma hayali yerine, onlarda işleyen adalet mekanizmasının itici faktöründen yararlanmak olmalıydı. Kendi ülkemizin farklı inanç ve düşüncedeki insanıyla (özellikle Kürtlerle) bir araya gelinip, dünyanın bize gıpta edeceği, bizi örnek alacağı uygarlık düzeyinde yaşamak için bütün engelleri bir vizyon ile aşmalıydık. Böyle bir övünç için birliği önce kendi içimizde kurmalıydık….” vs.

Globalizm, seksenli doksanlı yılların popüler kültürüne işaret eden bir sözcük idi. Uydu teknolojisinin şatafatında, liberal özenti özümsetilerek, en masrafsız yoldan, toplumları ikna etme yankısıydı.  Bu yöntemin 3. dünya savaşından daha az maliyeti vardı da ondan tercih nedeniydi. Yoksa kapitalizm, her bunalımında bir savaş icat edebilir, milliyetçiliği ve dini tedavüle sokardı. Günümüzde milliyetçilik rafa kaldırılmış olunsa da, onun yerine dinlere yatırım yapılarak, sessiz sömürüyü “incitemeden” uygulamaya koydukları görülüyor.

Başta Amerika’nın, %99’u temsil ettiğini söyleyen Wall Street’çileri olmak üzere %1’lik zengin sınıfa karşı eylem içindeler.
Arap Baharı dedikleri (bence yalancı bahar) isyanlar ile WS’çilerin eylemleri için umudum, Montaigne esprisinde bulur kendini: “hocam, erkekler kadınların ellerini niçin öperler?
-ee biryerlerden başlamak gerek” demiş. Yalancı bahar bile olsa biryerlerden başlanmanın ip ucu sayılır sadece.

* * *

Zengin olandan nefret edenlerle, zengin olma KRİTERLERİNDEN nefret edenleri ayırıyoruz. Ayırdığımız zaman göreceksiniz ki, en yoksul ile en zengin arasındaki fark asla bir ömürde erişilmez olmayacaktır.
Bilgi, ahlak ve yetenek geçer akçe olmaktan çıkarsa, onun yerini “kurnazlık” gibi, popüler davranışın alması kaçınılmaz olur. Tıpkı adaletin acizliğinden mafyalaşmanın doğuşu gibi.

Bilgi ile kurnazlık en çok uyuşuk toplumlarda başa baş rekabet etme şansı bulabilir.

Kestirmeden bir ün, makam ya da maddi kazancı matematik mantığının dışında arayanların anavatanı liberal düzenlerin iktidar olduğu yerlerdir.

Bu ortamda şans oyunları ve kazanma hilesine kafa yormak, kazancın meşru yolunu bulmaktan kolaydır!

Meşru yol:fırsat eşitliği, erdemlilik, bilgi birikimi, onur ve cesaret renklerinin kombinasyonudur.

Aydınıyla düşman, yoksulsevicliği erdem sayanlar “demokrasi oyununda” galip olunca meşru yol vicdanlarda yedek ama pasif değer olarak kalmaya mahkumdur.

Krizin nedeni bilinmez(!) de, ilacının tasarruf ya da israfı önlemek olduğu söylenir.

“İsraf etme insaf et” sloganı, vicdana yöneltilen bir otokontrol hamlesidir sadece. Oysa vicdana güven devri, sömürü zincirinin ilk halkası olan kölelik döneminden sonra hızla çökmeye başlamıştı. Son halkası olan neo liberalizm kültüründe “vicdanın” yeri ancak itaat avcılığına ipotek gitmiştir.

Tanrı sevgisi ve cennet hayali, yoksul ve buna bağlı olarak cahil bırakılmış insanlarda masum bir değere sahip. Yoksul ve cahil aynı zamanda yardım eden değil, yardım alan olduğuna göre, “israf ve insaf” çelişkisiyle, savaş ve kriz faturasını kimin sırtına yüklediklerini düşünürsünüz?

Zade ile zede çelişkisi

İki günlük mevsimsel bir baş ağrısından kurtulmanın coşkusuyla güne başlarken, akşam haberlerinde gördüğümüz tablolar, coşkumuza karşı kuvvet olarak atağa geçiveriyor.

Kadın-çocuk öl(dürül)me sayısı, düzenzede-kaderzede, ekmekzede-savaşzede, eşzede-aşkzede… oranları ortadayken, rutin bir baş ve moral ağrısından seslice söz etmek ne garip bencillik! Bunlar geldi geçti aklımdan.

Şu pratik hayatımıza bakın, tarih bilgilerinizle karşılaştırın, “zade” ile “zede” yansımasında, emek ile asalaklıktan başka ne görebiliyorsunuz? “Dersim katliamı”nda bile “zede” ile “zade” çelişkisini vurgulayan yok. Yani, isyana sürüklenip kırılanlar ile ondan nemalanmak isteyenler arasındaki farkı….

Ağanın “a”sı eşeğin “e”si insan kaderini böyle tersine çeviriyorsa, zihni’nin “z”si de bu kadere çomak sokmaya çalışır. Bu iki tersliğin başında olmanın rastlantısal utancını arsızlığın duvarına yapıştırır.

Zade ile zede çelişkisi Emek ile sermaye çelişkisi nin fotokopisi gibi…

ZAde: Türk Dil kurumuna göre “dürüst, doğru adam” imiş.
Bu imaj farklı ideolojik kültürlerde farklı anlama gelir de, hangisi egemen ise halkın bilincine onun paradigması monte edilir.

“Evet bütün şeyhzAdeler, asilzAdeler dürüst adamdırlar; hepsi alınteriyle geçinen, kimsenin emeğini sömürmeyen insan demektir” (külahıma anlat diyenler sol yana geçsin)

“Zede” sözcüğünün TDK internet kayıtlarında bulunmaması da “komünist propaganda”ya karşı önlem olabilir”!

Bayramlarda seyranlarda kahramanlık ve inanç nutuklarında dünyaya meydan okurken, dünya “yaşam kalitesi” sıralamasında patlak balonun içini palavralarla doldurarak uçurma çabamız ne komik!

Çoğunluğun ancak demokrasiye dolgu malzemesi yapıldığı ülkemizde yaşam kalitesinin vasatlığına alıştırılmışsak, hayata dair hiçbir sürpriz şaşırtmaz, panikletmez ve korkutmaz
Buna karşılık bağışıklık sistemimiz güçlenir ama acıma duygularımız da –istemeyerek-matlaşır!

Bir acı haberde aklımıza ilk gelen “nasıl bir yardım katkısında bulunabileceğimiz?”… Ardından, yakın çevremizde yardıma çeşitli derecelerde muhtaç insanların sıralaması ve zedeler ile zadeler arasındaki uçurum!…

Kendi çemberimizde paniği ıskalamış olan benliğimiz burada tamamen dağılıverir. Nasıl dağılmasın ki, yardım çıtası aniden yükseliverir ve çember oldukça genişler.

Hükümetlerin devlet bütçesini toplumun homojen olamayan yapısına hangi ideolojinin ahlak, kanun ve geleneğine göre dağıttığı ve bu toplumdaki imtiyazlıların korunduğu noktaları sorgulamak geçer içinizden. Zede ve zade arasındaki fark, hümanist duygularınızın devreye girdiği oranda açılıverir.

Her şeye rağmen “ilk yardımda öncelik”in evrenselliği, etiği, hümanizması ve hiçbir koşula bağlı olmaması, ardından vijdan denilen etik mekanizma işleyişini sürdürmeye devam etmesi ilkeleşir ve kendi sol benliğinize dönmeyi başarırısınız.

Sol benliğin diğer hümanist görüntülerden farkı vardır. Acı ve yoksulluk çekene yardım etmek ve zekat vermek sevabı benciliği ve mahcubiyet görüntüsüne tanıklık yerine, mutluluğu güvenceye alınmış insan görmeyi tercih edersiniz. Zade ile zede arasındaki farkı kapatmak için biraz politize olmaktan başka yol bulamazsınız.
Ya da kendi kabuğunuza çekilip, fasit (ya da faşist) dairenizde dönüp durursunuz!

Dersim’e çalışmak

Büyük Sanatçı Nejat Uygur’u saygılarımla anıyorum-Cibali Karakolu oyunundan bir parça

“Dersimizin konusu Van çadırlarındaki sobanın borusu”  mu,  yoksa o borularda “Dersim katliamı” mı tütüyor?
Belli ki yine yeni bir kazık sallanıyor bu toplumun ardında; dikkatler tavana odaklandırılıp, ceplere  girecek el geliyor aklıma. Gazın verdiği basınçla komşularla savaş hesabı mı , yoksa her dönemde olduğu gibi “enayiliğimiz” yeniden tescilleniyor mu?
Halkın hayata dair doğal gündemi olamaz! Gündemi bizde her zaman cibali karakol komiseri belirler. Kel başa şimşir tarak hesabı…
Düşündüğümüz gibi, gündem kaydırmada art niyet yoksa Hükümetin ve Cumhurbaşkanının yerinde olsam, Önce, padişahlığı yıkıp cumhuriyeti kurarak kendine bu makamlara sıçrama fırsatı ve hakkını verdiği için Atatürk’e teşekkür ederdim; sonra, inanıyorsa soykırım olduğuna, Dersim (Tunceli) halkına o dünya bilmem kaçıncısı büyük ekonomiden tazminat öder, ayrıca bir de kocaman harflerle ÖZÜR DİLERDİM. Çünkü, develt makamı sürekli olduğundan, bir önceki yanlıştan sorumludur.

özü söze boğduran güç

Aslanı da çakala….

İnsan haklarına öyle saygılıydı ki, kölelerini asla aç bırakmazdı./Tarihin “şahsiyetli” kişileri..

Kadın haklarına öyle saygılı ve edepliydi ki, karılarının her birini, akşamları, sırayla ziyaret etmeyi ihmal etmezdi. Hatta büyük karısı ağır hastalığa yakalandığında, onu kendi elleriyle doktora götürdü, hastanın baş ucunda ağlamaklı bile oldu/Padişah Abdülmecit ve ataerkleri İçin söylendi-HaberTürk Tv.de bir tarihçi.

Çalıştırdığı kişilerin “şahsiyetlerine” öyle saygılıydı ki, doğum yıl dönümlerinde her birine ayrı ayrı kutlama kartı göndermeyi asla ihmal etmedi.
Çocuk haklarına öyle saygılıydı ki, evlerine bir parça ekmek götürsünler diye onlara verdi./Namı diğer kapitalistler

Karısını öyle severdi ki, bir gün kafasını odun ile kırdığında, akan kanı durdurmak için domates salçasını kendi elleriyle kırık yere sürdü ve kafasını kollarının arsına alarak, bağrına bastı./İbrahim Tatlıses’in, babası için dedikleri- Cumhuriyet G. Röportaj.

aşk buna benzer-.melodik şiir

http://www.divshare.com/flash/audio_embed?data=YTo2OntzOjU6ImFwaUlkIjtzOjE6IjQiO3M6NjoiZmlsZUlkIjtzOjg6IjE2MTM5ODMzIjtzOjQ6ImNvZGUiO3M6MTI6IjE2MTM5ODMzLTg1NSI7czo2OiJ1c2VySWQiO3M6NzoiMjEzNjEwMyI7czoxMjoiZXh0ZXJuYWxDYWxsIjtpOjE7czo0OiJ0aW1lIjtpOjEzMjA4Mzk4NDM7fQ==&autoplay=default

doğu-m ölüm ile anılırken!

Yolumuzu kesen karınca konvoyunu ezmemek için üzerinden atlayarak geçerken,
deniz kenarında ölüme sürüklenen milyonlarca deniz yıldızlarından bir tanesini usulca yerden alarak, denize fırlatan filozofun etik gururu insan onuruna ayna tutarken,
dalda kanadı sıkışan bir kuşu kurtaran itfaiyecilerin cankurtaran imajını hayranlıkla onaylayıp alkışlarken..

“Kimine Allah vuruyor, kimine kulu!” halkdeyişi, yer ve gök kutupları arsında dönen ölüm milini andırıyor.
Ölüm kusan depremler konut sektörünün kurbanı olurken, üniformalı yoksullar da savaş sektörünün kurbanı olması hayra alamet midir!
Ucuz ölümler etnik kökene değil, ucuz bütçeye takılıyor! Gerisi teferruat….

                                               Beni terk etme
Unutmak zorundayız,
herşey unutulabilir,
geçip giden herşey…
unutmalı:
geçen Yanlış anlaşılmalarla,
yitip giden zamanı.
ve zaman kaybedilir:
anlamaya çalışmakla,
geçen o saatleri..
ki zaman zaman,
“niçinler” öldürür
kalplerdeki mutluluğu…
Beni terk etme
…….
buradan

hangisi daha tutti frutti?

 Tony Gadlif filmi, Gajo Dilo Youtobe’sinden alınmıştır.
GDO (genetiği değiştirilmiş organizmalar)
“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” Demiş Herakleitos ama,
bu deyişin odak noktası bilinmediği  için,  ortada dolaşan serseri bir laf olarak kalmış; bu durum ancak gen değiştiricilerin işine yaramış.
“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlar; oysa sorun onu değiştirmektir” demiş Karl Marks,
“değiştirilmesi gereken canlının doğası değil, davranışlarıdır” diye de eklemiş. Çünkü, gelişmenin dinamiği, daha iyisine ulaşmak güdüsüdür de ondan….
Hızlı değişen eksik değişir. Hızlı değişen yanlış da değişir.
Şeriatçı bir politikacı, 1 ya da 2 yıl gibi kısa sürede Liberal kapitalist ideolojiye dönmüşse, o politikacı gdo’ludur.
Aynı kural diğer düşünce sahipleri için de geçerlidir. Gdo’lu bir şeyin gürültüsüyle görüntüsü vitrinliktir ancak, beslenmelik değil.
Bir şekilde ünlenmiş biri, amatör iken selam verdiğine, profesyonel olduktan sonra da aynı sıcak duygularla selam veremiyorsa, o ünlü gdo’ludur, ona sınıf atlatan şey kültür değil, para olduğundan, tadı, tuzu, ekşisi yoktur…  Yani, “sıcak duygular” savrulmuştur. Onun gdo’lu olduğunu  eserlerinin metalik duruşundan  da anlarsınız. Çünkü, ordan buradan aşırarak, kötü ve izinsiz taklitlerle “tüccar ün’lüğünü ”  gizleyemez.
Sanat halk ve sanat için değil, sanat sadece cep için icra edilirse, izleyenini kazıklamış olur. Gözyaşı rolünü bir baş acı soğana borçludur çünkü.
Para da değişim aracıdır ama,  sermayenin egemenliğe dönüştürülmesi, genetiğinin değişmesi demektir ki, buna “niteliksiz kazanç” denir. Niteliksiz “kazanç”ın özünde haram vardır.
Oragnik değer ile GDO’lu değer arasındaki fark,
Sabina’nın dansı ve Adrian Simionescu’nun “tutti frutti”si ile,   
Gökçe Dinçer’in dansı ve “tuttu fırlattı”sı arasındaki fark gibidir.
GDO vitamin değil, ancak komiklik üretir

aşk buna benzer

Cezmi Ersöz’ün  “aşkta yarın yoktur sevgili” şiiri
Nurettin Rençber-‘in  “aşk sana benzer” melodisi ile

Hayatın ACI gerçekleri,  yoklukların sıradanlaştığı yerde var olur;
aşk ACISI da öyle.
Acılar nedenleri yerine hep öznesini yer ve bitirir!
Yarayı kaşımanın hazzı şaşırtır bizi, kan kaybı değil.
Hiç aklımıza gelir mi bunca acıya katlanmaya yaktığımız enerjiyi,
acı gerçekleri “tatlıya bağlamaya” verebilmek?
Biraz politika, hepsi o kadar.

kent makyajından yayla güzelliğine

yerel sanatçı, Mahsuni Şerif ve Sabahat Akkiraz’ın yakın arkadaşı, hemşerim “Aşık Aliyar”a selam olsun

Bu aralar serin bir yayla kokusu esiyor ufkuma.
Çocukluğumun gerçekleri bilinç altını dağ mantarı sabrıyla zorlarken bir hoş oluyorum; yüreğim gıdıklanıyor. O zaman iliklerimde “topraktan betonarmeye uygarlaşma”nın heyecanı varken, şimdi düşüme “u” dönüşü yankılar asılıyor.

Kentler kirli.
Uygarlığın yan etkileri, umulan tedavi etkilerini çoktan aşmış. Oksijeni karbonmonoksite boğdurulmuş, aslanları da çakala…
Doğanın seri katilleri rekabet peşinde!

Gecekondulular, köylerinden-kökünden koparılmış vazoda solmayı bekleyen buruşuk çiçekleri andırıyor; bayat ve taze burjuvanın ekonomik, politik ve romantik açlıklarına amade…

Kentler kalabalık. Özgürlük çemberi alabildiğine daralmakta.

Varlıkların meşruluğu değil, miktarı puan toplamakta. Servet “vatan” ile öznelleştirilip, kendine bu dünyadaki cennet ayırılmakta; boğaz tokluğuna uğrunda ölümü göze alan köylü çocuklarına da “öbür dünyada” şehitlik reva görülmekte. Aynı yolda aynı amaca hizmet eden üniformasız ama “iş kazası” sonucu ölenler “niyazi” rütbesinde!

Komşu bahçeden elma çalan köylü çocuğu yakalandığında müeyyidesi sıfıra çok yakın. Yayla çadırlarının kapısı pamuklu bezden örülü, sadece sinek girmesin diye.
Oysa kent sokakları elektronik alarmlarla dolu. Çelik kapılar çift sürgülü metallerle…
Küçük çalanlar alarm sektörünün ekonomik itici gücü ve tek kazanç kaynağı. Ama büyük çalanlara “nerden buldun?” demek çok ayıp!

Güvenlik önlemlerine ayrılan kaynak, yoksulluk ve cahilliğin önlenmesine yatırılırsa, “terör sektörü” de biter, savaşlar da. Ama bunu göze alırlarsa burjuvanın egosunu besleyen kaynak kurutulmuş olur! Çünkü, zekat, sadaka ve iş umudu ya da vaadi “amade olmayı” perçinleyen en usturuplu taktik de ondan.
Boğaz tokluğuna çalışanlar hiç olmazsa enflasyon kaybını talep ederken bütün matematik (muhasebe) ve fizik (polis) gücü şaha kalkarken, bir ömre bu kadar astronomik servetin nasıl sığdırıldığını(!) matematik, ahlak ve mantığa havale etmek çok ayıp.

Sonbahara çeyrek var; ardından kar yağacak. Yaylaların, bedenine kardan gelinlik ve saçlarına ova kokulu renklerden taç yapılacak.
Ovaların narin beline papatya karışımı yoncalardan kuşak takılacak. Mezdağ sakızı kokusu afrodizyak tadını sıvayacak çakranın libidosuna. Ve biraz sonra bahar gelecek. Vazolarda ve seralarda hormonlarla zorlanan çiçek ve gıdalar, kentin sahte yüzüne vurulacak……

Bir dünya seziyorum, yükseklerde.
Yıldızlar diyor ki ona “mavişim”.
Ciğerlerimizin iksirini sevmişim.

İnelim ovalara,
su dolduralım kovalara.
kuş dünyasının dokusuna,
ahşap evlerin çam sakızı kokusuna.
Ya Göllerde ala balıklar,
Ya metroda kalabalıklar.
Kuşlar ve ayılar,
Kentte kalsın bütün sayılar.
Bir şiir kitabı ve bir de, gitar..
Martılar, eksiler ve artılar,
Sevdama nakarat tutarlar….
z.örer

Doğa ana

doğa için çalanlar

Doğadan çalma doğa için çal”

Doğa ana’yı ancak, doğa babanın dölleyebileceği Ekim ayına ne kaldı ki şuracıkta. Çiçeklerin, böceklerin, arıların, çiçek ve toprak kokularının, sevdaların, yayla ve yaz aşklarının mevsimi olan bahara ne kaldı ki…

Doğal hayata tutunanların yuvasını yıkan barajlar, iklimi rayından çıkaran termik santraller, altın bulmak için sağdan yürüyen siyanürcü sülükler ve destekçileri, deniz kenarına oteller yaptırıp, çevresini utanç duvarıyla çeviren ayrıcalıklı sınıfın ağız şapırdatıcıları, güneş ile iki katlı konut arasına dikilen gökdelenlerin götverenleri… hangibirini saysam ki!
Bu eylemler doğa anaya tecavüzdür ve tecavüzden elde edilen sonuç piçtir.

Doğa anaya tecavüzün suç sayılacağı yeni bir dünya düzeninin özlemi ve umudu olmasa çekilir miydi şu hayat?
A-çekilmezdi (adını yazdır kardeş şuraya),
B-çekiliyor işte (sana sormadım ki),
C-bilmiyorum (iyi halt ediyorsun)

Üstümüzde ağırlık ve sancı yapan düzenlere “ne söylersek söyleyelim, söylediğimiz onların anladığı karadadır”/Mevlana. ve çevreciler 

Şeytan diyor ki, (Tanrı pratikte bu işlere seyirci kaldığından, şeytan ise işinin başında olduğundan…..) şurada bir hayal kur, hem de yazılı hayal, şu çalanların ıncığını cıncığını deşele!

Günah benden gitti:
Tek başıma iktidar olsaydım, çalma eylemini, açlıktan geçici olarak kurtulmak için çalmak, egemen ve zengin olmak için çalmak, egemenlik için çalanlara karşı “doğa için çalmak” olarak üçe ayırırdım.

Yoksulluk alt sınırı, kişi başına düşen ortalama (KBDO) ulusal gelirin 4/5’ü olsun.
Bu oranın altında bir gelire sahip olduğunuzu varsayalım ve “çaldınız”; çaldığınız miktar ile aylık geliriniz arasındaki pozitif farkın iki katını ödeyene kadar size fazla mesai cezası veri-yorum. Kbdo’dan az olan 1/5 oran sizin mesleki nitelik eksikliği cezanız olarak kalacaktır.

Elde ettiğiniz gelir, ulusal ortalama gelirin iki katı ve fazlası olduğu halde çalmaya devam ederseniz, fazla mesai cezanız, çaldığınız miktarı ödeyene kadardır. Buna ek olarak, çaldığınızın iki katı peşin olarak tahsil edilir.
Hayatı boyunca en az üç kez çalmaları bu şekilde cezalandırırken, üçten fazla çalma durumunda her çalma için bir hırsız rütbesi (sicil de diyebilirsiniz) verilir, “sakıncalı kişi” olduğunuz alnınıza yapıştırılır.

İşsiz olup da iş bulma kurumuna iş arama kaydı yaptıranlara iş bulunmadığı durumda asgari ücretin birbuçuk katı kadar bir miktarı çalması suç sayılmaz. İşsiz olup da iş arama kaydı yaptırmayanların çalmaları durumunda, en az çaldıkları miktarın üç katı kadar borçlandırılır, bir işe yerleştirilerek borcunu ödemesi ve işine devam etmesi sağlanır.

Günümüzde Doğadan çalmalar gizli değil, kapitalist hükümetin açık desteğine dayandıklarından, dayanaklarını dayağa çevirmek kaçınılmaz olur.

Bakıma muhtaçlardan iş yapabilecek olanları kendi özel isteğine göre, ücretsiz meslek kursuna gönderip, iş ortamını o koşullara göre düzenleyerek çalışmaları sağlanır. Çalışamayacak olanların tümüne ortalama ulusal gelir kadar aylık ücret bağlanır.

Büyük düşünenlerden bir danışman ordusu kurulur, kamunun çıkarına olmayan ve tek canlının dahi doğal yaşamını olumsuz etkileyecek, doğanın dengesini kısa ve uzun vadede bozacak enerji kaynakları ve fabrikaların kurulması yerine kurulanların kökünün kurutulması için şenlik düzenlenir.

Doğadan çalanlara bir vampir öpücüğü kondurulur, doğa için çalanların alnından teşekkür öpücüğü ile kalınmaz, aynı zamanda onların aile üyelerinin kamu hizmetlerinden öncelikli ve indirimli (hatta bazen bedava) yararlanması sağlanır.

Zenginliği ve yoksulluğu yasakladığımızda, çalma teke indirgenmiş olur ve doğanın cömertliğinde sevdaların ritmine tempo tutulur.
Çünkü mutlu hayat, yoksulluk ve zenginliğin iki ucunda değil, iki ucun arasındaki kalan yerdedir.

Not:çevrecilik kriterim, ayrıcalıklı sınıfın tatil yapacağı doğal yöreyi kurtarmaktan ibaret değil, zenginliğin asıl yaratıcı fedaileri olan emekçilerin yaşam koşullarıdır.

Destek: sos-ye-te çevreciliği

üretim ve aşkın kutuplarında dönen bir dünya düşlüyorum

ÇİÇEK ARISIZ,
ARI BALSIZ,
BAL BAHARSIZ,
BAHAR AŞKSIZ
düşünülemez

arının sesine bak aşka davet ediyor

(Sevgili edi.ben’in kulakları çınlasın; bu konuda çok söyleştik)

———————–

İnsan için hayat canlı kalmaktan ibaret değilse, mutluluk kombinasyonunun zirvesine ulaşmanın şartı, önceki faktörlerin doğasına etik dışı müdahale olmamasıdır.
“Sevdalı hayat” ancak bu ahenk içerisinde anlamını doğru olarak bulabilir.

Bal, bahar ve aşkın öznesi olarak arı ve insanın ürettiklerini, savunma farkıyla ayırabiliriz. Arı cinsinin faşisti olan eşek arısıyla, insan cinsinin kapitalisti arasında fark olmadığı gibi, üreten emekçileri arasında da fark yok. Ancak, insan cinsinin önemli bir çoğunluğu, daha iyi bir yaşam düzeyine layık olduğunun ve aşağılandığının farkına varmamasıyla arı cinsinden ayrılıyor.

Şöyle:
” Katil Arılar”
1957 yılında, Profesör Warwich E. Kerr, daha iyi bal üretebilmek için Afrika’dan 35 kraliçe arıyı Brezilya’daki Avrupa kökenli bal arılarıyla melezlemek için getirtti. (köle ticareti gibi). Profesör Kerr, kovanlara sadece işçi arıların girebilecekleri, kraliçenin ise geçemeyeceği bir düzenek yerleştirdi. Ancak bir arıcı farkına varmadan bu engeli kaldırdı. Neticede 26 koloni arı kraliçeleriyle birlikte sürüler halinde göç etmeye başladılar. Daha sonra bu arıların kaliteli bal yapmaktan ziyade kovanlarını fedakârca korudukları  tespit edildi. Bu melez koloniler bütün ülkeye yayıldı ve trajik hâdiseler görülmeye başladı. İlk ataklarında 300 Brezilyalı’yı öldürünce “Katil Arılar” ismini aldılar. (anarşist arı)
Bu Afrika menşeli arılar, (varsayalım ki zenciler).  İlk defa 1985 yılında ABD’de keşfedilen bu arılar yüzünden 1196 km2’lik bir saha karantina altına alınmış, ülke çapındaki 600.000 kovan ise özel olarak muhafaza edilmiştir. Bu arılara ait 12 kovan bulunup tahrip edilinceye kadar da karantinaya devam edilmiştir. ( kızılderililerin sonu!)


“Barbarlar, vahşiler, cahiller…”: 
19. yüzyılın sonlarında,  Kıta Avrupası’nda proletarya, Komün yenilgisinin yaralarını sararken, devrimci dalga, çoğunluğunu göçmen işçilerin oluşturduğu yeni bir işçi sınıfı aracılığıyla yeni bir kıtaya sıçradı. “İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü” 1 Mayıs, bu yeni sınıfın, “üretim koşullarının kendisinden içgüdüsel olarak doğmuş olan işçi hareketinin”, 8 saatlik çalışma talebinin bir ürünü oldu ve “tek bir bayrak altında, tek bir amaç için, tek bir ordu gibi hareket eden” proletaryanın burjuvaziye karşı dünya çapındaki savaşımının simgesi haline geldi.

Avrupa işçi sınıfının soylu ideallerine ve ABD doğumlu beyaz işçilerin “aristokratik” görünümlerine karşın, çoğunluğunu göçmenlerin oluşturduğu bu yeni proletarya, “barbarlar, vahşiler, Orta Avrupalı cahiller, yüksek Amerikan değerlerini anlamaktan uzak adamlar” olarak, işçi bile sayılmayan bir topluluğun üyeleriydiler.

İnsanoğlu (kızı demiyorum?), doğanın efendiliğine soyunurken, dayandığı ahlak ya da etik değerin kökenini düşünüp sorgulamadan ve herkes için en yararlı düzeni bulmadan, bu dünyada huzur olmayacak!

Hayvanlar dünyasında birinin beslenme “gereksinimi” diğerinin kanı üzerinde “hak” sayılıyor; insanlar için de birinin emek ürününü gasp etmek, diğerinin üzerinde hak sayılıyor.
Alınteri ve kan.
En temiz kan, insanın kendi teriyle kazandığı gıdalardan oluşan kan; diğerine bizim orda “kanı bozuk” denir.

Kan kaybı için insan daha tepkisel olduğu halde, ter (emek) kaybı için benzer hassasiyeti göstermiyor. Sigaradan daralan nefes borusuyla, idam kendiri ilmeğinden daralan nefes borusuna gösterilen tepkisellik farkı gibi. Oysa, kanı oluşturan ilk değer, arının -başka namıyla emekçi insanın- ürettiği bal değil midir!

“Arının deliğine çöp sokmak” deyimi, yukarıdaki ilişki zincirine pas bulaştırmak demektir. Zincir koptuğunda, mutluluğa ayrılması gereken kaynaklar, baruta ve kan akıtmaya ayrılmaktadır. Sonuçta, birkaç kişinin egosunu beslemek için baharın oksijenine nükleer atık ve karbonmonoksit salmak; yeşil alanları talan ederek ticaret metasına dönüştürmek; arının (emekçinin) artıdeğerini egemenlik aracı olarak dizayn etmek….
Sonuçta, egoizmin çılgınlığına ait bütün hamleler, “sevdalı hayat”a atılan çelme demektir.

Uyanıklarla uyurgezerlerin kutuplarında gıcırdayarak dönen bir dünyada yaşamak nasıl bir duygu? Diye soran uzaylı dolaşıyor tepemizde. (Burada ayık gezenlerin sevdası derin olmaz).

* * *

Dört kitap, bir açık oturum sözcüleri gibi karşımda duruyor şu an. Yazımın kare ası.
-“Tarihi Değiştiren Bilginler”/ Ali Çimen.

Das Kapital

Antonie Laurent de Lavoiser,  kimya bilimine katkısından sonra barutu icat etmiş olmasıyla, arının deliğine çomak sokanlara hizmet ettiği için cenneti boylamış olmalı!

– “Gerçeğin etiği”/ Alenka Zupancic-kant-lacan cephesinden… Başkasının hakkına saygı duymanın ahlaki ve etik kökenini irdeler.

-“Yaratıcı Dehanın Sırları”/Michael Michalko. Bu kitap, her ne kadar ABD istihbaratçılarının baş köşe kitabı olsa da, insan doğa ile mücadelesinde büyük düşünmek ve birçok gizleri çözmek için başarının gereklerini öğrenmek zorunda. Kim kullanırsa onun çıkarına işler. İngiliz şairinin dediği gibi, “istersen yol kenarını süsleyen bir ot ol, ama otların içerisinde en yeşili ol”. Einstein, “samanlıkta iğne ararken, iğne bulunsa dahi aramaya devam etmeyi ve olası bütün iğneleri bulmayı” deneyeceksin” demiş.

Arı gibi bal yapmayı bilipte onu korumak için sokmayı bilmiyorsan, onu da Marks’dan öğreneceksin.
İnsanlar çırılçıplak ve eşit olarak doğdukları halde, sonradan hangi manevralarla aradaki uçurumun şifresini çözmenin  “insancıl” hikayesi, felsefesi, matematiği, politikası, ahlakı, etiği ve hayata dair tüm ölçüleri haykıran -Das Kapitalin yeni tercümesinin 1. cilti, 860 sayfa.

Bize reva görülen hayat kalitesiyle, hak ettiğimiz hayat kalitesi arasındaki farkın anlamı yüklü bu orman kokan sayfalarda.
Emek-değer ve yaşamdaki içgüdüsel amacımız olan beslenme, barınma ve estetik gibi mutluluk kombinasyonu eşek arılarının vicdanına terk edilemezliğin stratejisi….

Akşam karanlığında, şehrin tam orta yerindeki plaj kumsalında topladığım dinginlik ile, dört kitabı aynı anda (desem de bir gün arayla) okumanın dayanılmaz ağırlığında tüy gibi hissediyorum kendimi.…
“Yemek hazııırrr” çağrısını 3. mü yoksa 4. mü seslenişte duyumsadığımın farkında olmayacak kadar dalmışsam, kadife fırçalı azarı hak ettiğimi düşündürüyor:).

Adı üzerinde gerçek-etik-hak-hukuk-yaratıcılık.. insanın tüm insanlığını tam kapasite ayağa kaldıran konuların tam ortasındayım.
Dört kitabı aynı anda ama, bir açık oturum düzeni içinde okuyor olmanın zoraki keyfi bağımlılığımı perçinliyor. İşimle ilgili görevimi tamamladığımın rahatlığı da karışınca aklımın orta yerine, geriye gitarın tellerinden sızan nağmeler kalıyor. Nostalji köşemin bir hüneri var ki, gitarın teline bir dokun bir daha yankılanıyor. Acemiliğim fark edilmiyor bu köşede.
Akşam haberlerinde izlediğim “Somali açlık krizi” ile “Yunanistan’ın iflas krizi”nin domino etkisi, okumakta olduğum kitapların magazinel kanıtını oluşturması bir başka basıyor yüreğime!

Ülkemizin yüzde yirmiye yakın bir oranda “ekonomik büyüme rekor”uyla, paylaşımda ve her türlü güvenlikte dünya sonlarında oluşumuzun ve olayın bu yanını birkaç muhalif düşünürden başkasının görmeyişi, dört kitabın içeriğinde bomba gibi duran kışkırtıcı gerçekler….

Sonuç:
kendi ihtiyacından fazlasını insanlığa (kamuya) sunmayı amaç edinen
ve bu amaca engel olanları sokan arıya sosyalist denir.

Bal kovanlarını “demokratik manevralarla” ambarında istifleyen arıya liberal kapitalist denir.

Liberallerin istiflediği balın depo kapısını kırıp işçi arılara tekrar dağıtmayı amaçlayan arılara anarşist denir.

Balını çalanları sokmayan, liberallerin stokladığı baldan, bir ömür boyunca, sadece tadımlık uman arıya da milliyetçi-mukaddesatçı denir.

Duygu dedektörü

Vicente Amigo – Bolero de Vicente

playa fare ile “tık” de, kedi ile olmaz

“Elektrik alamadım”  demek, “hoşlanmadım” demenin diyalektik materyalist rajonudur. Duygu bedeni sürüklemeye başladığında, teğet geçtiği her başka kişinin moraline dokunma, onun normal gidişatını etkileme riski fink atmaya başlar. Beden duyguyu sürüklediğinde de aynı kaos sürer. Önemli olan beden ve duygu etkileşiminin regülasyona bağlı kalmasıdır.
Regülasyon, “kıvamında ayarlamak” demektir. Başka anlamda açlığın giderilmesi…
 Demek ki duyguların da gıdaya ihtiyacı vardır .
Düşgücü,  insan bünyesinde  voltaj gibi gerilmeye başladığında, akıl yörüngesinde bir “manyetik alan” yaratır.  Duygusal elektronlar akış yönünü mantık “iletkeni” üzerinden sürdürebilirse, “zor başarılır, imkansız biraz zaman alır”.
Düşgücünün nanyetik alanı akış yönünü bulamadığında, baraj suyu gibi geriye doğru çoğalarak, akıl “nüve”sinin yanlarından  kararsız  bir dağılımla uzaklaşır.  Başıboş elektronlar sinir uçlarına batmaya başladığında, bedenin yer çekimine karşı kuvveti kaybolmaya başlar.
İşte o zaman,  “hayal-düş” elektronları, potansiyel enerjiye dönüşemediğinden, “melankoli” hatta, moral bozukluğuna dönüşüverir.
 Diyalektik mantığın yasası şudur:
 “Doğadaki hiçbir olay, çevresinden bağımsız olarak anlaşılamaz.” 
Öyleyse, hayata dair bütün eylemlerde sorgulayıcılığın, denge üzerinde görevi vardır.
Yer yüzünde kusursuz ve sevimsiz insandan mod olarak söz edilemez.
Bütün insanlar sevimli ve sevimsiz özelliklerini birlikte taşırlar. Bu özellikler zamana, koşula ve olaya göre açığa çıkar ve koşullar ortadan kalktığında eski potansiyeline dönebilirler.
Koşulsuz sevmek, fedakarlık gibi alınsa da, aslında  istenmeyen duyguyu besleyip büyütmek demektir
Nasıl ki integral matematiği, eğri yüzeyleri hesaplamaya yarar;  sevgi dedektörü de gizli duyguların izini sürmeye yarar.
Sevgi dedektörü ilişki yüzeyinde  gezdirilmezse,  kimi, nasıl, ne kadar, nesini, neden sevebileceğimize karar vermek, insanı sevgi savurganlığına götürür.

not:”sevgi dedektörü” deyimini 2006’da bir forumda ilk ben yazdım. “duygu dedektörü” olarak googlede taklitleri daha sonraki tarih kayıtlarında görülmüştür. Belgesi vardır.

İki mim bir özür

    BiryazarsamBlogkendisine gelen bir “mim” i Blogdaşlarına havale etmiş.
Konu,  ” Blogger N’lerini seçiyor !” 
Sezi-Yorum’u  “En GüncelBlogger” kategorisinde göstermiş. En Güncelden kastı konu seçimi mi, yoksayazma sıklığımı tam anlamadım ama, bir aylık aradan sonra yazılan yazı ile“güncel” saymadığını düşünebilirim.
Örneğinaşağıdaki kategorize ediş şeklinin bir eylem olarak, belki “Blog sansüründensonra oluşan soğukluğu yeniden ısıtabiir” diye düşünsek de, kategorize edişlerin “kişisel deşifre”liğinin pek doğru olmayacağınıdüşünürüm.
Enİyi Tasarıma Sahip Blogger : 
EnGüncel Blogger : 
EnMeraklı Blogger : 
EnÇok Gezen Blogger : 
EnÇok Bilgilendiren Blogger :
EnÇok Kendini Anlatan Blogger : 
EnÇok Eğlendiren Blogger:
En Akıcı Yazan Blogger:
EnRenkli Blogger:
EnGüleç Yüzlü Blogger:
EnYetenekli Blogger:
KamilCengiz Bey’e ilgisinden dolayı teşekkür ederken, beni bu oyundan bağışlamasını dilerim.
 Ardından gelen BuMimin konusu: “Blogger’da ne eksik?”
Blogger’in en büyük eksikliği,  maç yüzünden dijitürk ile hesaplaşmasınınacısını Bloglardan çıkarmış olmasıydı. Onun dışında web sitelerinin paralıhizmet vermesini düşündüğümüzde, Blogger’in, bizim sayemizde reklam parasıalmış olsa bile, bize sunduğu hizmetin bedelsiz olması az fayda değildir. Üstelikreklam gösterimini bize zorunlu kılmaması da bir avantaj örneği sayılır. Çünkü,her reklam konusu, her Blogger için etik bulunmayabiliyor.
 Her özel mülkiyetinkendine has hesapları olabileceğinden, bizim isteklerimiz “hak” çerçevesindedeğil, ancak talep olabilir. Veri tabanını biraz daha güçlendirip, medyaprogramlarını duraklamasız- kesintisiz kullanabilsek iyi olur.
 Blog sansüründensonra WordPress’i keşfetmiş olmamız lehimize bir rekabet üstünlüğü sağladı.
Aslında WordPress’in Blogger’den daha kullanışlı olduğunudüşünüyorum. Ancak, İlk göz ağrısı mı, daha çok çoğunluğun WordPress’e tahliyesininorganizasyonsuzluğu mu, bilinmez; burada kaldık işte.
Teknik olarak fazla bir bilgiye sahip olmadığımdan, çok şeysöyleyemeyeceğim. Buna da şükür, bunu bulamayanlar da var))
Bu yazıyı kayıt ederken,. Blogger’in arayüzünün yenilendiği müjdesiylekarşılaştım. Bu da demek oluyor ki, Blogger sesimizi dinliyor.

Demkâr müzik Gurubu

25 Ekim 2010
Halk müziği, özgün müzik

Madem ki Ben Bir İnsanım

 Sedef’in kahkahası da müziğin güzelliğine dahil

Amatörlüğün heyecanı, profesyonelliğin ticari kaygısından üstündür ve kendim çalar kendim dinlerim bir de sevenlerim özdeyişlerim,  kişisel amatörlüğün ilk basamağını betimlerken, kamu önüne çıkıp yeteneğini ilgiye sunmak  sıradışılığın ilk adımıdır. Yeteneğin yanına zaman ve enerjiyi de koyduğunuzda, sizi tutana aşk olsun, yanında bir duble de şarap olsun.

Böyle ikrarınan böyle yolunan

(bu parçanın, iyi bir stüdyo ve iyi bir ses düzeniyle yeniden yapıldığını hayal ediyorum da…)

Einstein’e kendisi ile ortalama bir insan arasındaki fark sorulduğunda, ortalama bir insandan saman içinde bir iğne aramasını isterseniz,  iğneyi bulunca aramaktan vazgeçer, kendisi ise iğneyi bulduktan sonra aramaya devam eder ve olası bütün iğneleri bulmaya çalışırdı/Yaratıcı Dehanın Sırları-m.michalko-koridor yayıncılık
sedef suner ve  arkadaşları, “Demkâr” adıyla bir müzik gurubu kurmuşlar. Ortadoğu Teknik Üniversitesi öğrencileri (şu anda mezunlar) olarak beş kişilik bir orkestra. “Demkâr”ı  özetlemişler; italik sözlerle ne demişler, satır aralarında biz ne demişiz:
Demkâr, Alevi inancında “aşkın şarabı” anlamına gelen dem sözcüğünden hareketle “aşkın şarabını içen/dağıtan kişi”dir.
 İçki dağıtan Sünni güzel “Saki”den farklı olarak, içkiyi dağıtmasının yanında ayrıca içmesiymiş.  Antalya’da sahte rakı yüzünden ölen insanlar geldi aklıma. Servis edilen içkiyi önce dağıtana tattırmak için Demkâr
bulmak gerekirdi diye düşündüm.
 Tüm canları aynı kadehten bu şarabı içmeye davet ediyoruz.
 Bedenimizin ve dünyanın yüzde yetmişi sıvı olmasına rağmen, “içki”ye tööbe etmek aşkı öksüz bırakmak  olur ki, insan hayatından aşkı çıkardığınızda geriye bir adet hayvan kalır. “Madem ki ben bir insanım, aşk deyince akan sular  da durulur, şaraplar da…
O.Gencebay aşk için zehir içebiliyorsa, (bir teselli ver ‘de)  biz dost meclisinde şarabı su niyetine neden içmeyelim. Hem biz, sarhoş olmak için değil, mayhoş olmak için içeriz.
Demkâr müzik grubu olarak ilk defa Ekim 2010’da bir araya geldik.
17 Ekim Devrimi ile aynı aya gelmesi rastlantı  olamaz.
Amacımız müziğin ibadet olduğu toprakların sesini yankılatmak, “aşkın şarabı”nı dostlarımızla paylaşmaktı. Bu şekilde kendimiz de dinlemekten keyif aldığımız türkü ve deyişleri seslendirerek başladık.
Madem ki  “aşkın şarabı”…. Sizden bir ricam olacak kardeşler: özelikle Sedef’ciğim (bu samimiyet nereden geliyor demeyin, O’nun da abisiyim bu alemde) Gesi Bağları’nı acilen  repertuarınıza alın, yoksa şarabın asıl ham maddesi gibi üzüm üzüm üzülürsünüz.
Tüm amatörlüğümüzü ve hatalarımızı hoş görüp arkamızda duran dostlarımızdan güç aldık. Bu cesaretle de türkülerimizi söylemeye devam edeceğiz
Amatörler için her hata bir tuğla demektir. Bu tuğlayı ayağınızın altına alırsanız yükselirsiniz, başınıza düşerse, “başınıza tuğla düşmüş olur”. Dost her zaman arkadan esen rüzgar gibidir. Ama size yol aldıracak asıl enerji, karşıdan çeken başarı amacı olacaktır. Karşıdan esecek rüzgarlar için daha fazla enerjiye ihtiyaç olacağını biliyorsunuz. Özgün yanınız biraz da “protest tütüyorsa”, sanata bir sıfır yenik başlayacağınızın  farkındasınız. 
Sevgiler ve başarılar..
Emrah Altaca: Bağlama
Emre Sevim: Bağlama, Vokal
Fuat Eraslan: Vurmalılar
Ozan Özen: Klasik Gitar, Vokal
Sedef Süner: Vokal

mezar sapıkları

Can Yücel’in mezarına saldırı

AKP Datça İlçe Başkanı Ahmet Sedat Deniz’in ünlü şair Can Yücel’in mezarına şarap dökülmesine tepki göstermesinin ardından şairin mezarı önceki gece saldırıya uğradı./ akşam gazetesi
“memleketin hali benim halim,
öyle bir kabız olmuşum ki boğazıma kadar bok içindeyim…!”/

Can Yücel
       
 
  

Aklın kelepçesi

resim buradan
……………………………..
*Dış güzelliğiniz “iç dünya”nızın kefili olabilir mi?
-Güzelliğimi aromatik bitkilere kefilsiz borçluyum” dedi güzel kadın.
 
Vücudunun ağırlık merkezini,  sol topuğunun sivri yerine bindirdi;
sağ ayağının parmak uçlarında yükselebildiği kadar gerildi; omzundan sarkan kıvırcık  saçlarını sol elinin iki parmağıyla orta yerinden makaslayarak, helezonik bir  figür ile fırlattı;  iki saniyelik  zamanda üçyüz altmış derecelik savrulmayla, bir balerin kıvraklığında aynı noktada bitiverdi. Akordeon kıvrımlarına benzeyen eteğinin kanatları da saçlarına paralel, paraşütün piste inişini andırıyordu.
 Gülümsedi.
 Sorumun cevabı derinliği belli olmayan bir çukura gömülmüştü sanki. O derinlik belki bir mezar idi belki de çimlenmeye bırakılmış, bir zaman sonra meyvesini verecek bir tohumun anarahmi….
Gülümseyişinin ekosu dalga dalga yayılıyordu atmosferin azot kümesini ittirir gibi.
 *Domates aromanın neresinde?
-Yüzümün allığı domatesten ithal sadece ve bir de salçası.
*Yüzünün allığı masumiyet rengine benziyor oysa. Ten kokusunun şarap kırmızısından sızma olduğunu okudum henüz yazılmayan bir kitapta….
-Çok kitap okuyorsun anlaşılan?
 *Aklımı onlara borçluyum.
-Aklın  güzelliğe “üstünlüğü” nedir?
*Aklın güzellikle  “bütünlüğü” vardır.
-Kitap mı sevgili mi” desem?
*Oysa “aroma mı sevgili mi” diye sormazdım.
-Düşün ki, sorulara ambargo koymayacağını bilerek sordum?
Bir anda “kitap gibi sevgili” cevabı geçti içimden.  Öyleyse  elma ve portakalı neresine koymalıydım bu felsefenin! Afallamam çok uzun sürmedi:
*“sayfaları bitki aroması liflerinden, harflerinin mürekkebi çilek suyundan, konusu “mutluluğun tanrıçası” olan bir kitap demek istedim.  
-En son okuduğun…?
*Sen;  henüz bitiremedim”
-Hemen bitmesini ister misin?
*Kitapların sayfaları biter, anlamları değil.
-Senin için anlamın ne anlamı var?
*Anlamın anlamını, anlamsızlığın karanlık yüzü tanımlar, ben değil.
Belikten boşanmış saçının birkaç telini paşparmağına sarıyor gibi yaparak,  kafa profilini hafifçe çaprazlayıp,  gözlerini yere doğru uzattı. Gamzelerinde aniden beliren kızıllık, mayhoş utangaçlığının masumiyet  mührü gibiydi .
Durgunlaştı.
Sündürülmüş heceleri andıran ses tonuyla sormaya devam etti.
-Korkak mısın? Sorumu değiştiriyorum, maceranın değeri nedir sence?
*Elbette heyecandır ama…
-“ama”ların mayası bahanelerdir, bunu bilir misin?
*Trafikteki yön işaretleri de birer “ama” değil midir?
-Onlar hız keser ama (pardon) ve heyecanı öldürür.
*Bir ölüm olacaksa o sadece heyecan olsun; toprağı olsun da, mezarı olmasın. Heyecan, risk alma ve değişim sevincinin üst frekansıdır. Yeter ki risk alacak zaman bol olsun.
Aniden yüzüme baktı. Bakışının ateşi kalbime hararet fırlatıyordu adeta.  Kısa sürdü ama gelecek yılların romanını okuma sihri yüklüydü gözlerinin ferinde.
-Doğa Aromasını sever misin?
*Borçlandıracaksa evet.
-Borçlanmak ürkütmez mi seni?
*Borç yiğidin kamçısıymış; kır at kamçıyla rahvana gider demiştim.
-Yiğitlik nedir sence?
* Estetik ile aklı yan yana bir ömür tutabilmek. 
-Benimle evlenir misin?
………………………..

Gün-demsizlik

Yaz-mıyorum ve gündemsizim.

Günebakan gibi sessiz ve öfkesizim.

Taç yapraklarım bulanıklığa inat ışık toplarken,

dilim değil,

tanelerim vitamin mermisi kadar sivri.

“Gündemsiz kal, Gün-eş-siz kalma” yazdım yükselen manşetime.

Yüzüm güneşe doğru, sırtım denize.

Ulusal gündemde ne var, kaçıyorum.

Gündem operatörleri ne halt karıştırıyor, bilmiyorum.

Dağlarda kaç türk-kürt köylüsü ölmüş, öldürülmüş, aldırmıyorum.

Ortadoğu halkının giden ağası, gelen paşası kim sormuyorum.

Kaç kitap toplatıldı, kaç tecavüz pürtletildi,

Kaç yüzbinmilyon kişi yeniden,

12 bin dolar gelire teğet geçemeyeceği hayata doğdu,

düşünmüyorum; kahrolmuyorum!

Mevsim yaz ve ben gündemsizim.

“Düşünmeyi bırakıp yaşamaya bakacak kadar

liberal romantikim o kadar”!
….
Desem de inanmayın.

ben(deniz) gündemsiz “dem”lensem de

 Descartes hayranlığımı nadasa göndersem de.

Güneş yanığı başka, kader yanığı bambaşka!

Sormalı onu yazın ormanlara ve bir de aşka.

Yanığı regüle eden hedonist bronzluğa karşı

“kara kader” renkten sayılır mı ki!

Ehven-i şer-iat Demokrasisi

  
Kapitalizmin özüne çılgın egozim hakimdir. Ayıdan post, kapitalistten dost olmadığını, ulusal geliri ve hak kullanabilme olanaklarını paylaşım adaletsizliğinden biliyoruz.
 Kapitalistin aşkı ve milliyetçiliği değil, bütçesi ve hesabı olur.
Kapitalizmin demokrasisi üretim araçlarına bağlı, halk oyu bir tiyatrodan ibaret.
“Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimi”ymiş.
“Eşit hak” ha!
Yalancı!
Tanımlar eksiksiz yapılır da,  hakları kullanabilmenin maliyetini vurgulamazlar. Halktaki Stokckholm Sendromu alınan önlemlerin başarılı bir sonucudur.
Şiir okuma yüzünden Tayyip Erdoğan’ın  mahkum edildiğinde milletvekilliğine kılıf uydurarak “affedilmesi” ile,
Hatip Dijle ve Mustafa Balbay’ı  mahkum ederek milletvekilliğinin iptal edilmesi arasındaki fark tamamen liberal şeriatın özünü izah eder.
Demokrasi, zaten “ehven-i şer” bir yöntem diyorlardı. 60 yıllık demokrasi tarihimizde hep ehven-i şer ile yönetilirken, tanımdaki “eşit hakka sahip olmak” deyimi hep şerrin gazabına takıldı. Şer bir türlü gizlenecek gibi değildi de, “ey halkım, bundan daha iyisi yok” mesajıyla ehven tarafını yeşile boyadılar..
AKP’nin  elinde ehven’i de gitti sadece “şer”i kaldı. Bu da demek ki, “Şeri-ata” bir “ata”lık mesafe kaldı. Ata’yı zaten gözleri tutmamıştı ki. Ama makam-mevki uğruna  bir gecede demokrasi ustası olmaları, liberal takılmalarının doğal sonucuydu. Bu durumda Ata’yı demokrasilerine sos yapmak kaçınılmazdı.
Demokrasi, şeriata gidecek yolda bir araç idi.
“Demokrasi mi istiyorsunuz, alın size demokrasi” demeye getiriyorlar.
Kenan Evren’in darbe yapma hazırlığındaki mantığa ne ise,  liberal şeriata giden yol da aynı taşlarla döşeniyor. (Önce asayişi ihmal edip,  “tam kıvamına gelince”  darbe yapmışlardı)
Oysa Demokrasileri halkın bilinci yürütür.
Demokraside emeği olmayanların yemeği oluyorsa, bu liberal  rejimin doğasına tıpatıp uyar.
Sosyalizmde “para ve makamın önemi yok mühim olan insanlık”. Bu yüzden Çirkef yarışların  çirkin demokrasisi gündeme giremez.
ütopyamla bile mutluyum.

baba

Sorumluluk, tecrübe, gözlem kapasitesi,  güven,  kişinin doğası, kültürünün markası, kodlanmış gen karakteri ve benzer konumların toplamına denir.
Etten ve kemikten yapılmış ama, çocukları ve sevgilisi için, stoktaki toplam enerjinin birkaç katını üretebilme yeteneğine sahip. 
Babalar, evlatların geçtiği yoldan geçmiştir de evlat babanın yolundan geçmemiştir. Aradaki fark, “son söz”ün keskinliğini değil, sadece ağırlığına işaret eder.  Baba, geçtiği yollara işaret levhaları diken kişidir. Uçurum ve viraj mekanlarına yön işaretleri koyan
  Ve yolları olabildiğince tamir eden. Ama asla yön ve hızı belirlemeyen
.
İki kardeş, kendi aralarında söz birliğine varırlar, duygu ve düşüncelerini Babalar gününde açıklama kararı alırlar:
“Siz bize, kendi babanızın size verdiğinin “çok fazlasını” vermeyi başardınız. Oysa dünyada ve ülkemizde, kendi babanızla sizin aranızdaki fırsat farkı kadar ilerleme yoktu. Siz zamanı da aşmayı bildiniz. Önden yürümeyi, arkadan kovalamaya tercih ettiniz” Bize asla şu ya da bu politik, ideolojik ve genel yaşam tarzını kalıp olarak bir tek sözcükle de olsa aktarmadınız. Ama en kritik konuları anlayabilmemiz için ip uçlarını verdiniz. Biz sizin tarzınızı çaktırmadan izledik, doğru ve yanlışları gidiş yolunuzdan çözmeye çalıştık. Baba olma güdüsüyle  bir arkadaş gibi davranmayı yerince çok güzel akort ettiniz. /(sözcü: Kızımız)
Belki biraz abarttılar ama, başarmak istediğimiz tam da bu doğrultuydu.
Farklı ve tatlı  bir duygu

şirin bir amatörlük öyküsü

Abdurrahman, kısaca Apo’nun trans hali. 
 akşamki alemin etkisi ruh ve bedeninde tik haline gelmiş olacak ki, gecenin 2’sinde  oyun havasının yankıları kulağında tütmeye devam eder yatağından kalkar, yoruluncaya kadar oynamaya devam eder. 
-Alo? Zihni abi nasılsın?
* Seydi sen misin?
-He abi benim, var ya abi, şu anda neredeyiz bir bilsen! Uçuyoruz abi, hangi gezegen bilmiyorum ama, dünyadan epeyce uzaklardayız. Böyle anlarda seni anmadan yaşamak imkansız abi.
* Şişenin dibinde yerçekimi kuvveti sıfır olur, mekanınızı anladım kardeş, uçuyorsunuz. Kaç astronotsunuz kabinde?
-Hani şu bizim gariban Apo var ya, apollonun dümeninde O var.
*Anlıyoruuuummmm! Apo uçamayı bilir miydi?
-He abi bilmezdi, doğru söylüyorsun da, kıçına motor takınca uçmayacak apo yok yeryüzünde.
*Aracınız apollo, kaptanınız apo olunca, yakıtınız malum, anlıyorum.
-Abi şu an burada olmanızı çok isterdik biliyor musun! Buz gibi su, oksijen, yeşillik, çiçek kokuları…
*Ve bir de ….
-He anladın sen oni, bir de rakı abi.
*Ama o yakıtın sadece otuzbeşliği bile beni yeryüzüne değil, yerin sıfır noktasına çakmaya yeter Seydim. Ben içmeyi bilmem pek.
-Biz senin yerine içeriz abi, sen de diğer eksikleri tamamlarsın, tam olur. Buranın havası da yerçekimine karşı abi, garanti veriyorum, seni bile uçurur bu ortam.
*Sen Apo’ya mukayyet ol emi? Evrende kaybolmasın garibanım. Zaten düzenin kaderi vurmuş, son parçası bize kalsın. Hatta ona bir melek bul da o yöreden cennete gönderelim garibanı olur mu? Yaş otuzbeşi bulmuş, O’nu evlendirirsek her konuda 1+1=3 eder O’nun hayatında.
-Tamam abi, ben onu şimdi bir otuzbeşliğin ucundaki  kertmeye bağladım, bir de daire çizdim, o dairenin içinde  Mevlevi havasına girdi.
Abi öbür ayda hazırlıklı gel, anlatacaklarım var.

*Bir ip ucu ver de merakım ekşimesin Seydi kardeşim
-Gariban Apo’ya kız buldum, kızın akrabalarından birileriyle buluşacağız, aracılık yapmasını isteyeceğiz. Sen de olursan iyi olur.  Bu işin sevdasına coşturdum Apo’yu. Hayatında ilk kez içiyormuş. Bilirsin günde beş cümleden fazla kurmayan Apo, burada filozof kesildi başıma. Bir gün sonra Apo’ya sordum, dünkü hayatını hatırlıyor musun? “he” dedi sadece. Nasıldı?
 “anlatılmaz yaşanır” dedi, bu kadar.
*Tamam, ayrıntıyı gelince anlatırsın.
Şekilde görülen sevgili dostum Apo’yu kız ile buluşturma senaryosunu kurup, ilk operasyonu yaparlar. Kızın akrabası  Seydi ile Apo’yu alır, kızın evine misafir olurlar. Çaylar gelir, tam konuya girecekken, bir telefon gelir kızın babasına. Kızın abisi trafik kazası geçirmiş, acele hastaneye gelmesi istenir.
Konuyu açamadan fiyasko ile sonuçlanan bir operasyon. Türk filmlerinin öpüşme sahnesi gibi sona erer. Aşıkların dudakları birbirlerine tam yaklaşırken, her seferinde kapı zili çalar gibi…
Kız tarafı ilk fiyaskoyu tamir etmek için herhangi bir karşı girişimde bulunmaz. Bizimkiler bekler ki, ikinci adımı karşı taraf atsın da bize bir randevu versinler de şu bekarları buluşturup, tanışmalarına ortam hazırlasınlar. Hayır, kız tarafı gururlu olmak zorundadır, muhafazakar kültürün rajonu budur. Yoksa kızları özürlü ve yıkılacak yer arıyor imajı yaratılmamalı.
Konu kapandı.
Seydi pes etmez. Kız mı yok bu alemde! Hele kılavuzu Seydi olanın yolu hep cennete düşer.
Dar bölgelerde evlenmek için biri diğerine sebep olmazsa olmaz.
Seydi, bekarlıktan kalma bir kadın arkadaşıyla sokakta karşılaşır.
-Bizim bir arkadaşımıza kız arıyoruz, var mı tanıdığın,  aday?
Kadın biraz süre ister; süre sonunda uygun bir kız olduğunu ve nasıl buluşturacaklarını telefonda karar verirler.
Apo, Seydi, Seydi’nin arkadaşı ve aday kız ile, kadının evinde bir araya gelirler.
Seydi’nin cemaatinde konu sıkıntısı çekilmez. Bir dalarlar  ki, lafın belini kırarlar arkadaşıyla.
Bizim gariban Apo hep ayağının ucuna bakmakla meşgul. Karşısında oturan eş adayı kızı bile süzmeden, saatlerce kalırlar da konuya bir türlü giremezler.
*Ee, sonuç ne oldu?
-Ne olsun abi bu adam beni verem edecek, lafın bir yerinden girip de konuyu kendi hesabına getiremedi.
*Neden öyle oldu Apo?
+Abi bana bir ara vermediler ki, kendileri konuştu, konuyu benim olaya getirmelerini bekledim. Baktık zaman akıp gitmiş, kızı evden aradılar ve dağıldık.
*Vay, gariban Apo’m! Seydi sana bu kadar net bir ortam sağlamış, sen neden bu kadar fransız kaldın ki!
+Abi utandım ya! Ben bekledim ki, Seydi konuyu açsın, iki laf da ben edem dedim, açmayınca olmadı.
*Seydi fırsat verseydi ilk cümlen ne olurdu?
Apo terlemeye başlar, kem-küm-selamünaleyküm.
+Valla rezil olurdum kesin. İyi ki lafa girmedim.
-Abi, Apo üçüncü denemede kesin bir piste konar. Artık yer yüzüne inme zamanı geldi. Sen geldiğinde çok daha fazla yol aldığımızı göreceksin.
*Ulan kardeş, bu kadarına hakim olamazsan sen cennete asla gidemezsin Apo’m.
+Abi gözünü seveyim ne yapmam gerek bana öğretin gurban olurum! Bu yaşıma kadar hiç böyle sıkışacağımı düşünemedim. Orda söze nerden gireceğimi düşünürken tir tir titredim. Bu yüzden kızın yüzüne bile bakamadım.
*Apo’m, ham duranı ham yaparlar bunu bil şimdilik.  Seydi sana kurs versin bir ay sonra geldiğimde neyi nasıl yapacağını öğrenmiş olmalısın; eksiğini tamamlarız.

politikada bilgi ve nabız yönetimi

Bilgili toplumu yönetmek  “genel donanım” ister. Genel donanımlıyı, toplumun her bireyinin kültür ve sosyolojik düzeyi bilincinde olan ve  aşağıdakileri yukarıya taşıma misyonunu edinen diye özetleyebiliriz.
Bilgisizi yönetmek ise “nabız kontrolü uzmanlığı” gerektirir.  “Nabız” mecaz anlamda  insanda bulunan hazır inanç, hassasiyet  ve eğilimler olarak bilinir. Nabzın fiziksel mekanı ise bilindiği gibi boğazın bitişiğidir.
 Rastlantı ki, nabız kontrolü aynı zamanda boğaz kontrolü olmaktan  uzakta tutulur kurnazca.  Nabız uzmanlarınca açlığın, sadaka boyutunun dışında bir ilgi değeri yoktur.
Nabız kontrolü üzerine çalışmanın maliyeti bilgi kontrolüne göre çok daha ucuz, beleşçilik ve haksız rekabet sayılır.
Oy verirken nabzını kullanan ile, bilgisini  kullanan bireylerin oranı,  o toplumun dünya ulusları arasındaki saygınlığının da ölçüsü sayılabilir, toplumsal mutluluğun düzeyini belirleme sorumluluğunun da, ortalama yaşam kalitesi düzeyinin de…
“Demokrasi” tarihimiz boyunca verilen çoğunluk oyların bilgiye mi, inanca ve kaygısızlığa mı dayandığını düşündüğümüzde, seçimlerin meşru olup olmadığını tartışma hakkını ancak  fark edebiliriz.
Verilen “oy”ların bütün bireylerde eşit olması vazgeçilmez  kural olduğu halde,  verilen oyların geri dönüşümlerinde aynı eşitliğin kutsanması neden hiçe sayılır?
 “Kafasına kuş sıçtığında şans oyunu oynayan toplumun; ağzına sıçana oy vermesi normaldir” !..”  demiş  Gani Müjde.
Kapitalist rejimlerde devlet kuşunun,
servete ihtiyacı olmayanların başına, ihtiyacı olanların da ağzına sıçacağı rejimin doğasından belli.
İşveren işçiyi işten attığında işçinin ansı ağlar da, bir “işçinin işvereni işten attığında” işverenin bütün sülalesi  neden sırıtır?
“Şeref ekmek bulamazken, Şerefsiz bulur” diyen Kıvırcık Ali de kapitalizmin demokrasisine taş atıyor olmalı.
Neymiş, her iki kişiden biri AKP’ye oy vermiş. Oysa daha beteri, her beş kişiden dördü kapitalizme oy veriyor altmış yıllık demokrasi tarihimizde. Ne fark eder?
Anladınız mı şimdi “milli ve dini gururla övünürken” neden bir baltaya sap olamadığımızı!
 Kapitalist rejimin uzantısı olan Liberalizm, devletin güçsüzleşmesini neden bu kadar şiddetle istiyor? Diye soranlar olabilir.
(Aranan) “Demokrasi bir denge rejimidir.
Çağdaş “çoğulcu demokrasi”lerin temelindeki denge, “emek” ile “sermaye arasındadır.
İşçinin gücü sayısından, işverenin gücü parasından gelir. Sayı ancak, bilinçli ve örgütlü olduğunda anlam taşır. Oysa para, tek başına bile etkilidir.
İşveren Vehbi, tek başına siyasal dengeleri etkileyebilir. İşçi Vehbi ise tek başına hiçbir ağırlığı yoktur”. /A. Taner Kışlalı
Öyleyse iki Vehbi’nin aynı siyasi partide buluşmasındaki çelişkiyi ancak turnusol kağıdı açığa çıkarabilir.
 Yönetecek kadroyu seçecek olan bireylerin bilgi homojenliğini sağlamanın gereğini de…
Bilgisizliğin ve bilginin doğası, kapsamı, ölçüsü  ve kaynağı  nedir? 
Sanırım rezaletlerin püf noktasının yattığı yer burası. 
Soldaki aydınların araştırması ve  geniş kapsamda çalışması gereken nokta da…..

materyalist idealimin şiiri

Has iken hastalandım
Onsekizde pas aldım
Şutlar out olunca
Doktora selam saldım
Selamım baş üstünde
Saçlarım kaş üstünde
Beni Tutana aşk olsun
Ruhum uçuş pistinde
Her aşığa  gül olsa
Gülüşü öpüş dolsa
Öpüşe fren olmaz
Sevdiğin rehber olsa
“Ruh maddenin yansısı”
Sağlık aşkın kasası
Baharı hissedişim
Moralimin tasası
Baharım tuttu beni
Tuttu da Furutti beni
Başka söze gerek yok
Haplarım yuttu beni
                                                                                      
zihni örer

Aziz Nesinlikler

MHP’yi röntgenleyenler için söylenmiş.

Diyalektik mantık:

Bu insanların özeli,  mahremi olan aile bireyleri tarafından ortaya atılmışsa o başka. Ancak, çeteler, örgütler ve emniyet insanların yatak odalarına kadar kameraları sokuyorsa orada durup düşünmek gerekir.”/Altan Tan-Bağımsız aday

Formel mantık:
Adalet ve kalkınmanın gereği düşünüldü, yüzde 5 de buradan oy gelse, karın kötüsü olmaz.
Anafikir:
Cinselliği tabu görenlerin röntgencilik güdüleri çılgınlaşır ve “pazar değeri” yükselir! Politik rekabet liberal savaşa dönüşmüşse, aşkta ve savaşta her yol mubah sayılır! Olayın sonunda para ve makam varsa, ahlak da ertelenebilir!

Tez:Anketlerdeki “sorunlar” sıralamasında İŞSİZLİK birinciymiş.

Sentez:İşsizliği son sıraya alan parti de birinciymiş.

 Haber:Koruculuğu bırakan Meman aşireti BDP saflarında yer alma kararı almış.

Yorum:Kurtlu eriğin aşureye kattığı tat afiyet olmaz.

 Olay:
-Afyon’un milletvekili sayısı biliyorsunuz 7’den 5’e düştü. Ama evvel Allah ben Afyonkarahisarlı kardeşlerime inanıyorum bunu 5’te 5 yapacaklar; değil mi?/Başbakan

-Eveeettttt/Türk Halkı
Türk aklı:hafızada yer eden “7’den 5’e” düşüşün süreci  değil, “5’te 5”in fotoğrafıdır.

 Form:Fetullah cemaati, Gazi Tıp’ta okuyan (erkek) yeğenimin tüm masraflarını karşılıyormuş (sağolsunlar)

Diyalektik:Yeğenimin annesinin eğitimine, “kızların okutulması günah” fetvası ile engel olan zihniyetin ta kendisi!

Sansür kokusu

antisansür

Bizler ne hayal aleminde yaşıyoruz, ne de insanları olduklarından daha iyi hayal ediyoruz, onları oldukları gibi görüyoruz. Bu nedenle insanların en iyisinin bile otoritenin uygulamalarıyla özde kötü kılındığını ileri sürüyoruz. İnsanın insanı yönetmesinden bu nedenle nefret ediyoruz. demiş Pyotr Alexeyevich Kropotkin /Sevgili siyasalbilimci Ayşegül yazmış.

Sansür, ahlakı tıraş etmeye kalkışırken, özgürlüğün derisini yüzen resmi bir eylemdir.
Sansürün soğuk yüzü ürkütür de ondan izocamlı kılıflarla işleme konulur.  
Biber gazı ve jopun erişemediği iletişim kanallarının “erişim”lerine erişilerek Ortadoğu rüzgarının kum fırtınasına karşı koymayı düşünüyor olabilirler.. ama kulağımıza “ahlak kurtarma ayarı” olarak gelmesi matris şifrelemesini akla getiriyor.
 Pazarlama taktiğinin şifresi de kopya ihtimalini güçlendiriyor. Osmanlı torunları olduğumuza göre, genetik kalıtım kaçınılmaz olmalı. Matbaayı 200 yıl ülkeye sokmamanın gen intikali… Basılmamış kitapları toplatacağına matbaayı yasaklamak daha kestirmeydi ama, kör olası internet icat oldu mertlik bozuldu. Ne kötü rastlantı!

Sansürlerin karakteri gizlilik ve sinsilikle eşdeğerdir her zaman. Korumacı gösterilir, altından muhalifsavarlık çıkar.

Bekarlık günlerimizde, birkaç arkadaş ile erotik bir film oynatan sinemaya gitmiştik. Sık tartıştığımız, bize ahlak dersi veren, milliyetçi-mukaddesatçı bir arkadaşımızı o sinema salonunda görünce ve o da bizi görünce, deplasmanda seyircisiz oynayan bir futbol takımı psikozuna kapılıverdi. “Hayrola bu filmde ne işin var senin” diyerek bir gol atma hamlesinde bulundum. Arkadaşımın mahcubiyeti yüzünün renginden okunuyordu. Cevabı da bir o kadar kırmızıydı:
-“Hani siz materyalistlerin savunduğunuz bir teziniz var ya,
e-e-ee?
-Görmediğinize inanmazsınız ya, bu teze dayanarak, erotik filmlerin ahlaksızlığını yerinde eleştirmek için bakıyorum” diyerek, espriye kontratak yapmıştı.

Ahlak bozan web sitelerini tespit edenlerin ahlakı nolacak? Onlara iş başındayken radyasyon elbisesi mi giydiriliyor?

Toplum aile, kadın ve hatta çocukların güvenliği elbette çok önemli. Dert bu ise gerçekten, daha akılcı birçok yolu olmalı. Öncelikle “internette güvenlik” konusu tartışmaya açılmalı. Yanında bir adet de organ mafyasının sempatik yüzünden söz edilmeli. Hatta biraz da 9 yaşındaki kız çocuklara nikahı mübah görme inancından….

Belediyeler ve milli eğitim müdürlükleri, her hafta sonlarında öğrenci velilerine bu konuda konferans düzenleyebilir.
Milli eğitim Bakanlığı, dergi-broşür hazırlayarak, öğrencilere dağıtır ve bu bilgilerin aileler tarafından öğrenilmesi sağlanabilir. Televizyon kanalları yarım saat bu konuya ayrılabilir.
Dumansız hava sahası reklamından daha öte, bilgisayarda internet kullanımı ve çocukları izlemenin teknik yöntemleri öğretilebilir……..

İnsanı en iyi kanun değil, bilgi-bilinç ve olanaklar korur.

Sansür ve sansar kandaşlığı

sansar

Sansar ile sansür sözcük harfleri bakımından olduğu gibi, karakteristik olarak da birbiriyle alabildiğine bütünleşen özelliğe sahip. Sansarlar da sansürler gibi gündüzleri uyuyup geceleri avlanırlar.
Sansarlar özellikle insanların uyudukları saatlerde, gizlice tavuk kümesine dalarlar. Çünkü tavuk, yumurta, kuş sansarların, temel besinleridir. Tavuk-yumurta Burhan Kuzu’ya atılan yumurtaları akla getirir. Öğrenciler nerden bulurlar bu kadar yumurtayı:)
Sansarlar, beslenebilmek için yumurtanın kaynağını kurutmak gibi bir kemirgenliğe sahip ise, sansürcülere atılacak yumurtaların da sansarlarca sansürlenmesi tam isabet.

Sansarların çiftleşme dönemleri Haziran- Ağustos ayları arasında olup, internet sansürünün de 22 Ağustosta yürürlüğe girecek olması Ömer Çelakıllı’ca rastlantılardan biridir. Sansarlar, Mart- nisan arasında 2 ile 4 (2+4=6) yavru yaparlar. 5651 nolu kanunun /6. ispiyon maddesi buna işaret eder.
Ayrıca Sansar’ın pis koktuğu söylenir. Terleyip de uzun süre yıkanmayanlar için “sansar gibi kokuyorsun” denir halk arasında. Sansürün de hangi noktada kokacağını, hangi konuların ahlaksızlık kabul edileceğini kimse önceden kestiremez. Bu yüzden “ya hep ya hiç” metoduyla teslim olmak, internet kullanımından ve vitrinlerdeki kitaplardan uzak durmak en garantili yol olmalı!

Sen öyle San-sür-sen de gitmez bir adım ileri.

can bahardan gelir

can bahardan gelir

       Bu yıl bahara geçiş biraz sancılı oldu.

    Acı acıyı su sancıyı keserdi ya! Mevsimin yüzssüzlüğü kabak tadı verince, yağmur suyu sancının nedeni oldu bu kez.

Kimyasal sancıların ömrü bir bedende birkaç saati ancak bulur da, ruhsal sancılar radyasyon etkisi bırakabiliyor insanda. 

 Geçim için para kazanma disiplinim olmasa, tüm günümü yağmurun aşka davet sesini dinlemeye adardım.

Oysa vahşi özgünlüğümüz, tavan-duvar baskısına çok fazla prim vermiyor. Ve oysa primler verimliliğin en dinamik kışkırtıcısı.

Hücreler tembelleşiyor, kandaki yağ oranı yükseliyor, seslerin makamı kulak ötesinde melodisini kaybediyor., anlamlar gürültüye, cevaplar zırıltıya dönüşüveriyor.

Kavalın üfleme deliğini rüzgarın geldiği yöne tutarsınızda, çıkan ses öyle melodisiz, bir tufanın siren avazı  gibi, ruh gıcırtısına dönüşüyor.

Her sözün “gürültüden fazla” iddiası varsa, mercek altında bir anlam testine tutsak ediyor insanı.  Buna alınganlık deniliyor, hem de en zırzırısından!

Grileri siyah görüşümdeki yavuz hırsız kombinasyonum hiç alışıldık bir travma değildi.
 Öyle anların anlamını anlayacak kapasitede olmayan birine anlatacağınız ne olabilir ki!  Siz ne söylerseniz söyleyin, hiçbir şey söylememiş sayılırsınız o anda. Ya da kurduğunuz cümlenin harflerini tersinden okumak gibi… hep ben haklıyım ve diğerleri her durumda vasat!

Şiiri  sesli okuduğumda, her nokta ikametgahında, yüz basamak merdiven çıkan birinin solumasını andırıyorsa ceberut imajım, bilin ki iki nedeni vardır: birisi, şiirin ruhumda estirdiği  hayrani kuşatma, diğeri,  akciğerleri işgal eden sanayi atıkların patron zengin eden toz kümesi.

Bende her ikisi birden mevcut ve buna bir de metabolizma terörizmi eklenince, Sevgilim bendeki bu “Ak Parti gidişatı”na bir son vermeye karar vermiş. “Senin kolestrolün yüksek, kalk gidiyoruz” dedi. Gitarın telleri bile isyanda olunca bu işkenceye, bana katlanan Yoldaşıma bir ömür borçlanıyorum.

Sabah kahvaltı yaptırmadan kendimi(zi) doktorda bulduk. Bir gün boyu check-up testinden sonra,  altı parça ilaç ile büyük taarruza geçmiş bulunuyoruz. Kolestrol fazlalığı, sinüs yollarının tıkanıklığı, göz… kısacası, iki günlük ilaç kullanma seansına geldiğimde ve benliğimdeki değişimi hissettiğimde, baharın tüm hünerlerini fark ederek, Yoldaşım’dan özür dileyip, alnının tam ortasına bir  mahcubiyet öpücüğü kondurduktan sonra,  tüm mevzilerimi tekrar kazanmanın heyecanını yaşamaya başladım. İlaçları tam kullandıktan sonra beni tutana aşk olsun da başka şey olmasın.

Çingene Hayriye’yi de belki bu hastalıklar kuşatmıştır,  O’na anlatacağım ve aynı ilaçları almasını önereceğim. Çünkü, O da bu yıl şarkı söylemiyor ve baharın farkında değil.

Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur diyen M. Kemal, Hitler’in bulaşıcı hastalığını değil, benim arızalı halimi kastetmiş olmalı.

>Çingene Hayriye gelmiş

>

Hüsnü Şenlendirici & Vasilis Saleas  düeti.
Hayriye,  sokağımızın bahar müjdecisi.  Kışları İstanbul’da geçirir, her baharda döner Alanya’ya.

Çocukluğumun geçtiği köyde leylekler, yaşama sevincimizi coşturan bir sembol idi; Hayriye de şimdi öyle…

Çapraz komşu binanın yer katında kiracıdır Hayriye’miz. Balkonda kendimi gitar mevzisine aldığımda sanki Hayriye’yi hedef alıyor muşum gibi gelirdi. Görüntü hala da öyle, içerik değil. Ben(deniz) 4. katın camlı balkonunda “kendim çalar kendim dinlerim bir de sevenlerim” iken, O yüksek ses ile,  konuşur şarkı söyler, teyp kasetinden müzik çalar oynar, ziyaretçi yoldaşlarını da  oynatır.
  Monotonluğu mahalle sakinlerinin kibirine gömer.
Mahallede bizden başka seveni olmadı henüz. Biz Hayriye’yi çok sevdik.

O, “Hayriye’miz” tabi ki; çıkmaz sokağımızın monotonluğuna çiçek ve güllerimizden sonra, ondan başka rest çeken bir varlık daha çıkmadı  beş yıldır. O’nu sevdik, hem de çok….

 Mahalleli sevmedi! “Yüksek ses ile gecelerin sessizliğini parçalara ayırıyor, mahalleyi uyutmuyor” diye 155’i aramışlar.  Uyarmışlar, tehdit etmişler, Hayriye’yi Hayriyelikten çıkarmışlar. Şimdi onu kendilerine (bize) benzetmişler, bir kuru odun parçası gibi olmuş!

Onurlu bir kadın. Kedi karakteri seziyorum O’nda. Yiyecek için vs. asla boyun bükmez de, insan olduklarını kavrayanlara karşı kedi gibi yumuşak ve nezaket küpüdür. “Rom” çingenecede “insan” demekmiş. Roman sıfatı burdan türemiş. “Biz de insanız” tepkimesiyle çingene imajının kurtarılmasının başka dili….
Kendilerini şikayet edenlerle ve polislerle kavgasını duyduğumda saygım katlanarak büyüdü Hayriyelere.

Hayriye Çingene.
Yüzüne “çingene” diyenleri ikiye ayırıyor, bir kısmına “sensin çingene”, diğer (bana) abi diyor…..

 Çingenelik –özellikle- özgürlüğün ve evrende en egzotik çeşitli yer aramayı kültür edinen  göçebeliğin ve servet egemenliğine başkaldırının simgesi olduğunu söylediğimde, orijinal Hayriye bir anda parlayıverdi yüzüme. Sizi “çingene” olarak aşağılayanların da sizin gibi bir göçebe torunları olduğunu bilin. Siz Hindistan diyarından  bu tarafa gelenlerin, biz orta asyadan  gelenlerin torunlarıyız;  sizden tek farkımız kuruntumuz….

 * * *
asalet yarışı:
Çingene delikanlı bir mühendislik bürosuna iş başvurusu yapar.
 Ciddiye alınıp sözlü sınava çağırılır. Büro amiri alay etmeye kalkışır çingeneyle:
-Hayri hangi fakülteden mezunsun?
-kaldırım mühendisliğinden abi.
-görevin neydi Hayri Bey?
-Kaldırımlarda klarnet çalardım, bahşiş alırdım.
-Peki, burada aynı işi mi yapmak istiyorsun?
-İsterseniz, siz çalışırken, baş ucunuzda çalarım veriminiz  yükselir abi.
-yok yok, sen temizlik işini yap, mesela biz sigara içeriz izmarit atarız, kağıt kırıntılarını atarız, hatta bazen tükürürüz, sen temizlersin;   tecrüben var mı bu konuda?
-He var abi, bizim çadırlarda inekler altına sıçtığında temizlerdim, burada da aynıymış.
/z.örer

* * *

Hüsnü Şenlendirici (d. 12 Temmuz 1976, Bergamaİzmir) Roman asıllı Türk klarnet virtüözü ve müzisyen.  Müzikal geleneğe sahip bir ailenin çocuğudur. Dedeleri Hüsnü Şenlendirici (klarnet, trompet) ve Fahrettin Köfeci (klarnet), ve babası Ergün Şenlendirici (trompet) gibi müzikal bir geleneğe sahip bir ailenin üyesi olan Şenlendirici de 5 yaşında klarnet çalmaya başlar. Özellikle 12 yaşına kadar Ege ve Anadolu‘nun çeşitli kültürleriyle müzikal yolculuğa çıkar. 1988’de İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı Çalgı Eğitim Bölümüne girer, 4 yıl sonra okuldan ayrılır./Wikipedi

 
Vasilis Saleas:  Yunan bir klarnetçidir. 1958‘de Mesedogi‘de doğdu. Aynı sene içerisinde ailesi Atina‘ya yerleşti. Klarnet çalmayı henüz 9 yaşındayken amcası ve babasından öğrendi. 11 yaşında ilk konserini verdi. 14 yaşında ise profesyonel anlamda ilk kaydını yaptı.
Mikis Theodorakis, Dionisis Savopoulas ve Stamatis Spanoudakis gibi sanatçılara klarnetiyle eşlik etti. Saleas 90’lı yılların başında Vangelis‘le beraber çalıştı. İlk solo albümü “Orama – The Music of Vangelis”‘de Vangelis’in eserlerini klarnetiyle yorumladı. 2000 de kendi adını taşıyan albümü çıkardı/Wikipedi.

>Liberalizmde atış ve satış serbest

>

Atma Recep Din Kardeşiyiz atasözü özelleştirilmiş.
Atasözleri de mi yağmalanıyo ne!
Soluduğumuz havadaki oksijenin özelleştirilmesine ne kaldı ki şuracıkta!
“Atasözleri ve havadaki oksijen kamunun malıdır, özelleştirilemez” demiş, hayata kalbinin attığı yerden bakanlar. Oysa, kamu sektörlerinin ekonomi bölümü özelleştirilebiliyor da, kültürel bölümü neden özelleştirilmesin!
AKP Genel Başkanı’nın ulusal servetten yararlandırma bakımından, “gri+kara+yeşil” (daha çok yeşil) sermaye sınıfının politikacısı olduğunu düşünmeyenlerin çoğunlukta olduğu biliniyor. Bu O’nun bir ideolojisidir elbette saygı duyulur. Ama ideolojinin karakterini analiz etmek de bize düşer, olup bitenlere bakarak.

Recep, mizah kültürümüzde hep “atan” olarak bilinir. Atmaktaki öznenin “palavra” olduğu da bilinir. “Recep, din ve palavra” sözcüklerinden türetilen “atma recep din kardeşiyiz” deyiminin kökeni tarihte hangi recep için söylendiyse, sanki başbakanımıza da pek yakıştı.

Recep Bey milli görüşçüyken, O’nun (karizmatik ve istikrarlı) radikal-protest bir yanı vardı. Burada yazdığım gibi protest tavır cesaretini daha çok kendi özündeki haklılıktan alır. Ya da ben öyle düşünüyorum. Ancak, Başbakanımız bir, bilemedin birkaç gecede milli görüş militanlığından liberal ideolojinin yürütme makamına sıçrayınca, “Recep”liğinin tüm hünerleri coşmaya başladı. Atmalar karizmayı çiziyor da, haberi olmayanlar olanlardan daha fazla.

 İcraatları klasik ama, tavırları radikal kalmaya devam ediyor yeni kariyerinde. Sanırsınız ki karşısındakiler hükümet, kendisi mağdur ve masum bir muhalefet. İşte burada sırıttı söylenen ile anlaşılmayan arasındaki farkın çelişkisi.

Grafik ile düşünelim:

Şekilde AKP Genel Başkanı, frekans (sinyal) kaynağı konumunda gösterildi. Devamında, ayırıcı (siplıttır) , modem, telefon ve bilgisayar var.

Çalışması şöyle: Ptt telefon hattından gelen kablo ayırıcının girişine bağlanır, iki çıkıştan birisi telefon makinesine, diğeri internet modemine girer. Ayırıcının görevi, ses ile ses+ görüntüyü ayırarak, paraziti önlemektir.

Tezimiz şudur: Recep T. Bey ile Türk halkı arasına bir Siplitter konulduğunu düşünelim; söz ve tavırları toplumun hangi kesiminin nasıl algıladığını görelim.
Başbakandan gelen sinyali ses olarak algılayan kesim, büyük oranda muhafazakarlardır (telefon makinesi gibi). Telefonun sesini, salt melodi biçiminde algılayan “cemaat ruhlu” muhafazakarlar için anlamdan çok yankı önemsenir.

“Ses+görüntü”yü birlikte algılayanlar ise, kemalist ve sosyalist devrimciler (Modem gibi).

Modem ses ve görüntüyü bilgisayara aktararak, bilgi haline getirdiğinde, sözlerin ve vaadlerin (görüntünün) anlam kalitesi (gerçeğe mesafesi) ölçülmüş olunuyor (diyalektik ya da dijital algı).

Birkaç örnek ile tezimizi olgunlaştıralım.

Toy gençliğimde, Milli görüş davasında emeği olanlardan biri olarak biliyorum ki “demokrasi şeriata giden yolda bir araç” olacaktı. Bu durumu, düşmanın silahıyla silahlanmak” hadisiyle izah ederdi o zamanki “büyüklerimiz” Bunu ben ve bütün milli görüşçü camia böyle bilir. Aşkta ve savaşta her yol mübah ise, alın size bir değiştirme mübahı. Recep T. Bey F taktiğiyle, “…şeriata giden yolda” kısmını “atmış”. Atış-1

Ünlü van minıtı arap ve türk cemaat tayfası, telefon melodisi gibi algıladı, İsrail ile sürdürülen gizli ilişkilerin (askeri bölümde) içeriğini merak bile etmediler.

Devrimci kesim ise van minıtı Modem gibi algıladı. 19 insanın öldürülmesiyle sonuçlanmasını ya da etik bir diplomasi dili olmadığını düşündü. Öfkeyle yatan zararla kalkar” özdeyişini burada da çöpe “atmıştır” Atış-2

Türkiye’ye Fransız kalan adama seçim öncesi bir salvo daha atmak istedi, taraftarları yine transa geldi. Ama adam Türk kökenli çıktı, o da boşa “atılan” bir adım oldu. Atış-3

YGS şifresi savunmasından tatmin edenler tatmin olmadığını sonradan itiraf edince, başka ülkelerde Bakan düşüren olayların, bizde bitini dahi üzerinden “atamadığını” görüyoruz. Atış.4

Cemaat tayfası ekonomik büyüklükte dünya bilmem kaçıncısı olduğumuzun sadece tıngırtısını duyarken, devrimci tayfa fiyaskoların ayrıntılarına kafayı takar. Görülür ki, gerçekler ayrıntıda gizli. Önemli olanın büyüklüğü değil, fonksiyonu olduğunu bir kenara “atmış” olduğu görülüyor. Atış-5 (Bu konu ayrı başlıkta incelenebilir).

R. T. Erdoğan Milli görüş İl başkanı iken,“önce maneviyat” sloganıyla yola çıkmışlardı.
Politika yaşamlarında edindikleri servet miktarının, hiçbir ekonomi prof.un “beceremeyeceği” miktarda olduğu söyleniyor. “önce maneviyat” diye manşet “atıyorlardı” -Atış-6

Kısacası, liberalizmde satış kadar, “atışlar” da serbest.

Seçim öncesinde tamamen yoksulcu görünen Politikacıların karakterine yansıyan kültür kökeni kolay formatlanamaz.

Mutlu bir toplum olabilmek için kendimize reva (layık) gördüğümüz talep düzeyi önemlidir. Düşük düzeyli yaşamayı kendimize layık görürsek, mesajları melodik ses gibi algılarız, kulağımıza hoş gelirken, karnımız aç kalır da, kaderden sayarız sonra. Kurulan tuzakların farkında olamayız.
Kendimizi daha iyi koşullara layık görürsek, içerik ile ilgileniriz. İçerik ise, ideolojilerin markasında gizli, atmasyonlarda değil.

>türbandan kurban olunca

>Başın içi gibi dışı da örtülüydü bu dünyaya. Örtü gizleyen demekti, örtünen de gizlenen…
Örtünün üç tür ağırlığı vardı durduğu yerde;
-cinsiyete her an bir bakış saldırısı korkusu,
-saç tellerinin en dipten kırılarak, yönünün değiştirilmesinin ağrısı;
-hücrelerinin D vitaminine kapatılması.

Bu ağırlıklar altında terlemek kaçınılmazdı. Bir rüzgar esti o gece; teri soğutmak mı, örtüyü savurmak mıydı niyeti? Yoksa rüzgar “laikçi” miydi? Kim bilir…!

oooyy anam oy! (12Haziran için)

>çatlamış ar damarın ideolojik rengi

>“Akacak kan damarda durmaz” derler, öyleyse ”ar damarı çatlamış”ların kanı neden tükenmiyor?
“Harici kan ile besleniyorlar da ondan”….
Ar damardan kaçan kan ahlak ve etik değerleri de birlikte götürürken, yerine başka emeklerin kan ve ürünlerini devşirirler. Maddi olarak daha da güçlenirler ama, maneviyatları batar. Maneviyatları battığından “maneviyat ticaretini” politik amaçlarına harç yaparlar. Harç, birkaç hamle sonra “haraç”a dönüşür de, enayi tayfası hiç farkında olamaz.
Liberal karmaşada oyunun asıl kuralı budur.

Biraz, tıp kapsamında ahkam keseceğim izninizle.

Kan debisinin dengeli olma durumu, insan psikoloji ve fizyolojisinin sağlıklı olduğunun göstergesi sayılır.

Kalbin çakraya (belki de üst beyine) ilettiği kan, nöronlarda kimyasal madde salgılanmasına neden olacağından, oradaki pozitif enerji, duyguları biçimlendirir ve aklımızı tetiklediğinde, kendi davranışımızı (özellikle haksız tutumumuzu) sorgulamaya başlarız. Böyle bir durumun tek sözcükle ifadesi “utanç” olarak bilinir; bir çeşit vijdan muhasebesi, yani “soğuk terleme” hali.

ar damarı çatlamak; “utanç duyulacak şeyleri hiç sıkılmadan yapar olmak” diye tanımlamışlar. Kan basıncının yetersiz olduğu (hissizlik) durumunda kişi, -evrensel etik ölçülere göre- işlediği suçtan dolayı ya farkındasızlık-uyuşukluk yaşar, ya da (suç işlemede fazla tekrar yaşanmışsa) bağışıklık sistemini güçlendirir ve tepki gördüğü ve göreceğini umduğu anlarda “hiç bir şey olmamış gibi” davranmayı bir tiyatro oyuncusu ustalığında sergileyebilir. Kişi arsızlıkta profesyonelleştikçe, “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” deyimi tam da böyleleri için “huy markası” haline gelir….

Ar damarı çatlatmayı göze aldıran tutum, ego çılgınlığı yani, kısa yoldan çok kazanma ve boyundan büyük mevkiye sıçrama tutkusundan başka ne olabilir?

Ahlak konusunda çok iddialı ve bir o kadar da egemen olan, aynı zamanda toplum çıkarını kontrol eden fikir, inanç ya da siyasi organizatörler vardır. Onların pratiklerini “ar damarı” kapsamında sorgulayabilmek biraz “protest huy” ister. Protestçilik riskli bir misyondur. Tüm cesaretlerini özenle korudukları ar damarlarından alırlar. “Protest huy” ile “yavuz hırsız” tavrı şekil olarak benzeşebilir ama içeriğinde etik fark vardır ki, birbirinin cepheden rakibi, hatta düşmanıdırlar. Bir yürekte her ikisinin birden barınması imkansızdır. Protest huy derinden gelir ve kullandığı enerji tüm hücreleri titretirken; “yavuz hırsız sesi” çürük tenekenin yankısını andırdığından birkaç hamlede omurgasız bir tepkime olduğu anlaşılır. “Yavuz hırsız” deşifre edildiği halde gürültüsüne devam ediyorsa, o “arsızlık patenti” hakkını kazanmış olur.

Köle ruhluluğu kanıksayanlar ve mürit karakterliler genellikle ar damar testi konusunda yeteneksiz, ya da isteksizdirler. Böyle toplumda kullanmayanın demokrasisini ve genel haklarını kullananlar (çok kolay anlaşılacağı gibi), arsız takımıdır. Başkasının ortada kalmış demokrasisini kullanmanın ideolojik adı, liberal demokrasidir. Liberal girişimciler, böyle bulanık havayı öyle severler ki, fırsat-ganimet kapsamında, “serbest piyasa” kuralının tüm verilerini “ar damar” kompleksiyle yatırıma dönüştürürler. Böyle tablolarda çoğunluğun oy ve emekleri, arsızların çıkarına yönlendirilmesi kaçınılmazdır. Hep “huzur ve barış” isterler, ahlaktan çokça söz ederler….
Lügatte “ahmak, enayi” diye bilinen kitlelerin üzerine kurulan bir parti, kooperatif, dernek gibi örgütlerin (çoğunun), çatlamış ar damara tutunmadan çoğunluğun desteğini sürekli alması, “eşyanın tabiatına aykırı”dır.

Çıkar çelişkileri süreklilik arzedipte tavan yaptığı bir yerde, katıksız itaat başka türlü nasıl izah edilebilir?

Ar damarı çatlayanın ter damarı çatlamaz.
Bu yüzden nah utanırlar,
tükürükleri yağmur sanırlar.
z.örer

Bir sonraki yazı konusu “ar damarı süzgeciyle, kadın hakları”.

>Blogger yasağında suç ve ceza kavramı

>Eskiden sendikalar kapitalist rejimin güvenliği bahanesiyle, egemenlerin korkulu rüyasıydı; onu “liberal operasyon” ile hallettiler. Günümüzde sosyal medya sendikaların yerini almış gibi görülüyor. Ve onun da icabına bakıyorlar.
YouTobe yasağı, telefon ve msn dinlemeler, kitap yasağı, Blogger yasağı…vs.
İşin tuhaf yanı,  işlemediğim bir suç için  yasaklı olmak! Komşu elektirik faturasının borcunu ödemiyor diye mahallenin elektriğini kesmek gibi…
Örnek, Bu Siteye erişim yazarı tarafından taa 2007 yılında  (terkedilerek) engellenmişti. Belki şifresi bile kayıp… Kapalı siteye bir yasak da mahkemeden gelince, bana göre çifte sabıklı site ünvanını aldı ve biraz da mizahlık durum oluştu..

Ölüye kurşun sıkmak denir buna.

Evet, Blogger bizim mülkiyetimizde olan birşey değil. Bu yüzden bir hak iddiasında bulunamayız. Çünkü direk bir bedel ödemiyoruz. Ancak, Bu bloggeri kullanırken, bize bu hizmeti sunan kurum ile (ücet edemiyor  olsak da) bir sözleşme imzalamışız.  Bunu bize sunmuş olanların bu işten aldıkları maddi bedel, bizim sayemizde dolaylı olarak gerçekleşiyordur.
Burda insanın gururna dokunan şey, “yasakçılık zihniyeti” ve işlenmeyen suçtan dolayı ceza almayı kanıksatmaktır.
Blogger yasağı Cumhurbaşkanı Gül’ün de gündeminde. Bu konuda çok sayıda mesaj aldığını söyleyen Gül, sorunun çözümü için gereken girişimlerde bulunacağını duyurdu.


“Mısırlı gençler, sosyal medyanın gücünü o kadar etkin kullanmışlar ki eski yöneticilerin tedbir almasına bile fırsat kalmamış


-Bu olayla bir kez daha şu kanaatim pekişti: İletişim teknolojilerinin eriştiği bu güç karşısında hiçbir kapalı rejimin uzun vadede ayakta kalması mümkün değil”


demiş Cumhurbaşkanımız  Abdullah Gül

Cumhurbaşkanı, “Korkunun ecele faydası yok” demek istiyor olabilir mi?
Ya da AKP rejiminin yasaklarını…? Kafam karıştı biraz!

 İcraat değil ama cesaret kapsamında da olsa doğruları söyleyebilmek, takdire değer.
Rejim açısından işin asıl püf noktası,  yasakların uygulamada kalması ve prova edilmiş olmasıdır.  Cumhurbaşkanı’nın karşı olması kariyer tamiratından öte gitmiyor. Yoksa böyle karmaşaları önleyecek yasa beş dakikada çıkardı….

>hizmet kalitasi

>

alttaki yazının kaynağı

>Doktorlar ve “Ter-for-mans” kriteri

>

bu ışıkta amaliyat olur mu?

 Doktorlar ve “Ter-for-mans” kriteri

Ter-formans diyorum çünkü, sağlık çalışanlarına uygulanan performans ölçümünün “ter” ölçmenin dışında bir işlevinin olmadığını anlatmaya çalışacağım.
Bu konu bizi uzunca bir “emek-değer” ve artıdeğer teorisine götürse de, konuyu fazla dağıtmak istemiyorum.

14 Mart, “Tıp Haftası”nın başlangıç günüydü.
Böyle “günler”, bir şeyleri hatırlamak ve hatırlatmak için seçilmiş kırmızı renkli sinyal lambasını andırsa da, Hükümetin AKP ampulü nün yanında sönük kalacağı kesin. Doktorların isyanı bu küçük sinyal ile anlaşılmazsa “grev alarmı” vermeye hazırlanacaklar.

Sağlık çalışanlarının bu tepkileri hükümet ve “hastane müşterisi” cephesinden balkılınca,
“sıkıya gelemiyorlar” anlamı öne çıkıyor.
S. Çalışanları cephesinden bakılınca, “uygulama yöntemi ile amaç” arasındaki çelişkinin vatandaşa ve mesleki gelişime daha çok zarar verebileceği….

İşletme eğitimi alan ve doktor adayı babası, aynı zamanda sağlık politikasıyla geçmişte cebelleşen biri olarak konuya objektif yaklaşmaya çalışacağım.

Kamu yönetimlerinde performans güdülemesi gibi bir gelenek çok uzun zamandır yoktu. Liberal hükümetlerin şirket yönetme yöntemlerini kamuya da uygulamaya koyma girişimleri, (AKP ile) yeni sayılır.
Kamu kurumlarında iş ahlakının vatandaşa “illallah” dedirtecek yıllarını çok yaşadı ve yaşıyor bu toplum. Seksen yıllık Cumhuriyet tarihinde ilk on yılı ve eğitim alanında Köy Enstitüleri dönemini bir kenara koyarsak, geriye kalan zamanda Avrupalıların kalkınmışlık hızı bizi kıskandırdığı kadar utandırıyor da. Bu anlamda baktığımızda hükümetin rüzgarı ardına aldığı söylenebilir.

“doktor-hasta (ve yakınları)” arasındaki buzlu ilişkinin, hükümet tarafından siyasal hamleye dönüştürülmesi kaçınılmazdı. Konunun içeriği AKP’nin oy tabanı tarafından tam olarak anlaşılmasa da, olayın çerçeve görüntüsü Hükümetin tezini güçlendiriyor gibi.
Liberal politika böyle bir şey; fırsatları ganimete dönüştürme sanatı.

Mevcut hükümetin öncülerinin ideolojik derinliğinde “cumhuriyet-osmanlı” rövanşlaşmasının olduğu bir gerçek. Bu yüzden tüm cumhuriyetçi kurumlarla çatışmasında, halkın masum beklentilerinden yararlanması da –haklı olarak- kaçınılmaz.

Ancak, çerçevenin içini okumadan, ortadaki sorunun asıl sorumlusunu ve çözüm yollarını bulması zorlaşacaktır. Böyle olunca, hükümetin özellikle aydın çevrelerle girdiği düellolarda etik olarak yenik çıksa da, politikanın demogojik tutamağı rüzgarı tersine çevirmeyi sağlayabiliyor. Tanığı olduğumuz tarihte bunu en iyi becerenlerden biri S. Demirel iken, ikincisinin –birazcık mimik tarzı farklı olsa da- Tayyip Erdoğan olduğu söylenebilir. Yazı uzayacak, konuyu dağıtmayalım evet.

Ne diyorduk,
Performans programı bir çeşit “emek güdülemesi” anlamına gelir. Performans ölçümü bildiğimiz işletme-şirket faaliyetlerinde üretimi ve kaliteyi artırmak amacıyla, o iş yerinde bütün çalışanların ilgi-bilgi ve özverisini devreye sokmayı amaçlar.

 Performans Yönetimi nin İşletmeler kategorisinde, kısaca ana ilkeleri ve amaçları şunlardır:

Organizasyon amaçlarının gerçekleştirilmesi, bölümlerin ve bireylerin tamamının katılımına ve
dengelenmiş hedefler doğrultusunda iyi performans göstermelerine bağlıdır. Kuşkusuz, asıl amaç
organizasyon başarısının/performansının sağlanmasıdır.

1- İş dünyasındaki gelişmelere ayak uydurmak, iç müşteri kavramını yerleştirerek takım
çalışmasını geliştirmek, müşteri odaklı bir kültür yaratmak ve sürekli gelişme felsefesine katkı sağlamak
2- Örgütün yakın gelecekteki vizyonunu sağlamak ve arzu edilen örgüt kültürünün gelişimine katkı sağlamak
3- İşgücü planlaması için personel envanteri hazırlamak, organizasyonel ve kişisel hedeflerin
entegrasyonunu sağlayarak, iş ilişkilerini geliştirmek ve öğrenen organizasyon felsefesine katkı sağlamak
4- Yılda bir kez sübjektif değerlendirme yerine, yıl (dönem) boyunca sürekli ve objektif bir
değerlendirme ile çalışanların zayıf veya gelişmeye açık olduğu yönleri ile kuvvetli olduğu
yönlerini belirlemek, yeteneklerini geliştirmek, iş memnuniyetini arttırmak, yaratıcılıklarını ve tüm potansiyellerini kullanma olanağını sağlamak
5- Çalışanların şirket hedefine katkıları oranında ücret, prim, ödüllendirme, onurlandırma,
cezalandırma, gelişme, terfi, nakil ve eğitim, vb. insan kaynakları sistemlerine bilgi (girdi) sağlamak

Performans değerlendirmenin amaçları böyle iken, doktorların itiraz ettiği durumlar dikkate değer.
İlk başta, “bireylerin tamamının katılımına” diye bir ilke var ki, Tabip Odalarının görüşü dahi alınmadan oluşturulan performans kriteri baştan ölü doğmuş oluyor.

1. Maddede belirtilen “müşteri odaklı” yaklaşımın sağlık politikasında hastaya en büyük kötülük olacağı… yoksuldan müşteri olursa, “paran yoksa performans ne işe yarar”! dedirtiyor insana. Bu programın ileride hastaneleri tamamen özelleştirmeye hazırlama programı olduğu iddia ediliyor.
2. maddede “örgüt kültürün”den söz ediliyor. Doktorların dikkat çektiği durumun odak noktası tam da burası. Performanstan beklenen sadece çok sayıda hasta vizit ise, sürekli (pahalı) yenilikleri izlemesi gereken tıp camiası örgüt kültürünü ne zaman geliştirecek? “Az vizit az para çok vizit çok para” ise, kalite bunun neresinde?
3. maddede “öğrenen organizasyon” kavramının zaman-vizit ilişkisiyle sekteye uğrayacağı.
4. maddede “iş memnuniyetini ve yaratıcılıklarını arttırmak”.
Doktorlar diyor ki “hükümet bizi böyle hadım ediyorsun, hükümet diyor ki çok çocuk isterim”.
5. Mddede “onurlandırma”dan söz ediliyor. Bir iş yerinde arkada kırbaç ile ve ön tarafta bir tutam ot ile sağlanacak onurlandırmayı doktorlar yutmaz gibime geliyor.

Görüldüğü gibi, performans amaçlarından beş maddelik özetin içeriği delik deşik bir su bidonunu andırıyor.

Bu konu, HİPOKRAT “SÖZ”VERİSİni eklemeden eksik kalır:

“Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleyhine kullanmayacağıma mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime mesleğimi dürüstlükle ve onurla yapacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”

Kalitenin, ne yem ile ne de yemin ile olmadığı milletvekillerinden de anlaşılabilir de…..

Öyleyse  BU YAZI hükümetimizin liberal ideolojisine kapak olsun.

Bir de Kamil Cengiz bilinen vatandaş şikayetlerini haklı olarak sıralamış.

zihni örer

>Doktorlar da isyanda

>

Yazısı mitingten sonra….

 

kadın onuru ve portakal

Okumaya devam et

kadın onuru ve portakal

Sevgili(Eşimiz+Kızımız+Anamız+Bacımız+ve diğer kadınlar)
/ (bölü)
(Tacizciler+sapıklar+töreciler+maçolar ve bütün eşitlik karşıtları)
= KADIN ONURU

Formülün analizi:

Pay kısmındaki “sevgili”, parantez içindeki değerlerle ayrı ayrı çarpılınca sabit bir değer çıkar. Bu değerlerin büyümesi, Sevgi(li) çarpanının büyüklüğüne bağlıdır. Sevgi çarpanı ise, erkek egemenliğinden uzaklaşmayla ve -kadınların tarih boyu alacaklı olmalarından dolayı- “pozitif ayrımcılık” ile doğru orantılıdır.
Payda kısmındaki değerlerin herbiri ne kadar küçülürse, eşitlik önündeki “kadın onuru” o kadar büyür.
 Hayatı eşit paylaşmak, doğru paylaşmaktır. Doğru paylaşmak, huzur ve mutluluğun kışkırtıcı nedeni sayılır…

Valla doğru söylüyorum, inanmıyorsanız bir de BURAya bakın

Portakal çiçeği kadınlar… / Bekir Coşkun

O akşam aydınlık yüzlü kadın bana, “Portakal çiçeğini bilir misiniz?” diye sormuştu.
“Bilmem” dedim:
“Ben Urfalıyım, sadece patlıcan, domates çiçeklerini bilirim…”
O zaman bana “portakal çiçeğini” uzun uzun anlattı:
“Portakal çiçeği, olgunlaşmış meyvesi ile aynı dalda ve aynı zamanda yer alan tek çiçektir…”



inadına sevgili



Benim okurlarım başkadır. Hiçbir şeyi boşu boşuna, gereksiz yere, laf olsun diye asla söylemezler.
Uzun zaman “portakal çiçeğini” düşündüm.
Kitapları karıştırıp, Akdeniz kıyılarında portakal bahçesi aradım, kim bilir kaç kişiye “Portakal çiçeğini bilir misin?” diye sordum.
Oysa her zaman gözümün önündeydi “portakal çiçekleri”.
Olgunlukları ile gençlikleri yan yanaydı kadınların.
Yılların getirdiği bilgelik ile terk edilmemiş çocukluk…
Verimlilik ile tazelik…
Geçmiş ile gelecek…
Mazi ile umut…
Meyve ile çiçek…
Önünüze konulan bir bilgeliğin derinliğinde siz çırpınırken, kıkır kıkır bir gülüş duyarsanız, o odur:
“Portakal çiçeği…”
Ya da bir çocuksu muziplik, bir anda size yol açan bir önderlik sunarsa…
“Portakal çiçeği”dir.
*
Duygu Asena’yı dün toprağa verdiler. Vatan Gazetesi, “Onu sarı güllerle uğurluyoruz” diye başlık atmıştı.
Kendi kendime “portakal çiçeği” diye mırıldandım.
Bir toplumun düşünce yaşamında iz bırakmış, kitleleri etkilemiş, fikir bahçelerinin verimli yüzü…
Ama aynı zamanda gençliğin sanki tanımı…
Saçlarını örgü yapıp sokağa koşmaya hazırlanan bir çocuk.
Portakal çiçeği…
*
Zamanın tüm acımasızlığına karşın, yaşam bahçelerimizde bizlere olgunluk ile tazeliği birlikte göstermeyi sürdürüyorlar.
Meyve ile çiçek aynı daldadır.
Olgun bir tazelik görürseniz, odur:
Portakal çiçeği…
Destekliyor

çıtayı engin tutmak

Solculuk kisvesi altında faşizme hizmet ediyorlar, kerhaneye düşmek gibi bir şey, belki daha da kötü!
Emre Aköz, kendisine yumurta atmaya çalışanlar arasında gözüne ilişen “cırtlak sesli birkaç kara kuru kızdan” sözetti.
Keşke o kızı tutup şap diye öpseydin Emre… Belli ki kimse öpmemiş…
Belki de ossaat liberal kesilirdi!
 * * *
Engin Ardıçın “kuyuya taş atma” huyunu kendi yakınlarında dizginleyen olmazsa, birileri bu görevi üstlenecektir tabi ki.
E.Ardıç’ı okuduğumdan ya da merak ettiğimden haberdar değilim,  kokular hızlı yayılıyor da ondan biliyorum.
 Küçümseyerek sıfat biçtiği, hatta sapıttığı o insanlara liberaller tarafından biçilen “kader” komünist olmak için  yeter de artar bile.
Büyük ihtimalle kendini çok zeki sanıyordur. Ama nasıl liberal olunacağının da itirafını yaptığının farkında mı bilinmez. “Sermaye adamı öpmeden liberal saymaz ve köşesinde borazancılık yaptırmaz” olarak tercüme edebiliriz bu itirafı. O “kara kuru kız”ların, liberal zihniyete bu yüzden meydan okuduğunu biliyor olmalı ki, çarpıtma yöntemiyle anlamı tersine çevirme ustalığını icra ediyor. Sihirbazlık ile zeka aynı mıdır? Sosyalizm ile faşizmi aynı kutuya sığdırmaya çalıştığı gibi….
 * * *
Kalbinin attığı yerden bakanlar özetle, Ne demişler:
O kızı bilmem ama seni bir öperlerse deniz anasından beter yumuşak olursun ve seni bir daha kimse toparlayamaz.
…….
Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre 2002 yılında kadına yönelik şiddetten 66 kadın öldürülmüş.  2007 yılında öldürülen kadın sayısı 1011’e çıkıyor. 2008’de 806 kadın ve çocuk, 2009’un ilk yedi ayında 953 kadın ve çocuk öldürülüyor. Profesör Orhan Kaçar diye biri açık giyinen kadınların tacize davetiye çıkardığını ve yüzde elli suçlu olduğunu açıklıyor.
 Engin Ardıç ahlakının ve Ak Parti iktidar döneminin “Kadına bakış” referansı’na işaret eden rakamlar…
SİZ HAYSİYETSİZ MİSİNİZ?
Arkadaş! Sevgili editörler, muhterem genel yayın yönetmenleri! Bir millet topyekûn kadınlarına ve çocuklarına karşı taarruza geçmiş, her gün en az bir kadın öldürülüyor ve kim bilir kaç çocuk ensest kurbanı oluyor.
Bu memleketin üniversitelerinden birinde dekan diye koltuğa oturttukları bir adam, dekolte ve tecavüz arasında illiyet rabıtası kuruyor.
…………..
* * *

Arif olamadığı için ‘fazla erkek’ olmuş kişiler daha iyi bilir; bizim genel geçer sohbetlerimizin bir numaralı konusu doğru olsun ya da olmasın, bağışlayın ama ‘cinsel hayatımız’, ‘cinsel özgürlüğümüz’ falan değil, nasıl ve ne kadar ‘s.kiştiğimizdir’. Ömründeki yegâne gurur vesilesi bu olanların ülkesinde çünkü ‘cinsel hayat’ diye bir şey yalnızca bacılarımız için değil, bizim için de görülmüş şey değildir. (Engin Ardıç istediği kadar görmüş gibi yapsın, kendisinin de bir sevişme değil, ‘s.kişme’ ürünü olduğu malûm!) Cinselliği hayatına fetih coşkunluğuyla nakşetmiş olanların da “kültüründe sevişmek yoktur” elbette. Türkiye Üniversite Sporları Federasyonu Başkanı Kemal Tamer, “sevişme” konusundaki engin görüşlerinden bahsederken, “Bizim kültürümüzde böyle bir şey yok. Bu tavır, bir anlamda gayrımeşru ilişkinin teşviki demektir. Çünkü bir düşünsenize, “sevişmeyi” bilen insanların yaşadığı yerden böyle kazıklar türer mi? Ancak “kültüründe sevişmek olmayan” toplumların çıkarabileceği ve dahi kaldırabileceği nitelikte şeyler bunlar.
………..
* * *
Eleştirel Günlük:
…Ayrıca ben sevişmeye düzme diye hiç bakmadım. Sevişmek iki kişi arasındaki güzel bir doyumsal (hem tensel hem de tinsel) ilişkidir. Düzüşmek sizin (i…….da) erkeğe verilmiş bir imtiyazdır. Ben insan olmak için de bu imtiyazları bile red edecek kadar insanim. Düzmek bir hayvana yaraşır./
* * *
Ve Özlü söz: “Engin eşeğe çıkan çok olur”
Açıklaması:engin üslupla yazarsan…  vuran çok olur.

suç ve ceza-2



suçum?

saz ve yorum

Anlayana sivri sinek saz, anlamayana sinek ısırığı az”
demişiz, başlık altı mekanda.
Bu konuda daha çoook diyeceklerimiz var.
Yarası olan gocunacak mı bilemem ama, gocunduğu zaman söz yerini bulmuş olacak.
Bu ülkede üretenle üretMeyen, hatta üretmek istediği halde ürettirilmeyenler arasındaki yaşam sıtandartları içler acısı ama, kim bunu birinci gündem sayıyor ki?
Tolumun gündemini, “malı götürenler” belirleyince,
diğerlerine kuzu kuzu “mutlu oluyormuş numarası” yapmak kalıyor.
-Hayatından memnun musun gardaş-bacı?
*He ya, Allah bundan geri gomasın.
-Bundan daha gerisini düşünüyon da,
daha ilerisinde daha fazlasını niye düşünmüyon gardaş?
*Ne bilem, bizim yerimize düşünenler var ya??
-Bizim yerimize düşünenlerin, bu dünyada cenneti
bizim yerimize yaşadığını, aklında ne gadar tutuyon?
*Biz de öteki dünyada alırık hakkımızı o zaman.
Eehh sen bilirsin gardaş,
ben de bilirim birşeyler ama…

sosyalizm ve insan-Che Guevara

>Nathalie Cardone -Comandante Che Guevara Hasta Siempre

Sevgili Ayşegül de yazmış:
Güçlü bir halk lidere ihtiyaç duymaz./Emiliano Zapata
Öyle zamanlar vardır ki, uyuyan devi uyandıracak olan bilinçe ihtiyaç duyulur.
E. Zapata’nın deyişi, düzlüklerin ve dingin zamanların sözü olsa gerek.
Özgür ve gelişmiş bireylerden oluşan bir toplum şimdilik ütopyamız olarak kalabilir.
“van minıt” tan kahraman yaratan bir arap(çı) toplumun, -tıpkı gazel alevi gibi -görüntüsü yüksek olsa da, ömrü ve direnci kısa olacağa benziyor. Yağmurdan kaçarken doluya tutulacakları şimdiden belli. Çünkü, aşiret ve cemaatler oraların gizli iktidarları.
Avrupa holding hükümetlerinin havada savrulup, oluşacak petrol leşinin üzerine nasıl konacaklarını görüyor gibiyiz.
Bir Che Guevara, Fidel Castro ya da M. Kemal gibi liderlerin herhangi birisinin Ortadoğu halkının önünde olduğunu düşünün….
Siz bunları düşünürken, sevgili Eleştirel Günlük’teki bu videoyu izlemenizi öneririm. Daha sonra, “romantik kahraman”ın kim olduğuna ve dediklerine bakalım.
Ernesto CHE Guevara’nın Sosyalizm ve İnsCHEan hikayesi yandaki resimde görülen kitabın, küçücük katkılarla bir özeti sayılır.
Bu yazının konusu olan, Che’nin öngördüğü “sosyalist insan” tipini, Ortadoğu halkı yerine koyun. Örneğin biraz da Küba’yı ….
“Bir insan bütün hayatını devrime adamayı düşündüğünde çocuklarından birinin ihtiyaçlarını karşılayamamak, çocuklarının ayakkabılarının yıpranması ya da ailesinin ihtiyaçlarına cevap verememek gibi aklını yiyip bitiren endişelerden kurtulamazsa, bu düşüncelerin etkisi altında gelecekte ortaya çıkabilecek bir yozlaşmanın tohumlarını usulca ekmiş olur…”
Kapitalizm-insan

Kapitalist toplumda insan, kavrayamadığı soguk bir irade tarafından yönetilir. Yabancılaşmış, örnek insan, onu toplumun bütününe baglayan, görünmez göbek bağına sahiptir: deger yasası. Bu değer yasası, bireyin tüm yaşamının her alanına nüfus eder, yolunu ve kaderini biçimlendirir.

Kapitalizmin, insanların büyük bir kısmı ve bu duruma gözünü yumanlar için görünmeyen yasaları, birey algılamasa dahi, onun üzerinde etkili olur. Sonsuz gibi gelen bir ufkun genişligi görünür yalnızca.
Her halükarda, sözüm ona gerekli donanıma sahip bireyin, amaca ulaşmak için üstesinden gelebileceği engelli bir yola işaret edilir. Ödül uzağa konur; kişi bu yolda yalnızdır. Üstüne üstlük bu bir kurtlar sofrasıdır. Ödüle ancak başkalarının başarısızlığı pahasına ulaşılabilir.

Meta, kapitalist toplumun ekonomik nüvesidir; var olduğu sürece etkileri üretimin örgütlenmesinde ve kaçınılmaz olarak da bilinçte hissedilecektir.

Sosyalizm-insan

Bireyin her türlü yönetim ve üretim mekanizmalarına bilinçli bir şekilde bireysel ve kolektif katılımının önemini vurgulamak ve bu katılırnı, süreçlerin nasıl iç içe geçtiğini ve paralel ilerlediğini görmesini sağlayacak biçimde, teknik ve ideolojik gereklilik düşüncesiyle birleştirmek gerekir. Ancak bu şekilde, yabancılaşma zincirlerinin kırılması, insan olarak tam anlamıyla kendini gerçekleştirmesi demek olan toplumsal varlık bilincine sahip olabilmesi mümkündür.

Bundan, bireyin özgür işgücü sayesinde doğasına yeniden kavuşması ve kültür sanat aracılığıyla da kendini ifade etmesi anlaşılmalıdır.

Bunlardan ilkinin gelişmesi için, çalışma kavramı yeniden biçimlendirilmelidir. Meta-insan, varlığı kesintiye uğramış insandır ve burada, toplumsal görevlerin yerine getirilmesini sınırlayan bir sistem devreye girer. Üretim araçları toplumundur ve makineler, sadece toplumsal görevin ifa edildiği bir siperdir. İnsan, düşüncesini özgürleştirmeye, bu durum her ne kadar can sıkıcı olsa da, hayvansal ihtiyaçlarını karşılamak için çalışması gerektiği fikrinden yola çıkarak başlar. Kendini ancak eseri aracılığıyla ifade edebilir, böylece yarattığı ürün ve ortaya koyduğu emek üzerinden insani boyutlarını kavrar. Bu da, kendisine ait olmayan, satılığa çıkardığı işgücüyle var olma biçimini bir kenara koymanın yanı sıra, kendini yeniden üretmesi, yansımasını bulduğu toplu hayata koyduğu katkıyla toplumsal görevini yerine getirmesi anlamına gelir.

Çalışmaya, bu yeni toplumsal ödev niteliğini kazandırmak ve bunu tekniğin gelişimiyle birleştirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Bu, bir yandan daha geniş bir özgürlüğün koşullarını yaratacak, diğer yandan da Marksist yaklaşıma dayalı gönüllü çalışmada olduğu gibi, kişinin fiziksel gereksinimlerinin baskısını üzerinde hissetmeden üretip, kendini bir ticari mal gibi satmadan insani koşullara gerçek anlamıyla ulaşmasını sağlayacak.

Gönüllü olsa bile, çalışma hayatında elbette zorlayıcı etkenler vardır; insan kendisini çevreleyen toplumsal doğa nedeniyle ortaya çıkan şartlı refleksleri henüz değiştiremedi ve üretim çoğunlukla çevrenin baskıyla (Fidel bunu ahlaki baskı olarak adlandırır) gerçekleştiriliyor. Bu da komünizm olacaktır.
Bilinç kendiliğinden değişmez, tıpkı ekonominin kendiliğinden değişmediği gibi. Değişim yavaş gerçekleşir ve ritmik değildir, fakat ivme kazandığı zamanlar olur, öte yandan durabilir de, hatta gerileyebilir.

Daha önceden de belirttiğimiz üzere, Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde anlattığı gibi saf bir geçiş döneminde olmadığımızı, Marx’ın öngörmediği yeni bir dönemde, komünizme geçişin ya da sosyalizmin inşasının ilk döneminde olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor. Bu dönem, sürecin özünü kavramayı zorlaştıran ve bu süreçte varlığını sürdüren kapitalist unsurlarla, şiddetli bir sınıf mücadelesinin ortasında yaşanıyor.

Bütün bunlara, Marksist felsefenin gelişimini frenleyen, ekonomi-politiği henüz oluşmamış dönemin sistemli olarak iyileştirilmesine engel olan skolastik düşünce de eklenirse, hala emekleme döneminde olduğumuzu kabul etmemiz gerekir.

Üretime yönelik olmayan etkinlikleri yönlendiren fikirler alanında, maddi ve manevi gereksinimler arasındaki ayrım daha net görülebilir. Insanoğlu çok uzun zamandır, kültür ve sanat yoluyla yabancılaşmayı kırmaya çalışıyor. Tinsel dünyasında küllerinden yeniden doğmak için, bir meta gibi davrandığı sekiz saatte, hatta daha fazla bir zaman diliminde her gün can veriyor. Fakat bu ilaç hastalıkla aynı özü taşıyor: doğayla uyumlu yaşamı arayan yalnız birey. Bir yandan çevreden baskı görmüş bireyselliğini savunuyor, diğer yandan lekesizliğini sürdürebilme amacındaki tekil bir varlık olarak, estetik düşüncelere tepki gösteriyor.

Fakat bütün bunlar sadece bir kaçış çabası. Değer yasası artık sadece üretim ilişkilerinin saf bir yansıması değil; tekelci kapitalistler, uyguladıkları yöntem tamamen deneye dayalı olsa da onu, itaatkar bir köleye dönüştüren karmaşık bir yapıyla kuşatıyor. Üstyapı, sanatçıların eğitimle ehlileştirildiği bir sanat biçimini dayatıyor. Asiler mekanizma tarafından egemenlik altına alınıyor ve sadece sıradışı yeteneklere sahip olanlar kendi eserlerini üretebiliyor. Geri kalanlar ya mıymıntı memurlar olmaya zorlanıyorlar ya da öğütülüyorlar.
Özgürlüğün tanımı olarak sunulan sanat araştırmaları icat ediliyor, fakat bu ”araştırmalar” insanın ve onun yabancılaşmasının gerçek sorunlarını ortaya koyma konusunda, onlarla karşılaşana kadar algılanması mümkün olmayan yetersizlikler içeriyor. Nedensiz sıkıntı ya da harcıalem bir hoşça vakit geçirme hali, insani kaygılara karşı supap oluyor, bu yolla sanatı protesto amaçlı bir silah olarak kullanma fikrine karşı mücadele ediliyor.

Yeni bir kuşak doğuyor.
Karaağaca armut aşısı yapılabilir, ama diğer yandan armut ağacı dikmek gerekir. Yeni kuşaklar ilk günahtan arınmış olarak gelecektir. Sıradışı sanatçıların yetişme ihtimali, kendini ifade zemininin ve kültür alanının genişliğine bağlı olacaktır. Bizim görevimiz, şimdiki kuşağın içinde yaşadığı çatışmalar nedeniyle sapkınlaşmasını ve de yeni kuşakları sapkınlaştırmasını önlenmektir.

Ne resmi görüşe hizmet eden maaşlı köleler ne de devlet bütçesinin himayesini bekleyerek tırnak içinde bir özgürlük yaşayan burslu öğrenciler yaratmalıyız. Elbette yeni insanın şarkısına halkın kendine has sesiyle ahenk verecek devrimciler gelecektir.

Biz sosyalistler daha özgürüz, çünkü eksiksiziz; eksiksiziz, çünkü daha özgürüz.
Tam özgürlüğümüzün iskeleti kuruldu, tek eksik kanlı canlı bir vücut ve giysiler; onu da yaratacağız.
Özgürlüğümüz ve onun için her gün verdiğimiz mücadele kan rengindedir ve fedakarlıklarla doludur .
Fedakarlığımız bilinçlidir; inşa ettiğimiz özgürlüğün bedelidir.
Yürünen yol uzundur ve bir bölümü belirsizdir. Biz kendi sınırlarımızı tanıyoruz. 2l. yüzyılın insanını bizler, kendimiz yapacağız.
Y eni bir teknikle yeni bir insan yaratarak gündelik uğraş içinde gücümüze güç katacağız.

ERNESTO GUEVARA
14 Haziran 1928’de Arjantin’in Rosario kentinde doğdu. Tıp eğitimini henüz tamamlamışken, 1953 yılında Bolivya’ya yolculuk etti, buradan da tüm Latin Amerika’yı kapsayan ikinci bir seyahate çıktı. Guatemala’daki devrimci sürece katıldı. Bu sürecin yenilgiye uğramasından sonra ise, Meksika’ya gitti. Burada, 2 Aralık 1956 yılında, Küba’da Fulgencio Batista diktatörlüğüne karşı gerilla mücadelesi yürütmek üzere gerçekleştirilen Granma yatı çıkartmasına katıldı. 1 Ocak 1959’da zafere ulaşacak Küba Devrimi’nde, Sierra Maestra’daki mücadelenin ilk aşamalarından itibaren askeri ve politik yönetici olarak üst düzey sorumluluklar üstlendi. 1965 yılında tüm görev ve sorumluklarından istifa ederek, komutasındaki Kübalı bir birlikle beraber sömürgeciliğe karşı yürütülen mücadeleye destek olmak üzere gizlice Kongo’ya geçti. Kasım 1966’da Bolivya’ya geçti. 8 Ekim 1967’de Quebrada del Yuro bölgesinde ordu birliklerince yaralı olarak ele geçirilinceye kadar gerilla hareketine önderlik etti. Ele geçtikten bir gün sonra, La Higuera köyünün ilkokulunda katledildi, Yıllar süren aramalar sonucu bulunan kalıntıları, 1997 yılında Küba’ya geri götürüldü.
Radikal’de Che

Kitabı Türkçe’ye çeviren:
Ç1ĞDEM ÖZTÜRK 1978 yılında lstanbul’da doğdu.1stanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünü bitirdi. Adam Yayınları, Pazartesi dergisi, Buğday dergisi ve Açık Radyo’da çalıştı. Barselona Otonom Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi üzerine doktora çalışmasını sürdürüyor, Roll ve Express dergilerinde söyleşileri ve çevirileri yayımlanıyor.

>Profesör Doktor Nejmettin Erbakan

>

1926-2011

Kararlı, enerjisi yüksek, bilim adamı, tarzı edebi ve mizah yüklü, söylemlerinin tespit bölümlerine çoğunlukla değer verdiğim ama çözüm önerisinin eskidiğini, yeni yüzyıl toplumuna dar geleceğini düşündüğüm kaliteli bir insandı.

Politik kültür hayatımda kısa dönem ve bu konuda ilk göz ağrım olan

Profesör Doktor Nejmettin Erbakan’ı saygıyla anıyorum.

>Pembe Hüzün!

>

Bazen, “pembe saygınlığınız” örselenir ya? O anda körüğün hava üflemeye hazırlanışı gibi büzüşür, içinize yapışırsınız adeta! Sevginizin tılsımı, kaslarınızın refleksini parantez içine mahkum etmiştir daha önceden. Üflenecek havanız birikmiştir içinizde. Bu yüzden hesaplaşmak yerine, kendi içinizde hesap yapmaya koyulursunuz, yine de sağlaması bir türlü denk çıkmaz. İşte tam da o zaman mimikleriniz, karizma pozunun fotokopisini andırır.

Bilirsiniz, fotokopiler gridir. Matematiği, muhasebeyi bir yana koyar, doğru frekanstan anlaşılmayı beklersiniz. Bekledikçe boğulur, azaldıkça çoğalmaya başlarsınız. Artık kendinize sığmayacak kadar dolduğunuzda, özgül ağırlığınız havaya karıştırır sizi. Havanın kimyasal formülü önceden fotoğrafik hafızanızda kayıtlıdır; ya birkaç yudum alkol, ya da sizi en dijital durumunuzla ifade eden bir müzik….

Alkolün, çoğu zaman melankoliyi ertelemekten başka işe yaramadığını bilirsiniz. Ve ardından bir de baş ağrısı faturası eklenir hesabınıza.
Geriye duygusal hücre kombinasyonunuzu kamçılayacak olan müzik en yakın seçenek olarak kalır.
Bir köşeye sıkışarak, kim bilir kaç kez yoğrulursunuz müziğin hamuruyla. Mızraplar ruhunuzun tellerine değer adeta. Ve sonra, beklediğiniz anlaşılma güdüsü, “anlama” güdüsüne dönüşüverir.

Aşka gurur karışmazda, sevdiğinizle karışırsınız artık.

   Bm                              A
o zaman hemen git radyoyu aç bi şarkı tut
G                                  F#m
ya da bi kitap oku mutlaka iyi geliyor
Bm                                      A
ya da balkona çık bağır bağırabildiğin kadar
G                                      F#m
zehir dışarı akmadan yürek yıkanmıyor/S.Aksu

>İki Öz bir söz

>

Ne zaman bir işçi çağırsam
ardından bir de insan geliyor
/Henry Ford
Neye benziyor?
“Eş” ararken aşk olasılığı,
“Aşk” bulunca eş olasılığından
biraz daha yüksek
/z.örer
Nasıl yani?

>Güneş enerjisinde Sosyalizmin tüyosu var

>

Günümüzde enerji kaynaklarının özel mülkiyeti oldu da, kapitalizm şu Güneşi bir türlü zapt edemedi ki insanlara kontörlü olarak satabilsinler!
Bundan birkaç asır önce, belki de tek asır önce, suyun parayla satılacağını söyleyen olsa inandırıcı olur muydu, bilinmez. Şimdilerde kamunun ortak kullanım alanları olan ormanların, deniz kıyılarının, kamu arazilerinin, yağmalanmasına politik kılıflar bulunabilmekte. Son otuz yılda kamu fabrikalarının “yakınlara” özel-leş-tirme adı altında peşkeş çekilmesi bile ekonomik kariyer olarak yutturulabiliyor.
Böyle giderse, güneşin zaptı yakın!

Aslında bir anlamda güneşin özel mülkiyetini de yapmaktadırlar. Deniz kenarına kurulan oteller özel kişilerin mülkiyetine verildiğine göre, özel plaj adı altında, kontrol edebildikleri yerin güneşini ve denizini insanlara parayla kullandırmaları bu anlama gelir.

Egemenlik güç demektir. Fizik (yani doğal) yasaya göre,
• Güç=iş/zaman=kuvvetXyol
Burada işin asıl kaynağı enerjidir. Ama politikada egemenlik ya da güç bu doğal yasaya değil, kurnazlık, yalan ve doğal yasanın ihlaline göre kazanılmaktadır.
Nasıl mı?
Şöyle: Kapitalist ülkelerde yoksul sayısı her zaman varsıl sayısından fazladır. Sayısı fazla olanlar her zaman yönetecek hükümeti seçer (birçok kez söylediğimiz söz). Miting meydanlarında asla varsıl sınıf görülmez, onlar yine asla polis gazı ve jopu yemezler. Yoksul fedakar iken “Mehmetçik ya da asilTürk” olur, isterken “haindirler”!
Ya varsıl akıllı ve bilinçlidir bu konuda, ya da yoksul. Jopu ve bibergazını yoksul yediğine göre, kesinlikle bilinçsizdir hükümetler nazarında.
Çelişkiye bakın, “besle kargayı oysun gözünü”. Tayin ettiği hükümetten jop yiyen bir sınıf.
Başka deyişle, kapitalist ideolojilerde Demokrasinin temel gücü  ile servetin temel gücü ters orantılı. Demokrasilerde yoksul çoğunluğun oyu iktidar olur ama varlıklı azınlık egemen olur.
Şunu belirtelim de eksik anlaşılmasın: miting meydanlarına çıkanlar sadece kendi kişisel çıkarlarını aramıyorlar. Miting meydanlarına çıkMayan büyük çoğunluğun da bu taleplerden yararlanacağını bildikleri kesin. Ama, egemen sınıf medyası ve eğitim kurumlarıyla, beyinlerin biryerlerine sokuşturulan virüs ile, yoksulları hain ve masum olarak ikiye bölmeyi başarabiliyorlar.

Fazla uzatmayalım, siz daha detaylarını benden daha iyi anlarsınız.

Egemen sınıfın, hükümetler aracılığı ile, doğa nimetlerini ayrıcalıklı kullanma eylemleri, doğadaki bütün vahşi canlılardan en vahşi ve aşağılık olduğu söylenebilir. Bir vahşi hayvan avını yakalayıp yediğinde, doyduktan sonra uysallaşır da, insanoğlu doyduktan sonra bir de stoklama eğilimine girer ki, bu durum egemenlik dürtüsünün ve doyumsuzluğun dışa vurumu olarak kendini gösterir. Öyle bir doyumsuzluk ki, aynı varsıl sınıfın egoları K.Maxı bile yanıltarak, birbirleriyle de savaşmaktalar. Bu savaşın pasif adına “rekabet”, aktif adına da “operasyon” denilmekte. Yoksulları birbirine düşüren varsıl sınıf olduğu halde, varsılları birbirine düşüren servet biriktirme ve egemenlik tutkusudur. Böyle bir paradigmada kapıp-kaçmayanın gelecek güvencesi risktedir.

Doğal dengenin altüst olması pahasına enerji ve sanayileşme savaşı, uluslar arası sermaye güdümlü, en ciddi çatışma örneklerinin başında gelir. Ortadoğu petrolleri o yörenin halkını bu yüzden şamaroğlanına dönüştürmüştür.

 Güneş enerjisi, modern bir teknoloji ile üretilmesinin ve tekleşmeye yönelten merkezileşmesinin önleneceğinin de örneğidir. Kısaca bu teknoloji, bu gün su ısıttığımız güneş enerjisinin elektrik enerjisi olarak kişisel-ailesel olarak kullanılabileceği…

Hele dünyanın en pahalı petrolünü ve elektriğini kullanan halkımız için, böyle bir teknoloji, enerji ağaları karşısında çok önemli bir mevzi kazandıracaktır. Herkes, kendi binasının üstüne kendi elektriğinin aparatını kuracak ve evdeki hayatın bu enerji sayesinde olağanüstü değişeceği düşünülür.
Bu mevzi kazanılırsa, daha sonra, “darısı diğer tekellerden kurtulmaya” diyebiliriz.
Yazının buradan aşağısını (italik bölümü), yandaki kitabın içinden süzerek ve özetleyerek (biraz da meslek hevesimin gücüyle) hazırladım.
* * *
Güneş milyonlarca yıldır gezegenimizin başlıca enerji kaynağı olagelmiş ve binlerce türüyle hayat, gezegenin oluşum süreci boyunca güneş enerjisine hassas bir şekilde uyarlanmıştır. Nükleer enerji hariç, kullandığımız bütün enerji türleri biriktirilmiş güneş enerjisinin bir şeklinden ibarettir.
İster odun ve kömür, isterse mazot ya da gaz yakalım, biz aslında güneşten dünyamıza yayılmış ve fotosentez yoluyla kimyasal şekle bürünmüş enerjiyi kullanmaktayızdır.
Güneş enerjisine geçiş, herhangi bir büyük teknolojik yenilik gerektirmemektedir.
Bu teknolojilerin en ayırt edici özelliği, merkezilikten uzak yapılar olmalarıdır. Güneşten yayılan enerji bütün gezegene dağıldığı için, merkeziyetçi güneş enerjisi istasyonları anlamsızdır. Doğrusu onlar tabiatları gereği gayri iktisadi bir nitelik taşırlar.
En verimli güneş teknolojileri, çok çeşitli meslekler doğuran ve sonuçları bakımından şefkatli olan, yerel topluluklar tarafından kullanılacak küçük ölçekli aygıtları içerir. “Bir güneş aygıtında herhangi bir tulumba arızalandığında, (nükleer arızalarda olduğu gibi) paniği yatıştırmak için Başkanın olay yerine gelmesi beklenmez.
Halen büyük üstünlükle kullanılabilecek güneş enerjisi türlerinden birisi, güneş enerjisiyle ısıtmadır. Bu ısıtma binanın kendisi ısıyı toplayıp birleşiyorsa “edilgin” ısıtmadır, özel güneş toplayıcıları kullanılarak yapılıyorsa “etkin” ısıtmadır. Güneş enerjisi yazın binaları soğutmada da kullanılabilir.

foto- voltaik: elektrik voltajının, ışığın hücre üzerine düşmesiyle üretilmesidir.
Olağanüstü potansiyele sahip güneş teknolojisi, foto- voltaik hücreler aracılığıyla, yerel elektrik üretimidir.
Bir foto-voltaik hücre (birim), güneş ışığını elektriğe çeviren durgun ve hareketsiz bir aygıttır. Onun üretilmesinde kullanılan temel hammadde bildiğimiz kumda bol miktarda bulunan slikondur.

Üretilme süreçleri yarı iletici endüstrisi tarafından transistörlerle ve birleşik devreler yapmak için kullanılanlara benzemektedir. Halihazırda foto-voltaik hücreler evlerde kullanılmak için henüz çok pahalıdır, fakat transistörler de başlangıçta aynıydı. Gerçekte foto-voltaik endüstrisi günümüzde yarı iletken endüstrisinin yirmi yıl önce geçtiği aşamaların aynısından geçmekteydi.
 Foto-voltaik hücreler ilkin, uzaya gönderilen uyduları yörüngeye oturtmak için elektrik sağlamak amacıyla kullanıldı ve o zaman için çok pahalıya mal oluyordu. O zamandan itibaren bu hücrelerin maliyetleri, her ne kadar piyasaları hâlâ oldukça kısıtlı ise de büyük ölçüde düşmüştür. Onlara göre halen kullanmakta olduğumuz elektrik enerjisiyle rekabet edebilmek için maliyetlerin kilovat başına 500 dolara -yaklaşık bugünkü maliyetin onda birine düşürülmesi gerekecektir, bu ise foto-voltaik teknolojiye yapı¬lacak esaslı bir ulusal yatırımla kolayca başarılabilecek bir şeydir.

Açıkça kamu fonlarından foto-voltaik teknolojiye yapılacak büyük çaplı bir yatırım, tüm tüketicilerin çıkarına olmak üzere, verimli ve yumuşak yollarla elektrik enerjisi üretecek muazzam bir endüstri oluşturabilir.
Benzeri tahminler eğer yeterli fonlar rüzgâr ulusal teknolojisine yatırılırsa, elektriğin rüzgârdan üretiminin bir an önce başlatılması gerektiğini göstermektedir.
Bu gelişmeler, hizmet endüstrisinde temel yapısal değişmeler doğuracaktır, zira foto-voltaikler ve rüzgâr jeneratörleri, tıpkı gü¬neş enerjisiyle ısınma gibi, merkezileşmiş enerji istasyonlarına ge¬rek bırakmadan daha verimli olarak kullanılabilmektedir.
Elektrik üretimindeki tekellerinden gönülsüz olarak vazgeçecek kamu hizmeti yapan şirketlerin siyasal gücü, günümüzde yeni güneş teknolojilerinin hızla geliştirilmesinin önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır.
 Güneş çağına geçişin engelleri teknik değil politiktir

Yenilenemeyen kaynaklardan yenilenebilir olana geçiş, petrol şirketlerini dünya ekonomisindeki egemen rollerini terk etmeye ve temel konulardaki işlevlerini değiştirmeye zorlayacaktır.

Güneş çağına geçişin kamusal ve özel çıkarlar arasında çatlaklar meydana getireceği sanayi sektörlerinde de ortaya çıkabilir. Yumuşak enerji yolu açıkça çoğunluğun çıkarına olacaktır. Ne var ki, güneş çağına makul bir yumuşak geçiş ancak, eğer toplum olarak uzun vadeli toplumsal kazançları, kısa vadeli kişisel kazançların önüne alabilirsek mümkün olabilir.

Güneş çağına geçiş, gerçekte sadece yeni teknolojileri oluşturarak değil, daha geniş bir anlamda bütün toplum ve kültürümüzün derinden dönüşümü olarak ta halen başlamış durumdadır.

Mekanistik paradigmadan ekolojik paradigmaya geçiş gelecekteki bir zamanda olacak bir şey değildir. O halen bilimlerimizde, bireysel ve toplumsal tutum ve değerlerimizde, toplumsal organizasyon kalıplarımızda olup duran bir şeydir. Yeni paradigma, çoğu zaman Kartezyen düşünceye kilitlenip kalma eğiliminde olan büyük akademik ve toplumsal kurumlardan çok bireyler ve küçük topluluklar tarafından daha iyi anlaşılmıştır. Kültürel dönüşümü kolaylaştırmak için bu nedenle bilgi ve eğitim sistemimizi yeniden kurmamız gerekecektir; öyle ki, yeni bilgiler elverişli tarzda sunulabilsin ve tartışılabilsin.

Eğer yeni ekolojik bilinç ortak bilincimizin, bir parçası haline gelecekse, onun kitle iletişim araçları vasıtasıyla topluma aktarılması gerekecektir. /Fritjof Capra
* * *
Ucundaki lens ile Güneş’ten aldığı ısının bir STİRLİNG MOTORUnu çalıştırması:

>Çalıntı yazılar

>

“Başkasının malını gizlice almak, hırsızlık etmek, aşırmak” diyor TDK.
Şuna kısaca almak fiilinin başına “ç” eklemek desek olmaz mı? Madalyalı “Ç”.
“Ç” çok çetin bir harf gördüğünüz gibi. Sert seslilerden hem de…

“Almak”ı tersyüz ettiğine ve bu kadar sert göründüğüne bakmayın, aslında sevimli bir harftir yerine göre. Gitar çalmak, yoğurt çalmak, yeşile çalmak… gibi yerlerde başrol oynar.

Türkiye esmer komşu toplumlarının çoğu “ç”yi bu görüntüsüyle yazı dilinde kullanıp da, Avrupa neden eğip bükerek kullanır ki? Merak ediyorum doğrusu. “ch” vd.

“Çalmak” fiili başlı başına bir konu. Sosyalizm Kapitalizm savaşının da mihenk taşlarından biri.
Burada konuyu dağıtacak değilim tabi ki!

Bu blogdan (Ç)alınan birkaç yazı buldum rastlantı olarak da, bu eylemin masumiyetini sorguladım birkaç gün, kendi içimde.
bu şiirin “Ç”si olmadığından,
buradaki karşılığını vermekle yetineceğim. Bir de Allegra’ya teşekkürlerimi bildireceğim; çünkü sadece “Almış”.

 KilimFMden Mina’ya aynı teşekkürü çarçur etmek bir yana, bir de uyaranı salak yerine koymasını da affedemem. Affedemem ama, ceza da düşünemem.

KilimFMden Mina belli ki bu Bloga hortum atmış. Şiirin altına Sezi-Yorum yazmak zor olmamalıydı. Neylersin, sistem kestirmeden bir şeyler elde etmeyi alabildiğine besliyor. Kapitalist rejimin mayasında var, Mina ne yapsın tek başına!

Çiğdemliyiz Web sitesinin başında her ne kadar “Ç” olsa da, sağolsunlar arkadaşlar duyarlı davrandı ve (ç)alan arkadaşı bir derece uyarmış oldular. Böyle böyle öğrenecekler artık.

Ama biri(leri) var ki, Allah korusun onlar bir medyanın başına gelirse, savaş tüccarları karına kar katarlar. Onlar İtü sözlükçüler. 14. sıradaki şiire dikkatinizi çekerim. İkiz yaratılmış adeta Mim Şiiriyle.

Şiirin altına, “bir zamanlar kendimi anlatan bir şiir yazmak istemiştim…işte bu o şiir..” yazmasaydı, bu kadar alınmayabilirdim belki. Hatta oraya şikayet e-mailime cevap vermemelri de cabası, “Ç”bası değil cabası…. Çünkü “ç”yi sert ve gri haliyle sıfatlaştıranlardanmış.

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri yapıyormuş bu işi.
Hepsi mi “ç”li alıyor bilmiyorum ama, benim şansıma “aysigma” rumuzlu biri düştü.
Evde kalasıca kız!

Buradaki acemi “Ç”algıcıların sayesinde bir ahlak normu pekiştiriliyor ve kapitalist rejim bu ahlaktan besleniyor; ona yanıyorum!
Biz yazmayı amatörce yaparken, gerçek yazar ve sanatçıların meslek edindiği ve sanatını geliştirdiği emeklerine saygınlık da öğrenilmeli ve önlenmeli. Telif haklarına saygıyı biraz daha ciddi anladık.

Satır aralarındaki (Ç)alıntıların özeti:
sezi-yorum
resimli şiir sitesi

sezi-yorum
KilimFM

Sezi-Yorum
KilimFM

sezi-yorum
Çiğdemliyiz

Sezi-Yorum
İtü sözlük-14.sıradaki

>sevgilisizler gününe

>

hayat

“iştir kişinin aynası lafa bakılmaz”

sevgilin varsa eğer yaşanır anlatılmaz.
“en sevgili” eşidir şifresini çözene
eşinden işine bir yol hikayesi
z.örer

>bir sevgi adamı’nın suçu

>

Şevket Yücel  
“Yazar öğrencisi” olmanın tadında bir duygu ki, ilk göz ağrım, Diyarbakır Köy Enstitüsü mezunlarından Şevket Yücel ortaokulda Türkçe öğretmenimdi.
Yerleşik ve küflenmiş ufkumu böbrek taşı gibi yerinden oynatan ilk etkendi  O’nun tarzı. Lise bitirmeleri dönem sonu, (sadece) edebiyat sınavını okul birincisi olarak bitirmiş olmamın da temel mimarı…
İçinde yaşadığımız kentin bağnaz engellerine karşın, Türkçe dersinde, müfredatı değil, adeta düşünmeyi ve kavramayı öğretiyordu.

Şiir, öykü ve romanları yüzünden, hem yörenin halk önderlerinden, hem bürokrasisinden, hem de yoksulluktan Adamın çekmediği kalmadı ve katli vacip ilan edilenlerdendi!….
Köy Enstitüleri  mezunlarına karşı bürokraside gelenekselleşmiş tacizler ve hatta iftiralar, 1955’lerden sonraki siyasal projenin ürünüydü. O geleneğin, halkın muhafazakar kesimine de karambol sloganlarla monte edildiğini biliyoruz. Farklı ve özgür düşünen yazarların düşünce ve üretimlerine atılan en büyük çengellerden birisiydi kafanın biryerlerinde yuvalanan örümcekler.

Şevket Yücel’in ilk öykü kitaplarından olan “Güneşin Parmakları”,  çoğu İmam Hatip’li büyüklerim tarafından, “Aallah’ı inkar eden” bir belge olarak tanıtılması, hayatı kavrama aşamasında olan benliğimi oldukça meşgul etmişti.

Bir köylü çocuğu saflığında ama, sıra dışı sezgilerimle, sınıfta ders anlatan Öğretmenimin bütün sözcüklerini hecelerine, mimiklerine kadar anlamaya çalışmakla geçiyordu zaman. Büyüklerimin, bana değilse de çevreye anlattıklarına kulak kabartmamdan oluşan duyarlılıkla…. Çocuk olduğumdan kale alınmıyordum ama “allahı inkar etmek” nasıl bir davranış ve söz destesi idi ki, üç yıllık okul dönemi boyunca hiçbir cümle ve tavrından anlayamamıştım.

Güneşin Parmakları kitabını okuyan kadar, onu satan kitapçılar da  büyük risk taşımaktaydı ki, “ibadet kıvamında” beleşe dağıtılan şey kitap değil, icat edilen bir öcü kavramıydı.

Biliyordum, öğretmenim aynı zamanda bir şair idi. Onbir yaşımda (O.Ok. bir) yazdığım birkaç şiiri öğretmenime sunarak değerlendirmesini istemiştim.

Ben bir türk çocuğuyum
Osmanlı türk soyuyum
Birellibeştir boyum
Vatanımı korurum

Defterden üzerinin çarpı işareti ile karalandığını görünce, “allahı inkar eden küçücük bir ip ucu” yakaladığımı düşündüm bir an. Bir başka şiir denemesi olan (şu anda çoğunu unuttuğum)

*Pınarın başına oturup ağlasam
Şurada bir garip yatıyor derler….

gibi devam eden şiirin altına “güzel” diye not bırakılmıştı.
Bu iki şiir üzerindeki farklı değer yargısı, sonraki birkaç yıl içinde akıl-mantık-bilinç olgunlaşması dönemine girmeme ve miras kültürümle hesaplaşmama neden oldu. Yaşadığım toplum içinde yakaladığım, sistemleşmiş her akıldışı zorluklar ve çarpıklıklar ile, bu sistemi koruyanların bana vermek istedikleriyle tartmaya çalıştım.

Öğretmenimin “*güzel” dediği şiirde, güzel olanın şiirin içeriği değil, içinde bulunduğum durumun en dürüstçe ve abartısız anlatılmış olmasıydı; bunu yıllar sonra anladım.

Bize “soy” ile övünmeyi telkin eden bir eğitim sisteminin, bize dayatılan yaşam koşulları karşısında suskun kalmasına, uzun soluklu bir öfkeyle, bu öfkeyi siyasal bir duruşa entegre emiştim. İnsanlara en az acı veren sistemlerin varlığını, mevcut egemenlerin “gayrımeşru” gösterdikleri değerleri merak ederek anlamaya çalıştım. “Miras geleneği” olan kültürün açmazlarından biraz dışarı çıkarak, bilgi dağarcığımı genişletme arzusu, biraz risk ile birlikte heyecan da katmaya başladı hayatıma. Her bozuk gidişatın çözümünü keşfetme güdüsü sardı benliğimi.

Örneğin, (yanılmıyorsam) şimdiki Başbakan danışmanlarından olduğunu sandığım Ali Bulaç’ın çağdaş düzenler ve kavramlar kitabında eleştirdiği sosyalizmin, anlatılandan değil, anlatılamayandan ip uçları keşfettim. Bu duygu ile Sosyalizmi asıl kaynaklarından anlamaya çalıştım zaman içinde. …
işte böyle; asıl hikaye bundan sonra, (belki)/-zihni örer

* * *
Şevket YUCEL /Bir Sevgi Adamı kitabından

YİRMİ YIL SONRA



Yaşlanmaya duran kişi, o gün gene daktilonun başına geçti. Birkaç gün önce deftere yazdığı öyküyü temize çekiyordu. Tuşlara vururken zaman zaman duruyor, düşünüyor, sonra yeniden yazıyordu. Odanın içi sigara dumanıyla doluydu. Adam dört saattir masanın başındaydı. Karısı onun böylesine uzun zaman çalıştığım görünce, hep bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçerdi. Ancak, o gün duramadı. Düşündüklerini söylemek gereğini duydu:
— Şu güneşli havada biraz gezsen ne olur? Yazık değil mi canına? Bunca çalışmalar ne getirdi sana? Yirmi senedir, yazarsın, hep kesenden gitti, sağlığından gitti. O zarflar, o kağıtlar, o posta giderlerinin hepsi de çoluğun çocuğun ekmek parasından ‘kesilmedi mi? Boş yere yıprattın durdun kendini! Eller gülüp eğlenirken sen hepsinden yoksun kaldın. Eller para kazanırken sen bu gereksiz şeylerle uğraştın.
Daktilonun başındaki yazar geriye dayandı, belini kütürdetti. Yorgun gözlerini karısına devirdi.
Ne diyeceğini bilemiyordu. Ama gene de bir şeyler demeliydi:
— Evet para kazanamadım. kesemden gitti. Ama ben insanım, kendimden bir şeyler sunayım dedim. Benden de küçük bir şeyler kalmasını istedim. Böyle bir çalışmayı kendimce ışıklı buldum. Hem mesleğimi sürdürdüm, hem de onu. Kolay olanı, doyum sağlamayanı, salt kendi çıkarıma dayanan şeyi seçmedim. Diledim ki benden de bir ses kalsın şu dünyada.
Kocasının bu sözlerini dinleyen kadın acı acı gülümsedi. Bir omzunu duvara dayadı :
-Sen hangi sesten, hangi izden söz ediyorsun? Bunca zamandır bir aylıkla zoru zoruna yaşadık. Hani sırtıma gönlümce bir entari mi alabildin? Çocuklar dersen öyle üstlerinde yok, başlarında yok. Bir çalışma para getirmiyorsa boş işte. Eller neler alıyor evlerine. Bak şu yandaki icracıya. Henüz yıllık memur olduğu ha1de evinde her Şey var. Bir de üstelik taksisi… Peki bizim neyimiz var? Şu iplikleri çıkan halıyı bile değiştiremedik. Eskiyen sandalye1eri bile tamir ettiremedik. O para getirmeyen takır tukurtulu işin neyinden hoşlanıyorsun?
Yazar bir sigara daha yaktı. Bir anda boyun damarının sızladığını duydu.
-Yanılıyorsun dedi karısına. Bir kere ben icracı değilim. Eğer o dediklerin aylıkla a1ınsaydı. biz daha çoğunu alırdık. Sen her şeyi eşya ile ölçüyorsun. Ben bu ölçütlerin dışındayım. Hem de ellere benzemek zorunda değilim. Benim yaşadığım sevinci o duyamaz; on tane arabası olsa gene duyamaz.
-Ne sevinciymiş senin duyduğun Gece gündüz daktilonun başında tak tuk sesleri arasında yazı yazmak mıdır sevinç? Sen bunları kimseye inandıramazsın. Boş bir avuntudur bunlar. Şu ayağımızda dikişleri dökülmüş terliklere bak. Şu sırtımızdaki yamalı pijamalara bak. O kitaplara, o dergilere verdiğin para1arla neler a1ınmzdı? Neyinden hoşlanırsın bu işin bilmem ki. Bastırdığın kitaplardan ne kazandın? Bu yüzden bir sürü sıkıntıya girdin. İki kitabını bir yayıncı aldı; o bastırdı, o sattı, sana da kırk elli kadar kitap gönderdi. Karşılığı bu işte. Hep aldandın. Hem aldattılar seni. Nasıl seçtin kendine bu işi, bir türlü anlayamıyorum. Sonra bunca kaynaşan insanlardan kim okuyor sizi? Herkes kendi dünyasında kuzum. Koca bir toplumda üç beş kişinin okumasından ne çıkar?
Yazar iyice sıkıldı. Ayağa kalktı. Pencereden baktı. Karısının bu alanda kendisini desteklemesini bekliyordu. Ancak, bir yandan da onu haklı gördüğü yanlar vardı. O zamanaca yedi kitap yayınlamış, borçlarını ödemek için uğraşmış, hepsinden de zarar etmişti. Bunun yanında sayısı yirmiyi bulan sanat dergilerinde yazılar yazmıştı. Ancak, o dergi1erin birkaçından aldığı telif ücreti postaya attığı yazıların giderlerini bile karşılamamıştı. O da istiyordu emeğinin karşılığını, ama veren kimdi? Gelgelelim, işin içine girmişti bir kez, bırakamıyordu. Üste1ik, bu denli çalışmalarda buluyordu kendini.
Yazar, bu düşüncelerle balkona çıktı. Bir süre karşıdaki evlere baktı. Geri döndü, yazısını sürdürmeye çalıştı. O sırada karısı, karşısındaki sedire oturarak :
-Acıyorum dedi, acıyorum sana! Bir yandan da şaşırıp kalıyorum. insan nasıl olur da yirmi senesini bu işe harcar? Varıp bir köşede simit satsan bundan iyiydi. Dergiymiş, kitapmış, şiirmiş, hikayeymiş, romanmış, bi1mmemneymiş; bunlar karın doyurmaz ki…

Yazar, boynunu bir o yana, bir bu yana kıvırdı. Karısının sözleri karşısında büsbütün sessiz ,kalamadı :
-Demek bana acıyorsun. Bunca yoğun çalışmayı göğüsleyen bir adama acınır mı? Üstelik, bunca zor işi seçen bir  kişiyle olsa olsa kıvanç duyulur. Bu çalışmanın yanında kök sökmek bile ko1aydır Hanım. Hem ben acınacak bir iş yapmıyorum ki .
Kadın gene küçümseyici bir sesle karşılık verdi :
-Kuzum, ne desen boş! Bu senin yaptıkların akıllı işi değil. Bir delilikti bu belki de. Yapılan iş ne ki? Bir sürü yalanla göz boyamak değil de ne? Hani ne geçiyor eline, şimdiye dek ne geçti? Bak, ortanca çocuk koca delikanlı oldu, sırtına bir kat elbise istiyor. haydi al bakalım. Öbürünün de ne gömleği var, ne elbisesi, ne de ayakkabısı; haydi al bakalım. Yorgan yüzleri eskimiş; sedir örtüleri dersen paramparça: haydi al bakalım. Benim dersen, sırtımda mantom yok, giyip de el yüzüne çıkacak, bir entarim; bir ayakkabım yok; haydi al bakalım. Mutfak tamtakır. Yağ yok, pirinç yok; haydi al bakalım. Ev sahibi kirayı arttırmış, elektriğe, oduna, kömüre zam gelmiş; haydi ver bakalım.

Yazar, bu sözler karşısında yazıyı temize çekmekten vazgeçti. Oturduğu yerde dizlerini birbirine vurmaya başladı. Ne söyleyecekti. nasıl inandıracaktı karısını? Eline bir kitap aldı, okumak istedi, bir türlü olmadı. Cümleler kararıp gitti. Başına bir ağrı girdi. Sedirin üstüne sırtüstü yattı. Boynunun altına bir köşe yastığı koydu. Orada hiç bir şey düşünmeden dinlenmek istedi. Oysa kaç gündür kafasında dolaşıp duran bir konu vardı. Nereden başlayayım? Nasıl başlayayım? Anlatımı nasıl sürdüreyim,» diye düşündü durdu. Buluşlarını beğenmedi, değişik yeni buluşlarla bir plan yapmanın gereğine inandı. Uyuyamadı. Kalktı. Daktilonun başına geçti. Karısının dediklerini kafasından silmek istedi. Kendi kendine:
— O da beni anlamıyor dedi. Öyleyse kim kimi anlayacak? Ama karımın anlamasını çok isterdim. Onunla birleşen ortak kaygılarımız bana umut, güven verirdi. Kendisine kalsa, bu boş şeylerden uzaklaşmam gerekiyor. İşte bunu yapamam. Çünkü yazmak, hoşa giden bir deyişle sevişmek gibidir benim için. Biz onunla birbirimizden ayrılamayız. Ayrılırsak tadı kaçar yaşamın. İşte asıl o zaman boşluğa düşerim. Güzelliğin içine inemem, kendimi ve başkalarını göremem. Sağlığım yerinde oldukça bu böyle gidecek. Ama karımın da öylesine üzülmesini istemem. Çünkü ondan da ayrılamam. Ah onun kafasındaki yanlışlıkları bir yıkabilsem. Benim de çalışmalarımın bir değeri olduğunu anlatabilsem. Zor olan bu. Yazmaktan bile zor. Gayri olanaksız. Böyle kabul etmem gerekir. Hoş görmeliyim.

Yazar o gün yazısını temize çekti. Bir işi bitirmenin erinci içindeydi. Daha önce kafasında tasarladığı bir konu gittikçe oluşuyordu. Bir doğumun eşiğindeydi. Dalgındı. Bu kez sedirdeki yastığa dayadı sırtını; ayaklarını ilerideki sandalyenin üstüne koydu. O anda ödüllü bir öykü yarışmasına katılmayı tasarladı. Bu yarışmaya katılacak sayıda öyküleri vardı. Ancak, koşullarda, bir eser oylumunda olacak öykülerin yedi nüsha olarak gönderilmesi isteniyordu. Zorunlu olarak elindeki makinayla o kadar öyküyü iki kez yazacaktı. Zoruna giden buydu. Bu yüzden yarışmadaki bu koşulu yersiz budu. Buna karşın o yorgunluğu da göze aldı.
Gene haftalarca uğraştı. Derken o çalışmalar da bitti. Karısı hazırlanan dosyaları görmüştü. Onlara bakar bakmaz yüzü bulutlandı. O demet demet yazılı kağıtların da postaya verileceğini anlamıştı. Zaten kocası da gerçeği açık açık anlattı. Ne etse inandıramıyordu onu.
Kadın o dosyaları acı acı süzerek:
— Ben sana ne desem anlatamıyorum. Şu kağıtlar dünyanın parası tutar. Ben ne desem haklıyım. Paranı havaya savuruyorsun. Küçücük aylığın bir kısmı da kağıda, postaya gidiyor. Gayri dayanamaz oldum doğrusu! Akıllı kişinin yapacağı iş değil bunlar diyorum da inanmıyorsun
Yazar seslenemedi. Dosyaları aldı, kapıdan çıktı. Nasılsa bir pişmanlık duygusu çöktü içine. Geriye dönmeyi düşündü; sonra vazgeçti. O gün postaladı dosyaları. Eve geldi, tasarladığı öyküyü yazmaya başladı. Yazarken arasıra bu işe verdiği zamanı düşündü. Kendisini böyle bir çalışmaya zorlayan kimse yoktu. Ama yazmadan duramıyordu bir türlü. O anda nedense kitaplığımdaki eserlere gömdü bakışlarını. Onların renklerine, sırtlarındaki yazılara bakmak bile bir mutluluktu. Ayağa kalktı. Odanın içinde biraz gezindi. Mutfağa gitti, bir portakal yedi. Geri döndü, yüzüne kolanya sürdü. Sık sık sigara içtiğinden kendine kızdı. Küçük diline kadar ağzı acı içindeydi. Bir türlü boşta kalamıyordu. Gene geçti masanın başına, öyküsünü yazmaya başladı.
Günler bir kuş gibi gelip geçiyordu. Bir gün gazete aldığında bir ödül kazandığını gördü. Şöyle bir düşündü; ele geçecek parayla karısının dediklerinin hiç değilse bazılarını alabilecekti. Bir hafta sonra ödül karşılığı olan para geldi. Yazar parayı çekince doğru eve gitti. Karısıyla iki çocuğu odada oturuyorlardı. Cebinden çıkardığı elli bin lirayı masanın üstüne bıraktı. Bakışlar oraya devrilmişti,
Karısı sordu:
— O parayı nereden aldın?
— Yazılarımın karşılığından geldi. Hemen şimdi çarşıya giderek dediklerini alacağız.
Yazar masadaki parayı ağır ağır saymaya başladı. İlkin yüzlükleri desteledi bir yere, sonra beş yüzlükleri. Paranın ne kadar olduğunu bildiği halde böyle sayması anlamlıydı…
Kadın demet halindeki paraya bakarak gülümsedi
— Sakın kırılmayasın ya, yirmi yılda bir kuş avlayabildin iyi ki dedi. Ama niceleri hiç emek vermeden böyle kuşları bir dakikada, bir saatte, bir günde avlayabiliyorlar.

Yazar sedire oturdu:
— Doğrusun, yirmi yılda bir kuş… Bir tepeyi tırnakla kazır gibi yirmi yıl… İşte bu yüzden önemli bu. Bu kuş başka kuş… Şimdi çarşıya gidebiliriz değil mi? diye karşılık verdi.
Birlikte karar verip hepsi birden çarşıya gitmek üzere yola düştüler. Beğendikleri giyitlerden aldılar. Karısıyla iki çocuğu aldıklarını giyindiler. Pırıl pırıl olmuşlardı. Yüzlerine değişik bir anlam geldi. Yazar kendisine bir deste çizgisiz kağıtla, bir daktilo şeridinden gayrı bir şey almadı Eve geldiler. Hepsinin de içinde birer sevinç kuşunun uçtuğu belliydi. O gün evin içinde duvarlar bile hoş göründü. Yazarın karısıyla çocukları aynanın karşısına geçerek giyitlerinin kendilerine yakışıp yakışmadığına baktılar. Yüzler, sözler, bakışlar değişti. Yazar sedire oturdu, sırtını köşe yastıklarına dayadı. Onların sevincini kendi sevinciyle topladı. Böylece doyurucu bir sonuç çıktı ortaya. Küçücük bir şey neler getirmişti…
Yazar oturduğu yerde kendi kendine:
— Meğer sevinç ne tatlı yapıyor insanları dedi. Yirmi yıl sonra somut biçimde ortaya çıkan bir kuş neleri değiştiriyor. Ah bir de elle tutulmayan. kuşlar görülebilse. Yaşamı değiştiren o kuşlar…

O gün de öyle geçti işte. Güneş bir kez daha batmak üzereydi; karşıdaki dağın doruğunda elindeki sarı mendili salladı durdu.

>öpüşmek>sevişmek-şiir kitabı

>

“:    
Öpüşmek Sevişmek” şiir kitabınn son sözleri:
 Kendime göre çok değildi beklediklerim
Ama “yaşam”a göre çoktu belki de.
Belki de bizzat ben çoktum hayata
Kim bilir?
        

Burada dediğim gibi, “bu başlıktaki kitabı yaşayarak, hissederek, çözümleyerek, dik durarak yazan, “mutfak yazarlığı” farkıyla bir adım önde gittiğini düşünüyorum.”
Şiirlerdeki sözler, aşk ve sevgiye tutkunluğunun sadece izdüşümleri. Yaşamanın asıl amacı da bu değil mi; yani mutlu olmanın ön koşullarını tam anlamıyla önemsemek?
Yazar, yalnızca hayalgücünün ezber sözlerini dökmüyor sayfalara. Her şiirin konusuna yerince gözyaşı da döküyor, yerince bahar mevsiminin verilerini her mevsim yüreğinde taşıyor; dörtlükteki gibi, narasını sitem paketinin arsında kendine has nezaketle atıyor.

Herşeye rağmen, “aşk” parantezine alınan “sevmek sevişmek” kavramını kendi çemberinde sorgulamayı seçiyor.
Serzenişlerinde “ihanet çıkışlı” öfkeye yer vermediğinin ip uçlarını daha çok, Nazım Hikmet’in “tahir ile zühre aşkını” refarans aldığından anlıyoruz.
“Beni sevmeyenin, kimi sevdiği ya da sevmediği umrumda değil” gibisinden düşündüğü anlaşılıyor; “ben elmayı seviyorsam, elmanın da beni sevmesi şart mı”

Aslında Edibe Birsöz, yazılarında konuşuyor gibi yazıyor. Yazdıklarının şiirselliği daha çok okurlarının uyarısıyla farkedildiğini düşünüyorum.
Edibe Birsöz’ün “öpüşmek sevişmek” kitabının malum başlık adı bilinen “erkek anlağında” erotizmi çağrıştırıyor. Oysa, ilk şiirinde insanın yüreğinde güller açtıracak bahçe çitisinin parke taşlarını nasıl özenle döşediğini görecek, bu önyargı yanılgısından dolayı mahcup olacağız.
Bir yazı erotizmi de pek ala anlatabilir erkek egosu libidosundaki yansımayı bulması doğal karşılanabildiği gibi, kitabın konusu daha çok kadın doğasının sevişmek ile sevmek arasındaki ince çizgiye, iki sözcüğün birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğine dikkat çekiyor.

Montaigne’nin, “herkes önüne bakar ben içime…” deyişindeki gibi, Edibe Birsöz şiirlerinde daha çok kendi çine bakıyor.

Aynaya bakıyor ve “seveceksin arkadaş, seviyorsan öpeceksin, bunları becerebiliyorsan sevişmek zaten kaçınılmaz olacak;  sevişmek o zaman, hayvanlardan ayrı, insana has kaliteli bir eylem olacak” demek istiyor:
 ………..
Sevişmek sıradandır, satın alınır.
Öpüşmek insanındır, sevginindir, öpüşmek kanıttır aşka.
Sevişmek ne kadar tutsaksa zamana,
Öpüşmek o kadar özgür, o kadar sonsuzdur.
Kısacası öpüşmek>sevişmektir

Edibe Birsöz’ün “Öpüşmek Sevişmek”, kitabı yazarlığının “ilk heycan ürünü” olduğundan, daha detaylı eleştirel yaklaşımın gereksiz olduğunu düşünüyorum.
Yoksa eleştirmenlik biraz da acımasızlıktır ki, “öküz altında buzağı aranması” bile muhtemeldir.

Bütün hazırlıkları tamamlanmış, ikinci kitabı olan Roman’ını buradan müjdelemek bana ait olsun.

>kitap almak bu kadar kolaymış

>İdefix’den kitap alışverişini ilk kez yapmış olmanın sevinci… İnternetten Perşembe günü verdiğim 4 adet kitap siparişi, Cuma günü akşamüzeri kapıya geldi. Artık, e-mailimde stokladığım idefix, pandora, iletişim yayınları’ndan gelen kitap listelerinden iç geçirdiklerime bu kolaylıkla kavuşma provasını gerçekleştirmiş olmanın tadı damağıma yapıştı artık.

*Edibe Birsöz, Öpüşmek Sevişmek
*Elif Savaş Felsen, Büyüklere 17 Masal
*Ernesto CHE Guevara, Küba’da Sosyalizm ve İnsan
*Alenka Zupancic, Gerçeğin Etiği.

Bu kitapların dedikleriyle ayrı başlıklarda beyin fırtınası estirmeye çalışacağım.

Yazarlık cesareti, cehalet düşmanına karşı ilan edilmiş bir savaş politiğidir.(çaylar benden)

Bir yazar ile tanışma fırsatı ve O’nun kitabının her cümlesindeki öznenin simasıyla özdeşleştirerek yüzleşmenin duygusu bambaşka.

“Yazar öğrencisi” olmanın tadında bir duygu ki, ilk göz ağrım, Diyarbakır Köy Enstitüsü mezunlarından Şevket Yücel ortaokulda Türkçe Öğretmenimdi. Belki de yerleşik ve küflenmiş ufkumu böbrek taşı gibi yerinden oynatan ilk etkendi O’nun tarzı. lise bitirmeleri dönem sonu, yüzde yetmişi kompozisyon ağırlıklı  (sadece) Edebiyat sınavını okul birincisi olarak bitirmiş olmamın da mimarı… İçinde yaşadığımız kentin bağnaz engellerine karşın, Türkçe dersinde, müfredatı değil adeta düşünmeyi ve kavramayı öğretiyordu. Adamın çekmediği kalmadı, şiir, öykü ve romanları yüzünden. Hem yörenin halk önderlerinden, hem bürokrasisinden, hem de yoksulluktan!
Katli vacip ilan edilenlerdendi….
Şu an elimde kalan “bir sevgi adamı” öykü kitabı, Edibe Birsöz’ün  “öpüşmek sevişmek” şiir kitabıyla -anafikir bakımından- benzeşmesindendi belki de aynı sayfada anılmış olması.
Şevket Yücel’i ayrı bir başlıkta anlatmalıyım…

Bir sonraki konu Edibe Birsöz’ün Öpüşmek Sevişmek şiir kitabı olacak.

>çıkar çelişkisinin itirafı

>

Liberal Başbakan
Türk emekçisine
Ananı da al git’
demişti

* * *
Mısır emekçileri
Liberal Başbakan Hüsnü Mübarek’in oğluna,
Cemal babanı da al git
Dedi

 Bu duruma argoda sembolik  olarak “siktir çekme” denir .
Her iki emir kipinin uygulamaya koyulduğunu düşünelim.

Tunus ve Mısır halkı gibi çıkar odağında bütünleşerek,  bölünmeden,

Mısır’da Hüsnü Mübarek ailesi ve Liberal takımı o ülkeden siktir olup giderse ne olur?
Türkiye’de emekçi kesim anasını alıp da bu ülkeden giderse ne olur?
Bir yanda kaderi birbirine benzyen büyük çoğunluk, diğer yanda küçük azınlık.
Demokrasi kültüründe hep küçümsenen Arap halkları da “artık in sırtımdan” demeyi öğreniyor gibi görünse de,
Burada Liberal azınlık, aklının kurnazlık yanını bütün araçgereçlerini de devreye sokarak kullandığı için çoğunluğun çıkarı üzerinde ayrıcalıklı yaşamını sürdürecektir elbette. 
Ayaklanan Arap Halklarını da batı destekli liberallerin gücüyle bölecekler, sindireceklerdir.

Daha sonra biraz sadaka türü dağıtımlar ve biraz korkuyla birlikte sadece aktörler değişerek, eski düzen devam edecek,  gibi görülüyor.

Yoksa, Güney Amerika Ülkeleri gibi yeni bir “anti Amerikan pakt” oluşturulabilir mi?
Kim bilir, belki?

>moral stratejisi

>buradan başlar

“iç özgürlüğümüzün yaratıcılığıyla gündemi nasıl renklendirebilirizin kritiği”
Buna kısaca periyodik moral sıtratejisi diyebiliriz

Moral kazanmak konusunda “taşıma su ile değirmen dönmez” diye düşünenler de olabilir. “Hani bazı konularda “bir kaşık suda boğulmak” var ise, taşıma suyun önemi neden ıskalansın ki!

Hayatımızda “kırık giden” bazı iş ve planlarımızın, enerjimizin tümüne müdahele edebileceğini şu söz açıklayabilir: sepetteki çürük meyveler, diğer sağlamları da çürütür.
Gündemi renklendirmek konusunda bir mucize yada yeniden bir icat gelmiyor aklıma tabi ki. Herkes tarafından bilinen ama, çok tekrar ile bilinç altında filizlenmeye zorlanan bir eylemden başka anlamı olmadığını da biliyorum burdaki lakırdıların. Yine de küçümsemeyelim, bu da az şey değil doğrusu.
Bir başka yazıda
özgürlük ten söz etmiştik. Burada ise, iç özgürlüğün moral ya da günü renklendirme ve başka deyişle heyecan yaratmadaki katıkısından söz ediyoruz.

Kişilerin özgürlük alanı da kişilerin konumuna göre değişiyor. Evli, bekar, çocuk, yaşlı, öğrenci, yazar-sanatçı ve bütün iş-üretim koşullarına göre ilgili insanların moral regülasyonları farklı nedenlerle düzenlenebiliyor. Daha başka, moral kişilik özelliğine göre de farklı nedenlerden ve farklı çaba ile etkilenebiliyor.

İnsan doğasının genel olarak temel ihtiyaçları sağlama konusunda benzer algıya sahip olduklarını da söyleyebiliriz. İşin burası “yüzde altmışlık” dediğimiz diğer kişilerinkine paralel davranış anlamına gelebilir.

Moral frekansını yüzde 10’dan 40’a doğru ivme (ani sıçrama değil) kazandırmanın tetikleyici nedenleri rastlantısal olabileceği gibi, efor sarfederk de kazanılacığı kesin.

Durgunluğun karşıtı hareketlilik olduğuna göre, hareketin de insan algısına estetik ve ilginç gelmesi konumuzun amacı bakımından ön koşuldur. Buna alışılmışın dışında davranarak, düz algıları kamçılamak demek olur ki, insan ilgisi her zaman “ilk”lere karşı uyarılmış olur.

İş olsun diye, daha açıkçası maskaralık olsun diye komik tutumlar heyacan yerine “harcanmayı” sağlar. Öyleyse heyecan dinamizminin odak noktası yararlılık ilkesine bağlı kalınmaktır.

Yararlılık ilkesinin maddi temeli hakkında Marks,

‘benim üstümde baskı yapan şey, ihtiyaç ve dürtülerin toplamıdır’ demiş. İnsan doğasını dıştaki nesneller ‘gereksinimler’inin tatmin edilmesi için hareket eden ‘eğilimler’, ‘dürtüler’, ‘öz güçler’, ve ‘içgüdüler’ bileşkesi olarak kavrar. Öyleyse, insan doğasının açıklanması insan ihtiyaçlarının açıklanmasıdır, beraberinde bu ihtiyaçları gidermek için hareket edeceklerini ileri sürer.

Marks, “baskı yapan şey”den söz ediyor. İnsanda moral titreşiminin kökeni budur demeye getiriyor kanımca. Öncelikle ihtiyaçların giderilmesi ve daha sonra yeni ihtiyaçlar yaratarak uygarlık ve teknolojinin hayatı kolaylaştıran nesne ve objelerine bir bir sahip olma mücadelesi ve ona sahip olma umudu ve ona sahip olmak.. işte hayatın dönüsel renkleri….

Din’ler ise moral konusunu “huzur” ile açıklamaya çalışırlar. Dinler moralin alt yapısına müdahale etmek yerine, ondan kaçınmayı, tıkırtının, çatırtının geldiği yöne bakmak yerine, ona gözleri-kulakları kapayarak yok saymayı öğütlüyor gibime geliyor. “Sabır” ve “şükür” kavramı “moral katlini” yok etmek yerine yok saymayı öğütler gibi bir şey… Sartre bu durumu şöyle açıklardı sanırım: korkudan kurtulmak için tüm hedeflerini karartmıştır/1

Uğraşılarımızı çeşitlendirebilmiş ve bu çeşitlerin ürünlerini çevreye sıklıkla yansıtmayı başarabilmişsek, bunların geri dönüşümleri moral frekansımızın koordinatları olacaktır.

Kısaca alışılmışın dışına çıkabilmek ve içinde bulunduğumuz konumdayken, savunma ve saldırma gücünü kendimizde bulundurabilmektir gündemimizin renkleri… masumiyeti örselemeden.

>Hayatımızın gündemi

>İnsanevladının günlük yaşam gündemi büyük oranda standarttır, monotondur.

Yanılıyor muyum?

Uyumak, yemek, işte geçen süre, eve gelip dinlenmek ve bunlara eklenen alışılmış oyalanmacalar… Bu oran birim zamanımızın yüzde 60-90 aralığı olsun.
Standart yaşam grafiği hakkında diyeceğim pek bir şey yok. Asıl diyeceğim, hayata anlam katabilmenin heyecan dinamitlerini patlatma hamleleridir.

“Heyecan gerekli midir”
diye soruyorsanız, sizden iyi kurbanlık koyun olur ki, demokrasilerin dolgu malzemesi olarak pek ala işe yararsınız! Yo yo, soru sormak iyidir, ama bu sorgulayıcılıktan öte “köstekleme”yi çağrıştırdığından sakıncalı buldum.

Heyacan aralığı dediğim yaşama bölümü, standart orandan geriye kalan yüzde 40-10 aralığı olsun.
Hayatın temeli, yani “standart” dediğimiz bölümü istiktrar bakımından yüzde altmıştan küçük olursa, savrulma olasılığı yükselir ki, işte “bir baltaya sap olamadığımız ama  saplara balta olma” ihtimalinin çok yüksek olduğu durumun mayası budur.
Günlük alışılımış yaşamın dışına çıkılarak, bazen riskli yatırım ya da hamle, bazen çılgınlık, bazen esnek tempolu değişkenlik, yeni eşya ve arkadaş-dost kazanımı, sevgili, biraz daha ötesinde bebek, az daha ileride ev-otomobil… gibi değerlere sahip olmak kişilerin kazanım zincirindeki sevincini tetikleyen ve heycan frakansını regüle eden nedenlerin örnekleridir arkadaşlar.

Bu tempodaki her kazanım, bir süre sonra (doyum noktasnda) hayatımızın standart bölümüne dahil olur ki, artık yeni heyacan serüveni yeni açlığını püskürtmeye başlar.

Örneğin, “özgürlük” heycan denizine açılacak olan teknenin en ideal motorudur. Özgürlüğün özgürlüğünü doğru yerinden zaptetmek gerekir yoksa, evrenin sonsuzluğunda içine hidrojen üflenmiş bir balon gibi yokluğa doğru savrulabilirsiniz.

Özgürlük en az, “akıl-ekonomi-girişimcilik” üçgeniyle ayakta durabilir.
Söz konusu yüzde 10-40 aralığındaki heyecan oranını değiştirecek güç bu ügenin bermudasında gerçekleştirilebilir.
Evet, “haklı olduğumu söylüyorsunuz da, bir de bu üçgenin ayaklarının bastığı zemin var ki, kahrolsun kapitalizimin çirkefinde bastığınız zemin kaygan ve de kaypak olduğundan özgürlük üçgeninizin ayakları zeminde yüzeye paralel duramadığından çöküyor!

“akıl-ekonomi-girişimcilik” üçgenini, liberalizmin “ne pahasına olursa olsun kazanma güdüsü”yle karıştırmayın. Liberalistler üçgenlerinin ayaklarını yukarıda dediğim “dolgu malzemeleri”nden (insanın ahmağından) oluşturuyorlar da ondan rahatlar.

(dış özgürlük alanını zorlayarak, iç özgürlüğümüzün yaratıcılığıyla gündemi nasıl renklendirebilirizin kritiği kapsamında)
devamı bir sonraki başlıkta olacak..

>şairler açık oturumu

>

>Yaşamdan ölüme-KIVIRCIK ALİ

>

 Kıvırcık Ali olarak tanıdığımız halk türküsü sanatçısı Ali Özütemiz, bu sabah 05.30 sıralarında geçirdiği trafik kazası sonucu yaşamını yitirdi.
İNSANLIK ONURU İÇİN, SAZINLA, SÖZÜNLE VE GENEL DURUŞUNLA
  VERDİĞİN MESAJLAR İÇİN  ASLA UNUTULMAYACAKSIN
Yaşamdan ölüme bir soluk yolda
Bu isyanlar kime, bu feryat kime
Kuşların bile yuvası dalda
Bu endişe niye bu telaş niye

Eğerki gelmeler topraktan ise
Demekki gitmeler aynı yeredir
İhanet kahpelik puşta göreyse
Sadakatla sevmek dosta göredir

Sokakta yatanın kürkü alınmaz
Kundaklık bebenin sütü çalınmaz

İnsanlığa her kim kural koysada
Merhametin yolu sağ sol tanımaz

Ali Özütemiz (Kıvırcık Ali)

1968’de Tokat’ın Turhal ilçesinin Erenli Köyünde doğdum. Babamı hiç görmedim, ben doğmadan 37 gün önce bir kazada vefat etmiş. 9 kardeş yetim büyüdük. Ben en küçükleriyim, yani annemin de dediği gibi ailenin en güccüğü. Okul yıllarımda çalışkan, başarılı ve bir o kadar da haylaz bir çocuktum, ele avuca sığmazdım. Öğretmenlerim bana Cin Ali derlerdi neydem dedeme çekmişim.

İlk okuldan sonra maddi imkansızlıklar ve yetersiz koşullardan dolayı okul hayatıma son vermek zorunda kaldım. İşte böyle başlayan öyküm büyük abim Sadık’ın da desteği ile 1983’te beni İstanbul’a kadar getirdi.

Öyle değil midir? Yoksulluk Anadolu insanını hep gurbete düşürmemiş midir? Belki önce köyden bir kasabaya, sonra büyük kentlere ya da dünyanın dört bir bucağına… Yani benim deyimimle “Üçüncü gurbete” say say bitmez.
Kıvırcık Ali

>Gülümseyen yüz ödülü

>

Sevgili Aysema Öğretmen “ödül” hanesine beni de yazmış.
Ödül’ü tırnak içinde göstermemin nedeni belki de bu yazının anafikri olacak. Belki de ana fikirde “ödül” ile “gülümseme” başa baş yarışacak.
Ödül konusunda sevgili Zeyno ile,  sevgili
Ayşegül Yoldaş’ımdan af dilemiştim.
Çekimserliğim, ödülün asıl tanımından ve ciddiyetinden  kaynaklanmıştı. Bu yüzden, hiç olmazsa  ödülün gerekçesi  belirtilmeliydi demiştim.
Blog yazma konusunda  profesyonel yazarların (başta Aysema Öğretmen) emeklerine değer biçerken, değer ölçüsünü karambole vermiş olmanın kaygısını taşımaktayım.
TDK’ndaki “ödül” tanımlarından konumuzla en ilgili olan üçüne bakalım:
Ödül:
1.Bir başarı karşılığında verilen armağan, mükâfat
2. Bir iyiliğe karşılık olarak verilen armağan, mükâfat
3.Benzerleri arasında üstünlük sağlayan yapıta verilen armağan.
 Aysema Öğretmen tarafından gelen bu “ödül”ün içeriğinde “gülümseyen yüz” var. Bence de çok önemli.
Bu başlığı ifade eden 3 adet çalışmamın kısa özetini bu “ödül” konusuyla bütünleştirdiğimde bir anlam ifade ettiği düşünülebilir. Yoksa, sevgili Aysema Öğretmen’in ya da başka Blogdaşların seçtiği “on”lar, sadece iyi niyet ve sevgi-saygı belirtileri kapsamında kalabilir.
Ara sokakta yürürken, 14 yaş civarı bir çocuğun bana doğru ilgisi ilgimi çekti.
Hayır, ben O’nun ilgisini çektim; hayır o, hayır ben… hayır…
her neyse, çekiştik işte….

Bir anda oyununu terk edip, YILIŞIK bir görünümle bana doğru yaklaştı…
Acaba “spastik engelli” miydi?
Hayırdır inşallah!
Bu yaklaşımın tonunda bir ısrar vardı ki,
Israr-esrar-esrarengiz…
diyalog farz oldu artık.
-Adın ne?
-Cengiz…

….
gülümse ‘den:
Başkasına yapılan bir “fayda”nın karşılığı maddi değilse, ona İYİLİK, maddi ise “görev” deriz. Oysa iyiliğin karşılığında mutluluk duygusu da bir FAYDA değil midir?
Gül ve Gülümseme, romantik ilişkilerin, mutluluğun ve kendine güvenin soyut ve somut ikilisini oluşturur. Yaşamının “temel gerekleri” sağlanmışsa, bir de toplumsal ilişki ve sorumluluklar açısından “çevre kirliliği” yoksa, gül ve gülümseme kişinin özgüveninin sembolü olarak dışa yansıyabilir.
…..
Aysema Öğretmen’e tekrar çok teşekkür ediyorum.

>Zaman ve Biz

>

  Zaman ve BİZ  video
Astronomik* yılbaşı bizi bir türlü uyduramadı kendi kuralına. Yılbaşı kutlamamızı gerektiren zaman dönümü tanıştığımız yılın ilk günüydü de ondan.
  Sayısal  zaman kenardan köşeden ilişse de bazen saç tellerimizin rengine, belki biraz da göz kapaklarımızın perdesine, henüz teslim olmamanın heyecanı, yatay düzleme onbeş derecelik  yükselen açıyla seyrediyor.  
Sevgililer güneşin batışını, bir günün daha kayboluşuyla  değil, renginin kızıllığıyla aşklarının örtüşmesi ve bir sonraki günün taze bir başlangıcı olacağıyla özdeşleştirirler,  Yılların bir bir gidişini de öyle.
 Hayat suyunun yavaş yavaş çekilmesine “yaşlanmak” derler genellikle.
Biz “Yaş”lanmaya  sözcüğün öteki ikizi ve varlığımızın kökeninde atıl duran yanından  bakanlardanız, “ıslanmak” gibi…  
Yağmur ve “güneşin gölgesi”  altında sırılsıklam ve yalnızca O’nun hayalini avuçlarımızın içinde tutarak yürümek ve adım ritimlerimizi kendi öz gerçeklerimize göre ayarlamak; bazen hisleri kulaklara fısıldayarak kayalıklarda haykırmak gibi…  o ses ki yankısına dönüp kulak kabartmanın heyecanıyla, geri dönüşümlü bir artıdeğer mutluluk sanki.
Biz paraya bir değişim aracı olarak değer verdik de asla bir egemenlik aracı olarak para hayali kurmadık. Çünkü biliyoruz ki bu düzeyde servet yığanların yalnızca  ölümleri değil aynı zamanda güvenlik kaygıları ve yaşlanmaları da işkence olur. Egemenlik kompleksine kaynayan benliğin ondan kopması nasıl kanatır kimbilir!
Biz başbakan, genelkurmay başkanı  ve cumhurbaşkanı yerinde olmayı da düşündük bazen. Sonra yaşama sevincinin mayası olan  sevgi, değer ve ilginin özbenliğe değil, bir şekilde elde edilmiş olunan o cansız yetkiye adandığını  düşününce,  o hayali de yağmur ve en fırtınalısından bulutların sırtına yükledik.
Biz zamanın yatay düzlemde istikrarlısını sevdik. Sonbaharı tanışmanın, ilkbaharı kaynaşmanın, diğer mevsimleri paylaşmanın zamanı olarak andık.
Biz bazen kavga da ettik, küsüştük de. Ama kavgalarımızı ve küsüşmeleri nefret bakterilerinin canlanmasına fırsat tanımayan zamanda terkettik.  Her barışıklığın anını ilk tanışıklığın heyecanıyla süslemeyi seçtik.
* * *
“Evet, yaş zamandır” dedik ama,  zamanı tanımladık ve üç parçaya böldük.
Astronomik* zaman:
 Güneşin doğuşu ve batışıyla birim olarak takvim yapraklarının yere düşen miktarı.
Birey-devlet ve özel kurumların arasındaki ilişkilerin dikkate alındığı mekanik bir anlayışın anı.
Doğum tarihinin yazılı olduğu ama enerji miktarının belirtilmediği, okul askerlik ve işe alma gibi işlerde  “hak sınırını” belirleyen zaman birimi.
 Fizyolojik zaman:
Bir iş yapan ya da hareket eden bir insanın harcadığı enerji miktarıyla kazanımları arasındaki bileşke vektörüyle ölçülebilir. Sekiz saat (astronomik zaman) çalışmayla ortalama yorgunluk süresi belirlenmiş olsa da on saat çalışmayla aynı yorgunluğu ancak hisseden kişiler arasındaki fark ile anlarız.
Doğal yaşam seyrinde 80 yaşında ölen bir insan ile, 100 yaşında ölenin ömür süresi astronomik zamana göre 20 yaş fark etse de, Fizyolojik zamana göre aynı ömür olduğu söylenebilir. Çünkü, her ikisi de enerjilerinin tam sıfırlandığı anda ölmüşlerdir. Çünkü ömrü belirleyen güç, bünyede mevcut olan enerjidir. Enerji formülü (çok yaşa Albert Einstein) E = mc2
E:enerji
m:kütle
c:ışık hızı
Psikolojik zaman: Bu zaman bir hedefe koşullanmayla ilgili bir durumla ölçülebilir.
Astronomik zamanla sekiz saatlik bir otobüs yolculuğunu düşünün, yolda kitap okuyan, uyuyan ya da sessizce  etrafını seyreden üç insan için zaman farklı işler.
 Kitap okuyan için kazanca dönüşen zaman,  uyuyana göre çok çabuk biten ama sıfır kazançlı bir zaman, saat sayan için ise negatif bir zaman  gibi….
* * *
zaman
Zaman enerjidir, ufuktur,
bilgi, heyecan ve birikimdir
Takvim yaprakları değil
“yaş”lanmak yaşamaktır,
 kazanmaktır iflaslar değil
ideallerin  projeye geçenlerinin sayısıdır yaşamak
Güneşin batışı değil.
Güneşin batışı az sonra doğuşudur
Ve ölüm sadece, yaşanacakların tükenmesidir,
kaybolmak değil,
Yıllar geçip gidebilir
Giden geçmiştir artık, ardından bakılmaz
Geçmiş ile hesaplaşmak düşer bize “ah!”laşmak değil.

>Aşk ve ölümün şarkıları

>

Ahmet Kaya kendi gerçek ölümünün ağıtını  haykırıyorken türkülerinde, onu her zamanki “müzikseverliğin eğlencelik serseriliğine” vuramazdık.

Deniz Seki’nin “acele” şarkısının vijdanımda bıraktığı izde de öyle…
Düşünüyorum, daha doğrusu düşünemiyorum, ölüm ve mahkumiyet sonrası ortaya çıkan türküleri isyanın avazı olarak, nemli gözlerle duyabiliyorum; başka türlü anlaşılmıyor.
“Nasıl anlatsam ki!”
Word sayfasında üç gündür terk edilmiş bir cümleydi bu.
Hani, hislerin arada bir aptallaştığı, 
tüm kaslarınızın yerini yumuşak dokulara  bıraktığı,
 efkarınızın makamını yitirdiği
ve
doğal yaşama olan ilgi zincirinin koparak tek dünyaya kilitlendiğiniz anlar olur ya?
 İşte öyle bir potansiyel ile  cebelleşiyorum bu iki şarkı arasında.
Aslı astarı yeni ve bilinmeyen ve sürpriz bir konu olmadığını bilmek yetmiyor bazen. Duyargalarınızın en aktif zamanını gözleyen bir periyot mu;
 öyle şarkıların  kamçıladığı zamanın alınganlığı mı …
 her ne ise öyle bir durum işte.
Kaslarımın doğal işlevini erteliyorken bir kapı, bir ışık arıyorum.
 “neresinden başlasam ki!”
Yoksa hiç başlamadan, tecavüz pozisyonunda yüz üstü uzanıp, şarkıyı –daha doğrusu isyan narasını – müzikçaların-  otomatik konumunda  şarjı bitinceye,
kaybolmuş benliğimi biri bulup sol yanımdan dürtünceye  kadar,
ya da
 hiç olmazsa fantezi kıvamında düzenbazların ırzına geçinceye kadar
öylece kalmak mıydı yoksa gidişatım!
Yükleyen saklicennet
Her melodi asaletinin tutunacağı biryerler vardır ruhumda.
Deniz Seki’nin uyuşturucu kullanıp kullanmadığı beni asla ilgilendirmiyordu. Kimseyi de ilgilendirmemeliydi bilinen boyutuyla. Deniz Seki mahkum olduğu yılların ezikliğiyle yaptığını düşündüğüm, içli şarkısı  günümün  en az on  saatına yerleşebiliyorsa, bunun nedeni bir dramın çıktısı olarak, hapiste yitirilen anların boktan nedenlerinin ortasında yaratıldığından olsa gerek.  Ve bu öz duygunun melodiye yansıyışındaki derinlik…
Oysa bir aşk şarkısı  bir kadın için “aşkın ekmekten de önce geldiği” doğasını anlayabildiğimden  böyle olmalı.
“Kadını uyuşturucu değil, aşk mahkumiyeti bitirir” sanırım. Bu şarkılar belki de varolmanın haykırışlarından biri; öyle anlıyorum ve öyle dokunuyor ruhuma…
Ahmet Kaya’yı  belki çoğu gibi ben de “Yorgun Demokrat” olarak tanıdım. O zamanlar demokratı “yoruyorlar”, taciz ediyorlardı. Çok korktuklarında 141-142’den ömür boyu mahkum ve bazen de idam ediyorlardı. Aslında mahkum ettikleri yorgun demokratlar değil, olası Sosyalizmin anlaşılması  paniğiydi. Yani, egemenliğin para stokçuluğundan, alın teri sahiplerine geçirilme korkusu.…
“Kürt açılımı”na dayandırılması bir rastlantıdan ibaretti. Çünkü, Mahsuniler,  Nazımlar, Nesinler… aynı korkunun “öcü”leriydi.
Ahmet Kayaların narası sert geliyordu ama,  artık (komünistler için söylenen klasiklerden)  “görüldüğü yerde vurulmayı” çok saflara bile izah etmek güçleşmişti bu teknoloji çağında.
Vurulmak yerine KOVULMAK daha ehven bir taciz yöntemi olduğu keşfedilmişti Avrupa Birliği sevdasından sonra.  İnfaz kurşunlarının metalleri artık “çatal bıçak”a dönüşmüştü.
Yerleşik temelleri 7,4 şiddetinde sarsacak olan bu şarkılar, bir yaşanmışlıktan türeyen acının naralarıdır. Ama arabesk ağalarının pragmatizmi ister istemez karşı tarafa savuruyor beni.
lan gadaşlar bu nasıl yara!

>öğrenci yumurtasının vitamin değeri

>Yumurta A-daletli, D-emokrat, E-şitlikçi ve B-ilimci grubu vitaminleri başta olmak üzere diğer vitaminlere de önemli oranda sahiptir.

Yumurta sarısında bulunan A-dalet vitamini gözlemci gözün, vatandaşın taleplerini iyi görmesini sağladığı gibi, toplumun hak arama omurgasını dik tutan kemik gelişimi için de önemlidir. 
Bakanlara atılası 
(Allah yazılı) yumurta

Öğrenim ve iş güvencesi gibi temel hakları dile getiren eylemler karşısında, hükümet üyeleri ve polislerin vatandaşa diş gıcırdatmaları durumunda, keskin ve sağlıklı dişlere sahip olmak için de gerekli olduğu bilinmektedir.

Öğrenci ve işten atılan iş(çi)-siz- lere gaz sıkıldığında kaybolan enerji için, Vücut hücrelerinin yeniden gelişmesine yardımcı olur. Öğrenci ve işçiler üzerine Sıkılan gazın verdiği zararı azaltmak için Solunum ve sindirim sisteminin sağlıklı olmasını ve hormonlu gıdalardan oluşan enfeksiyonlara karşı korunmasında etkilidir.

İleri D-emokratlık vitamini, insan vücudunda kalsiyumun kullanılmasına yardım ettiği için, polislerin kırdığı öğrenci kemiklerinin iyileşmesini hızlandırır.

Yumurta sarısı, ileri D-emokratlık vitamini sağlayan bir kaç besinden bir tanesidir. hak parti ve ödp’nin güneşinin ışınlarından da yeterince faydalanıldığında yumurta özellikle sağ partilerde ileri D-emokrasi vitamini eksikliğine bağlı kemik bozukluğu oluşmasını önler.

Yumurta, temel haklarda E-şitlikci vitamini yönünden de oldukça zengindir. E-şitlikçi vitamini oksidasyonu önleyici etkisinden ve ağırlıklarının birbirine eşit olmasından dolayı, gariban emekçilerin vücudunu liberal kapitalist ideolojilere karşı korur.

Her gün bir yumurta yarım ekmek ile kahvaltı yaparak okuluna giden öğrenci, işkencesiz okuma hakkını talep etmek için kahvaltı yumurtasını arada bir fol olarak Hükümet üyelerinin kafasında, kuluçkaya yatırmak amacıyla cebinde götürebilir.

B-ilimci grubu vitaminleri bazı besin öğelerinin vücutta enerjiye çevrilmesi için gereklidir. Yoksa işimiz fala muskaya ve Telli Baba’ya kalır ki, o zaman ülkedeki bütün yumurtaların cılk çıkma olasılığı yükselir.

Yumurta özellikle ileri üniversitelerin varlık nedeni olan B-ilim2 vitamini açısından çok zengindir. Bu vitamin polis sopasından yırtılan deri ve sıkılan gazdan arızalanan göz sağlığı için de gerekli olduğunu tekrar ederek önemini pekiştirelim.

Ayrıca yumurtada bulunan kolin, beyin fonksiyonlarının yerine getirilmesinde önemli rol oynamaktadır. Bu durumda Bakan Burhan Kuzu’nun kafasında kuluçkaya yatırılan yumurtaların da etkisini düştüğü yerde göstereceği tahmin edilmektedir.

yumurtanın besin değeri kaynak
* * *

BDP Eşbaşkanı Selehattin Demirtaş’ın Bakan Burhan Kuzu’ya atılan “öğrenci yumurtası” için verdiği demeç, yarım saate yakın kahkahayla gülmeye değer.

“Bir devlet üç yumurtayla yıkılacaksa yıkılsın!!”
karizma çizer roket yumurta

* * *

bir Bektaşi klasiği:

Hocanın biri her vaazın sonunu “namaz dinin direği” diye bitirirmiş.

Bektaşi bu çok iddialı tekrar karşısında dayanamayıp sormuş:

-Hocam, namaz için abdest farzdır değil mi?

*evet farzdır.

-Hocam, afedersiniz, insan o…r’unca abdest bozulur değil mi?

*evet bozlur.

-Başa dönelim sayın Hocam, namaz dinin direği, abdest namazın gereği,

Bu ne kadar zayıf din direği ki, bir o…k’ta yıkılıyor.

>Doğruların kaygan zemini

>

Başbakan, wikileaks savunmasında, İsviçre bankalarında hesabının olmadığını şu sözlerle açıklamış:
“Sen Başbakan’ı seversin veya sevmezsin. Ama ülkene saygın varsa kendine saygın varsa bu ülkenin Başbakanı’na yabancıların attığı iftiraya sahip çıkamazsın.  İddia eden iddiasını ispatla mükelleftir. / Başbakan R.T. Erdoğan
Birinci nokta:
yabancıların attığı iftira
Deniz Feneri Davası “Yabancıların attığı iftira” olarak düşünülerek ve bu davanın Türkiye ayağını kırarak alçıda tutulma mazereti, şu hadis ile açıklanabilir mi?
Kusurları gizlemek
Sual: İnsanların kusurlarını gizlemek gerekir mi?
CEVAP
Evet gizlemelidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kim, bir müslümanın dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allahü teâlâ da onu kıyamet günü sıkıntılardan korur. Kim, müslümanın aybını örterse, Allahü teâlâ da onun dünya ve ahirette aybını örter. Kişi, arkadaşına yardımcı olduğu müddetçe, Allahü teâlâ da onun yardımcısı olur.) [Müslim] /k
aynak
İkinci nokta:
“İddia eden iddiasını ispatla mükelleftir.”
Tanrının varlığı-yokluğu tartışılırken,  yokluğunu değil,  varlığını iddia edenler ıspat ile yükümlüdür
tezini doğruladığı için, 
Başbakan, Ateistlerle (rastlantı da olsa) aynı görüşte buluşmuş olmayı Liberal karakteriyle mi izah eder, yoksa başka bir zeminde bu değer yargısı tersine-özüne- mi döner ?
Diğer gürültülere pek aldırmıyorum da, bu iki nokta fazla sırıtıyor gibi geldi bana.

>evlilik programlarının düşündürdükleri

>

“Yaşam kaosu” yüksek olan toplumlarda 
evlilerin aşkı değil hesabı olurmuş.
Bir çocuklu genç kadın eş adayıyla karşılaştığında, onun da bir çocuğu olduğunu ,  çocuğa  eş adayının annesinin baktığını öğrendi; birkaç klasik sorulardan sonra,  adamın evlilik teklifini  açıklayamadığı bir nedenle kabul etmedi.  Çocuğa bakan “babaanneye düşkünlük” kafada bir tetikleme yarattığı seziliyordu. Böyle durumlarda açıklanmayan nedenler için “elektrik alamadım” kodlanması en kolay yoldu. Oğlanın yakışıklı ve olgun imajlı  biri olduğu tartışılamazdı. Belki bu yüzden elektrik şoku gizlenen başka bahaneyle nötürlenmiş olmalıydı

. Ama bir pürüz vardı ki, evlenmeye asıl  engel olan neden   ya oğlanın gelir düzeyi  ya da kaynana sendromuydu?

 Israrla  net bir neden belirtilmesi gerektiğini söylediklerinde, “O annesine çok düşkün, biz anlaşamayız bu durumda”  diyerek noktayı koymuştu.
Çevrenin ve psikologun, genç kadının  erkeğe bir çay içimi daha görüşme fırsatı vermesinin yararlı olacağını söylediklerinde, kadın görüşmeyi  kabul etti. 
Karar anında, kadın son durumu şöyle anlattı:
-Bu son konuşmamızdan sonra mükemmele yakın bir eş adayı olduğunu  anladım ama, ben bir kez red etmiştim. Hem teyzem ablam ve annem de kabul etmemi istemediler. Ben şimdi kabul edersem onlara ne yüzle bakarım!
***

Bir başka çift adayı karşılıklı birbirlerini beğenince,  erkek bildiği tüm romantik taklit gösterilerini, tezahüratlar arasında sermeye çalıştı.  Kadın duygulandı, gözleri nemlenmeye başladı.  İkisinin de yalnız ağız-diş-gamze-yanak-yüz rengi değil, bütün hücreleri gülümsüyordu mutluluktan. Kadın kısa bir süre durgunlaştı. Sorulduğunda, kalbinin yılda ikiyi geçmemek üzere böyle heyecanlı anlarda “teklediğini”,  bu yüzden  tedavi olduğunu söyledi.

Adamın gülümseyen tüm mekanizmaları altmışdokuz model şavrele şanzımanı gibi gıcırdamaya başladı. 
“Ben evlenmekten vazgeçiyorum” deyiverdi aniden. Bir yığın tartışmadan ve ikna çabalarından sonra, “ben hastalıklı bir kadınla yaşayamam” diyerek o da son noktayı koydu.
* * *

Eş arayanlar aynı zamanda, görüşen adayların tanışma kritiğine  yorumcu olunca, insanın aklına şu yargı geliyor:

“kelin merhemi olsa başına sürerdi”.
Evlenme hamlelerinin,  aşk, sevda, sevgi, dayanışma, güçbirliği,  arayışından çok, kestirmeden sosyal güvenlik  ve geçim kaynağı arayışı  olduğu  Mark’sın tanımladığı altyapı boşluğundan kaynaklanabilir miydi?
Daha çok kadınların belli ettikleri örtülü niyet, bir başka insanın emeği üzerine göz koyarak altyapı oluşturma amacı,  üretim aracına evlenme cüzdanıyla sahip olmak gibi anlaşılıyor.  Erkeğini  her şeyden önce bir üretim aracı gibi gördüğünü gizleyecek yetenekten de yoksun. Evlenme bedeli  karşılıklı olarak ne verecekleri değil,  ne alabileceklerini sorguluyorlar.
Erkekler  evleneceği kadını daha çok, “kendine hizmet edecek biri” olarak tanımlayarak, yine duygudan yoksun, tamamen fiziksel  rahatlığının görevlisi gibi görmesiydi.

Dindar erkeklerde bu materyalist yaklaşım daha da çok belirgindi. Çünkü, evliliği gerçek ve bir bütüncül anlamda aldığımızda, içinde aşk,efkar, romantizm barındırmaması olanaksızdı.

  Burada  ticari bir durum vardı ki, evliliği şirketleştiren, kar-zarar hesabına göre kuran bir anlayış “mutlu olmak için evlilik” sanılıyordu.
 * * *
Zıt cinslerin birliğinden mutluluk üretmeyi başaran bir toplum değiliz vesselam.

Bunun bir sürü nedenlerinden söz edilebilir ama, iki gönül bir olunca seyran olan samanlık değil,daha çok Pazar yeri gibime geliyor.

Onları izlerken, insan (ölüm hariç) yapay ayrılmaların perde arkasındaki ilişkilerin akordunu düşünmeden edemiyor. Sonra o ekranda aşk siparişi verenlerin politikadan anlamadığı gibi, aşktan da hiçbirşey anlamadığını düşünüyorsunuz. “Aşık olacağım bir adam bekliyorum” diyenlere de rastlanıyor bazen , orta gençler arasında.  Bilinen bir konunun rüyasına yatma isteği gibi bir şey; sipariş rüya, sipariş aşk….
Mutlu bir toplum olmanın alt yapısı olan maddi güvencelerin sorgulanacağı makro düzey başka konu. İnsanın birey olarak, kendi bilgi ve kültürünü en azından evlenme girişimlerinde ne kadar anlamlı ve düzeyli tutabiliyor, onu irdeliyoruz.

Hiçbir mazeret tanımayan  “aşklaşma”nın ilişki düzeyleri ve arayışları çok daha “yüksek kültürel değer”lerle yürütülemez mi? diye sormak güdümüzü kamçılıyor görünenler. Önceki birlikteliklerden ayrılmalar, nedenleri ve bu örneklerin gölgesinde  ilk kez evlenme girişiminde bulunanların pazar değerlerini… çünkü, kıyasıya pazarlık yapıldığına tanık oluyoruz.

Öyleyse “evlilik akordu”nu irdeleyelim birazcık.
Aşkın  konser-ve-si (bemol notası) olamaz mı ? “Evliler konsere gidemez mi” ya da “konserve aşklar” stoklanamaz mı? Nota, akort, melodik nüans, bale figürleri.. ve benzer araçların, ilişkilerin harcı olduğu bilinir çoğu insan tarafından. Bilinir de karışımların ölçüsü tutturulabilir mi?
 Parayla -ekonomi ya da somut sorumluluklarla- aşkın çekişmesinin ve hayatın içindeki çevresel faktörlerin baskın çıkmasının  tam yeri burası mı ne? Yani evlilik kurumu…
İnsanların günlük kullandıkları kelimeleri,  konusu bakımından,  ilişkilerin tecrübe dönemlerine vurduğumuzda,  her on yıllık dilimin konusunun da değiştiğini görebiliriz.
15-25 yaş arası aşkları ilişki dönemi saymayalım şimdilik.
Yaklaşık yirmibeş yaş  üzeri  ilişkilerin genellikle evlilikle sonuçlanacağını düşünelim.  Pembe sislerin usulca dağıldığı dönemdir burası. Hayatın özellikle altyapısı olan güncel ayrıntıların dayatmasıyla,  sevdaların yerini karakter (huy) çözümlemelerine bıraktığı bir dönem.. Karşılıklı olarak, farklı aile ve kültürden edinilen alışkanlıkların berraklaştığı  yıllar….  
 Damak tadından şaka anlayış kıvamına, empatik yetenekten, farklılıkların çakışmasındaki algı ayarlamasına, cicim ayındayken öne çıkarılan yüksek değerlerin çözümlenerek sapma oranlarının belirlenmesine, “avını kafese koyma” rahatlığından sonra oluşabilecek pejmürdelik rahatlığına, artık dişlerin daha seyrek fırçalanması ve çizgili (zürafa) pijamalarla akşamın zarafetine madik atmalar, taraf aile üyelerinin kusur yarıştırmaları, varsa yengeler arası rekabetler, kendi ailesine yakınlaştırma, diğerinden uzaklaştırmayla doğru orantı kurma savaşları…  özellikle, ev kurumunu ayakta tutan emeğin öncelik-önem iddiaları daha çok erkek tarafından sürdürülen çoğu gelenek ve din kültüründen güç alan anlayışın iki kişi arasında ısırgan otu gibi durması.
Kadın doğasını erkek doğası kalıbıyla ölçme alışkanlıkları…
Küçücük sitemleşme ve küsmeler, artık bardağın boş tarafından  bakma alışkanlığını körüklemeye başlar. Laf sokma üstünlüğünün istatistik grafiğinin tepe noktasında gezinmeler, kendi ruhsal rahatlığını, savaşın sıcak ortamında karşı (eş) in huzursuzluğuna endekslemeler, gerektiğinde elde hazır tutulan kusur merceğiyle belge oluşturmalar, savaş daha da kızıştığında cinsiyet avantajlarını devreye sokup, karşısındakini damardan vurmalar….uzayıp gider bu savaşın cephe yöntemleri..
Sonuç olarak, evlenme programları ve gazetelerin 3. sayfa haber konularının ürünleriyle karşı karşıyayız. İletişim yeteneksizliği ve bunun kaynağı olarak tabuların yasakları ve cehaletin caydırıcılığı, insanların çoğunun “iyi eş olabilme”  hamlesini baştan durdurabiliyor.
* * *

ideal bir evlilik alt yapı karesi    
(grafik ve düşünce::zihni ö.)                                25 yaş altı muhtemel aşkzedelere,
 Aşkların  sabıkası ve sevdaların  masumiyeti artık ayırt edilmelidir tecrübeyle.
Evlilik karesinin köşegenlerinden vektör oluşturulmalı. Birine sevgi, diğerine saygı adı verilmeli. Kesişim noktalarına kazık çakılmalı ve ortaklık ipinin ucu oraya bağlanılmalı.
Kavramların serseri etksini unutarak kutsamaya çalıştığımızda, zarara rağmen tiryakilik daha da öne çıkarılmamalı. Ütopyalar, ve idealler gerçekçiliğin mihenk taşına sürülmeli.
·        Yüksek tutkuyla  “özenilesi duygu haline”  bir bütün olarak,  sadece alışkanlıktan ötürü “aşk”  denilmemeli. Onu sadece “irade dışı bir
  tutsaklık” olarak almalı, ama asla orada kalınmamalı. Aşk öncesi “cicim dönemi”ni  olumsuz etkileyecek dış etkenlere karşı savunma mekanizmasının işleyiş şifresini sadece iki kişi bilmeli. 
·        
Aslında sorun tanımda değil,  bağımlılığın kutsanmasında. Aşk bir bağımlılık hali hatta kör bir bağımlılık hali olduğuna göre, özgürlüğün çok önemli  bir bölümünün enerjisini yakıyor demektir. Bağımlılıkların tümü için söylenebilir bu aslında.
Aşk şekil bakımından bağımlılıkların içinde birazcık kızamık hastalığını andırır; mutlaka çıkarılmasa-tadılması gereken bir hastalık gibi. Aşk hastalığının  insan bünyesine  yararı  olduğu düşünülebilir mi,  kalp ritminin bağışıklık istemini geliştirmesi açısından? Düşündürücü bir durum.
“Yüksek tutku” diye başladığımız durumun bir bölümü olan aşktan söz ettik kısaca.
Bir de bu tutkunun ilk aşaması var ki ona “sevda” diyoruz.  Efkar denilen coşkulu duygunun bu bölümün ürünü olduğunu söyleyebiliriz.
İlişkilerin  “cicim ayı” denilen başlama kısmıyla,  bayatlamaya yüztutan diğer zamanları,  iki devreli maça benzetelim ve  aşk ile sevdayı kavram kargaşasına kurban etmeyelim.   Aşk acıtır ve kanatırsa, sevda coşturur ve uçurursa,  ilişki dönemlerinde üreyen ve tükenen bölümlerin ilişkiye yansımasından olduğunu bilmeliyiz.
Maçın  ilk yarısına sevda, ikinci yarısına aşk dememizin nedeni, ilk yarıda oyuncuların ısınma ve hünerlerini  gösterme, artistik stiller, romantizm gibi gösteri yoğunluğunun kaçınılmaz oluşundandır.
Tanışıklığın ikinci yarısında oynanan bir oyun ise aşk; yorgunluk,  bitkinlik ve favullerin
 “ar” meydanı olarak anılır burası.
Aşk yanığı bacalarda kurum olarak kalır da, sevdalar, kar eriyiğinde güneşi görünce toprağı pürtleten mantara benzer. 
Bu yüzden mesajlara kulak vermek  yerine, masajlara tümünü vermektir asıl ilişkinin kökeni.
Nasıl mı?
Taklitlerden sakının, kendi figürünüzü yaratın.
z.örer
Yazının bir anlamda ilişkili olduğu başka link:
http://zihniorer.blogspot.com/2007/06/kadin-erkek-eit-olsaydi.html

>sobe mevsimi

> mim yerine “sobe” demiştik daha önce. sobe mevsimi “soba” mevsimidir artık.
Biraz felsefe tüten sobeler (sobalar is tüter karıştırmayalım), ilgi alanıma giriyor.
Böylece,
leb demedene teşekkür ederek, başlıyorum. Kimsye işaret etmiyorum affola, isteyen gönüllü olarak cevaplayabilir.

En sevdiğiniz kelime: 
Sevdiğim diğer kelimeler kıskanacak şimdi.
Nefret ettiğiniz kelime:
“Şşşşiit!” 
 
Sizi ne heyecanlandırır: 
Bütün ilkler
Heyecanınızı ne öldürür: 
Patinaj türündeki tekrarlar.  
En sevdiğiniz ses: 
Kadın sesi, su sesi, para sesi.
Desem de bu işin esprisi,
Gürültüyü çıkarsanız bütün seslerden,
Budur kulak ve ruhumun  melodisi.
Nefret ettiğiniz ses: Marş marş
Hangi mesleği yapmak istemezsiniz: 
 Kaldırım mühendisliği.
Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz: 
ölüm tarihimi bilerek ve isteyerek ve severek ve heyecanla, kendim belirleyebilmek.
Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: 
“To be or not tobe, so all this subject. 
ilk cümledeki gibi

Nerede yaşamak isterdiniz: 
Başka bir gezegende yaşamak isterdim
  ve bu dünyada,  ekonomik, sosyal, insan hakları, hukuk mukuk gibi bütün insani değerleri kirletenlere,  sabıkalı   oldukları için  kesin vize koyardım.
En önemli kusurunuz: 
 Hangibirini saysam ki, hepsi birbirinden önemli mübareklerin.
 
Size en fazla keyif veren huyunuz:  
sessiz-sesli-yazılı-öfkeli ve melodik düşünmeye çalışmak.
Kahramanınız kim: 
Kahramanlık döneminden “donanımlı birey” olmaya terfi etmemiz gerektiğini düşünüyorum.
En çok kullandığınız kötü kelime: 
vayy! Senin var ya…(orda kalır)
Şu anki ruh haliniz:
  çayının şekerinin karıştırılmadığı günü yaşayan birinin ruh halini tahmin edebilirsiniz.
Hayat felsefenizi hangi slogan özetler: 
 adalet-mantık-sorumluluk-dürüstlük-verimliik ( Google’ın yalancısıyım)
Mutluluk rüyanız: 
Mutluluğu ancak rüyamızda görebiliriz değil mi? Eh, öyleyse görelim bir rüya:dışarıdan sataşmaların ve dalaşmaların bozamayacağı bir sosyalist toplumda yaşamak.
Sizce mutsuzluğun tanımı: 
onursuz ve hak edilmemiş bir yaşam biçimine düşmek ve ona  alışmak.
Nasıl ölmek isterdiniz: 
 Menüleriniz lütfen? Ha, benimki  acısız olsun,  yanında bir de susuz ayran  ve bir de müzik  (cenaze marşı değil)

Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah’ın size ne söylemesini isterdiniz: 
“Ey kulum, Artık kendimi esrarengizlikten çıkarıp, insanlara çin işkencesi yapmaktan vaz geçiyorum , artık var mıydım yok muydum tartışmalarına son veriyorum, o esrarengiz  mucizelerimi bütün kullarımın gözünün önüne sereceğim. Bunları beceremezsem intihar edeceğim”

>çelişkili kötü bir şiir-müzikal

>

 Eleştirel Günlük-Sezi-Yorum ortak yapımı
Arkadaş Özger’in çelişkili kötü bir şiiri
HAYATI (1948 – 1973)
Arkadaş Zekai Özger 1948 yılında Bursa’da doğdu. Ankara SBF Basın Yayın Yüksek Okulu’nda okudu. TRT Ankara TV’de çalıştı. SBF polislerce basıldığı bir gün başına ağır darbeler yedi. Aradan yıllar geçtikten sonra 5 Mayıs 1973’de sokakta ölü bulundu. Beyin kanamasından öldüğü belirlendi.

Arkadaşları ölümünü o olayda başına yediği ağır darbelere bağladılar. Dergi ve gazetelerde yayınlanan şiirleri Şiirler adlı bir kitapta toplandı (1974) . Daha sonra aynı kitap Sevdadır adıyla  Mart 1988’de yayınlandı.

Şiir yazdığı yıllardaki üniversite ortamının da etkisiyle ölüm konusunu sık sık işledi. Kısa yaşamına sığdırdığı az sayıda şiirinde genellikle cinselliği işledi. Azımsanmayacak sayıda şiirinde ölüm teması veya değinmeleri yer aldı.

Arkadaş Özger’in Sevdadır  şiirini, Onur Akın bestelemiştir.

>ALANYA’DA TURİZM DRAMI VE SON UÇ

>

  Hedikliev Blog’da okuduğum  Bu yazıdan esinlenerek ve Alanya’da yaşayan biri olarak, “Alanya’da turizm dramı”nı sorgulama gereği duydum.
.
“KARINI KADIN BASINA TR’YE GÖNDERME SAKIN!” 
Başlığının altında, genelde Türkiye’deki, kap-kaç ve sapkınlıkların en yoğun dönemlerde yaşandığı olayın etkisini atamayan yerli ve yabancı turistlerin gözlemlerini yansıtmış; buna paralel olarak Alanya’da yaşadıkları huzursuzluğu  dile getirmiş.
Bu kapsamda uzun zamandır gündemimde  uyuyan, Alanya’nın turizm krizindeki açmazlarını, nedenleriyle birlikte özetlemeye çalışacağım.
Bu konuyu benden önce daha detaylı yazanlar olmuştur elbette. Ancak, bazı karanlık noktalar var ki,  asıl muhatapların ve lobilerin farkında olamayacağı kadar sıcak ve önemli olduğunu düşünüyorum. Benim dokunacağım noktalara dokunan başka bir yazı da okumuş değilim.
Bir yerleşik düzene muhalifliğin  yüreğiyle söylersem, tanısı oy’a tahvilli bir konu hakkında çok şey söylenebilir ama, bir anlamda siyasal organizasyonun doğasından gelen hataların itirafı çok zor olsa gerek.
Fazla uzatmadan konuya geliyorum:
Alanya turizmini sosyolojik, ekonomik, magazinel, güvenlik ve siyasal açıdan ayrı ayrı incelediğimizde, turizm paraşütünün nerde arıza yaptığını ve ne yapılması gerektiğini daha kolay anlayabiliriz.
Alanya (ve Antalya) turizm müşterilerinin, Batı  Avrupa ve 2003 yılından sonra Rus halklarından oluştuğunu düşünerek, Alanya halkının kültürel yapısı ve inanç değerleri bakımından,  bu tür kültür yapısıyla ne kadar barışık yaşayabilir? Kültür zıtlıklarının turizm cazibesine etkisi nedir? Kenti yönetenlerin ve Hükümetlerin turizm konusuna ne kadar adapte olup-olmadığı turizmin sürekliliğini nasıl etkiler? Ya da bunlara alternatif olarak, kendi kültür ve inancımıza paralel olan ülkelere yönelik turizm yatırımın cazibesi var mıdır?
“Ticarette kültürel değil, çıkar ilişkileri geçerlidir” diyebilirsiniz. Ama turizmde öyle olmadığının bir yığın örnekleri vardır.
Bir nümune (örnek) olarak, mayo konusu var ki birçok sorunun altında duran yaklaşımlardaki, kilitlenmeyi ifade edebilir. 
Başkalarını bilemem de bizim halkımızın yaşam felsefesini anlamak için siyasi görüş, inanç ve hatta inancın debisi olan mezhep çeşidi kültürel ilişkinin işleyişi hakkında ip uçlarını verir.
Alanya’nın yerli halkının yaşam felsefesi demiyorum ama, yaşam biçimlerinin biraz karmaşık yapı arzettiğini söyleyebiliriz.
Ayrıca, Alanya’ya doksanlı yılların rüzgar gibi gelip geçen kısa süreli turizm patlamasından pay kapmak için diğer illerden gelen insanların profilleri her şeyden başka! Bütün bunları tek tek analiz etmeye kalkışsam, bir kitap dolusu şeyler yazılabileceği kesin. 

Burada çok kısa olarak şunu söylemeliyim:

Süleymancı tarikatı (ya da cemaati) Alanya halkının ticari, siyasi ve güncel yaşam biçimini belirleyen en büyük güçtür. İkinci olarak da nurcu cemaatin etkli olduğu söylenebilir. Bunların dışında, emekli olmuş ya da görevi gereği Alanya’da yaşamakta olan bağımsız insanlar mevcuttur. Buna paralel olarak, siyasi görüşün oy dağılımı da bunun etkisinde, %15-18 civarında sosyal demokrat, geriye kalanlarının tamamının sağ parti içinde pazarlıktan koparabildiği ölçüde ağırlığı olduğu biliniyor.
Dışarıdan (kırsal bölgelerden) gelen genç insanlar ise, büyük çoğunlukla, okuyamamış, okumamış, bir meslek edinememiş, ailesiyle ilişkileri kopmuş, kestirmeden bir yabancı kadınla ilişki kurup avrupaya kapak atma fantezisi kuranlar, kendi yöresinde monotonlaşan muhafazakar hayatın kıskacından kurtulmak ve  bir “kaçamak” deneyimi yaşamak isteyen Abazalar…
Bu profildeki insanların bu yörede tutunabilmek için “her işi yaparım abi”ciliğin getirdiği ucuzlukla,  apartotellere, lokantalara, otellerin çeşitli hizmet ve temizlik noktalarınai yerel mafya elemanlığına ve benzer her iş kolunda biryerlere sıkışmayı göze alanlardır.
İşletme sahiplerinin, düşük maliyet cazibesinin kolaycılığına kapılıp, kısa yoldan çok kazanç sağlama güdüleri, böyle ucuz iş gücünü çalıştırmakta yarışmaktadırlar. Bu personellere vaadedilen asgari ücret ile çoğunlukla sigorta primleri yatırılmaz, ücretler zamanında ve tam olarak ödenmez.
Geçim zorluğuna düşen çalışanlara böyle bir taciz yöntemi uygulanıp, sık aralıklara değiştirilmesiyle, bir sezon öylece “ucuza” tamamlanmaya çalışılır.  
Böyle bir iş gücü ile turist karşılanmakta olduğunu düşünün!
Eski Anavatan Partili, yeni Ak Partili Belediye Başkanı’nın vizyonunun böyle bir turizm kenti potansiyelini yönetecek kapasitede olduğunu düşünüyorum. Avrupa kültürünü özümsemiş, görgülü, çalışkan, vizyonlu olmasına karşılık, hangi dayatmaların etkisiyle yaptığını bilemediğim hataları da, “paralı turisti” kaçıran etkenlerden biridir. 

Sade ve yeşili bol olan kentte olağanüstü bir hızda arsa yağmacılığı ve yüksek katlı yapılar, turisti ürküten nedenlerin başında gelmektedir. Yedi bin civarında konut sahibi olduğu sanılan yabancıların, kentte artık daha küçük yerlere kaçışları ve konutlarını satıp gitmeye çalışmaları, “artık buraların koktuğu” çağrışımını yapmaktadır.

 Liberal siyasal tercihi olan bir toplumun önderlerinin ve buna bağlı olarak halkının yabancı kültür ile probleminin olması bir yana, özentinin tavan yaptığını bile düşünebiliriz. Malum, bütün ülke Liberallerin kontrolü altında.
Belediye Başkanı dört dönemdir, cemaatlerle yapılan pazarlıkların da sonucu olarak belediye başkanlığını yürütmektedir. Belediye başkanı ne kadar uygar dünyayı özümseyen bir kişilik olsa da, etrafındaki meclis üyeleri ve bürokratlarının cemaat etkisinde olduklarını düşündüğümüzde, çağdaş bir belediyeciliğin sonunu görebiliriz ve görüyoruz da…
Öyle bir açmaz ki, Alanya gibi bir kentin en büyük geliri yabancı turistlere bağlı.
Dünya insanlarının, birçok tabuları aşmış olan  hayat anlayışına sahip oluklarını düşünürüz.  Turist açısından özgürlüğün icrası, yerli muhataplar açısından da en avantajlı döviz getirisi olduğu kadar, başka kültürlerle entegre olma fırsatı, genel anlamda  ana amaçlardan sayılır.
Alanya’nın görsel güzelliğinin altında B. Başkanı’nın vizyonu kadar, turistlerin bu dizayna katkılarının da olduğunu biliyoruz. Ancak, yukarıda dediğim gibi, inşaat curcunası, kentin estetiğini bir çırpıda altüst etmiştir. Yeni yapılan çok katlı inşaatların tam kapasite dolduğunu düşündüğümüzde, alt yapı kapasitesinin  asla kaldırmayacağını uzmanlar söylemektedir. Görünen köy zaten kılavuz istemiyor.

Turist bir bölgeyi görmeyi ve orayı tatil kapsamında mutlu olmaya değer bulmuşsa, hizmet kalitesi, turist ile ev sahibi arasındaki ilişkinin sürekliliğini sağlaması açısından önemlidir. Gelen turist fayda-maliyet açısından buradan mutlu ayrılmışsa, ya tekrar gelmeyi deneyecek, ya da bir sonraki nesillere önerebileceği düşünülür. Böylece, bölgesine yatırım yapan halkın da kazanç beklentisi istikrar kazanacaktır.
Bir de tersinden düşünürsek, yani turist parasının karşılığını alamadığını düşünmüşse, o bölge hakkında yapacağı olumsuz propagandanın maliyeti sıfır ama, öfkesinin hıncını nispeten almış olacağı kesindir.
Ekonomik verilere geçmeden önce, Alanya’ya gelmek ve tatil yapmak isteyenler için son durumu özetlemek istiyorum:
Büyük beklentilere göre yapılan turizm yatırımı, yukarıda ve aşağıda anlattığımız nedenlerle, turizm potansiyeli şekil değiştirmiştir. 2003 yılından sonra kuzey ülkelerinden (özellikle Rusya’dan) gelen turistler, sayı olarak sokakları ve sahillleri oldukça  şenlendirmektedirler.
Bunun yanında yine Avrupa halkının orta sınıfı da bir şekilde Alanya’dan ayrılmak istemediğini görüyoruz. Yazın 5 ay boyunca plajların nerdesin tam kapasite dolmuş olması, turizmin altın yıllarının görüntüsünü oluştursa da, buna kısaca “ucuzcu turist” denildiğini biliyoruz. Çünkü, artık balonun havası alındı, dinginlik başladı.  Önceden kurulu olan turizm altyapısı, normal (orta sınıf) ücretlilerin de tatil yapabileceği hazır bir fırsata kendiliğinden dönüştü. Krizlerden ve iflaslardan sonra yavaş yavaş çekilen (yok olan) mafyalaşma ve kazanma paniği, durgunluğa, sade (güvenli) bir yaşantıya yerini bıraktı. Turizmin şifresini sadece “para vurmak” olarak algılayan ve bunun acısını yaşayan büyük bir kesim sindi, 
Rus kadınlarının plajdan  mayo ile çıkıp, oteline ya da kiraladığı konutuna geliş yolundaki görüntüsü ve gelirken marketten öyle “kışkırtıcı” bir görüntü ile birkaç yiyecek içecek alması artık kanıksandı (ya da kanıksanmak zorunda kalındı)  kimsenin ahlakına falan darbe indirir riski kalmadığı anlaşıldı.

EKONOMİK VERİLERE RAKAMLARLA BAKTIĞIMIZDA,
Alanya’da, 1993 yılından  2003 yılına kadar (10 yıl) turist VE kazanç grafiğinde hızla yükseliş görülmektedir. 2003 yılından başlayan düşüş ise, 2011 e doğru hızla  sürmektedir.
Üstelik, yazılı ve dağıtılmış bilgi kaynaklarında, 2006’dan sonraki veriler bulunmamakta ki, bu da iflasın bir çeşit örtü altına alınması anlamına gelmektedir.
Alanya’nın 1997-2006 Arasındaki Turizm Geliri
Yıl
K.B.O.H
ks
Yab.Turist
ks
Toplam Gelir
ks
1997
758, 0 $
1
698. 628
1
529. 560. 024 $
1
1998
727, 0 $
617. 312
448. 785. 824 $
1999
743, 0 $
418. 537
310. 972. 991 $
2000
823, 0 $
677. 340
557. 450. 820 $
2001
932, 0 $
866. 130
807. 233. 160 $
2002
934, 0 $
1.029. 350
961. 412. 900 $
2003
943. 0 $
988. 785
932. 424. 255 $
2004
969. 0 $
1.133. 616
1. 098. 473. 904 $
2005
942. 0 $
1.464. 686
1. 379. 734. 210 $
2006
893. 0 $
1,2
1.357. 554
1,9
1. 212. 295. 722 $
2,3
1997-2007
 arasındaki 10 yıllık süre içinde, toplam olarak turist sayısında 1,9 kat artışa karşılık- dolar gelirinde 1,2 kat artış görülmüş.  Buna göre gelirde birim olarak sürekli düşüş ve dolayısıyla da (sayı çokluğunun getirdiği) maliyette yükselme görülmektedir ki, Alanya halkının ve otelcilerin bu düşüşün nedenleri üzerinde yorum yaparken, en önemli noktayı ıskaladıklarını düşünüyorum.
Önemli olan turist sayısı artışı değil, bölgeye giren toplam gelir artışıdır.   
Yetkililerin görebildiği konulardan biri:

Alanya’daki Yatak, Yabancı Turist Konaklama ve Geceleme Sayısı
Yıllar Tesis  Toplam Yatak  Yabancı Turist   Geceleme 
1997 691   88. 024     698. 628   6. 678. 880
1998 715   97. 453     617. 312   5. 778. 041
1999 768 106. 355     418. 537   4. 009. 585
2000 745 104. 711     677. 340   6. 658. 252
2001 747 112. 957     866. 130   8. 540. 012
2002 768 122. 663 1. 029. 350   9. 844. 710
2003 722 127. 432     988. 785   9. 479. 480
2004 748 133. 361 1. 133. 616 11. 030. 084
2005 790 146. 302 1. 464. 686 13. 459. 784
2006 669 147. 303 1. 357. 554 13. 466. 205
Alanya’da 2006 yılında toplam tesis sayısındaki gelişmeye baktığımızda tesis sayısında % 15,3 oranında bir düşüş görülmekle beraber yatak sayısında küçük de olsa bir artış gerçekleşmiştir. Tesis sayısındaki gerileme; özellikle aile pansiyonculuğu, apart otel ve apart pansiyonlarda artan maliyetlere rağmen döviz kurlarında yaşanan gerileme, büyük tesislerin her şey dahil sistemine geçmeleri ve küçük işletmelerin bu sistemle rekabet edememeleri ve sonucunda ekonomik krize girmelerinden kaynaklanmaktadır. Kapanan tesislerin % 55.6 oranındaki büyük kısmının apart otellerden oluşması ve araştırmalar sırasında apart otellerin, apart pansiyon ve pansiyonların büyük bir kısmının konuta dönüştüğünün tespit edilmesi, esnafın büyük bir kısmının turist var ama otellerinden çıkmıyor şikayetleri turizmde bir şeylerin yanlış gittiğini ve acilen bu konuda bir çalışma yapılması gerektiğini göstermektedir.
Buradaki gizli itirafı eyleme ve özeleştiriye dökmeyen Alanya esnafı, daha çok on yıllar beklemeye layıktır. Özellikle bu düşüşün,  AKP gibi bir partinin iktidar dönemine denk gelmesi bir rastlantıdan ibaret değildir. 
Alanya’da vatandaşın, esnafın bankalara ihtiyaç ve ticari kredi başvuruları rekor seviyesine geldi. Çeklerin ve senetlerin çoğunlukla geri döndüğü Alanya’da işyerleri bir bir kepenk kapatıyor. Veya bir gece ansızın işyerindeki tüm mallar boşaltılarak Alanya terk ediliyor… 2009 yılı Turizm Sezonunun sonuna gelinirken, turizmcinin ve esnafın sezonda kazanç ile tüm beklentileri boşa çıktı. Otellerde doluluk oranlarının yüksek olmasına rağmen turistlerin gelir düzeyinin düşük olması nedeniyle sıkıntılar yaşanıyor. Alanya’da işyerleri ise bir bir kapanıyor. İflasların ve intiharların yaşanmaya başladığı, Alanya’da esnaflar bankalarda kredi kuyruğuna girdiler. Turizm sezonunun kötü gitmesi nedeniyle Alanya’da ticaret durdu.
Alanya’da geçtiğimiz yıl 30 bin olan icra dosyası yüzde yüzü aşan bir artışla 70 bine yaklaştı. İcra Müdürlüklerinde bulunan dosyaların fazlalığı nedeniyle görevli olan personeller görevlerini yapamaz hale geldi. Öte yandan borçlarını ödeyemeyen birçok işyeri sahipleri, gece yarısı operasyonları ile ilçeden kaçmaya başladı. Her gece birçok işyeri kapanıyor.
ALANYA’DA 2009 yılının ilk 4 ayında 11 bin 850 icra takibi başlatıldı. 2008 yılından 2009 yılına 3 İcra Dairesi’nde toplam 44 bin 12 icra dosyası devredilmişti. 2007 yılında aylık ortalama 2 bin 741 icra dosyasına işlem yapılırken, 2008 yılında bu sayı 3 bin 667’ye yükselmişti. 2009 yılının ilk 4 ayında aylık ortalama 2 bin 962 kişi icralık oldu. 3 bin 650 icra doyası ise sonuçlandırıldı. 2008 yılından devreden 44 bin 12 dosya ile birlikte 55 bin 862’ye yükselen icralık dosya sayısına göre Alanya merkezde yaşayan 93 bin kişiden yarısı icralık Alanya’da ekonomik kriz
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteği ile Alanya Belediyesi tarafından mevcut atıksu arıtma tesisine ilave olarak 5 ay önce yapımına başlanan Sıralı Bio Reaktör inşaatında çalışmalar aralıksız sürdürülüyor.

200 bin nüfusa hizmet edebilecek kapasitedeki 45.000 m3/gün koku ve gürültü kontrollü mevcut kapalı sistem atıksu arıtma tesisine ilave olarak 20.000 m3 / gün kapasiteli Sıralı Bio Reaktör (SBR) sistem Atıksu Arıtma Tesisi’de çalışmalar aralıksız devam ediyor..

200 bin kış nüfusuna 45+20 bin =65 bin m3/gün ve 1,5 kat arıtma kapasitesi yapılırken, ortalama 1 milyon yaz nüfusu düşünüldüğünde,
kış nüfusu ile yaz nüfusu arasında 5 kattan fazla bir oran vardır.
Bu da gösteriyor ki, yapılması gereken unutulup, yapılanla övünme cesaretini, tepkisiz ve  farkındasız bir kitleye borçludurlar.
ÖNERİ-SONUÇ
1-inşaat ruhsaltlarına uzun bir süre  kesinlikle son verilmelidir.
2-Yeni açılmış olan İşletme Fakültesi bünyesinde, tuzim personeli acilen kursa alınmalı, sertifikası olmayan bir personel asla çalıştırılmamalı.
3-Hiçbir işyeri maliyet hesabıyla insan çalıştırmamalı, çalıştırdığı insanlarda asla ücret ve sigorta sorunu yaşatmamalı, bu konuda denetim çok ciddi yapılmalı.
4-Konut ve iş yeri kiralama işini belediye üstlenmeli (Hollanda’da olduğu gibi) bunun için özel bir birim organize edilmeli.
5-Yerel yönetimler halkla ilişkilerde özel bir çalışma yapmalı, ilgili kararlarda danışma ya da mahalle  meclisi oluşturmalı.
6- Güvenlik konusunda özellikle yüksek eğitimli ve yoğunluk oranında yabancı dil bilen polis memuru istihdamı  sağlanmalı.
7-Eski yapı binaların yeniden tadilatları için, belediye öncülük yapmalı, toplu tadilat  için en uygun koşullar organize edilmeli.
8-Rehberlik hizmetleri lobicilikten kurtarılıp, belediye hizmeti haline dönüştürülmeli ya da rekabet sağlanmalı.
Ek:
Hollanda’lı ekonomist bir  arkadaşım , beş dil bilen bir uzman, Hollanda’da büyük bir şirkete bağlı olarak, Alanya danışmanlık  bürosunu açtılar.   M. Etevrans ‘ın yönettiği bu danışmanlık hizmeti, büyük beklenti içine girmişti.  Küçüklü büyüklü esnafların iflaslardan kurtulma ve yeni yatırımlara proje sunma hizmetini vermekteydi. İki yıl boyunca sadece 3 firmanın danışmanşlık hizmeti almaya gerek duyduğunu, onun dışındakilerin “çok bilgii” oldukları için, böyle bir hizmetin farkında olamadıklarını, sonra büroyu kapatmak zorunda kaldıklarını söylemişti...
…..vs.
ALANYAdan resimler

>La Fontaine’cilikten Kurbanlıkara

>Jean de La Fontaine
st1\:*{behavior:url(#ieooui) } 1-muhalefet ile iktidar partisinin yolsuzluk tartışması:

Bir keçi ile bir koyun yan yana gidiyorlarmış (ikisinin de çobanı aynı ya ondan). Bir su kanalına gelip dayanmışlar. Keçi, “hadi koyun kardeş, önce sen atla”. Koyun atlamış, atlarken ağır kuyruğu yere paralel fırlayarak kalkınca. keçi gülmeye başlamış, “Oooo, kıçını gördüüüümmm”.
Utangaç koyun , “ben senin kıçını her gün görüyorum ya”!
* * *
2-sürüyken sürünmek:
Şimşekten korkan koyunlar uçuruma atladı

Gölbaşı beldesine bağlı Mazığ bölgesinde salı gecesi etkili olan yağış sırasında oluşan şimşeğin sesinden ürkerek 200 metrelik uçurumdan atlayan 81 koyun telef oldu.
Sürü çobanı (çoban Sülü değil) Veysi Çakır, şimşek sesinden korkan koyunların sağa sola koşmaya başladığını belirterek, Ben tek başıma olduğum için kaçmalarını engelleyemedim. Koyunlardan biri uçuruma doğru kaçmaya başladı. İlk koyun atladıktan sonra arkasından diğer koyunlar da uçurumdan atlamaya başladı. Elimden bir şey gelmeyince koyun sahiplerine hemen haber verdim. Yetkililerden yardım bekliyoruz” dedi.Tek geçim kaynağımız koyunlardı. Mağdur durumdayız şeklinde konuştu./
* * *
3-ödül ödüldür ama,
Çok çocuk için ödül düşünen Erdoğan: Ben 3 değil, ‘en az 3’ demiştim
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin mevcut durumunu koruması için nüfus artış hızının en az yüzde 2.5 olması gerektiğini belirterek, ”Biz de şimdiden diyoruz ki bir yanlışlık başladı. Eğer böyle giderse 2038’de durumumuz kötü. Bu durumu düzeltmemiz lazım. Belki ödül de koyarız bu işe belli olmaz” dedi./ Şehitlik ödülü mü?
Zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayanlar için farketmez”
* * *
Hayvan severlik göreceli bir kavram değildir. Hayvan sevgisi sadece bir tür için geçerli olabilen bir tutku ise asla değildir. Hayvan severlik bütün hayvanları fark gözetmeksizin sevmektir. Bize bu konuda örnek olan tüm hayvan sever dostlarımıza teşekkürlerimiz borç biliriz. Tabiki sizleride en kısa zamanda aramızda görmek isteriz. Burada bizi okuyacak kadar değer veriyorsanız hayvanlara emin olunki sizde bir hayvan seversiniz. SAYGILARIMIZLA PETMANIA Veteriner Polikliniği/
söz konusu şirinlik ise, acıktığınızda bütün musmul hayvanlar teferruattır)
* * *
5-inandırıcılık:
Osmaniye /Kadirli’nin bir köyünde sessiz ve derin duruşlu bir adam varmış .
Küfürlerin aspirin niyetine yutulduğu Adana ağzı’ndan hiç nasibini almamış biri…
Birgün sormuşlar, sen hiç kimseye kızmaz mısın, kötü söz söylemez misin; küfür bilmez misin?
Sessiz adam sessizliğini bir kereye mahsus bozmuş:”Benn” demiş, “bir adamın yüzüne bakıp da “gülümsediğim zaman bil ki ona içimden küfrediyorum ve öyle rahatlıyorum”./
* * *
                           6- “çıkarcılık”
Devlet Bakanı Faruk Çelik: “Bursa`nın sokaklarında yıllarca askılıkla çay satan birisi olarak söylüyorum. Simit satan birisi olarak söylüyorum. İnşaatta amelelik yapan birisi olarak söylüyorum. Sizin bu imkanlarla daha çok şeyler başaracağınıza inanıyorum” DEDİ
( size de çıkabilir):NAH ÇIKAR

not:1 no’lu yazının tamamı, 2-3-4-5-6 no’lu yazıların başlıkları ve son cümleleri benim yorumumdur

>paralel duygulara

>Loreena McKennitt – Caravanserai Nights From The Alhambra
Yükleyen eozbay.
http://www.dailymotion.com/swf/video/xf8j55?additionalInfos=0
AKOR KALIBI

Bu hafta sonu, yine ılık bir sonbahar havası sezi-liyor ufukta. Renkler alabildiğine net, deniz bir o kadar mavi.

İşte bu yüzden hiçbirşey düşünmeden geçirmek istiyorum haftanın son saatlerini…

Desem de mümkün mü?

CHP’nin üstü kızarmaya başlamış, Başbakan Kosova’da Osmanlı padişahı ilan edilmiş.

Seçim derdiyle geçim derdine gen uyuşmazlığı aşısı vurulmuş,

Şairler hep züğürt yaşarmış, Aziz Nesinliklerde tiyatroculuk tiyaturacılık ve pavyonculuk (belkide palavracılık) olarak algılanırmış,

Çalıya taş atıldığında kör tavşanlar avcının namlusuna doğru fırlarmış,

Koyunlar yol almak için ağır kuyruğa rağmen bir keçiye bu kadar güvenirlermiş,

Yoksullar ağaların ölüsünü kendi ölüsünden ağır bulurmuş, onlara daha fazla göz yaşı akıtırlarmış,

………….

Düşünmek değil yaşamak istiyorum bu hafta.

“düşünmek yaşamaktır” demişse ya düşünürün biri!

“Uyurken ne soğuktan ne de hırsızdan korunabilirsiniz” demişse ya!

ben uyumak istiyorum ama ruhum nöbet tutacak bu şarkının eşliğinde.

* * *

Caravanserai

Parlayan bu hayat sabah yıldızı gibi
Doğan güneş, denizdeki dalgalar gibi
Nazik bir meltem, fırtınada bir şimşek gibi
Tüm sonsuzluğun danseden hayali gibi

Çöl sabahın ışıklarıyla parlıyordu
Ve tepecikler çok uzaklarda dans ediyordu
Gece müziği çok tatlı ve uzun kıldı
Ve biz gün ağırana kadar orada uzandık

O sabah ilerleme çağrısıyla uyandık
Develerimiz gemlenmiş, semerlerimiz dolu
Güneş doğu göğünde yükseliyordu
Biz çölün çağrısına doğru yola çıktığımızda

Seni çağırıyor, özlüyor, evini sana yaklaştırıyor

Çadırlar biz ilerledikçe küçüldü
Geçmişi anlatan bu dünyada
Barış aylarını ve tüm savaş yıllarını
Sevginin hayatlarını ve tüm korkuların hayatlarını

Seni çağırıyor, özlüyor, evini sana yaklaştırıyor

Taşa kazınmış nehir yataklarını geçtik
Ve bilinen tüm büyük dağları
Yakıcı sıcağın vadilerinin ötesindeki
Kervansaraya varana kadar

Seni çağırıyor, özlüyor, evini sana yaklaştırıyor

Beni çok uzaklara sürükleyen bu hayat ne?
İçinde yaşayamayacağımız bu ev de ne?
Beni ileri götüren bu arayış ne?
Sen yanımdayken kalbim tamamlanıyor..

Seni çağırıyor, özlüyor, evini sana yaklaştırıyor

çeviri

>teokratürk cumhuriyet haftası

>

Cumhuriyet haftası mıydı?

Hiç farkında değilim!

Nasıl farkında olabilirim ki! Hiç heyecan vermiyor bana.

Elif Savaş Felsen face’de bir başlık atmıştı, “iyi ki doğdun Cumhuriyet” diye.

Cevabı şıp diye yapıştırıverdim:) “bu sezeryanla doğum biraz sakat doğuma benzedi”!

Bakın Avrupa’nın Cumhuriyetlerine, onların Atatürk gibi doğum hemşiresi bile yok. Onların halkı Cumhuriyetlerini, tıpkı köy kadınları gibi yolda, tarlada, evde, nerde denk gelirse, imece usulü doğurtabilmişler adım adım, sindire sindire…

Bu yüzden orada eli silahlı ordu personeli değil, sivil beyinler önce keşfetmişler geleciğin projesini, ardından ordu personeli, kendi halkına darbe yapmak yerine, akıllılarının keşfettiği ahmak toplumları haraca bağlama görevini üstlenmişler!

Fransız Devrimi pat diye gelmiş ama, orada halk hareketi, tarihi derinliklerden süzülerek gelen bilinç patlaması yaptırmış ve kiliseyi iğdiş etmeyi bir derece başarmış

Bizim Osmanlı padişahlarımız da benzer çizgiyi izlemişler ama, bizde pek akıllı barındırmamış olmalılar ki, geleceğin projesini çizecek beyin takımının türetilmediğini anlıyoruz. Elbette bizde de ufak-tefek düşünürler çıkmış, Osmanlıcılığın şamatasına bakılınca, devede kulak gibi kaldığını üzülerek anlıyoruz! Varsa yoksa padişah ve ordu..

Avrupa insanları dünyanın neresinde daha gizemli hayat var, o yörenin yerli halkına yaptıkları gaspçılığa rağmen, Amerika’yı ve Afrika’yı bile işgal eden girişimcilere sahipmiş.

Anlıyorum ki, içinde bulunduğumuz yakın çağ kılçıklarına, zehirine, azı dişerine rağmen diğer çağlara beş çeker. Nasıl çekmesin ki, Sosyalizm çağa damgasını vurunca, azı dişler nispeten törpülenmeye başlanabiliyor. İnsan Hakları Evrensel Bilgisi bu yüzden ortaya çıkmad mı.

* * *

Sevgili Aysema Öğretmen kendi blogunda Cumhuriyetin yakın tarihini, rakamlarla ortaya döken bir istatistik yayınlamış. Sözün bittiği yer denilen nokta tam da orası. Övünmeler, kuru kuru dövünmeler.. hep hikaye-i kullis. Rakamlar ortada ama, o rakamları takan mı var!

Yorumcu konuklarından biri “adsız” olarak eleştirmiş. O rakamların verebileceği kanaatlerden endişe duymuş olmalı ki, aynen buraya alıyorum ve Aysema Öğretmen’in blogundaki yorum bırakma sorunundan dolayı (4 kez denediğim halde bırakamadığım) yorumu da buraya almak zorunda kalıyorum.

* * *

AdsızAdsız dedi ki…

:)
biri size Türkiyenin müslüman bir ülke oldugunu söylemeli, ben gönüllüyüm.
Evet canlarim Türkiye, dini islam olan ,dolayisiyla insanlarinin cogunlugunun müslüman oldugu bir ülke. Durup bir düsünün, kendinizi hristiyan bir ülkede yasiyor sanmaktan ve de dinin gerilemenin yegane sebebi ilan etmekten vazgecin.
Önce dönüp bir kendinize bakin, fasistlikten vazgecin.
Biktim bu ülkede uzayli sanilmaktan, bu ülke üzerinde atalarimiz yüzyillarca yil hüküm sürdü ve tüm renkler tüm ayri dinler koyun koyuna kardesce yasamayi basardi,ama benim hatirladigin son 15 yildir basörtülüler üniversite kapisindan bile sokulmuyor. Bu ne barbarlik, ben iki dil konusuyorum,yurtdisinda iki üniversiteyi onur derecesince bitirdim, üstüne master, ama ülkeme döndügümde insanlar basimdaki örtüye bakip ise almadilar. Niye ya, niye?
Bu mu sizin cagdasliktan anladiginiz, beyin göcünü tetiklemek mi?
Takmislar bir basörtüsüne, iste din söyle din böyle.
Bir rahat verin, baskasinin nefes almasindan rahatsizlik duymamayi ögrenin. beni rahatsiz etmiyor kimsenin acik basi, yakamdan bir düsün ya. ben bu ülkede hizmet etmek istiyorum, ama basörtülüleri öcü sanan fasitler sayesinde evde oturmam isteniyor. bu nedir ya, hayatimda böyle zulüm görmedim. bir avuc zavalli beni üniversiteye sokmuyor, kim veriyor size bu hakki? Cahalet mi dediniz ?iste bu cehaletin ta kendisidir. Ünivesitelerin kapisini basörtülüyüz diye bize kitleyin, sonra camiler aciliyor diye caniniz sikilsin.Neresi burasi, vatikan mi? Ögretmenseniz madem, bir egitimci gibi aydin olun.
dini, dindarlari sevmiyor olabilirsiniz, bu sizin seciminiz, ama benim üniversiteye girme hakkimin elimden alinmasini cani gönülden desteklediginiz icin sizi kiniyorum.

Evet cami cok, cünkü Allah´in evlerinde huzur buluyoruz.
Sizi rahatsiz ediyorsa, lütfen vatikana dogru.

mars mars…

31 Ekim 2010 00:57

sn. adsız,

(ve ülkemizdeki bütün adsızlara).

sizin gibi “adsız”ların bu ülkenin acı gerçeği olduğunu, ta Emevi’lerden ve hatta daha da ileri tarih olan kölelikten günümüze kadar süregelen liberal kapitalizmin ürünü olduğunu çok iyi bildiğinizi düşünüyorum. Bilmezlikten gelmeniz için yeterli nedenlerinizin olduğunu da düşünebilirim.

Neden liberal kapitalizmin ürünü? Diye sorarsanız, yedeğine gerektiğinde faşist güçleri, gereğinde din motiflerini alarak, insan emeği ve kimliğini sömürme işi bunların karakterinde mevcut. Kimini vitrin süsü, kimini seks objesi, büyük çoğunluğunu da cemaatlerin kılıcının gölgesine hapsetmeyi uygun bulur.

Klasik tarihin derinliklerinde bu yüzden öncelikle “kadının adı yok”.

daha sonra erkeğin dürüst ve emekçisinin adı yok. onlara her ne kadar “köle” adı verilmişse de, kendi öz kimliklerinin kurnazlık, korku, din faktörleri… gibi nedenlerle adı konmamıştır. Bu yüzden hak veriyorum “adsız” dolaşma mazeretinize.

ilk cümlenize gelince, bu ülke toplumunun Müslüman olduğunu söylemeye gönüllü olmanız takdir edilir ancak, bunu zaten Bu rakamlarından çok kolay anlayabiliyoruz ve orta doğudaki ülkelerin insanlarının yaşam biçimlerinden de anlaşılıyor yeteri kadar.

Ama sizden şunu bekleyebiliriz: bilmediğimiz görmediğimiz, yaşamadığımız başka bir müslümanlık da mı var? Bunu anlatırsanız bize, daha da iyilik yapmış olursunuz.

ikinci paragrafınızın ilk cümlesi gerçekten düşündürücü! siz kadınları “uzaylı” yerine koyan, hatta hiçbiryere koymayan, bazı ayetlerin ( müslümanlıktan söz ediyoruz ya, bu yüzden ayetlere başvurdum) varlığı ve aşılamazlığına karşı nasıl bir mücadele verip-vermediğinizi merak ediyorum. Hani iki üniversite bitirmişsiniz ya, bu kadar eğitimin içine şu Kuran’daki nisa ayetleri hakkında da birkaç bilgi edinmişsinizdir umarım. Yoksa sizi iyi niyetten yoksun, kurnaz, pusuya yatmış bir politikacı taklitçisi olarak anabiliriz!

1500 yıllık İslam ve cumhuriyet tarihindeki din ve cemaatlere yatırılan bunca maddi ve manevi imkan, nüfusumuzun %99’unun Müslüman olması, arada bir seçim yapılıp demokrasicilik oynama hakkımız(!) … bütün bunlara rağmen, dünyada kaç adet KADIN BİLİM İNSANI, SANATÇI, AYDIN, POLİTİKACI…VS vardır? İki üniversiteye bunların araştırılmasının birazcığını sığdırmış olmalısınız. Yalnızca günümüz (sizin deyiminizle) faşistlerinin suçu mudur bütün bunlar?

Evet, sizin vurgulamadığınız birçok çarpıklığın, cumhuriyet tarihimizdeki sabıkalıların da kaynağını biliyoruz. Bu başka bir konu olduğundan değinmiyorum.

Sizin inanç ve cemaatinizin harcadığı maddi-manevi olanakların (bütün tarihte) %1’i şu son 50 yılda sosyalizme harcanmış olsaydı, dünyada savaş, cehalet ve sömürüden eser kalmazdı diye düşünüyorum. Camianız tarafından çok eleştirilen Atatürkçü sistemin (ilk on yılıyla problemim yok ama daha sonraki birçok alandaki yağmacılığın, çağdaşlığın yüz karası olduğunu birlikte kabul etmeliyiz) ama size sunduğu imkanlarla şu eleştiriyi yapabildiğinizi de bir cümleyle belirtmelisiniz. Yarım haktan tam hak’ka eriştiğinizi..

Evet “başörtüsü”.

İnanın, ülkemizde kadınların her ne pahasına olursa olsun en yükseğine kadar eğitim alabilmesi için yüreğimi basarım. daha da ileri giderim, (abartmıyorum) bu işin militanlığını her şey pahasına yapmaya hazırım. Üç kız kardeşimin “kız çocuklarının okuması günahtır” fetvasının da intikamını almış olurdum böylece.

Ama, siz şu türbanı “özgürlük” kapsamında görmeye devam ettiğiniz sürece, sizin sırtınızdan politik kazanç ve egemenlik sağlayacakların aç kurtlar gibi beklediğinin farkındasınız umarım. Yanlış anlamayın lütfen, neye inandığınız ve nasıl giyindiğinizle ilgilenme haddim ve hakkım değil.

“Özgürlüğün” içini boşaltıp, asıl sizi o türban adı altında sömüren ve buna rağmen sizin haklarınıza sahip çıkarmış gibi yapan en yakınınızdakilere bakmalısınız öncelikle.

Kaygım şudur, özgürlüğün içi böyle boşaltılırsa, asıl özgürlük mücadelesinin karambole kurban gideceğini düşünüyorum.

>SEVİ-ni-YORUM

>

“Bir sonbahar günüydü”, diye başlayan bütün öyküler, burukluğun hüznüne tetikleyiverir

insanı.

Böyle duygular refleksini, dalını terk etmiş bir yaprağın toprağa doğru yolculuğundan alsa da, yeşilden sarıya dönüşümün bir “azalmaya” gidişin de yol hikayesi olduğunu bilirsiniz.

Bütün renkler her zaman “çeşitliliğin” eşitliğini ifade edemiyor politikadaki gibi. Bazen de sonbaharda hayatların dalına tutunabilme istekliliğinin göze çarpan gücü de olabiliyor.

Tomurcuklarla çocukluğun, meyveli bitkilerle olgunluğun, sarı yapraklarla yaşlılığın özdeşliği bütün hüzünlü şiirlerin ve şarkıların hammaddesi olarak büyük sermaye.

Özellikle şiirlerin üstüne abandığı sonbaharlar, sevgililerin arka profilden (giderken) çekildiği resimlerin ağrılarıyla tamamlar melodisinin dramını. Renk tonları, yağmur bulutları griliğinden ibaret.

Yine bir sonbahar haftası.

Henüz doyamadığımız Yazın sonundan kör bıçakla kesmeye çalıştığı bir haftanın, canları gafil avladığı bir zaman dilimi… Güneş, bir yaz boyu kendine çektiği yağmur damlalarını bir öfkeyle iade ediyor gibi… Öfke bu ya, nasıl ne zaman ne kadar iz bırakacağını kim kestirebilir ki! Eşya-insan, insan-insan, karı-koca.. tüm ilişkilerde arızalı anlakları tetikleyen sevimsiz koşulların sevimsiz duygularıyla donatılmış bir haftanın işgalindeyken.

Derken, “öfkeye baka baka kararan” bir haftanın sonu gelmeye başladı.

Her “son” bir başka başlangıcın ucunu tutar ya elinde?

İşte o başlangıcın hıncı, tüm renk ve ışıklarıyla “intikam sevabını” gökyüzünden üstümüze salar gibi…

Burası bir başka coğrafya. Renklerden sarıyı papatyaların göz bebeği biliriz burada. Dağlarımızın geçitleri el vermez yaprakların dallarını terk etmesine. Yeşili çok yeşil, mavisi özgünlüğün doğasına cilve atarcasına, gölgesini esirgemez üstümüzden. Öyle iki mavi ki, arasında hem dost hem de tost olmaya balıklama atladığımızı ve onun, tekleme bulutları süs niyetine kendi vazosunda sakladığını biliriz. Deniz ve gökyüzü.

Evrende tek dünya ama her kişinin kendi evreninde kendi dünyası var..

evrende yalnız dünya ama, kendi dünyanızda yapayalnızlığın “dünyasızlık” olduğunu da iyi biliriz. İki dünyadan tek dünya yaratmanın tadını çok daha iyi…. Yarattığınız tek dünyanın -şimdilik- uydusu konumunda, hızına ve seyrine kılavuzluk yaptığınız iki ayrı dünya daha, çocuklarınız..

Kendi kurduğunuz ortak dünyanız kendi yörüngesinde kendi ahengini birlikte yarattığınız melodik ritimle tamamladığında ve yeni bir tura çok net bilinmeyen zamanın sonuna doğru yol aldığında, “ortağınızla” oluşturduğunuz bale figürlerinin bestesini doğa çoktan yapmıştır farkında olmayarak. “Bilinmeyen” denilen zamanın seyrini hiç hesaba katmasanız da, bir gün aniden gelebileceğini düşünebilmeniz pahasına hızlı dönecek bir dünyadasınız. Başınız da birlikte dönerken, Ortağınız çoktan “Sevgili” mevkisini restore etmiştir artık.

Yeşilin olmadığı yerde, yağmurun sel felaketinin mimarı olduğuna bakmayın, bizim burada yalnızca bitki yeşilinin sarıya yönünü durdurması değil aynı zamanda sevdamızı yeniden yeşerten yeni bir haftanın habercisi. Sözüm ona, Mutlusunuz.

Kundağınız, hazzın doruklarında, sevgilinin kolları oluverir günahsız, kaygısız ve ilk günlerin tüm heyecanını yeniden yaşayarak.

Sevgilinin kokusu, portakal ve bil umum çiçeklerin kokusuyla kokteyl oluverir her yanınızda gün boyunca. Sözcükleriniz bir başka ağır, öpücüğünüz ve öpülüşünüz bir başka tad taşır tüm desteklerin tezahüratında. Bal üretirsiniz adeta arıların yokluğunda. Her adımınız bir dans figürü, her sözünüz şiirin ilkbahar izlerini taşır dilinizde ve yüreğinizde. Aynı zamanda bir başka güzel, bir başka güçlüsünüz.

Unutmadım,

“Her son bir başka başlangıcın ucunu tutar ya elinde” demiştim.

Kazandığımız mutluluğun tasarrufu, zor zamanların sancısız geçişlerinde harcanacak sermayenizdir artık. Ak akçe gri gün için değil midir. Asıl olan, sevda savurganlığı yerine, sevgili hayranlığı değil midir.

İki gönül ile bütün samanlıkların seyran olacağı bir ahenk ile….

Her heceniz, her sözünüz, her adımınız, her enerjiniz kontrolünüzdeyken hamleniz yerinde ve doğruysa, bir gün size sermaye olarak döneceğini bilmelisiniz.

Yoksa, “keşkeler” yumağında sarmalandığınız anların şaşkınlığı bir tek mevsime boğacaktır sizi, Sonbahar…

ve “sarı”nız tutunduğunuz dalın bağlarının çözülüşü ve benzinizin rengi olarak tescillenecek, öylece kalacaktır yakın sona doğru.

z.örer

>müziğin sekiz rengi

>

İnsan, hem maddi hem de manevi yapısından dolayı her iki özelliğin de çeşitli derecelerde doyuma ihtiyacı olduğu bilinir. Bu dünyada temel maddi ihtiyaçlar öncelikle güvenceye alınmışsa, ruhun da doyum gereksinimleri belirli basamaklarda ortaya çıkmaya başlayacaktır. Renkler ve melodik sesler bu ihtiyacın giderilmesinde ana öğe olarak, hayatımızdaki anlamı güçlendiren ve zenginleştiren önemli bir değer olmalı.

Güneş’in “8” rengi “8” notada sayı olarak rastlantı mıdır, yoksa mucize mi? Bunu biz değil ancak

Ömer Çelakıl-lı bilir:)

* * *

Renk, Işığın cisimlere çarptıktan sonra yansıyarak görme duyumuzda bıraktığı etkiye deniyormuş.

Müzik ise sesin kulağımıza çarptıktan sonra yansıyarak beynimize uğrayan ve oradan ruhumuzda estetize olan etkiye denir.

Bilinen üç ana rengin türevini aldığımızda, ikinci kademe, “8” adet

ana rengin olduğunu görmekteyiz.

Ara renkler olduğu gibi, ara notalar da vardır ki, onlar minör-majör, bemol-diyez

gibi adlarla ara sesleri ifade eder.


Renk ve müziği bir arada düşündüğümüzde, sevdaya

(ya da moda deyimle aşka) uçuşun kanatlarını kurmuş oluruz.

* * *

Sevdanın tohumu coşku

Bir iş ya da çiş yaparken, ya da yolda yürürken

şarkı mırıldandığınız (kesin) olmuştur.

Ağzınızdan çıkanı komşuların ve yoldan gidenlerin değil, kendi kulağınızın ve sevdiklerinizin duyması bile şart değil böyle durumlarda; dilinizin titreşimi ruhunuza muhtaç olduğu asil mesajı gönderecektir. Oradan nöronunuza fırladığında, coşkunuzun kontratağını tutana aşk olsun:)

“tıngır-mıngır” sözcükleri, “tıngırtı” ve “mırıldanmak”tan gelen, basit uğraşlara,

yani Ajdar’vari girişimlere verilen addır.

İşte böyle:)

????

Bazen de böyle,

saatlerce,
alabildiğine amatörce,
ve
çoğunlukla bence…
aradabir sevdiklerimce.
“trans”atlantike doğru transfer olabildiğimce.

kendim çalar kendim dinlerim bir de sevenlerim.
bazen böyle geçer günlerim. bazen de… bilindik şeyler.

(Matbu pankartımdır)

* * *

Nazım’dan bir parça

………….

Burası benden başka kaç insanın evidir?
Bilmiyorum.
Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak
yasak.
Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
şarkı söylüyorum karıcığım.
Hem, ne dersin,
o berbat, ayarsız sesim
öyle bir dokunuyor ki i
çime

yüreğim parçalanıyor.

(Eleştirel Günlük’e bu şiiri alt konuların birinde hatırlattığı için teşekkürler)

. …………….

>Şili madencileri ve çapraz çelişkiler

>

el cigarrito youtobe

Darbe ve Şili Halk Ozanı
Victor Jara nın
öldürülmesi

href=”file:///C:%5CUsers%5Cz%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_themedata.thmx” rel=”themeData”>k Victor Jara, diğer şarkıcılarla birlikte Salvador Allende ve sol partilerin birleştiği bir hareket oalan Unidad Popular yararına birçok konser verir. 11 Eylül 1973‘de Augusto Pinochet‘nin gerçekleştirdiği darbe sırasında, Victor Jara Teknik Üniversite ‘deki işi başında tutuklanır ve birçok yoldaşı gibi Estadio Chile‘de (Şili stadyumu) işkence görür. Bir daha gitar çalamaması için elleri kırılır. Hatta bu korkunç işkenceler sırasında bile Jara, Unidad Popular ‘ın şarkısını söylemeye çalışmaktadır (Venceremos[1]). Nihayetinde vahşice dövülen Jara, bir makinalı tüfekle öldürülür ve cesedi Santiago Mezarlığı yakınında bulunur. Fakat Karısı yine de onu onurlu bir şekilde defnetme imkânını bulur. Akabinde Şili’yi terk eden karısı 1994‘te onuruna “Fundación Víctor Jara“‘yı kurar.
Şili’deki Pravda muhabiri Vladimir Çernisev, Jara’nın son anlarını şöyle anlatıyor:

Victor Jara dudaklarında şarkıyla öldü. Onu yanından hiç ayırmadığı refakatçisiyle, gitarıyla birlikte stadyuma getirdiler. Ve şarkı söylemeye başladı. Öbür tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik etmeye başladılar. Sonra bir subayın emri ile askerler Victor’un ellerini kırdılar. Artık gitar çalmıyordu, ama zayıf bir sesle şarkı söylemeyi sürdürdü. Bir dipçikle kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne astılar/

(wikipedi’den):


Kurtulan
Madencilerin düşündürdükleri:

Şili madencilerinin kurtarılması her şeye rağmen mükemmel bir olaydır.

Bu olayın bir de şov tarafının olduğunu görmeliyiz.
Hayır, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer gibi komik düşünce içinde değilim. “bizimkiler acısız rahat öldüler, biz olsak üç günde kurtarırdık” gibi alaycı uslupları kınıyorum.

Kurtarılma yöntemini çok önemsiyorum ve kendi çapında düşünüldüğünde, asırlık bir olay olduğunu ben de herkes gibi kabul ediyorum.

Ancak, böyle şovların arka kapısındaki etkilerin de görmezden gelinmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Malum şirketler imaj yaratmak için reklama bedel ödemiş olsalardı, o işçileri kurtaracak malzemenin maliyetini kat kat aşabilirdi.

Dünyadaki çeşitli ülkeden şirketlerin sağladığı malzemelerle, yer altındaki işçilere ulaşabilen 700 metrelik sondaj yapıldığı söyleniyor. Kimi kaya delen matkap, kimi fiberoptik kablo, kimi uzun süre şarjı bitmeyen cep telefonu..vs. ve Amerika’dan Nasa bu operasyonda rolü olanlar olarak arşivlere giriyor.

Madencilerin kurtulması başka, bu kurtarma aşamalarındaki şirketlerin imaj propagandaları başka açıdan değerlendirilmesi gerektiğini tekrar ediyorum.

Şirketlerin genel zararlarından söz ederken, Fritjof Capra’nın bir kitabındaki şu sözü hatırladım:

“Onlar bize pırıl pırıl parlayan tabaklar ve çamaşırlardan bahsederler, fakat pırıl pırıl nehir ve göllerin bir bir elden çıktığını söylemeyi unuturlar nedense!”/Henderson

Şirketlerin kar güdüleri her zaman “önce insan” kavramını güdebilir mi!

Sosyalizmin nefesini ensesinde hisseden bazı modern şirketler, “davranışsal model” diye açıkladıkları üretim-yönetim modellerindeki sloganları “önce insan”dır.

Oysa, “önce insan” asla üretimdeki kar’ın ve yağmalanan doğal kaynakların bölüşümünde değil, üretimin en ucuz yoldan artırılması için özveri kışkırtmasından öteye gitmeyecek bir amaçtır.

Sabah G. Yazarı Süleyman Yaşar’ın iddiasına göre, Şili madencilerinin kurtarılması serbest pazarın başarısıdır.
Serbest pazarın başarısı buysa, aynı serbest pazarın dünyadaki bütün iş kazaları, emek gaspları ve doğa yağmaları neyin başarısıdır?

Güney Amerika ülkelerinde doğal olarak oluşan bir Amerikan emperyalizmine karşı duruşların olduğu biliniyor. Şili halkı da bunlardan biriyken, Allende ile bağımsız bir yön bulduğunda, Amerika destekli diktatör Augusto Pinochet darbesi ile Şili, global emperyalizmin kucağına oturtulmuştur.

A. B.D.’nin özel ilgisiyle, Şili ekonomisinde göze görülür düzelmeler ile, çevredeki diğer anti Amerikancı devletlerle rekabet üstünlüğü amaçlanması taktik açıdan olağan karşılanabilir. Çünkü, Brezilya, Arjantin, Küba.. gibi ülkelere gözdağı vermenin politik stratejisi önemseniyor olunmalı.

İşin bir başka yönü, Şili’nin politik kaderinin Türkiye’ye çok benzediğini görmekteyiz.
Onlar da Amerikan darbecilerinin gölgesinde yaşamaya mahkum edilmiş, biz de,
Onlarda da aydın düşmanlığıyla faşizm özdeşleşmiş, bizde de.
Onlarda da aydın kıyımıyla geniş halk kesimine gözdağı verilmiş, bizde de.
Onlarda da hıristiyan misyonerler sosyalizme kayması muhtemel halkın önüne set olarak çekilmiş, bizde de cemaatler.
Onlarda da vatansever-halksever sanatçılar acımasızca katledilmiş bizde de
…….
Birkaç örnek: Wikipedi’den:

Şili’de ünlü aydın ve sanatçıların Amerika ve yerli faşistleriyle kavgalı olduğunu anlıyoruz..

Isabel Allende (*1942), en ünlü çağdaş Şili yazarı. Ruhlar evi (filme de alınmış), Fortuna’nın kızları, Sonsuz plan gibi dünya çapında yayımlanmış romanları mevcuttur. Ayrıca kendisi eski başkan Salvador Allende’nin de yeğenidir.

Roberto Bolano (1953-2003), Sürrealist şiir yayımcısı. 1973’teki askeri darbeden sonra sürgüne çıkmıştır. Bir çok edebiyat ödülü sahibidir. Barcelona’da ölmüştür.

Víctor Jara(1932-1973), politik şarkıcı. Nueva canción (yeni şarkı) akımının ve tüm Güney Amerika’daki devrimci sanatçı hareketinin en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. Salvador Allende’yi desteklemiş, askeri darbe sırasında işkence görerek öldürülmüştür.

Pablo Neruda (1904-1973), Dünyaca ünlü şair, yazar ve 1971 Nobel ödül sahibi. Çok sayıda sosyal ve politik şiir yayınlamış ve Salvador Allende döneminde Fransa Büyükelçiliği görevinde bulunmuştur. Askeri darbeden kısa süre sonra kanserden ölmüştür.

Tom Araya (1961- ) , Dünyaca ünlü thrash metal grubu Slayer’ın kurulduğu 1981 yılından beri vokalistiğini ve bas gitaristliğini yapmaktadır.

Gabriela Mistral (1889-1957), şair ve 1945 Nobel edebiyat ödülü sahibi. Sevgilisi Romelio Ureta intihar ettikten sonra şiirlerinde aşk, ölüm ve umut temalarını işlemiştir. Daha sonra Şili için diplomatik alanda çalışmıştır.
Inti Illimani, Quilapayún, Illapu gibi müzik grupları “Nueva Canción Chilena” (Şili yeni şarkısı) akımını dünyaca ünlü hale getirmişlerdir. Bu gruplar askeri darbe yüzünden yıllarca yurt dışında mülteci olarak bulunmuşlardır.

Violeta Parra (1917-1967) “Nueva Canción Chilena” akımının kurucusudur. Şarkıcı fakirlik içinde büyümüş ve çok erken yaşlarda kendi folk müziklerini bestelemiş, 50’li yıllarda geleneksel şarkıları toplamış ve derlemiştir. Kendi eserleri, güçlü politik karaktere sahiptir. Müziğin yanında şiir yazmış, resim ve heykel yapmıştır. Bir çok Şilili ve uluslararası sanatçı şarkılarını seslendirmiştir. En tanıdık şarkısı Gracias a la vida ‘dır.

Mercedes Sosa – Gracias a La Vida –YouTobe

Antonio Skármeta (1940), yazar ve Salvador Allende taraftarı. 1973 darbesinden sonra ülkeyi terketmiştir. Diktatörle ilgili çok sayıda roman ve hikâye yazmıştır. 2000 ile 2003 yılları arasında, daha önce sürgünde bulunduğu Berlin’de konsolosluk görevinde bulunmuştur.

Roberto Matta (1911-2002), 20. yüzyılın büyük sürrealist ressamı. Aynı zamanda Salvador Dalí ve Federico Garcia Lorca’nın arkadaşıdır.

>aptallık tartışması

>İzlenimler ‘de tartıştığımız konuyu arşivime eklemeyi uygun bulum. Konu içinde sadece muhatap olduğum yorumları aldım ve ilgisizleri buraya taşıma gereği duymadım.

Memleket Manzaraları
Çarpıtmayalım

July 24, 2007 by izlenimler

Şu ara bir aptallık tartışması var, AKP’nin yüksek oy almasını beklemeyenler “Aziz Nesin 2007-07-20-karadeniz.jpgTürk halkının % 60′ı aptaldır demişti, AKP’ye rey verenlerin durumunu açıklasa açıklasa bu açıklar” şeklinde yorumlar yapıyorlarmış. Burada ben müdahale etmek durumundayım. Müteveffa Nesin bu sözüne gelen tepkiler üzerine “hesabımı revize ediyorum, yeni oran yüzde 99′dur” şeklinde bir düzeltme yapmıştı. Peki bu gerçekçi bir durum mudur? Ben 2-3 gündür düşünüp taşınıyorum ve aşağıdaki duruma göre Aziz Nesin’inki dışında ben de bir açıklama bulamıyorum. Bakın sayın Haydar Baş (üstelik imzalı taahhütname ile) vaatlerini sıraladığı halde yüzde bir dahi oy alamadı. Son analizlerde vatandaş oyunu kömüre, ayçiçek yağına, düdük makarnaya sattı şeklinde yorumlar yapılıyor, ben de diyorum ki, şu vaatlere bakıp da oyunu satmayan ancak Aziz Nesin gruplamasında kendine yer araması gereken bir aptal olmalıdır. Üstelik Haydar Bey kaynağı da göstermişken:

[…] Kadın ve erkek her Türk Vatandaşı’na 500 YTL maaş vereceğimizi size müjdeliyor ve taahhüt ediyorum. Hanımlar hem vatandaşlık maaşı hem ev hanımı maaşı olmak üzere toplam 1000 YTL maaş alacaklar.

[…] Düşünebiliyor musunuz Gümüşhane’de tam 1 trilyon dolarlık altın rezervi var. Ama Gümüşhaneli kardeşlerim geliyor, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de işçilik yapıyorlar. Bir lokma ekmek için gurbette çalışmak zorunda kalıyorlar. Ama onun ayağının altındaki altın rezervini bu iktidar Anatolia Minerals şirketine iktidar karşılığı hibe etti. Siz 70 milyon insana bu maaşın nereden bulacaksınız derken, elimizdeki altını yabancıya peşkeş çekenlerin icraatlarına dur diyecek, onlara el koyacak ve bunları millete ikram edeceğiz.”

CHP, MHP vs. olup bitene mazeret ararken Aziz Nesin’in sözünü eksik aktarıp çarpıtma yapmasınlar. Evet, ortada bir aptallık var ama oran daha farklıdır. Bu arada konuyu açtığım bir ahbabım Haydar beyin resmine bakarak “sırf şu kıyafet bile oy vermeye değermiş, hay salak kafam” diye dövünüyordu. Eh, son pişmanlık fayda vermez demişler. Ey Türk milleti bu kafayla daha çok kazıklanırsın sen, dua et siyasetçi küsüp de istifa etmiyor, sana 4 sene sonra bir şans daha tanıyacaklar, bari o zaman kafayı çalıştır./Fethi Sipahi Tan
—————————————-
yorumlar:

2.
on July 24, 2007 at 4:59 pm | Reply Muzmin Anonim

Fethi bey,

Hayir yani. Ben de buraya daha seyrek ugramak istemiyor degilim.

Baska hic bir sey icin degilse bile, surekli ‘bu adam ne yer ne icer, yirmidort saat burada nasil oluyor; yatalak midir, asalak midir’ gibi derin ve iflaholmaz sorulara ducar ve dahi aklin nedret degerini temsile mezun olan bazi mudavimlerinizin sadrine sifa olmak icin bunu yapmak istiyorum.

Ama, olmuyor. Ortaliktan bir gun kaybolacak olsam, yerimin doldurulamazligi zonk zonk zonkluyor…

Buyurun size ornek:

ben de diyorum ki, şu vaatlere bakıp da oyunu satmayan ancak Aziz Nesin gruplamasında kendine yer araması gereken bir aptal olmalıdır.

Aradabir de olsa beni oyle hayal kirikliklarina ugratiyorsunuz ki, gayr-i kabil-i telif..

Azizim, siz hangi cografyada yatistiniz?

Turkiye insaninin hasletlerinden bu derece bihaber nasil olursunuz –ya da nasil olur da o munafik akildanelere uyarsiniz?

Yani, necip halkimizin iradesini temsil eden reylerini sattigini nasil soylersiniz.

Alakasi yoktur.

AKP partizanlari halkimiza kömür, ayçiçek yağı, düdük makarna ikram etmistir. Bu nevaleyi alamayacak duruma gelislerinin musebbibin de AKP oldugunu bilmekle beraber, gelenksel tevazu ile, bunu gormezden gelip, necip halkimiz da AKP’ye reylerini ikram etmistir.

Mesele bundan ibarettir.

Lutfen, halkimizin misafirperverligi ile hemhal olmus kadirsinasligini bir dahaki sefere es gecmeyiniz.

on July 24, 2007 at 9:04 pm | Reply Bekir L. Yildirim

Ha bir de unutmadan bir tekzip: Sizin elinizdeki eski istatistikler Fethi Bey. Son yapilan istatistiklere gore halkin sadece yuzde 46.8′inin aptal oldugu belirlenmistir. Ancak 2-3 ay sonra bir secim daha olursa bu sayinin Aziz Nesin’in istatistiginin dahi otesine gecebleceginden korkulmaktadir.

6.
on July 24, 2007 at 9:22 pm | Reply zihni örer

Ben de şuna şaşıyorum ve cevabını bulamıyorum tek başıma:
Bu millet nerede zeki, nerede aptal olarak algılanıyor, bir ayırım yapalım mı?

Savaşta ölüme giderken, dünya birincisi kahraman/şehit mehmetçik.
-Teskereyi sağ salim alıp da iş aramaya başladığında, çaldığı kapılar onu adam yerine koymaz. Tahsil aranır, hatta hangi sayılır üniversite olduğu da sorulur, cevap “yok” olunca, “işe yaramaz aptallar yığını” olarak kahvehaneleri dönülür.

-üniversitede, okumak için başvurduklarında, %15′i zeki, geriye kalanı aptal bulunduğundan olmalı ki, geriye çevrilir.

-Hükümeti belirleyecek partilere (örneğin bu günkü AKP) oy verdiklerinde, “isabetli kararlarından dolayı” akıllarına toz kondurmazlar. Ama onların neden yoksulluğa kilitlendikleri irdelendiğinde, ortaya “işini bilmez kafası çalışmaz” bir model çıkar.

Aziz Nesin o yüzdeyi verdiğinde, gerekçelerini de açıklamıştı. O gerekçeler ki, sorumluların başında dinamit gibi durabilir.
Nedir o?
-Doğru beslenemeyen, bir insanın zeka gelişimi yetersiz olur denmişti. Bu partilere oy veren insanların ne kadarı günde 1 kg süt, haftada 0,5 kg et, ve benzeri gıdaları alabiliyorlar?
İşin bu yanını konuşmak, sakıncalı bulunur sanki.
Evet arkadaşlar, bu ücret ve ulusal servet paylaşımıyla doğru beslenemediğimiz kesindir. Aptallaşmanın nedeni budur.
Günlük yaşamı bu verilerle sürdürürken aptalız da oy verirken neden aptal olmuyoruz?
Oy verme arefesinde verilen poşet ve kömürlerin içinde B VİTAMİNİ yüklü oluğunu beklemiyorsunuz değil mi?

10.
on July 25, 2007 at 4:02 pm | Reply fizikci

Sayın Zihni,

Zekanın gelişen bir şey olduğundan emin misiniz? “Küçükken çok aptaldı, dayadık B vitaminini zehir gibi oldu maşallah” denildiğini duydunuz mu hiç? Domates, patates gibi bugün tükettiğimiz gıdaların çoğu birkaç yüz sene evvel ya bilinmiyordu, ya da zehirli zannediliyordu. Atalarımızın %100′ü aptal mıydı?

“Verilen poşet ve kömürlerin içinde B VİTAMİNİ yüklü oluğunu beklemiyorsunuz değil mi” demişsiniz, siz de vatandaşın onları yediğini beklemiyorsunuzdur umarım. Yoksa B vitamini tavsiye edeceğim. :)

Biraz ağır yazıyorum belki ama milletime aptal deyip sonra da ulusalcılık taslayanların zeka seviyesinden ziyade art niyetinden şüphe ediyorum.

11.
on July 25, 2007 at 4:17 pm | Reply manyakadam

ne agiri yahu, az bile yazmissin fizikci. soylenecek sey miydi onlar? Allah akil fikir versin.

12.
on July 25, 2007 at 5:20 pm | Reply zihni örer

Sayın fizikçi,
gerçekten fizikçi misiniz, yoksa, sadece çok önemsediğiniz bir konu olduğundan mı takma ad olarak kullanıyorsunuz?

Fizik konusunu nispeten ilgilendiren bşu yazıyı, bıyık altından gülümseyerek,
ne agiri yahu, az bile yazmissin fizikci. soylenecek sey miydi onlar? Allah akil fikir versin. diyen arkadaşıma da belki yararı olur. Ben okudum yararlandım, her dosta öneririm:

B vitamini
İnsanın fiziksel yapısının, fizyolojik faaliyetlerinin, akıl ve ruhsal yeteneklerinin normal olması ve başarı sağlanmasında yeterli vedengeli beslenmenin rolü bulunduğunu kaydeden Doç. Dr. İnanç, aksi durumda, fiziksel ve zihinsel verimin düştüğünü ve sosyal iletişimin bozulduğunu belirtti.

Bu nedenle her yaş grubunun yeterli ve dengeli beslenmesi gerektiğine dikkati çeken Doç. Dr. İnanç, şunları söyledi:
“Canlılığımızın devamı, karbonhidrat, protein, yağ, vitamin- mineral, posa ve sudan oluşan besin öğeleri ile sürdürülür. Hayat, enerjinin hareketidir. İlk kalp atışından son nefese kadar vücutlarımız sürekli olarak besinleri enerjiden ısıya, harekete, düşünceye, duygulara ve aktiviteye dönüştürür. Örneğin vücut ağırlığımızın sadece yüzde 2-3’ü oranında ağırlığı olan beyin, günlük aldığımız enerjinin yüzde 30’nu harcar. O halde her gün yeterli enerji almanız gerekir.”

Doç. Dr. İnanç, tüketilen besinlerin insanın hafıza, zeka ve konsantrasyon gücüne etkisi olduğunu bildirdi.

“BEYNİ STRESE KARŞI KORUYOR”
B grubu vitaminlerin, beyni strese karşı koruyup, fiziksel ve zihinsel sağlığı etkilediğini bildiren Doç. Dr. İnanç, şöyle devam etti:
“Folik asit adı verilen vitamin, beynin gıdası olarak adlandırılır. Yeşil yapraklı sebze ve meyve tüketerek folik asit ihtiyacı karşılanır. Beyin için enerji üretimine katkıda bulunan B grubu vitaminler yeterli miktarda alınırsa konsantrasyon, öğrenme, hafıza gücünde ve bilinçsel performansta artış olur. Et, süt ve yumurta gibi hayvansal protein içeren gıdalar ile tahılları tüketerek günlük B vitamini ihtiyacını karşılayabiliriz. En iyi kaynağı kırmızı et olan demir yetersizliğinde, zihinsel işlevlerde zayıflama gelişir. İyotlu tuz tüketerek aldığımız iyot ise insan zekasının, beyinsel fonksiyonlarının ‘olmazsa olmazları’ arasındadır.”

Yeterli ve dengeli beslenmenin prensiplerinden birinin de az ve sık beslenme olduğuna değinen Doç. Dr. İnanç, hücrelerin ve organlarınsağlıklı bir şekilde çalışabilmesi için kan şekerinin daima belirli bir düzeyde kalması gerektiğini kaydetti.

Kan şekerindeki iniş ve çıkışların, baş ağrısı, konsantrasyon güçlüğü, yorgunluk, uyku hali gibi pek çok belirti verdiğini belirten Doç. Dr. İnanç, şöyle konuştu:
“Kan şekerinin yeterli düzeyde olması, öğrenme ve anımsamayı da içine alan birçok beyin fonksiyonu ve davranışı düzenler. Sabah kahvaltısı yapılmadığında, beyne enerji sağlayan kan şekeri en alt düzeyde kalır. Vücut kendi dokularını tüketmeye başlar, bu durumda da keton cisimcikleri dediğimiz, böbreğe, kalbe, beyine ve karaciğere aşırı yük getiren maddelerde artış olur.”/kaynak

14.
on July 25, 2007 at 5:31 pm | Reply Bulent Murtezaoglu

Beyler, Zihni bey benim bakmadigim yerlerde acayip seyler mi yaziyor da baktigim yerlerde hemen her yazi yazisinda bu kaba muameleye maruz kaliyor? Suat beyin orada da hirpalamaya kalkmisti insanlar onu. Islere bayagi soldan bakiyor, tepkiyi bu alsa ve dedigiyle ugrasilsa anlarim ama soylenenin de pek tutar tarafi yok.

Fizikci bey,

“Küçükken çok aptaldı, dayadık B vitaminini zehir gibi oldu maşallah” denildiğini duydunuz mu hiç? Domates, patates gibi bugün tükettiğimiz gıdaların çoğu birkaç yüz sene evvel ya bilinmiyordu, ya da zehirli zannediliyordu. Atalarımızın %100′ü aptal mıydı?

Zihni beyin dedigiyle bunun pek bir alakasi yok. Fakir insanlar iyi beslenemedikleri icin cocuklarinin zekasi gelismiyor diyor benim anladigim kadariyla. Abdurrahman bey buradaysa, anladigim kadariyla onun yasi benden daha musait, anlatir belki nasil eskiden koyden gocmus insanlarla sehirde buyumus insanlar arasinda bile ebat farki olurdu diye. Boyle bir problem vardi bu memlekette. Sadece burada degil, en boy filana bakarsaniz disarida da buyuk bir beslenme problemi varmis, insanlar genlerinin belirledigi potansiyele ulasamiyorlarmis. Ebat icin olan beyin icin olacak diye birsey yok tabii. Beyinde durum tam nedir bilmiyorum ben, ama aklima gelen Flynn etkisi diye birsey var alakali olabilir, arastirmak isterseniz (Ingilizce bildiginiz tahmin ediyorum) hem ona hem yine arastirmak icin kullanabileceginiz saglik/zeka iliskisi sayfasina link vereyim:

http://en.wikipedia.org/wiki/Flynn_effect

http://en.wikipedia.org/wiki/Health_and_intelligence

Mesele agir yazmak meselesi degil, Zihni beyin bazi sorulari da kiskirtici olabilir ama en nihayet milletimiz iyi beslenemiyor cocuklar gelisemiyor cunku fakirlik var manasinda birsey diyen adama yapilan bu muameleyi anlayamiyorum. Boyle bir beslenme problemi artik yoksa, Zihni bey dahil hepimiz sevinelim. Degil mi? Yoksa Aziz Nesin’in adi duyuldugu dakika boyle tepki gostermek refleks haline mi geldi? Birseyi kaciriyorum ama o nedir cozemiyorum. (Milletimizin ne kadari ne zekadadir bilmem ama politikacilarin hepimizi esek yerine koyduklari asikar. Lafi oyle etmiyorlar, hatta iltifat eder gibi yaparak ‘siz eseksiniz’ diyebiliyorlar, fark o.)

15.
on July 25, 2007 at 5:38 pm | Reply Ece

Bülent bey,
Müslüman ülkelerin beslenme problemini, yani protein eksikliğini,–dolasıyla zeka geriliğimiz(!!!) gayet ucuz ve çok üreyen DOMUZ eti yemeMemize bağlayanlar da yok değil:)

Konuyu dağıtmak istemezdim ama, birden aklıma geldi..

16.
on July 25, 2007 at 5:43 pm | Reply Ece

Zihni bey gibi, dürüst ve hakperest solcuların, bu seçimde çok zorlandıklarını tahmin etmek güç değil aslında..

Türkiye de doğru düzgün bir sol parti yok!
ÖDP nin daha geniş kitleleri temsil edebilir hale gelmesi, AKP nin karşısında adam gibi bir sol parti çıkabilmesi, CHP nin pabucunu dama atabilir ve solun kucaklaması gereken işçi, memur ve fakir kesimi AKP ye verilen emanet oylardan mahrum edebilirdi–belki..

Ama mevcut sistemde sol sahipsiz kaldı ve bağımsız adaylar dışında, mecliste de temsili sözkonusu değil..

17.
on July 25, 2007 at 5:43 pm | Reply Bulent Murtezaoglu

Ece hanim,

Zihni bey mi demis bu domuz isini? Bu mudur Zihni beyle ilgili mesele?

18.
on July 25, 2007 at 5:44 pm | Reply Ece

Yok yok!
Zihni bey demedi:)
Ben çok çok dışarıdan bir yorum yaptım…

19.
on July 25, 2007 at 6:33 pm | Reply izlenimler

Genel olarak,

Epey kitabını okuyup kendisinden ilham almış biri olarak Aziz Nesin’in aslında aptal ile “kurnaz” kastettiğini zannediyorum. Yani, Türk halkının küçümsenmeyecek bir kısmı menfaati için kurnazlığa fazlaca meyillidir, kurnazlık ile aptallık arasında da fark epey bulanık olduğundan bu konuda çok laf söylenebileceğini düşünüyorum.

Zihni bey aptallık işini yetersiz beslenmeye bağlamış, bu konudan (bilimsel araştırmalara rağmen) pek emin değilim, bir sürü fukara, ekmek, pilavla beslenen gariban çocuğu imkan bulduğunda epey zeki olduğunu gösterebiliyor. Ancak, fakirlik konusu mutlaka ele alınmalı, bu noktada sol kesimin söylediklerini hep ciddiye almışımdır, o sebeple Zihni beyin katkısını önemseyelim derim.

Diğer taraftan, bu işin yeme içme ile ilgisi yoktur denebilir, ben çok zaman olduğu gibi bilimle uzaktan yakından ilgisiz kendi şahsi gözlemlerimle bu kanaatteyim ancak aksi de yanlıştır diyemem. Domuz yiyen, süt içen, zengin olan daha mı zekidir, bu da bana garip görünüyor, bir sürü hımbıl yabancı, zengin çocuğu var, böyle bir gerçek varsa bu kadar fazla istisna olmaması gerekir.

Son olarak, toptan bir milletin zeki, aptal, kahraman olması da mümkün değil, genellemecilik yaygın bir hastalık ve biz Türkler için belki de genellenebilecek bir hastalık.

FST

20.
on July 25, 2007 at 6:42 pm | Reply Ece

Zekanın genlerle ilintili olduğunu da unutmamak gerek..
Aynı ailede yetişen ve aynı yemeklerle beslenen iki kardeşin farklı zeka seviyelerine sahip olması, yada HİNT lilerin onca fakirliğe rağmen çok zeki olmaları bunu destekler nitelikte..

21.
on July 25, 2007 at 7:22 pm | Reply fizikci

Bülent Bey,

İtirazım, Zihni Bey’in beslenme-zeka ilişkisini aptallığımızı kanıtlayan bilimsel bir veri olarak önümüze koymaya çalışmasınaydı. Bugünlerde forum ve benzeri sitelerde bir sürü insan Türklerin aptallığından dem vuruyor. Hem de bunu yapanlar daha düne kadar ülkücü kesilen şu ulusalcı pespayeler. Ben pek milliyetçi değilim ama biri bize aptallık tescillemeye kalkışınca ahsabım bozuluyor ister istemez.

Beslenme ile beynin fonksiyonelliğini devam ettirebilmesi arasında ilişki eminim vardır. Ama bunun zeka veya aptallıkla bir ilişkisi olduğunu hiç sanmıyorum. (Fethi Bey ve Ece Hanım gibi düşünüyorum) Bu konu çok da umurumda değil gerçi. Daha önce de söylediğim gibi, benim canımı sıkan şey tescillenmeye çalışılan aptallığımız konusu.

Bu arada Zihni Bey,

Fizikci’yi laf olsun diye yazmıyorum, CERN’de parçacık fiziği laboratuarında hademeyim. O sebepten. Az beslenebilen %60′lık kesimden olsam da kaptım bişeyler. Kendime fizikci diyebiliyorum. :)

22.
on July 25, 2007 at 8:19 pm | Reply zihni örer

Değerli Arkadaşlar, özellikle Bülent Bey,
asil anlayışınız için teşekkür ediyorum. Sizin gibi seçkin insanların mekanında ortak dertlerimizi tartışmanın güveniyle yazmaya çalışıyorum.
Sevgili Ece kısmen bilir (sadece cumhuriyetforum tartışmalarını bilmeyebilir), nice fikir bazında amatör (genç-yaşlı) insanlarla tartışmışız.
Hele de şu yaz tatil döneminde bilgisayar başına korsan hamlelerle oturabildiğimizden, yazılara cevap vermem zaman açısından kolay olmuyor. Yoksa, her eleştiriye (hakaret hariç) verilecek cevabımın olacağını takdir edersiniz.
Bütün bunlar gereksiz mi? bence hayır, insanımız bu yollarla da olsa, tartışmayı ve öğrenmeyi sürdürecektir. İlk aşamada bunları (sizin gibi birkaç kişi hariç) herkesten iyi bir tartışma düzeyi bekleyemeyiz.
Tartışmalarda hakaret eden insanlar da gördük. “Onları hastalıklı hal” kategorisine alarak, empatinin tüm hünerlerini devreye soktuğumuz olmuştur.

Burada hakaret ve “hırpalama” aşamasına geldiğimizi ya da arkadaşların geldiğini düşünmüyorum şu durumda. Ama, siz ileriyi gözlemlediğiniz için olsa gerek, müdahale gereği duydunuz.
Çok iyi bildiğiniz gibi, tartışmaların en verimsiz yanı, “duygusal saldırganlıkla” sürdürülen biçimidir.
Benim, yazımda bulduğunuz (biraz) “tahrik etkisi”nden söz ediyorsunuz. Takdir edeceğinizi umuyorum ki, “sol”un “hamuru” yaşamın asıl gereksinimleri ise, suyu “tahrikten” yapılmıştır. Tanıtımında tahrik olmayan sol, sol olmaktan çıkmaktadır.
Burada “tahrik” sözcüğünü, kişilerin kişiliklerine zarar verme anlamında kullanmıyorum.
Sol’un tahrik anlayışını, elektrik üretiminde jeneratöre verilen 10-15 voltluk uyartım gerilimine benzetebiliriz. 10 voltluk bu uyartım (tahrik de denir) gerilimini verdiğimizde, jeneratörden 220 volt alabiliriz.

Ben elbette uzaydan gelmedim. Aziz Nesin’in kategorisi içinde benim olmadığım gibi bir ön yargım olamaz. Ya da, Akrabalarım içerisinde dahi, çok nüfus, az gelir yüzünden doğru beslenemeyen insanların olduğunu biliyorum.
Ayrıca, sola oy verenler daha zeki, sağa oy verenler daha aptal diye bir yargı da elbette bilimsel olamaz.
İstatistik veriler ne işe yarar? Elbette kanaat oluşturmak için. Bu kanaat üzerinden gerçek programlar yürütülür. Olanların ve olasılıkların içinden çıkarılan verilerle, doğruya varılır.
İşte, halk olarak yoksul olduğumuz bilinmektedir.
Ece ve senin tersinden yürüttüğünüz fikirlerin altını açtığımızda, yani bir yoksul- köylü çocuğunun zeki, zengin çocuğunun da aptal olduğu örnekler bulma olasıdır. Ama, bunun kökenine bakın, o çocuğun yeterli miktarda ANA SÜTÜ aldığını ya da diğerinin alamadığını göreceksiniz. Yani, ana sütü de Aziz Nesin teorisini doğrular nitelikte olduğu görülebilir.
Ama hayat sadece çocukluk dönemi değildir. Yaşamın tüm süreçlerinde gerekli vitaminleri alamadığımızda, düşünsel ve fiziksel performansımz sekteye uğrayabiliyormuş.

23.
on July 26, 2007 at 9:14 am | Reply Muzmin Anonim

Zeka konusunda nicin bunca hassas oldugumuz ilginctir bence…

Bence, bu ulkenin, bu cografyanin insani korkunc derecede akillidir. Cikarlarinin ne oldugunu cok iyi bilirler.

Tek sorun, akillarinin hep bireysel istikamette islemesidir. Kisisel cikarlarini dusunurler sadece.

Buna ornek vermekle vakit harcamayacagim. Sayisiz ornek var. Bir tanesi de, Fethi beyin ‘oylarini satmak’ konusunda verdigi ornektir. Ve, dogrudur da. Bireyler, ortak cikarlarini, bireysel cikarlar ugruna bu kadar kolay satarlar.

Ortak cikarlari dusunmemek, ortak cikarlari satmak ile ahlaksizligi beraber yazabiliriz bence. Cunku, bu diger ortaklara ihanet etmektir.

Ve, bu tur ahlaksizlik ister idealist solda olsun, isterse de inancli dindan kesimde olsun, o kadar yaygindir ki; buna ahlaksizlik diyenin linc edilmek riski vardir.

Linc edilmek korkusu, yani bireysel endise, yuzunden de pek az sayida insan bu ahlaksizliga isaret edebilir. Isaret edemediklerini dikkate alirsak, onlar da ahlaksiz sayilmak zorundadir ya, o da ayri mesele..

Sonuc?

Evet, Aziz Nesin’in dedikleri inanilmaz derecede isabetsizdir. Bu ulke insani, muthis zekidir, muthis akillidir, kurnazdir.

Ahlaksizdir.

24.
on July 26, 2007 at 12:54 pm | Reply zihni örer

Tartışmalarda hakaret eden insanlar da gördük.

“hastalıklı hal”e “empati ile yaklaşılması” çoğu zaman pek işe yaramıyor!

25.
on July 26, 2007 at 5:33 pm | Reply Bekir L. Yildirim

Deja vu all over again!

Budur devletin partsi, ve Livanelli gibi guya muhalif ” rebel without a cauase” larin modus operandisi. Her hezimetten sonra 15 dakikalik bir soul seraching yaparlar ve kendilerinin mukkemmel olduguna karar verdikten sonra bilmsel arastirmalari sinuic halkin aptal olduguna karar verirler. Zaten Sivas gibi dindar bir sehirde Cuma gunu insanlarin dinine kufretmekte beis gormeyip Turk_islam sentezci vurcu gucu harekete gecire deha dememismidir halkin yuzde 58.22′si aoptal diye? O zaman CHP’nin oyu yuzde 42 civarinda idi saniyorum. Ha birde “erdemli tarhana” gibi, laikcilik yerne bilimsel metodlar ile anket yapan hainlerdir suclu! Ve tabii borzanlik gorevini layiki ile ifa etmeyen satilmis medya. Ha Amerika, Abd, Kurtler Ermeniler, Sors usaklarini tabnii ki bilyorsunuz. Ezcmule kendileri disinda herkes hain, satilmis, aptaldir.

Buyrun kendiniz karar kimin IQ vaziyetinin incelenmes gerektigine:

“Bütün dünyada ülkeler elit bir sınıf tarafından yönetilir. Bu sınıf, bürokratlar, medya sahipleri ve çalışanları, yargı organları üyeleri, üniversite mensupları, sanatkârlar ve bunları finanse edenler ile ülkenin zenginleri tarafından oluşturulur. Gelişmekte olan ülkelerde, bu sınıfa ‘silâhlı kuvvetleri’ de eklemek gerekir. (..) Bizde de bu anlamdaki demokrasi yerleşiyor. Tayyip Bey’i, Deniz Bey’i ve Devlet Bey’i kafanızda yan yana oturtun. Kimi ‘başbakan’ görmek isterseniz ona oy verin. Artık, hiçbirinin hâkim sınıfları karşısına almaya çalışacağını sanmıyorum.” (Yaman Törüner, ‘Ülkeyi kim yönetecek?’, Milliyet, 9 Temmuz 2007).

“Ataturk Ankara Palas’ta Cumhuriyet baloları düzenler kadınları tek tek dansa kaldırırdı… Tayyip Erdoğan bir kadını dansa kaldırabilir mi. Simdi bunlar mi Türkiye’yi AB’ye sokacak?”

(Onur Oymen, Skyturk, 1-2 yıl önce; hafızadan) Bu AB için Kopenhag yanında Kadın tavlama kriterleri de getiren çağdaş, secim sonuçları karşısında “ Bunun mantıki açıklaması yok.. Secim sonuçları rasyonel olarak açıklamak mümkün değil’;… yaz ortası kömür….” diyerek kabahati “yüzde 60’i aptal olan” millette demeye getiren zattır. Ne büyük şok!

Alin bu da statükonun milliyetçi/demokrat/laikçi/Müslüman entellektuel kanadından:

Özgür Çakmak: Böyle kişiliksiz halk görmedim

Bu halka her şey layık. Bu halk ihanete göz yummuştur, bu halkla yola çıkılmaz. Ortaya çıkan bu tablodan utanç duyuyorum. Halkımız maalesef küçük paralara satıldı. Şehidine ihanet eden bir halkla karşı karşıyayız. Bu tablonun tek sorumlusu halk. Halkımız bu kadar çıkarcı olmamalıydı. Ben bütün dünyayı neredeyse dolaştım ama bu halk kadar kişiliksiz bir halk görmedim. (İzmir’den MHP milletvekili adayıydı, ancak seçilemedi, 23 Temmuz)

****************************
Bu da fikra:

Asabiyeci hastaya test veriyot teshi icin. Tahtaya bir dikey cizgi cizer. Hastaya ne gordugunu sorar.

Hasta : Ciplak bir kadin ayakta duruyor.
Bir yatay cizgi cizer ve ayni soru

Hasta: Ciplak kadin kumda uzanmis.

Merdiven seklinde uc bitisik cizgi cizer, ayni soru

Hasta: Ciplak kadin sandalyede oturuyor.

Dokta teshis koyar; anladi, sizin seks tutkunuz var (obsesyonunuz)

Hasta sinirlenir: Kim? Ben mi? Sensin kirli resimleri yapan.

Bizim, millte gerzeklik teshisini koyup sebeplerini arastiran YOK-Bilmciler’ e: Kelin ilaci olsaydi kendi basina surerdi .

Demokrasilerde milletin zekasi, sag uyusu ile kavga yapilmaz falan dersem boylarini asar bu lumpenlerin. Gelistirdigim Derin Kirmizi gibi bir objektif degerlendirme bilgisayari olsa idi halkin verdiginde farkli mi kararlar verirdi acaba? Siyaset bilimsel olarak yapilamaz mi? Nesnel olcutler yokmudur? Var ise hangi kirterler ile olculur hakikat, basari, durustluk, liyakat? Kimin daha carpici tiyatro, slogan urettigi ile mi?

Benim Derin Kirmizim sizde olmadigna gore bir zihinsel egzesiz tavsiyem: Okullardaki cocugunuzun, veya bir ulkenin, sirketin vb. gelismisliginin, bir takimin basarisinin olculdugu gibi bir olcutler listesi cikarin, ve her kategoride mevcut nesnel kriterler ile not verin . Hala halkin niye bu kadar aptal oldugunu merak ediyorsaniz iste receteniz:

1. Doktrorunuza anti-aging ilaclari yaninda zeka gelistrici haplar da isteyin. Eminim vardir onlarda.
2. Psikatristinizi hemen degistrin. O da sizinle mutual mastur….on yapan anketcileriniz, kose cigirtkanlariniz gibi duymak istedignizi soyleyerek mezaliminize giriyor.
4. Takildiginiz cafeler, barlarda kullanlan mazemeleri arastirin.
3. Bunlar calismaz izse ERKE bilimcilerinize soyleyin hemen beyin nakli uzerinde calismaya baslasinlar. Cunku karakter gelistiren ilac yok.

Acil sifalar.

26.
on July 26, 2007 at 11:09 pm | Reply fatih demir

Bence kendi icinde olsun olmasin millete her ne sebeple olursa olsun “aptal” diyen insanlarin yaptigi tek sey saygisizliktir.
Yok %60mis yok %47 imis yok %58 imis yok beslenmeden kaynaklaniyormus…

Madem bilimsel birseylerden bahsedeceksiniz bilimsel tanimlamalar yapin kardesim… bilimsel iq sq dq gibi cok bilimsel kelimelerle konusun… danalar ve maymunlar uzerinde yapilmis istatistikleri sunun… su kadar haywan uzerinde su zamandan beri yapilmis arastirmalar sonucunda koylulerin zeka seviyesi b vitaminini haywan gibi almalarina ragmen bi gram ilerlememistir gibi bilimsel seyler soyleyin… oy vermek icin aldiklari komure ragmen ahlaksiz ve aptalin onde gideni olduklari halde secim sandiginin yanindaki perde ile ayrilmis yerde Allahtan baska kimseler duruma sahit de degilken salaklik yapip bi dahaki secime daha cok komur vermeyi taahut edene degil de beyinsizler partisine oy attigini falan soyleyin…
“ben halka cumhurbaskanini sectirmem, halk icinde b vitamini olmayan ekmekle beynini yemistir, gobegi de o yuzden buyuk ve killidir, insanin midesi bulanip kusasi geliyor boylelerini gorunce” diyen partilere degil de odun gibi siz secin diyenlere verdikleri aptalliklarinin bir numarali delilidir deyin…
deyin deyin ki biz de “sark kurnazi, kendisini akilli sanan, akilsizin onde gideni, arsiz sapsal, beyinsiz entellektuel bozmasi” gibi bilimsel ifadelerle cevap verince laf hakaret ediyorlara gelmesin…
bi de biz “sensin aptal” deyince hakaret eden oluyoruz ya ona da acayip kil kapiyorum…
boylelerine “gel iq testine girelim bakalim o ucgenlerle karelerle ne yapiyorum sana!!!” diyesim geliyor hep…

Antik Yunan’da felsefe tartismalarinda “bence burada bu sandelye yok” diyen felsefeciye “o sandelyeyi kafanda parcalarsam anlarsin var mi yok mu!” diyen ve lestirilen bence daha buyuk felsefecinin verdigi cevap babindan bir cevap veresim geliyor…

Alalim bir CHP’ye oy atmis koylu ile bir AKP’ye oy atmis koyluyu… Sabahtan aksama kadar B vitamini yedirelim…Sonra iki koylu alalim…onlara da hicbirsey yedirmeyelim… bakalim bu dordunden ilk hangisi olecek???
Yok yaw biz baska biseyin testini yapiyorduk degil mi?? :)

>pasaklı Ankara

>

Ankara’da en uzun onüç günüm geçti. Eylül-Ekim aylarını iki yana alan 13 gün.

Antalya’nın yaz sonu deniz sefasını Oğlumuzun üniversite eğitimi için ev kiralama macerasına sevda kıvamında kurban ettiğimiz onüç gün…
Tatlı yorgunluğumuzun ve zamanın mikro-savurganlığını zarar sayabileceğimiz günlerin sonunda aklıma ilk gelen Ankara’da yaşamanın zor olduğu kanısı.

Funda Şenol Cantek‘in /Modernliğin şantiyesi Ankara ve Yabanlar ve Yerliler kitaplarını “şu an”a kadar okumadığımın pişmanlığı içindeyim. Çünkü, 13 günlük Ankara günlerimde yaşam filminin her karesi taze bir dikkatin süzgecinden geçmekteydi. (“şu ana kadar” dememin nedeni, F. Şenol Cantek ile tanışma ve söyleşme fırsatını bulduğum 2007 yılıdır) Oğlumuzun uzun soluklu tıp eğitimi ve Kızımızın da hedefinde bulunan Ankara Ünv. İşletme Fakültesi hayali (4. sınıfa yatay geçiş ile), bizim de bir Ankara’lı olabileceğimiz ve Ankara’yı didikleme ödevi olarak aklımıza kazınmaya başladı.

13 Günde, aklımın taze dikkatine takılanların tıpatıp aynısını, F. Şenol Cantek’in kitabını Radikal Gazetesinden EMRAH SERBES
Modernliğin şantiyesi Ankara başlığıyla özetlmiş:

19. yüzyılın mahalle kü
ltüründen gün
ümüzün toplu konutlarına kadar uzanan süreçte, modernleşmenin kent ve bizzat ‘kentli’ üzerinde yarattığı gerilimleri ele alan yedi makale var içinde. Funda Şenol Cantek, üç yıl önce yine Yaban’lar ve Yerliler adlı kitabında ‘Başkent olma sürecindeki’ Ankara’yı ele almış; kentin nasıl bir vitrin olarak tasarlanıp, modernleşme ve medenileşme ülkülerinin sosyal şantiyesi yapıldığını irdelemişti. Sanki Viran Ankara, sadece uzmanının bilmek isteyeceği çatık kaşlı makalelerin toplandığı bir çalışma değil. Ağırlıklı olarak sözlü tarih tekniğinden yararlanan, değindiği tarihsel uğraklara, bizzat o ‘uğraktan’ geçmişlerin tanıklığını da ekleyen bir ‘şehir mektubu’. Kitaptaki ilk makalede Zeliha Etöz, ‘mahallelilik’ bilincini odak alarak 19. yüzyıl Ankara’sının günlük yaşamına değiniyor. Dönem esnaf ve zanaatkârının ticari hayatına dair nesnel verilerin yanı sıra, yaptığı güncel göndermelerle de dikkate değer bir yazı. Etöz, 1980’lerin ortalarından başlayarak dağılmaya başlayan ‘mahallelilik’ halinin, aynı dönemde televizyondaki mahalle dizilerinin yükselişiyle ilişkisinden hareket ederek, bunun bir nostalji ihtiyacını giderdiğini belirtiyor. Evlere takılan çelik kapı sayısının artışıyla, içe kapanan birey sayısının artışı arasındaki doğru orantı da yazının can yakan tespitlerinden.

>utanabilmek yaralı onurun tamiratıdır

>
Hrant:
Türkiyeliyim… Ermeni’yim… İliklerime kadar da Anadoluluyum. Bir gün dahi olsa, ülkemi terk edip geleceğimi “Batı” denilen o “hazır özgürlükler cenneti”nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali yamanmayı düşünmedim. Kendi ülkemi de o türden özgürlükler cennetine dönüştürmek ise temel kaygım oldu.

Hrant Dink Malatya’da 15 Eylül 1954’te doğdu. Türkiyeli bir Ermeni aydını olarak toplumuna baktı, ona dokundu, gördü ve bildi. Mücadelesini sürdürdüğü gazetesi Agos’un önündeki kaldırımda 19 Ocak 2007’de vuruldu. Bu kitap onun benzersiz hayatının hikâyesidir.

Hrant Dink cinayetinin analizi

>BİR YARDIM ÇAĞRISI

>

Alttaki bir yazının yorum penceresine gelen bir yardım çağrısını, aynen kopyalayarak, bu sayfaya aktarıyorum.
Aşağıdaki yazı içeriğinin doğruluğunu, Ankara’da yaşayan dost ve arkadaşlar, yerinden araştırabilirler.
Konu doğru ise, bizden istenen bu çağrıya uyarak, küçücük bir hamle ile bir hayatın kurtulmasına katkı yapabiliriz.

Yalnız, bu istekte anlaşılmayan bir durum var. Bu mesaj e-mailime değil, Blog yorum penceresine bırakıldı.
Oysa, Size gelen bu maile sayaç eklenmiştir. Her mail gönderilişinde barkot
sayacındaki sayılar gönderdiğiniz mail sayısına göre değişecektir. diyor.

Öyleyse, bu yazıyı biz e-mailimizle kendimiz göndereceksek, sayaç, istek sahibinin gönderdiği gibi okumayacaktır. Ben böyle düşünüyorum ama, Eda Sevim PAKSOY bu yazıyı okursa, bize bir açıklama göndermesi uygun olur ve sayacın okuyabileceği yöntemle dağıtırız.

YOKSA, KÖTÜ AMAÇLARA (istismar avcılarına) ALET OLMAYALIM.

………………..

Eda Sevim PAKSOY ‘dan beklediğimiz açıklama gelmediği için, buraya aktardığımm mesajı 28/10/2010 da silinmiştir.

>dene-n-me yazısı

>TDK:
rencide :
İncinmiş, kalbi kırılmış.

Neden kırılmış, kim kırmış?
Ne bileyim ben, sorma şu anda hiçbirşey.
Rencideli kalbimden beynime giden hat kopmuşsa, haberleşmekten çok, haberleşememenin adı olabilir gel-gitler ancak!
Gel-git…. “Git-gel” demiyorum, “gel-git” diyorum anladın mı? Çok zıt.
Kim bilir? Alışılmışın tapusudur belki de deyimin yerleşkesi. Gidip-gelme halleri… paça altından tırmanan buğday başağının aynı yerden çıkarılması mümkün mü? Git-geller öyle bir şey, gidip dönmelerin engelleri aşılmaz.

Büyük “R” ile rencide hem de! Yani şu an. “Gel-git” hali.
Hani var ya?
Ne kadar yükseğe kaldırılırsanız, oradan yere doğru atıldığınızda o kadar rencidesiniz.
( o kadar incinirsiniz). Fizik yasasının, ruh yasasına katkısı.…

Ne olur, çok sorma bana ve rencideye aitlerimden!
Cevap veremem şu anda. ve şu anda…. Yani hiçbir anda ve hiçbir zamanda..

“Çok sevmeyeceksin,
O seni az severse…” demeyeceğim Can Baba gibi.
Çok sevilmeyeceksin, çok yüksekten bırakılırsan bir gün, incinirsin.
O belki farkında olmayacaktır yüksekten usulca, yere doğru kaydığının. Ama kayacaksın, çünkü, yayın ve civataların gevşetilmiştir biraz da olsa. En azından ısıdan…
Bir milim yol almışsanız bile, bir ağırlığınız vardır ivme yasasına bağımlı olarak… O’nun yüreğinde ve yer çekimine doğru istikamettesiniz artık. Tutamazsınız o kımıldanışın ağırlığını, zaptedemezsiniz boşluktayken. İlla ki yere çakılmalı bir kez. İncinmelisiniz sonuçta ve rencide… çok sevmeye devam edeceksiniz, zararı yok, çekim yasası sevginize onarılma hakkı tanımıştır, kullanır kullanımaz O bilir. Ama bu hak bir kapıdır en azından.
Her yanınız sadece et ve kemik parçasından ibaret olsa, birkaç pansumanla birkaç zaman üstesinden gelebilirsiniz rencidenin.
Gelgör ki, rencideler başka türlü kanar!

Şu an ve başka an olduğunda bile nasıl hissedebileceğimin dahi farkında değilim inan.
Çok incindim! Çok mu? Ne kadar çok? Valla ne kadarını ölçebilecek yetenekten yoksun olduğum kadar. Çok işte… Daha sonra kalbimden beynime giden yolda hız limitimin dahi ne olduğunu asla kestiremeyeceğim şu anda. Anladın mı? Yani şu anda… şu….

Türk Dil Kurumuna bıyık altından (o da yok burnumda ama olsun, öyle say) bir gülümseme fırlatabilirim belki şu yoklukta. “rencide” . adeta ince-hassas bir akort gibi geldi bu pozisyona bu sözcük, rencide.
TDK nedenler niçinler üzerinde durmuyormuş duyduğuma göre.
Durmazsa durmasın!
Umrumdaydı sanki!
Şu anda, yani şu anda umrumda rencideden başka kontenjan kalmamış ki. Sınavsız sorgusuz, tek başına…

En iddialı saydığınız “kişilik-kimlik omurganızın” ortasına ardı ardına tekme yediğiniz oldu mu hiç? En iddialı, yani en sağlam, yani en tavizsiz, yani en emek verdiğiniz,
yani biraz ansızın gibi, öyle olmasa da, seyrinizin rotası belliyken doğrultunuzun, bükülme hali ve en sev-il-diğiniz tarafından!!!
Yok canım, çok yükseğe çık-artıl-mayın demiyorum, rencideye karşı hazır bir refleksiniz olsun diyorum, yani paraşüt gibi bir şey….

>kanunsuz aşklar

>

kanunsuz aşklardan uyanmak için bunu KURUN

arşivimden:

kanun?

sabıkalı aşık!

bu bir masumiyet!

Ama bir de suç.

Kafanın “içi” arapsaçı bu kez!

Ne ariflere,

Ne de tariflere sormalı.

Ne kıvılcımı,

Ne de körüğü olmalı.

Bir bilmece deyip geçmeli,

Cevabı hiçlerden seçmeli.

Bir yanlışı, çok doğruyu götürmüşse

Sancıları sol yanından geçmeli

Nerde, neden, nasıl, niçinse,

Pişmanlığı keşkesi içinse,

En umursuz zamanda

ve

Uğursuz tonda uyurken,

Aniden

ve

Tepeden “PAT” diye işte!!

Pembe rüyadan uyanmaMak içim bunu KIRIN

>REFERANDUM SONUÇLARINDAN YAŞAM KALİTEMİZE GİDEN YOL

>12 Eylül 2010 referandum sonuçları bilindiği gibi, %58 evet, %42 hayır oylarıyla belirlendi.

27 adet anayasa maddesi taslağının değişmesi olarak ortaya çıkan bu sonuçtan, toplumun farklı kesimlerinin beklentileri yine farklı oldu.

AKP (akparti) bu 27 maddelik içeriği öyle ayarlamış ki, farklı beklentileri dikkate alarak, çoğunluğu sağlamayı hedeflemiş ve amacına başarıyla ulaşmıştır.

27 maddelik yasa taslağını tek tek incelediğimizde, özet olarak söylersek:

10 ve 41. madde,
çocukları ve kadınları korumakla ilgili, daha önce mevcut yasadan çok da getirisi olmayan maddelerdir. Öyle ki, daha önce dediğim gibi, hakim kültür olan din kaynaklarındaki kadın-erkek eşitsizliğine bir kültürel eylem yapılmayacaksa, bu madde, kadın duyarlılığını istismardan öte geçmeyecektir.

51,53,54,128,129. maddeler,
memur sendikalarının örgütlenme hakkıyla ilgili. Önceden örgütlenme hakkı olan işçi sendikalarının sendikasız (sözleşme hakkı bulunmayan) memurlardan daha vasat olduğunu düşündüğümüzde, pek bir kazanım olduğu söylenemez.
Ancak, hak ile ilgili daha ciddi kazanımlar düşünülebilirdi. Örneğin, KPSS gibi bir sınav ile, üniversitelerden alınan diplomaların “hiç” sayılması gibi bir anlayışın yok edilmesi gibi…
Avrupa ortalamasının dörtte biri dahi olamayan üniversitelileşme oranımızla, bu kadar eğitimli işszilerin barındırılması çelişkisini ortadan kaldıran işsizliği önlemek önceliği ortada dururken!…

KPSS curcunalı memurluk bile örgütlü işçilikten daha avantajlı olduğuna işaret eder!
Bir de taşeronlaşmanın hızla yayıldığı bir ülkede, mevcut yasalara rağmen, köle sisteminin rahat uygulandığını yaşayarak görmekteyiz. (Bunun hikayesini örnekleriyle daha sonra yazacağım.)
Burada örgütlülüğün “gereksizlini” söyleme gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Elbette örgütlenmenin önemi büyüktür. Burada sakat olan şey, örgütlenme hakkına karşılık, örgütleri baskı altında tutma yöntemlerinin daha da güçlendiriliyor olması. Bir koyup üç alması…

84,94. maddeler,
Milletvekilleriyle ilgilidir ki, bu gidişata göre halkı çok da ilgilendirmez.

144,146,149,159,25,26,27.
sıradaki maddeler, Anayasa Mahkemesini kontrol altında tutmak isteyen hükümler içermektedir.

Resmi kurumlar, her ne kadar burjuva devletinin ve egemen sınıfın iktidarına hizmet ediyor olsalar da, Üst mahkemelerin verdikleri karar örneklerine baktığımızda, halk nazarında, diğer kurumlara göre en güvenilir olduğu söylenebilir. Bu mahkemelerin “Kemalist örgütlenme” görüntüsü, hatta, muhafazakar kesimde “alevi örgütlenmesi” gibi tanımlanmaları, Müslüman dindar cemaatleri oldukça rahatsız etmekteydi.

AKP’nin bu kuruma çomak sokmasındaki en büyük etkenin, bu anlayıştan kaynaklandığını düşünebiliriz. Bu amaca hizmet –oy- sağlatmak için diğer maddelerin birer yem olduğunu düşünmek abartı sayılmaz.
Kemalist bir zümre elbette toplumun sırtında ayrıcalıklı yaşamamalıdır. İşte bu yüzden burada dediğim gibi, “NERDEN BULDUN” yasası çıkarılsaydı, bu iş de kökünden çözülecekti. Herkes adını kimliğini ne koyarsa koysun, önemli olan sağlanan ayrıcalığın değerini sorgulanmaktı cemaatlere kadro ayarlamak değil.

125,145,184,156,157.maddeler,
ise askeri bürokrasiyi dizginlemek için hazırlanmış maddelerdir.

TC tarihinde, sivil politikacıların beceriksizliği, ilkesizliği, iki yüzlülüğü, cambazlığı, kestirmeden mevki ve servet elde etme acelecilikleri ve ahlaksızlıkları… gibi sayılabilecek bir sürü nedenlerden dolayı, askeri darbecilerin kirli amaçlarına çok ciddi alt yapı oluşturdukları bir gerçek. Bu çetrefil ikilemde halk oyu-istatistiği, orduyu “en güvenilir kurum” dahi gösterme acizliğine düşebilmişti.
Bu maddeler, askeri darbeler tarihini kapatmış olsa da, orduyu “en güvenilir” kurum ilan eden bu halk, aynı zamanda “en güvenilmez” olduğunu tescil etmiştir bu referandumla!
Böyle halkın kararı tabu mudur şimdi? Bu ne yaman çelişkidir ki, önlerine ne konulsa, koyan iktidarda ise “evet” diyebiliyorlar. Hem birbirine zıt iki öneriye de evet diyen bir halk!
Oysa askeri darbe hiçbir anayasada meşru kabul edilemez. Öyleyse, altyapı fırsatını verenleri mercek altına almak, bataklıkta sinek avlamak değil, bataklığı kurutmak gerektiğini düşündürür

Dokunulmazlıkkkkkkk!

Bu ülkede, bir konuya felsefi yaklaşımı engelleyen, felsefeyi, hatta aklı öcü gösteren bir öğreti gücü var. İmanı ve nasihatı, ulemayı, hayatın kılavuzu kabul eden önemli bir güç var bu ülkede. Bu güç ile demokrasi kültürünü en verimli şekilde kullanamayacak önemli bir kitle var. Tellibaba’dan medet uman bir yığın insan var. Bu insanların “evet”i ya da tayin edeceği hükümet üyelerinden nasıl bir yarar umulabilir ki?

ANAYASA TASLAĞININ ÖNCELİKLERİ AYNI ZAMANDA, BİR TOPLUMUN YAŞAM KALİTESİNİ BELİRLEYEN ANA VERİLERDİR.

Yaşam kalitesinin önceliklerini dikkate almayan dolaylı yollara meşgul eden maddeler, toplumun büyük kesiminin birinci beklentisi olmamalı.
Bir kenara koydum Marksit beklentileri. Yine kapitalizmin fikir babalarından olan Maslow’un teorisiyle karşınıza çıkıyorum. Ve bu teoriyi oldukça önemsiyorum.
İnsan hayatının öncelikleri vardır
Maslow, gereksinimleri şu şekilde kategorize etmektedir.
1. Fizyolojik gereksinimler
2. Güvenlik gereksinimi
3. Ait olma gereksinimi
4. Sevgi, sevecenlik gereksinimi
5. Saygınlık gereksinimi
6. Kendini gerçekleştirme gereksinimi

Yazı çok uzadı biliyorum, ama, özetlemek oldukça zor.

Yine alıntılarla 1. madde ve ardından diğerlerinin kökenindeki gizli çarpıklıkları dikkatinize sunuyorum.

DİE’nin 2005 yılı, Hanehalkı İşgücü Anketi’ne göre. Bu ülkede şu anda, 15 yaş ve üstünde 50,5 milyon insan yaşıyor. Oysa bunların ancak yarısından daha azını ifade eden 23,5 milyon kişi çalışabilir statüsünde sayılıyor. Peki geri kalan 15 yaşın üstündeki 27 milyon insan neden çalışabilir değil? Bu insanların kim olduğuna bakalım: ev kadınları, iş bulmaktan umudunu kesenler ve son bir aydır iş aramayanlar, emekli ve sakatlar, mevsimlik çalışanlar, öğrenciler ve askerlik yapanlar!

Demek ki, ev kadını, kronik işsiz, asker, üniversite öğrencileri, mevsimlik ya da part-time çalışanlar ve diğer “eksik istihdam edilenler” vb.nin neredeyse tamamı gerçekte işsizler ordusunun bir bileşenidirler. Ve toplam sayıları 12 milyonu bulan emeklileri, çalışamaz derecede sakat veya yaşlı olanları ve lise öğrencilerini bir tarafa bırakacak olursak, DİE istatistiklerinde çalışabilir durumda olmayan işgücü olarak gözüken 27 milyon insanın yaklaşık 15 milyonu gerçekte kapitalist sistemin ve devlet politikalarının kurbanı durumundaki işsizlerdir. Bunlara resmi açık işsiz sayısı olan 2,75 milyon insanı da eklediğimizde 18 milyona yakın bir gerçek işsizler ordusuyla karşı karşıya kalırız. Sonuç olarak 15 yaş ve üstündeki 50,5 milyon insanın yarısından biraz azı, 18 milyon insan, şu an işsiz durumdadır. İşte kapitalizmin tarihsel zaferi!MT

***


2005 rakamlarına göre, ülkemizdeki en fakir 12,5 milyonluk nüfus dilimi toplam milli gelirin yüzde 6,1’ini alırken, en zengin 12,5 milyon kişi ise toplam gelirin yüzde 44,4’ünü almıştır. Yani arada neredeyse 8 kat bir gelir farkı var.
20’lik gruplarda, en yüksek gelire sahip son gruptakilerin toplam gelirden aldığı pay yüzde 46,7 iken, en düşük gelire sahip ilk gruptakilerin toplam gelirden aldığı pay yüzde 5,8 düzeyindedir. Yani en zengin gruptakilerle, en yoksul gruptakiler arasındaki gelir farkı 8,1 kattır. Bu fark 2007 yılıyla aynı…
OD

Yaşam kalitesi bakımından, dünyada 250 ülke arasında (büyük şehirler sıralamasında) İstanbul’un 114. sırada olduğunu da göz önüne getirisek, daha geniş perspektiften bakmış oluruz.

İŞTE SİZE ASIL ANAYASA TASLAĞININ MALZEMSİ.

>EĞİTİMLİLER “HAYIR”CI

>

Ey Muhammed! De ki: “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? “Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar ” (39 Zümer, 9)

Eğitimin önemi nedir?

Bir toplumda, yoksul ile zengin arasında bir çıkar çelişkisi olduğu bilinir. Özellikle ülkemizde, ulusal geliri paylaşmadaki adaletsizlik uçurumunun kanıksanması, ahmaklığın kronikleşmesi anlamına geliyor.

Bu çıkar çelişkisinin sonucunda, para gücüyle bünyesinde barındırdığı bir avuç eğitimli insanın bilgi ve aklını kullanarak, kanunların boşluğundan (ve dolu tarafından) zengin kesimin yararlanıyor olması ve çelişkinin karesel bir boyut oluşturması, yoksulun sermayesi olan umudu bile baskı altına alıyor, kader kavramını umudun yerine koyuyor.

Bu ilginçliğin püf noktası nedir?

Egemenlerin kadrosunda ekmek yiyen eğtimlilerle, geçimini daha çok bağımsız sürdürme fırsatını bulan eğitimli ya da boştagezerler, toplumun geleceğine ait projeler hakkında (genellikle) aynı düşünmüyorlar.
Bağımsızlık ve bilgi yan yana gelince, daha objektif ve insani düşünme fırsatı güç kazanıyor.

Demokrasinin en affedilmez özelliği, bilgiye değil, sayıya bağlı kalmasıdır. Kapitalist sömürü düzenlerinin ideal tercihi olan böyle demokraside, cahil sayısının fazla olması, işgücü maliyeti ve egemenliğin pekiştirilmesi açısından oldukça önemli görülüyor olmalı!

Bir yanda cahil çoğunluğun tercihi, diğer yanda aydın çoğunluğun tercihi…

Bilgiye dayanmayan tercihler, tercih yerine “talimat” özelliği arzeder.

Bu durumda etik ve akılcılık açısından demokrasinin sonuçları nasıl meşru olabilir?
Baştaki ilgili ayeti burada dikkate almayan, özellikle (AKP ve SP güdümlü olarak) dindar kesimin olduğunu düşündüğümüzde, takiyyenin boyutunu da görmüş olmaktayız.
Zaten, bu satranç oyununda AKP’nin -örtülü-amacına ulaşabilmesi için solun bir kanadına, piyondan at yapma fırsatı tanırken, kendisinin piyondan vezir yapacağının bilincinde olması, sonra da o atın ve de şahın daha kolay avlanmasının fırsatını yakalama gücü, o solun farkında olmadığı önemli bir noktadır.

İran devriminde aynı iyi niyetliliği gösteren sol gurupların “ne koparırsak o ‘kar’dır” mantığıyla, Humeyni’ye destek vermeleri ve iktidar elde edilince bir bir idam edilmeleri, ilgisi zayıf da olsa, birşeyler çağrıştırmalı.

HaberTürk’ün
yaptırdığı 2010 referandumu anketlerindeki rakamlar, sonuçların “evet” lehine ağırlık kazandığını belirtmesine rağmen, ilginç bir tabloyu da belirtiyor.

En ilginç tablolardan biri bu. Eğitim düzeyi arttıkça “Hayır” oyları öne geçiyor.

Üniversite mezunlarının yüzde 41,7’si “Evet”, yüzde 58,3’i “Hayır” diyor.
Yüksekokul mezunlarında da durum aynı. Onların da yüzde 41.4′i “Evet”, yüzde 58.6′si “Hayır” diyor;
Lise mezunlarında “Evet’lerin oranı yüzde 47.9, “Hayır”ların oranı yüzde 52.1.
Ortaokul ya da ilköğretim mezunlarında “Evet’ler yüzde 47.9, “Hayır’lar yüzde 52.1 oranında.
İlkokul mezunlarında “Evet’ler yüzde 62, “Hayır’lar yüzde 38.
Herhangi bir eğitim almamış olanlarda ise “Evet’ler yüzde 65.1, “Hayır”lar yüzde 34.9 oranında

DESTEK yazısı

>NEDEN HAYIR?

>12 Eylül Anayasa Referandumunda NEDEN HAYIR?

Anayasa (bizde), insan temel hak ve özgürlüklerinin çerçevesini belirler; ayrıntıları alt yasalar belirler(miş).

İnsan temel hakları bütün ideolojilerde aşağı yukarı benzer olabilir ama, öyle kritik noktalarda yatan manevralık “örtülü virüsler” var ki, “kullanmayanın yasasını kullanırlar” a götüren kapı oradan aralanır. Hakların kullanılmasını verip de, onun kullanılması için gerekli donanımlardan yoksun bırakılan bir düzende sahtekarlık, beynin en kuytu yerinde ağırlanmaktadır. İşte o noktadan sonra, kolektif yaşamda dejenerasyon hızla yayılır, insana özgü bazı temel değerler aşınır ve yeni oluşan değerler kanıksanarak, alışkanlık haline geldiğinde, “hak” kavramı yasalıktan çıkar, geleneksel boyut kazanır. Sonra onu yok etme gücü bir daha elde edilemez.

Bir yanda alternatif yaşam modülleri işletilen DİN kurallarının resmi ve özel olarak tavizsiz uygulanması,
diğer yandan “anayasal hak” diye istiflenen paketin aynı paralellikte ve her iki tarafta da oynayan kişiler tarafından bu topluma sunulması,
kocaman bir çelişkiden ibarettir.….

Neden Hayır?

-TC sınırlarında yaşayan bütün vatandaşların elindeki maddi varlıkların ve makamların meşru olup-olmadığının hesabının sorulacağı “Nerden buldun”? sorusunu sormayan,

-Sosyal demokratik devlet vurgusunun güçlendirilmesi ve yurttaşlık temelinde tüm farklılıkların güvence altına alınmasını dikkate almayan,

-Deniz kıyılarının, orman bölgelerinin, ulusal zenginlik kaynaklarının yağmalanmasını önleyecek bir madde bulunmayan

-İşsizlerin yoksulların güvence altına alınması ile ilgili herhangi bir kayıt düşmeyen,

-12 Eylül darbesi ile özdeşleşen 1982 Anayasa’sının icat ettiği YÖK ve benzeri kurumların ortadan kaldırılmasına teşebbüs etmeyen, 12 Eylül darbesi ve darbecileri ile hesaplaşmayan, onun yerleştirdiği kurumlara hiçbir biçimde dokunmayan,

-Seçim barajlarının ve yasaklarının ortadan kaldırılmasına ait bir madde bulunmayan,

-Devlet ve çeteler tarafından cinayete uğrayan (faili meçhul) lara ve canlı kayıplara karşı bir tazminat girişimi bulunmayan.

Hak arama hakkının sembolik* olarak kalmasını önleyecek olan maliyetleri, ortadan kaldırmayan, böylece, hak arama gücünü sadece zenginliğe yönlendiren anlayışa dur demeyen,

12 Eylül Liberal Anayasa taslağına HAYIR.

* * *

Mevcut Anayasada bulunan birkaç maddeyi irdelediğimizde, toplumun büyük bir kesimi için ne kadar sembolik kaldığını göreceğiz.

*Kanun önünde eşitlik

MADDE 10. – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

*Eşitliği bozan bir yığın nedenler sayılabilir. Önemli olan müeyyidelerin ne olduğundan ve alınacak önlemlerden ve ciddiyetten söz edilmelidir.

(Ek: 7.5.2004-5170/1 md.)Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.

*Dindar ve gelenekçi ailelerdeki din eksenli kadın-erkek eşitsizliğine karşı önlem alınmamışsa, hükümsüz bir maddedir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

*birçok imtiyaz varlık yoluyla sağlanmaktadır. İyi bir iş bulmanın yolu eğitimden geçer ise, eğitimin tümü parasız olmadıkça, o imtiyazın olmadığı madde hükümsüzdür.

MADDE 25. – Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.

*Düşünce icraata döküldüğü an, çok aydının telef edildiği devlet dairelerindeki terfilerde, çalışma koşullarında, işe almada, adı konmamış baskılara uğratılan bir tarih ile hesaplaşılmadığı sürece bu madde hükümsüzdür.

MADDE 24. – Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir

*İsteyen Hıristiyan, Musevi, hatta Ateist olduğunu ve gereklerini aynı güvencede ve olanaklarda sağlayamıyorsa, hükümsüzdür. Örneğin, Diyanet bütçesine ayrılan kaynak, ateizm ya da rakip dinler için eşit harcanmıyorsa, bu madde hikayeden ibarettir.

MADDE 23. – Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir

*Yerleşme ve seyahat etmek için yeterli maddi imkana sahip olmayanlar için bu madde hükümsüzdür, Bu nedenle “herkes” sözcüğü bu maddeden çıkarılmalıdır.

MADDE 18. – Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır.

*Bir tarafta açlık ve kronik işsizlik varsa, bu durum “zor”u izah etmez mi?

MADDE 17. – Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

*Maddi ve manevi varlığı olanlar için yararlı bir maddedir. Olmayanlar için ise hükümsüz. Öyleyse, buradan da “herkes” sözcüğü çıkarılmalıdır.

MADDE 6. – Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.

*Oysa, uygulamada “Millet, kayıtsız şartsız EGEMENLERİN” oldu.

Egemenlik Allah’ındır” gibi, Kurandaki ilgili ayet ile çelişen bu madde, birçok dindar için hükümsüzdür. Aynı zamanda, egemenlik hakkı da bilgi ve bilinç ile korunduğuna göre, bilginin maliyeti ancak varlıklılar tarafından karşılanabildiğine göre, cahiller için bu madde hükümsüzdür.

Ek bilgi:
2008’de (Anayasa mahkemesinin iptaline rağmen) 5510 sayılı yasa ile getirilen Genel Sağlık Sigortası kanununda, kız çocukların baba sigortasından yararlanmasını -ünv.de okuyırsa, 25 yaş ile sınırlamuıştır. Oysa yeni taslak maddelerinden birisi, “kadınların ve çocukların pozitif ayrım yapılması, eşitlik ilkesine aykırı değildir” diye yazıyor.
Önce kaybettiriyor, sonra bulduruyor ve “bu bir kazançtır” diyor!

SERMAYEye ayrıcalık: bir makale

>org-resitalim

>

http://www.youtube.com/get_player

>rodrigo-dan gitar konçertosu

>

http://www.youtube.com/get_player

>org resitalim

>

http://www.youtube.com/get_player

Bu melodiye şarkı sözü arıyorum.
ortak yapım olsun istiyorum.
Daha da öte, sesi güzel olan bir amatörün seslendirmesini çok isterim.

Not: Mpeg video görüntülenemiyorsa, flash player kurmalısınız

>enişte Rodrigo-Gitar Konçertosu-amatör

>Bu gün mayhoştum ve duygusal tutukluk hali yaşıyordum. Bu bir ağrıydı sanki. Güncel hayattaki sıradan hiçbir eylem açmıyordu beni. Bir derdim mi vardı? Hayır, nedeni çok belli olmayan duygusal tutsaklıktan başka birşey değildi. Gri bir tutsaklık…
Pek alışık olmasam da, birkaç yudum alkol çekmişti canım.
Bilgisayar karşısına geçtim ve deli danalar gibi anlamsız fink atıyordum.
Yolum, Ali Zafer Sapçı dostuma düştü.

Bir tablet “aranjuez mon amour jean francois maurice” al hemen geçer dedi sanki.
Aldım ve 1 saat sonra hiç birşeyim kalmadı o gri duruma ait.

http://www.youtube.com/get_player

Joker kelimeler:
-Enişte
-Joaquín Rodrigo Vidre
-Victoria Kamhi
-Deniz Gezmiş
ve
-Gitar konçertosu

>İşte öyle YAŞAMAK (müzikal şiir)

>

SES KAYIT YENİLENDİ
http://www.youtube.com/get_player

Sensizliğin, griye çalan yanı var ya?
Bazen öyle bir düğüm ki…
Düşünmezsem her yanım tozpembe gibi;
ama,
ıslandığımda çamurdan bir heykel!

Bir yolunu bulup düşünebildiğimde,
iki kere ikinin kapısını çarpasım gelir.

Sen bana yaşamaksın, canlı kalmaktan öte.
Sana yazılan şifreyle seni anlamak
dokunabildiğim yere kadar uzanmak,
çakışma ihtimaline bir ahenk sağlamak için,
arıyorum seni.

işte öyle…

Yasaların yasaklarıyla,
özgürlüklerin hakları çatışırsa biryerlerimizde,
işte tam o anda, biraz daha fazla insan olasım gelir.
Ölümsü duruşunun izdüşümü
biraz eğri durur nabzımda o zaman…

Elimde değil,
yüreğimde düğümlenen bir bilmece gibiyse yaşmak,
tırnaklarıma “düş düşer” oracıkta.
Özlemlerim örselenirse nasıl dik durabilirim ki!
“Eğilmenin de bir adabı vardır” diyorsam inan bana.
Doğrular, yalnızca doğrulara eğilmeliyken…

İşte öyle….

Öyle bir matlıkta kaçı kaçla çarparsanız çarpın,
yine de “elde var hüzün” diyor Şair Attila.
Ama bu hüzün kızıl kokuyorsa, biraz dur ve düşün!
Eşitliğin bozulamadığı bir savaş ganimetinin nimetlerini….

Atmosfer leş kokarken, uzlaş diyorlar bana.
Bedelsiz istimlak edilen “ortayolda” uzlaşmak nasıl bir şey?
Onurum sevdamdır bu hayatta
sevdamı kumara basmam isteniyorsa rest!

Bilirsin,
Bir kıvılcımla başlar büyük yangınlar.
Sevdadan aşka salınan dalgalar da öyle.

Bazen dudaktan dudağa kurulan köprüden geçebilmektir yaşamak.
Ve ruhuna en esnek mızrap ile dokunmak.
Her dokunuş okşamaktan beter olmalı iliklerinizde.
Kimi dudağınızın ucunu, kimi yüreğinizi yakabilir.
Yaksın!

Her yangının izi bir nasırdır bu yolun ağarttığı saçlarda
ve kararan kalpleri renk düellosuna davetin asaleti bir başka.
Hangi yana baksak orada bir dünya,
Hangi yana dönsek orada bir insan var.

Yaşamaktır,
düğümü kör eden ağıtları kanatmak
ve bu şarkıya akor basmak için tırnak uzatmaktır
yaşamak…
işte öyle

z.örer

>Blogların Tansiyonu

>
“Sıcaklar, tansiyon, kalp frekansı, kafa-beyin çalışması, hatta çalışmaması…..” joker kelimeleriyle çeşitli cümleler kurulabilir bu aralar.

Diyeceksiniz ki, “düşünme değil, yaşama mevsimidir bu ay”.
Ne desem ki….

Her neyse işte, Blog yazarlığı ve blog izlerliğinin tansiyonu da diğer yaz mevsimlerinde olduğu gibi böyle olmuş bu zamanda,.

Dinlenmenin bir başka versiyonu da “dedikodu” değil midir?
FF’ler bu yüzden revaçta olabilir mi? He valla, bu da öyle birşey.
Ama facebook’un günahını alamam; orada konular ve ilgi alanları cıvıl cıvıl bahar kokuyor.

Yaz uyuşukluğuna rağmen, i-net platformlarında en popüler ilgi alanı, “dokunulan tabular” geldiğini sezi-yorum, hatta biliyorum. Örneğin, forum sitelerinde din konusu açıldığında, sanki bütün camiler boşalır, orada cihat başlar. Birkaç ateist ve değişik ist’ler, ortaya küçücük atom parçacıkları attığında, ayak sesleri ve tozu dumanı, görüş alanını matlaştırır.
Desem de, son zamanlarda sanırım biraz liberalleşme eğilimleri ağır basıyor gibi. Eski din tansiyonu yerini katıksız antikemalistliğe bırakmış.

Friend Feed’lerde karın ağrısından tutun, sinek ısırığına kadar bilumum vıttırı vızzıklar manşet olur. Ciddi manşetler de düşer aradabir ama, feed’in rajonu pek yemez onu.
Msn çetten birkaç hacım daha geniş gibi.

Twitter denilen kapı ise, bildiğim kadarıyla,
BUtürkünün sorusuna cevaben icat edilmiş olduğuna yemin ederim valla… “Deniz dalgasız olmaz, sen nerdesin nerdesin”. Ben şurdayım burdayım. Denizin dalgasındayım, güzellerin sevdasındayım…… vs.
Oh, işte size yaz tatilinin “Twitterfriendfeedi”.

Blogaşırı yazarlığa adım atan 3 Blogdaş var ki, onlar üzerine ayrı bir yorum zamanı gelecek.

Reytingi bol kepçe konulardan bazıları da aşk-meşk-stres-yemek-memek-sevmek-sevilmek…vs.
Küçümsemiyorum bunları asla. Hayatı anlamlandıran ve devamını sağlayan konular üzerinde geyik yapmak.. geyik dedim de aklıma geldi, bu sıcakta geyik kebabı …. Hoşt!

Bir de çocuk büyüten anneler blogları var ki, hayatın ta kendisi ve sağlıklı bir nesil yetiştirmenin en ince paylaşımları burada. Bu Blogların reytingine dil uzatmak şurda dursun, elimden gelse Nobel Ödülünü vereceğim onlara. Yalnız bir soru takılıyor aklıma, bu blog yazma uğraşısına harcanan zaman dozunu aştığında eşlerine, “sanal alem” sendromunu yaşatıyorlar mı? Bizde biraz vardı da, hallettik sayılır orta şekerli….

Bir başka reyting, acındırma tansiyonu olan blog yazıları. Bizim millet öyle konulara
bir tutam göz yaşı ile hücum ediveriyor dalga dalga. Karakteristik özellikmiş bu. İnanmıyorum ben de avrupakılar gibi.
“Erdemli özelliklerimiz”den biri olarak övünmekteyiz böyle hücumlarla.
“Türk toplumu yardımseverdir” tezimizi yutmayan Avrupa birliği, bazen enayiliğimizi yüzümüze vuruyor ve utanmadan utandırıyorlar bizi. “Sosyal güvencesi olmayan, olursa da yok gibi çalışan bir toplumsal sistemin acı biberli turşusunu kurun demeye getiriyorlar. Yangına bir damla göz yaşıyla koşmuş olmak yangını söndürmez, tam tersine körükler ve “sevap”tan öte bir kazancınız olmaz” demek istiyorlar mealen.
Mağdur edebiyatı değil, protesto savaş edebiyatı bir yere taşıyabilir ama, “nemelazım”a acilen bir aşı lazım.

Son olarak, felsefe-bilim-sanat yazıları reytingi var ki, onların derdi sayı değil, nitelik olmalı. Ancak, yazı altında bir pencere icat edilmiş; karşılıklı iletişim insanların emeğine ve paylaşımına verilen saygının ifadesi yazılsın diye açılmış bir pencere. Oraya uğramak, düşüncesini olumlu ya da olumsuz yazmak, yazarını yönlendirmesi ve motive etmesi açısından oldukça önemli buluyorum. Eleştirinin kalitesi ne olursa olsun, tek kelimelik cümle dahi bir izlenim bırakıyor yazarında. Düşüncede toplumsal orkestranın ritmini düzenleyen önemli bir uygarlık davranışı olarak kabul edilmelidir bu.
İşte sorun, bazı blog yazarlarının, okurlarının farkında olmuyor izlenimi vermesidir ki, çok sevimli bulmuyorum. Çapı ne olursa olsun, “zamanı olanlar için” büyüklük kompleksine yenik düştüklerini fark edemeyenler, kaliteli okurunu yitirmeye mahkumdurlar.
Kaliteli Blog yazarlarının böyle bir durumdaki hassasiyetlerinin farkındayım ve onlara hayranlığımı ve teşekkürlerimi bırakıyorum aha bu sayfaya.

Blog yazmak, insanın ufkuna doping yapıyor. Yazılı düşünmek yalnızca profesyonel yazarların tekelinden çıkmış, koro halinde yazılı düşünebilmenin avantajını yaşayabiliyoruz.
Bu yüzden Blog’ların tansiyonu ve kalp atışları mevsim sıcaklığına kurban gitmemeli.

>“Yaz”ı Yazı-yorum

>

“suzi1966″ya teşekkürler

akdeniz akşamları | izlesene.comBaharı çok sayıkladık ve rüyasından uyanmak çok uzun sürmedi. Bahar uykusuyla “ful şarj” olarak yaza girince, anladık ki zaman ölçüsü astronomik değil, fizyolojik etkenlerle ölçülebiliyormuş.

Toy zamanların palavra yüklü aşk mektupları başlı başına bir edebiyat ürünüydü.
Bunlarda biri,
ey sevgili, bütün denizler mürekkep olsa, bütün ormanlar kalem olsa, bütün gökyüzü kağıt olsa, sana olan aşkımı yazmakla bitiremem.

Evet, arkadaş “bitiremez”! Söz konusu “yaz akşamları”ysa, gerisi teferruat (teferruat kısmı milliyetçi mafyadan çalıntı) böyle durumlarda arkadaşa kefil olmak vaciptir.

“Seni çok seviyorum” demenin usturuplu yolunda aşk nağmesi bir başka notadan çalar.
Divan Edebiyatının “süslü nesir” yığıntıları aç karnına aşkı bile mubah sayar. “Ne yani, yoksulun aşkı olamaz mı”? türünden sorular karşısında apışıp kalırım tabi.
Ama, koşulların tam takım olduğu durumların
sevdası aşka boyun eğdirir de ondan…

Koyu sözcükleri bir arada takım olarak düşündüğümüzde, tam bir “yaz yaşamı”nın joker malzemesi olarak, demek istediklerime sırılsıklam cuk oturur.

Yaz sıcağı, deniz serinliği, orman gölgesi, gökyüzü mavisi ve bunlara paralel yaz ve yazı aşkı… yazı yazmaya aşıkız da, yaz aşkı yazı aşkının üzerinde ağırlık yapınca, nefes almak zorlaşıyor.
Yaz aşkı mevsimlik aşk olarak bilinse de insan, ömürötesi hayat arkadaşına yazın bir başka aşık olamaz mı? Düşünmem lazım.

Aslında alışkanlık olmuş aşk sanki aranan bir duygu potansiyeli! Dedim ya alışkanlığın zinciri kalın olurmuş. Oysa daha önce demiştim, aşk değil sevda idi mum yakıp, ışığında amuda kalkmak istediğimiz durum.
duygu grafiği
Fizyolojinin ruha yansıttığı “haz an”ı ile saat kadranındaki hareket arasında hiç benzerlik kuramazsınız. Tren yolculuğunda pencere kenarından telgraf direklerinin hızla hareket ettiğini, içinde yol aldığınız trenin yerinde sabit durduğunu sanmak gibi olur baharda geçen zamanlar ve akıp giden zaman duruyormuş gibi olur içinizde.
Derken, gelir yaz, cırcır böceği çalar saz. Kumrular aynı saatte cilveleşir ve “gu gu guk” nakaratıyla, tüm mahalleliye “günaydın” çeker her sabah.
(İpragaz satan bayi arabaları da kumrulardan öğrenmiş olabilir “melodik günaydını”).

Gökyüzünün en duru mavisine serpiştirilmiş yıldızların ne anlamı olur ki, sevgilinin saçlarına ve gerdanına Divan edebiyatı kıvamında takılamadıktan sonra.
Akdeniz otellerinin yıldızlarıyla, mehtabının yıldızları, “yıldızlar savaşında” her akşam.
Ama, bu savaşın galibi sadece sevdalılar.

Akdeniz Akşamları Bir Başka Oluyor
Hele Birde Aylardan Temmuz İse Bambaşka
Sahilde İnsanlar Kol Kola Sımsıcak
Coşmamak Elde mi Böyle Bir Akşamda
İşte Ben Böyle Bir Akşamda
Aşık Oldum

(hayır sevdalandım, sevdam yatay seyir izliyor ve koca yıllar eğip bükemedi, şeytanın kulağına paslı çivi)

>Dans ile Oryantal’in "dansı"

>

Bu yazıyı hazırlarken, bir dans uzmanı asla ol(a)madığımı belirtmek istiyorum. Ancak, müzik kulağı, ruhu ve eli olan ve biraz da ilgi alanına kıyıdan köşeden giren ve içinde ukte kalan biri olarak, anladığım kadarının genel analizini yapmaya çalışıyorum.

Dans ve Oryantali
İnsanın birkaç çakrasını gıdıklayan, estetik düşüncenin, beden üzerindeki izdüşümü olarak anlıyorum.

Doğadaki karmaşa ve bilinmezliklerin kaygısı, insanda “ahenk beklentisinin önemini kışkırtıyor. Belki bu yüzdendir, dans ve oryantalin beden bölümlerinde keyfi okşayan yansıması. Ritmik ahenklerin düşünce ve duyguya yansıyan serinletici etkisi de öyle…

Dans ve oryantal, daha kadınsı bir gösteri olarak kabul edilebiliyor. Belki bu yüzdendir zıtların çekim gücündeki espri. Kadınlar bu durumu nasıl algılar, bilemem?

“Çakra” deyip de geçmeyelim. Sanki, insanın ve hücrelerin kımıldaması için ilk tetikleyici hareket komutunu veren enerji orada saklı. Yalnızca bedenin kımıldama enerjisi değil, aynı zamanda sevincin, coşkunun, hazzın, çılgınlığın… vs. kumanda kolu da çakrada mevzilenmiş.
Dans ve Oryantalin üzerimizdeki erotik etkisi de, o ahenkli davetin taşıyıcı misyoneri sanki.

Dans, Fransızca kökenli bir kelime olarak, Avrupai estetik beden figürünü ifade ediyor(muş).
Daha matematiksel yaşayan Avrupalının estetiğe olan yatkınlığı biraz sırıtıyor gibi.

Erotizmin Playboy versiyonundaki sahtelikle, Amerikan güreşi dedikleri, boks pistinde yapılan gösterinin ne kadar estetikten ve gerçekçilikten uzak olduğu bilinir. Bunun danslarına yansımadığını kim söyleyebilir?

Batı türleri olan, Paso Doble, Flamenko, Bale, Tvist, Mazurka, Break Dance, Rock’n Roll, Vals,
gibi dans çeşitlerinin içinden “Vals ve Paso Doble”yi çıkarın, gerisini çöpe atmakta bir sakınca göremem.
Ama, Tango, Çarliston, Cha Cha, Swing, Mambo, Samba, Salsa, Merengue, Bachata, Rumba, gibi Güney Amerika ülkelerinin dansları daha özgün ve doyurucu olduğunu söylemek zor değil.

Arap amatör oryantali, Hint müzikal dansı, Türk çiftetellisi ve halayı, Yunan Sirtakisi,

kadın bedeni ve ruhunun özgürlüğünü nasıl cömertçe ortaya koyduğunun, derinden gelen bir anlamının olduğunun ip uçlarını verir.
Doğulu oryantalci kadınların, batılı dansçılara göre daha fazla çaba ve etkileyici yetenek içinde olduğunu, “varlık” çabasının bu bahaneyle aralanan kapısı olabilir mi?

Öyle düşünüyorum..

Oryantal’in, tek başına doğu oyunu olarak sosyal-müzikal, Oryantalizmin ise siyasal bir yanı olduğu bilinir.
Batılıların, doğu kültürü üzerindeki “merceklerinin adına oryantalizm” demişler. Batılının 18. yy.dan bu yana. doğulu üzerindeki çıkar çelişkisine giden, kültürel itiş-kakışta dansın, oryantalin üzerine çöreklenmesini mi sağlanmaya çalışmışlar?

Oryantalist, (Doğulu) bu tip düşünmeyi temsil eden kişidir. Erkeği, güçsüz ama yine de garip bir şekilde Batılı, beyaz kadını tehdit eden kişi olarak tasvir edilir. Doğulu kadın ise çarpıcı derecede egzoteik ve hakimiyet altına alınmaya isteklidir. Doğulu kültürel ve ulusal sınırları aşan bir klişedir./Edward Said öyle diyo.

Tanımın içinde pek yabana atılacak cümle, hece, hatta harf bile bulmak zor!

BU ve benzeri durumlar az kanıt sayılmaz!
Ancak, bu tanım, dansın oryantale üstünlüğünün değil, doğulu erkek toplumunun, kendi yasaklarının altında nasıl ezildiğinin aşağılandığının kanıtı olabilir.

Türk Padişahları’nın genellikle batılı kadınlarla evlenme tercihinin ve sarayda cariye kılığında dansöz beslemelerinin anafikri hangi duygu ve düşünceye dayanır? Bu da başka bir konu.

>öznesi olmayan isyan-arabesk-2

>

Sarhoş adam, gırtlağı yırtılırcasına
“batsın bu dünya, batsın bu dünya”
diyerek sokaklarda, yamuk-yumuk yürüyormuş, .
Bektaşi sarhoşa yaklaşmış,
“neden batmasını istiyorsun bu dünyanın?”
Sarhoş:Batsın tabi ki, belki altı üstünden iyidir abiciğim”
Bektaşi:”biz ayık kafayla batıramıyoruz ki sen sarhoş iken batırabilesin”(ben uydurdum)

BATSIN BU DÜNYAyoutobe-Orhan Gencebay
DÜNYA” KİM? TANIDIK BİRİ Mİ?

Ya adresi? Marifeti ne? Nasıl giyinir? Ne dümenler çevirir de kargaşaya neden olur?
Yazıklar olsun, yazıklar olsun
Kaderin böylesine, yazıklar olsun
Herşey karanlık, nerde insanlık
Kula kulluk edene yazıklar olsun.

Başa gelenler “kader” ise, bundan da şikayetçiysen, “kula kulluk ya da tanrıya kulluk” ne farkeder! kaderde kulluk var ise bu işler böyle karmaşık yürür/bu çelişkiye yazıklar olsun .

Batsın bu dünya, bitsin bu rüya
Ağlatıp da gülene, yazıklar olsun
Dolmamış çileler, yaşanmamış dertler
Hasret çeken gönül, benim mi olsun..

Bu dünya değil de, içindeki parazitler batsın deseydin, bütün kasetlerini koleksiyonuma dahil ederdim.

Ben ne yaptım, kader sana
Mahkum etti, beni bana
Her nefeste, bin sitem var
Şikayetim yaradana, şikayetim yaradana.

Şikayetin yaradana, isyanın kula kulluk edene, kader ve şer Allah’tandır, fazla kurcalama.
.

Şaşıran sen mi yoksa ben mi, bilemedim
Öyle bir dert verdin ki, kendime gelemedim
Çıkmaz bir sokaktayım, yolumu bulamadım
Of…of…of…of…of…of..of..of…..

Şaşırtan O, şaşıran sensin bu kör gidişe göre… gören göze göre asıl şaşırtanı bulamazsan, suçu “yaradana” yüklemek kaçınılmaz.

Ben mi yarattım, ben mi yarattım
Derdi ızdırabı, ben mi yarattım
Günah zevk olmuşsa, vefa yorulmuşsa
Düzen bozulmuşsa, ben mi yarattım.

Evet sen yarattın gardaş, tanrıyı da dertleri de… ama tek başına olmadı bu iş,
suç ortakların oldukça fazla.
Izdırabın yaratılmasında karanlığa kurşun atanın da payı var.
Şikayetin yaradana değil de,
düzenbazlara olsaydı, birkaç çilekeşi de uyandırabilirdin elindeki mikrofon gücüyle.

Batsın bu dünya, bitsin bu rüya
Aşksız geçen ömrüme, yazıklar olsun
Dolmamış çileler, yaşanmamış dertler
Hasret çeken gönül, benim mi olsun.

Karnın aç ise, kalbin aşksız geçmeye mahkumdur. Aç karnına aşk olmayacağını bilmelisin. Ömrün aşksız geçtiğine göre, çektiğin çileler, dertler, hasretler arabesk hayatın ürünleri olduğunu anlamadığın sürece, kasetlerin yok satmaya daha da elverişli olacaktır.

Ben ne yaptım, kader sana
Mahkum etti, beni bana
Her nefeste, bin sitem var
Şikayetim yaradana, şikayetim yaradana.

Kadere karşı geliyorsun, dinden çıkıyorsun gardaş, farkında mısın?

Adını koy bu isyanın, ateist, teist her ne ist ise o ist….

Aranan “dünya” Kader mi yoksa?…..

Ya kaset satış tirajından vazgeçeceksin, ya da çelişkilerinden;

bu kadar dengesizlik fazla!
off ulan offf!!

>ARABESK YAŞAMDAN DOĞAN MÜZİK

>

Düşünceler amaçları doğurur, amaçlar eylemlere dönüşür, eylem alışkanlıları oluşturur, alışkanlıklar da KARAKTERİ belirleyerek, kaderimizi tayin eder./Trion Edwards

Elif Savaş Felsen İle Fazıl Say arasında geçen “arabesk müzik” tartışmasından yağ çıkaracağımı söylemiştim

Yağ’ın mecaz anlamda pek hoş karakter modeli çağrıştırmadığı bilinir. Ancak, yağ çekmek ile yağ çıkarmak arasındaki farkı yazının ilerleyen satırlarında okursunuz.

Fazıl Say, tartışmada özetle şunları demiş:

-Arabesk müzik arabesk yaşam tarzının betimlemesidir. Aydınlığın , çağdaşlığın ve öncülüğün, sanatçılığın sırtına külfetdir. Emek karşıtıdır-duyarsızlıktır ve yaratamamaktır! Etik dışı “yalan dolanla” doludur. Ortadoğu işi- 3. Sınıf ,acındırmaca-tembellik-yeteneksizlik- rant- çamur-muallaklıklar üzerinden yaşar.

Elif Savaş’ın cevabı:

Müzik piyasası denilen şey, herşeyin piyasası gibi kirli. Konu o ise başka. Arabesk müziğe toptan bir müzik çeşidi olarak karşı olmayı anlamam mümkün değil. Arabesk müziğin çıkışının, sevilmesinin sosyal sebepleri var. Blues, hip hop, arabesk, funk, metal, getto muzik asağılandı mı, aşağilanan müziğin ta kendisi oluyor. İyi müzik nereden, ne gelenek ve ne cins insandan gelirse gelsin, iyidir diyorum.

Bu tartışmacıların birinden taraf olmak şart değildir bir fikre varabilmek için. İkisinin de doğruları ve teğet geçtikleri durum vardır bana göre.

Fazıl Say, Kemalistliğin sol yanından bakan biri olarak diyorsa bunları, Kemalist sistem içerisinde protest müziğin başına gelenlerin hesabını da sormalıdır. Hatta, Mısır
filmlerinden aktarılan arap müziklerine getirlen yasakların sonucunda türemişse bu arabesk müzik, yine Kemalist düzenin acemiliğini ve gereksiz yaskalarını da sorgulamalıdır.
Arabek müziğin bir altyapı ürünü olduğunu söylüyor ama, mağdura mı öfkeleniyor, mağdur edene mi burası belli değil.

Elif Savaş’ın arabesk müziğe yaklaşımını, dindarların yoksul varlığından (sadaka kültürüyle) sevap kazanmayı düşleyen yoksulsevciliğe benzetiyorum. Müzik piyasasının ticari kirliliğinden şikayet etmesi kadar, arabesk nedenler üzerinde fikir yürütmesini de bekliyorum. E. Savaş’ın bu konuda detaylı düşüncesini kısa atışmadan çıkarmak elbette zordur.

Söz konusu bu müziğin insan duygusunda bıraktığı izi bir tecih kapsamıdan daha fazla boyutunun olduğunu ıskalayamayız.

İşin bu kısmında konuyu tarihi ideolojik, sosyolojik boyutundan çıkaramayız. Çünkü, bu topluma egemen olanlar bundan yeteri kadar yağ çıkarmaktadırlar.

Geniş yığınların aleyhine işleyen bir alet olarak kullanılan bir ilgi alanıyla karşı karşıyayız.
Nasıl ki kişilerin din ve tanrı inancını değil, bu inancın sömürü aracı olarak kullanılmasını ve farkındasızlığı kınıyorsak, arabesk yaşamın benzer etkilerine aynı duyarlılığı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum.

Arabesk müzik, tarihsel, sosyolojik ve ideolojik kökenden ayrı düşünüldüğünde, kültürümüzde, masum bir müzik türü olarak yerini alacaktır. Aslına bakılırsa, bütün müziklerin kökeni belli, bir kültürün yansıması olduğu anlaşılır. Ancak, müzik türlerinin insan duygu ve davranışlarında yarattığı sonuç bakımından düşünüldüğünde, arabesk müzik türünün pasifliğe katkısı daha çok dikkat çekmektedir.

Şu 5 maddelik sürecin sonucundan arabesk müziğin doğuşunu teorik olarak düşünebiliriz

1- Toplumsal yaşam gereklerimizin temel taşı olan varlıkların paylaşımındaki adalet-sizlik
2-Adalet-sizliğin yarattığı ruh hali ve beklentiler.
3-Gücü elinde tutanların toplumun taleplerini dile getirecek olan örgütler üzerindeki fiziksel, örgütsel ve kültürel baskısından dolayı tepkisini hedefe gönderememek
4-Baskının sonucunda, geniş yığınlarda zor yaşam koşullarına karşı oluşan duygusal tutum, sindirilmişlik sosyal yaşam fark uçurumu.
5- “ilk 4”e bağlı olarak, İlişkilerde yağ-cılık kültürü, müzik algısında kadere ağıt, duygusal nötürlenme, sürekli kullanılmaya elverişlilik …

Arabesk kültürün özünde, “yangına ağıt yakmak” ama onu söndürmeyi düşünememek gibi bir anlamsızlık vardır. Ya da yangını gözyaşıyla söndürmek ve suya sabuna dokunmamak… yangını ateşleyen nedenler ve kimlikler , arabesk kültürün ilgi alanına giremez

Arabesk kültür (F.Say’ın dediği gibi), çaresizliğin, çözümsüzlüğün ve boyun eğişin sesidir daha çok. Eğlence sektörü (E. Savaş’ın dediği gbi) bu yoğun benzerliğin nemasını toplarken, (benim dediğim gibi) bir yandan da düzenin kaymağını yiyen egemen sınıfın işini oldukça kolaylaştırmaktadır.
Cumhuriyet tarihinde protest müziğe yapılan baskılar, nasıl ki egemen ve asalak sınıfın çıkar kaygısının bir ürünüyse, arabesk müziğin başına gelmesi gerekenler de bir rövanş kaygısı yaratmalıdır.

Cumhuriyet devrimi kültürel dönüşümü hızlandırmak için Arap kültürüne tamamen sırt çevirirken, Mısır sinemasından yansıyan arap müziğini Amerikancılık yandaşlığnın sonucu olarak engelleyemedi. Devrime direnenlerin, halk üzerindeki kültürel kalıtımlar üzerine oturmaları zor olmadı. Bu kapsamda Arap müziğini, batı enstrümanlarıyla çeşitlendirerek, bir arabesk sentez piyasasını oluşturabildiler.

Halk sosyal, kültürel, ekonomik olarak ulusal kaynaklardan payını yeterince alamadığından, mevcut düzen ile barışık yaşayamadılar. Böyle olunca, üzerlerine bindrilen çeşitli baskılarla (darbe vs.) kendilerini arabesk yaşamın içinde buldular.
Başlığımız,”arabesk yaşamdan doğan müzik”idi. Demek ki, arabesk yaşam arabesk müziğin anasıdır. Asıl sorun Ana-evlat arasındaki ilişkiye müdahale değil, anayı kısırlaştırmaktır.
Arabesk tutum “tayin edilmiş bir kader” olarak, acılı öfkenin sabıkalı hedefe kilitlenmesini önleyen jammer gibidir.

Batsın Bu Dünya şarkısının öyküsü bir başka yazı konusu olabilir.

>Mim’li Sobe

>Zeyno, “mim”lemiş.
Türkçesini “meraksavma” anlamında kullandığımızdan, O’na ilgisinden dolayı teşekkür ediyorum.

Açalya
Bu “Mim”i icat edenleri güzelce haşlamıştı; mim yerine “sobe” sözcüğü daha anlamlı bulunmuştu.
Yine de, uyuyan dev “mim”cilere tekrar olsun.

“meraksavma” görevimiz :

1. Hangi işleri yarım bırakırsın ya da bıraktığın neler var?

Başladığım bütün işleri.. çünkü “başlamak bitirmenin yarısı”


2. Yakın zamanda kaybettiğin biri var mı?

Kaybetmek için önce bulmak gerek,
oysa kaybetme ihtimali olduklarımız önce bizi bulanlardır.
bulduklarımız için düşünüldüğünde, bu dondurucu bir espri olurdu!


3. En ağır bulduğun, sana dokunan bir yemek var mı?

Civa buharlı çorba. Bu yüzden perhiz yapıyorum.


4. Cinsellik ve aşk anlamında unutamadığın biri var mı?

Kırılacak yerimden (bu kalp de olabilir, kemik de) “pas tutmamak” için pas geçiyorum bu soruyu?


5. Çocukken sevdiğin çizgi filmler?

Çocukken en sevdiğim çizgi film, sokakta oynadığımız
sek-sek oyunu çizgisiydi


6. Blogger’a ne zaman kayıt oldun? Kim vesile oldu? Nereden duydun?

Sanırım galu-beladan bu yana. “Galu”yu hiç bilemedim de, “yazmak” fiili tatlı bela olarak “çizmek” fiiliyle başlamıştı. O gündür bu gündür, yazarım ve çizerim.

Daha sonra,
Radikal Gazetesi internet sayfasındaki yorumlarımdan beni keşfeden sevgili
EceArı’nın davetiyle, Web siteleri forum tartışmalarına katıldım. Ardından Blog icat edilince, şu an kullandığım sayfayı da O değerli insan yaptı ve teslim etti. Aynı dizayn ile devam ediyorum. Önemli bir teknolojik fark olmazsa, O’ndan izin almadan değiştirmeyi de düşünMüyorum. (OHH bu arada, sorulmadan, demek istediğimi de dedim. Duysa da bir ses verse)

7. Çok paran ol(SA)du neler yaparsın?

Öncelikle hacca giderdim. Çünkü, çok laf yalansız, çok para haramsız olmaz. Haram parayı aklamak için hac yolculuğu, ya da bir okul yaptırmak lazım. Sonrası çorap söküğü gibi gelir.
Banka kurarım, kerizin bol olduğu yerde kriz yaratırım, en karlı ve en kolay kazanç artırma yolu olan bu düzeni beslerim.
Girerim bir partiye hatta bir cemaate, ya da herhangibir “yararlı” cemiyete.
İş adamı olurum, düzene ayak uydururum, düzenin en fanatik savunucusu olduğumu belli etmeden, hazır fanatik savunucuları överim; bu düzene baş kaldıranı döverim.

Sobe listesi (alfabetik sıradır):cevap yoksa gücenmek de yoktur, saygıyla duyurulur.

Açalya
Alizafer
Aslıberry
Aysema
SherKhan

>GÜZELLİK NEDİR

> Güzellik konusuna Aristo, Kant, Plotinus, Hegel.. gibi filozoflar farklı tanımlar getirseler de, burada o kadar derine inmek yerine, “yabancı-yalancı” paradigmanın yarattığı isteksiz, mutsuz, kaderci yaklaşımdaki çelişkiyi vurgulamak yerinde olur.

“Yalnızca yararlı olan güzeldir”/ demiş Len-ti.

Kapitalizmin ticari karakteri kendi paradigmasını oluşturunca, kavramlar çığırından çıkmaktadır. Güzellik yararlı olmak mıdır, öyleyse kim için…?

Len-ti’nin bu sözü güzelliğin genel anlamını izah edemez. Ancak, insanların birinci derecedeki doğal gereksinimlerini karşılayacak olan her şey, açlık güdülerine birebir cevap verdiği kadar güzeldir. Bu anlamda güzellik, insanların genetik benzerliğinden kaynaklanan ortak bir beklentiye sahip olabilmektedir. Bu durumda güzellik anlayışının da homojen olduğu düşünülebilir.

Örneğin, bedenin sağlıklı olması ve hücrelerin ideal ölçüde yenilenebilmesi için hangi vitamine ihtiyaç varsa, o en güzeldir.

Bir patron için en güzel insan, en verimli çalışan ise, “en verimlinin bir alt basamağındakiler “çirkin” olduklarının(!) farkında olmaları ne işe yarar?
Patron açısından bu durum, iş yarışı –rekabet-in dinamiti olmaktadır. Oysa çalışanlar, içinde bulundukları değer yargısını sorgulamak akıllarından geçmez; çünkü, patron o topluluk içinde herkesi kontrol edebilen güce sahiptir.
Her yarışın birden fazla birincisi olmayacağına göre, böyle rekabetler, mutsuzluğun ve yapay arayışların nedeni olabilmekte.. .

İnsanın gereksinimleri daha üst basamağa doğru tırmandıkça, onun doyumuna cevap verecek olan şeylerde seçicilik başlar. Bu noktadan sonra güzellik kavramı, yaşamın doğal sürecindeki farklı sonuçlarla, kişiyi farklı beklentilere sürükler; ihtiyaç ve duygusal değişimlerle adeta parmak izi kadar özelleşir.
Ben güzele güzel demem güzel benim olmayınca”
Karacaoğlan deyişindeki güzel kavramı iki kişiye ait olduğundan, dışında kalanların “güzel” ya da “çirkin” sınıfına sokulması gerekmez.

Güzellik bana göre ruhun, bakılan şeydeki parmak izidir. Parmak izi –yukarıda dediğim gibi- kişinin imzası olarak özelidir.

Bakılanın karmaşık ayrıntılarında her kişinin, başkalarından daha çok farkında olabileceği bir noktası vardır. O kişi, fark ettiği o noktayı beğenisinin odak noktası yapmışsa, ya da yapmayı becerebilmişse o şey o kişiye göre en güzeldir.
Bu anlamda “dünyanın en güzeli” diye bir kavramı kabul edemeyiz.

Fakir Baykurt’un Tırpan Romanı’ndaki Kabak Mutsu, damda çocuksu bir kızın elma kemirişine vurulmuşsa, aynı poz başkaları için sıradandır.
Karizma, estetik kompleks, kendine güven, karşı yüreğin bam teline dokunacak birkaç özel söz, zevk ve amaçlardaki paralellik, erişkinler için libidonun çekim alanına giren erotik bir duruş…. Saydıklarımdan birkaçının bir arada görülmesi, sevginin ve vazgeçilmezliğin boyutunu da az-çok belirler.

Şirketlerin ticari kaygısı “hormonlu güzelliği” pompalarken, aslında çoklu seçenekleri aza indirgemektedir. Çoğunluğun, erişilmez güzellik karşısında yapay çabalara girmesini kışkırtmak, insanları çok da mutlu etmemektedir.

Her bakış kendi güzelini yaratabilir.

z.örer

>Dans et benimle-müzikal-yorum

>

evrensel müzik klavuzum aglea‘ya TEŞEKKÜR ediyorum.

dans et benmile-dalymotiondan izle

Bu şarkının İngilizceden Türkçe’ye çevrilmiş halini bulduğumda şiire benzer yanını göremedim. Birkaç yerini kırpıp bükerek, “şiir diline” çevirmeye çalıştım.

Dans et benimle

güzelliğinin şerefine kızıl bir keman eşliğinde dans et benimle
paniklercesine dans et benimle kendime gelene kadar
beni zeytinyağı gibi kaldır ve benim ev güvercinim ol
benimle aşkına uzansın dansın.

ah tanıklar gittiğinde güzelliğini göster bana
babylonda yaptıkları gibi dans ettiğini hissettir
tüm sınırlarını bildiğim kadar yavaşça göster bana
benimle aşkına uzansın dansın.

düğünde dans et benimle dans et
nazikçe dans et benimle ve uzunca
ikimiz de aşkımızın bazen altındayız bazen de üstünde
benimle aşkına uzansın dansın.

dünyaya gelmek isteyen çocuklar için dans et
perdelere doğru dans et benimle öpücüklerimiz eskisin
sığınak çadırı dik şimdi tüm ipler iğneli olmasına rağmen
benimle aşkına uzansın dansın.

güzelliğinin şerefine kızıl bir keman eşliğinde dans et benimle
paniklercesine dans et benimle kendime gelene kadar

benimle aşkına uzansın dansın.

Leonard cohen

Müziği tartışılmaz kaliteli. Her sanatçının bir de hayata bakış vizyonu vardır.
Kimi para kazanmanın dışında her şeye boş bakar; kimi, ünlenmenin kolaycılığını sonuna kadar yaşamayı önceler;
kimi sanatıyle güzel duygular yaşatmaya çalışırken, politik duruşuyla insan hayatının temel güvencesiyle de ilgilenir, kendi hayatını ve sanatını riske atmayı göze alır….

L. Cohen ise,
Aşk, seks, din, psikolojik depresyon ve müziğin kendisi Cohen’in eserlerinde en çok görülen temalardır. Diğer temalar kadar olmasa da şarkılarında politikaya da rastlanır. Aşk ve cinsellik popüler müziğin ortak konusu olmasına rağmen sanatçının romancı ve şair altyapısı sayesinde Cohen’in işlerinde bu temalar daha karanlık ve derin bir hal alır/Wikipedi.

Hayat serüveninde “her dala sığan adam” profili seziliyor.
1960-70’lerin (modaya uygun) romantik şair ve müzisyeni. Bol para kazandığı zamanlarda rahip olma heveslisi (işi düzgün Musevi). Problemli alacaklarını toplarken mafyavari (bu dedikodu imiş).
Depresyon ve para sıkıntısı çektiği zamanlarda isyankar “Musevi solculuk” (Tower of song şarkısıyla popüler). Artık yaşlanıyor ve vijdanı dünyalığın üstüne ağır basmaya başladığında dünya turu ve yeni bir
Leonard Cohen

>BAHAR MOTİVESİNDEN TEMBELLİK HAKKINA

>Bilgisayar, tüm marifetleriyle dolu zamanlarımızın bir başka dünyası.
Evli olsanız da, kendinize özel uğraşların harcadığı zaman kaçınılmaz. Hani, susamadan suyun, acıkmadan yemeğin, özlemeden sevgilinin ne anlamı ve tadı olacak ki. Her üç öğenin de doyum noktasından ötesi tekrar acıkmaya (devridaime) götürür ve aynı evin farklı odalarında sürdürülen ayrı dünyaların içinde yaşatır insanı…

İşimden ve Eş’imden artan zamanlarımın bir kısmında pencere kenarındaki kültür dolabımın orta yerindeki bilgisayar karşısındayım. Penceremden giren, bahçedeki kolonya ve adını bilmediğim diğer çiçeklerin kokusu, baharın doğum sonrası bıraktığı çiçek sütü gibi, içimi coşkuyla dolduruyor her akşam. Okuyor, yazıyor, tıngırdatıyor, hangi sıvı konulursa masama içiyorum.
Otellerin turizm açılış şenliklerindeki havai fişeklerin cümbüşü arada bir nakarat tutuyor kulağımın, gözlerimin ve ruhumun ritmine.

Bir Baharı böyle atlatarak, yaz sıcaklığının gönül sıcaklığına terfi etmesinin izdüşümleri yansıyor her yanıma.
Bahara şiirler şarkılar adarken, zamanın takvim yapraklarından ibaret olmadığı belli olmuştu. Ardından sıcaklar yerin çekim gücüne eklenerek bastırmaya başlayınca, deniz ile en küçük bir meltemin tadı bir başka özel geliyor ruhuma.
Öyle sıcak ki, toprağın yüzeyiyle sıfır mesafesinde durmuyor kişisine göre. Böyle giderse, hasta ve yaşlılar için, toprağın mezar versiyonu alınan yola dahil olabilir!

Baharın nemalarına çarpan kalp ile, yazın çılgın sıcağına çarpan kalp arasındaki farkı “doğrusal zıtlık” olarak açıklayabiliriz. Farklı mevsime çarpan kalplerin atış frekansı, aşk-sevda kriziyle, kalp-ölüm krizi arasındaki fark gibi adeta.

Yaz sıcağı, bu iki olgunun dışında, insana “ideolojik tembellik hakkının” sonuna kadar kullanılması düşüncesini dayatıyor.
Tembellik hakkı, Baharın depoladığı enerjiyi sindirme eylemi olarak beliriyor ister istemez.
Deniz bir başka kaçış alanı mevsimin anlam ve önemine koşut. Uzanıyorsunuz denizin yüzeyine paralel. Gökyzünün mavi beyaz renkleri arasında kendinize buluttan bir arsa seçiyorsunuz; ya da sevgilinizi çıkarıp yüzdüreceğiniz sonsuz bir mekan. Yıldız da asılabiliyor bazen gözlerimizin odak noktasına. Yüzerek kenardan sızan bir söğüt yaprağı ilişiyor bedeninizin herhangibir yerine. Havva Ana’nın bikinisi olabilir mi? Diye bir hınzırlık kaplıyor içinizi.

Tembelliği nasıl da özlemişiz!

“Tembel hakları evrensel beyanname¬sini” okudum. Yan gelip yatmanın en te¬mel insan haklarından olduğunu, hiç kimsenin isteği dışında çalışmaya zorlanamayacağını öğrendim.
Ütopyalar insanlara daha az çalışma, daha çok boş zaman vaad ediyorlardı.
O halde hedef buydu: Tembellikten arta kalan boş zamanları çalışmaya ayır¬mak, “Niye hiç çalışmıyorsun?” sorularını da “Hiç boş vaktim olmuyor ki” diye ya¬nıtlamak…
Doğrusu bahar, bu tedavi sürecinde en etkili ilacım oldu
/ diyor Can Dündar

Tembellik hakkı, şu kapitalistlerin küçümsediği “işe yaramaz, kalitesiz, geri zekalı…” şeklinde sunduğu aşağılık durum değildir asla.
Paul Lafargeue, “Tembellik Hakkı” kitabında, burjuvazinin iktidar olmasıyla birlikte, insanlığın kendini kaptırdığı “ilerleme” çılgınlığıyla, dalgasını geçiyor(muş). Kapitalist düzeni eleştirirken, “yaşamlarının tamamını çalışarak geçiren insanların, bu çalışmalarının ne kadarı kendileri için?”, diye soruyor(muş). İçinde çalışma aşkı duyanlara lanet” okuyor(muş). “Komünüst Manifesto”dan sonra, dünya dillerine en çok çevrilen Sosyalizm klasiği” olarak tanımlanan bu kitabı en kısa zamanda okumalıyım.

Dünyanın gidişatının hızını ve dozunu çılgınların rekabeti ayarlayacağına, toplam yaşam felsefesi bileşkesine göre belirlense. Çalışma mesai saatleri yarıya indirilse. Din sektörüne ayrılan resmi ve sivil ekonomik kaynaklar bilim çalışmalarına aktarılsa. Her kişiye, Tanrı’sını ve dinini özgür iradesine dayanarak (dayatmasız) bulma fırsatı tanınsa.
İnsanların mutlu olmasına zemin oluşturacak “boş zaman” miktarı artırılsa, kimse zengin olmasa, kimse de (dolayısıyla) yoksul olmasa. Bilimin, insan hayatını kolaylaştıracak ve doğal entropiyle savaşacak kudreti tek başına rakipsiz olsa.

Böyle bir zamanda klimanın üflediği soğukluk, medikal mankenle sevişmek gibidir.
İnsanın romatizmasına dokunacak havadan, romaNtizmasına dokunacak havayı tercih ediyorum.
Yaşasın tembellik hakları.

>The Trendy Blog Award

>

Sevgili
Ayşegül

Bloğumu
“The Trendy Blog” ödülü ile ödüllendirmiş. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Bu ödülün yaratıcısı
The Trendy Treehouse adlı blog sahibiymiş.
Sevgili Yoldaş’ımın önerisine uyup, bu blogu inceledim; doğrusu hiçbir yararlı amaç tespit edemedim; Ayşegül Yoldaş’ın hatırı bende çok büyük olduğundan, kem-küm de edemedim:) belki siz (6 blog sahibi) bana kem-küm edebilirsiniz:) canınız sağolsun, gücenmem.

beni saydığı için Ayşegül’e KOCAMAN Teşekkür ediyorum:)

Trendy Blog Ödülü’nün yerine getirilmesi gereken kuralları da şunlarmış :

– Bloğunuzda ödülle ilgili post hazırlamak. (Size ödülü veren kişiye teşekkür etmek.)
– Postunuzda, bu ödüle uygun bulduğunuz 10 blog arkadaşınızı belirtmek.
– Postunuz’da, ödülün logosunu yayınlamak, (Trendy Treehouse URL linki vererek.)
– Ödülü verdiğiniz 10 blogcuya, aynı kurallarda kendi seçecekleri 10 blogcuya haber vermelerini sağlayacaksınız.

Ve işin en zor yanı:
en sık yorum bırakan sevgili konuklarımdan sıralama yapıyorum.
1-
Nehirİda
2-
Aglea
3-
EleştirelGünlük
4-
Açalya
5-
Alizafer Şapçı
6-
Zeyno

(alfabenin son harfinin kaderini bilirim:)

Bu sıralama bende önem sıralaması değil, bu blogdaki kıdem sırasıdır, duyurulur.

Ayşegül Yoldaş, benden bu kadar, sevgiler:)

>vampir öpücükleri

>

-Alo zihni bey ile mi görüşüyorum?
Evet, üstüne bastınız, çekin ayağınızı.
-Hayır efendim, üstünüze basmadım.
Ama basacaksınız biraz sonra, ne fark eder şimdiki geçmişi ve geleceği…!
-Ne alakası var efendim…

Bakın anlatayım, (ya da 3 G’ye geçince bakın, şimdi dinleyin lütfen):
Arayanım çoktur sizin gibi. Beni çok severler, sağ olsunlar (sol olamazlar tabi)..

TTkom çalışanı aramıştı bir ay önce, küçük bir “vals”te ayağıma basmıştı.

11 tl.lik telefon faturamı 20 tlye çıkardı. “Kayıt altındaki görüşmemizde” bir kez “evet” dedirtmek için (sanki nikah kıyacaktık) 1 saat dil döktü. Lügatimdeki “hayır”ı sildiğimden, bir kısık “evet”in bedeli olarak, sadece internet için kullandığım telefon aboneliğime, aylık 20 tl. fatura ödemek zorunda bırakıldım. 1 saat sonra pişmanlıkla, yirmi kez “hayır” dedim ama iptal etmediler. “hayı’ı size yakıştıramıyoruz” der gibi.

Maddi miktarını sorun ettiğimden değildi, sahte öpücükler yüzümü yara ediyordu da ondan. Uzun hikaye bunlar.
Siz ne için aramıştınız?

-Efendim, siz Boyner Mağazaları eski müşterimizsiniz, size “müşteri kartı” göndermek istiyoruz, adres güncellemesi yapmamız gerekiyor.
Şu kadar indirim-mindirim, vs….

Hanım efendi, size kısaca bir şey söyleyeyim de boşuna yorulmuş olmayın olur mu?

-Buyurun söyleyin efendim.

Boyner Mağazaları bir zamanlardı; evet, iyi marka biliyorum ama şimdi o bir zamanlar tarih oldu. İki çocuğumuz Üniversitede okuyorlar ve ben artık bit pazarından giyiniyorum. Almancı eskileri bulsam onları da giyerim.
Geçim için dizini-kıçını yırtmayanlar, dizi- kıçı yırtılmış kot giyebiliyor da,
biz geçim için dizi kıçı yırtarken, dizi-kıçı yırtılmış kot niçin giymeyelim!

Burası Antalya sahilleri , hiç birşey giymeden dolaşmayı da düşünüyorum da; ahlak yasası geçim yasasından keskin duruyor!
Çocuklarımızın, toplumu yöneteceklere bilinçli oy verebilmeleri için yırtık elbise giymeye değmez mi sizce?
(Eşimin karşıya yansıyan kahkahasına gülüyor görevli).

Yani anlayacağınız, özel sektör (bankalar, mağazalar, adidas, Tcell malum hep “mahalle –pardon, kurumsal cazibe-baskısı” kuruyorlar ayağıma, cebime-üzerime; bil umum fizyolojime ve psikolojime…
Her neyse. beni öpmek isteyen isteyene… biliyorlar ağızlarının tadını kitapsızlar.

Özlü söz:
Ticaret odalarındaki müşteri sicilleri parlak olanlar, öpülmeye müsaittir.

-Teşekkür ederim,
-Hoşçakalın.

>Öznesiyle örtüşmeyen ana fikir (Türkçe Olimpiyatları)

>120 ülkeden 750 davetli çocuğun buluşturulduğu (bence sadece) müzikal bir topluluk.

Bu yıl 8.si düzenlenmiş. Türkçe şarkı ezberleyip söyleyen çocuklar, o sevimli yüzlerinin duruluğunu her renkten yansıtıyorlar etrafına..

Bu kapsamda hoş bir organizasyon gibi görülüyor.

Konuya organizasyon başarısı ve çocukların dünyası açısından bakıldığında, insan imreniyor, duygulanıyor, aynı zamanda eğleniyor da…

Organizatörler ve manzaranın ortasına kendini atan Ak Parti ve dini cemaat kurmaylarının bildiğimiz dünyalarına bakıldığında, o kocaman çelişkiyi yutmak imkansızlaşıyor!.

Kökeni İslam milliyetçiliği ve politik kariyerlerinde Liberal Dünya görüşünün izlerini taşıyan organizatörler, Yurt dışındaki Fetullah Okullarının gölgesiyle sınırlı bir Türkçe Olimpiyat gösterileri….

Davet ettikleri (çoğunluğu Orta Asya ve İslam ülkesi olan) 120 ülkenin profiline bakılınca o çocukların temel ihtiyaç ve haklarıyla Liberal Yeni Dünya Düzeninin neresi örtüşecekse ?

Programın adını oldukça büyük sloganla süslemiş olmaları, hangi evrensel idealin davetine kucak açacaksa?

YENİ BİR DÜNYA sloganı ve müziğin ritmik mesajı, tek başına insanın müzik kulağını okşamaya yetiyor doğrusu. Bu müziğin bestecisinin ortada görülmüyor olması aklıma takılan sorulardan diğeri…

Sonunda, Fransız Burjuva Devriminin dünyaya hediye ettiği barış kardeşlik, huzur… gibi dolgusu olmayan sözcükler, animasyonik büyüsüyle biryerlere eklemlenmiş.

Açıkçası, “yeni bir dünya” mesajının fikir babasının Erbakan Hoca, bu fikrin içeriğini dolduranın da Fetullah hoca zihniyeti olduğu anlaşılıyor.

Programın bitiş kısmındaki bu müziğin sözleri nasıl bir yeni dünya kastettiklerini özetliyor.

Gördüm o “nurlu” geleceği rüyamda bir gece. “Işıklar” yağıyordu, her yer sessizce, ahenkle işleyen saat gibiydi, bir gün silinip gitmişti karanlık geceler.. Her taraf gökler gibi pırıl pırıl, Yeni bir dünya kuruyorlardı. Ne cihanlar yüzlerinde gariplikleri, anladım ki bunlar “kutsiler” gibi. “Şükranla” güzeller vardı kol kola, sonra bir bir ulaştı herkes bu yola. Yeni bir dünya kuruyorlardı Her taraf gökler gibi pırıl pırıl, Yeni bir dünya kuruyorlardı. Hep birlikte yeni bir dünya kuruyoruz, sevgi dili Türkçe ile buluşuyoruz.

Yeni Bir Dünya’nın içeriği bu kadarcık!

Evet, slogan oldukça güncel ve aynı zamanda acil bir ihtiyacı çağrıştırıyor:
Yeni Bir Dünya

Ama hangi Yeni Bir Dünya?
Eski cennete götürmek için yeni bir dünya? İnanamayanların ve farklı inançların radikallerinin içinde olmayacağı bir dünya?
Servet, tarikat ve cemaatlerin, insanların maddi gereksinimlerini hiçe saydığı bir dünya ? Çocuk ölüm oranlarının ve ulusal servet dağılımının cinayet ve fiyasko olduğu rejimlerin izlerinin bulunduğu yeni bir dünya?
Çocuğun, özellikle kız çocukların adının olmadığı yeni bir dünya? Servetine servet eklemek için (çocuk emeğinin sömürüsü dahil) her yolun mübah sayıldığı Liberal bir dünya?

Evet, İhtiyaç sahipleri için Hangi ve nasıl “Yeni Bir Dünya”?

BİRŞEY YAPMALI

moğollar bişey yapmalı izlesene.com

>duygusal grafik

>

resmin üzerine “tık” deyin büyüsün

>yaralı onur

>Onur elçilerinin bir gemiye binip Gazze’ye doğru gidiş serüveni bir tek anafikri barındırmıyordu bünyesinde. Birbirinden bağımsız kurgucular her tünelden gaz vererek, Gazze’nin yollarında sağdan giderek altın bulmayı umut ediyorlardı.

ABD, İran, Türkiye, İsrail dörtlüsünün, son zamanlardaki satranç hamlelerinin toz dumanından başka görüntüsü yoktu bu tablonun. İşin diyalektiği daha derinlere iniyordu bilindiği gibi.

Yol deniz idi. Deniz dalgalıydı, gemi yolcuları dalgadan da dalgalıydı. Karşı kıyıda bekleyen Filistinli ezilenlerin ezikliğine eziliyor, içlerinden dalgalı dağınıklığı bir nebze olsun toparlayabilmek için onlara yiyecek-ilaç ve birer yudum sevgi damlası aktarmayı umuyorlardı. Ama damla küçük, dalga azgındı, tusunami avazıyla gelen nara, postasını postalayıp duruyordu günün belli aralıklarında. Avaz ne kadar gürültülü olsa da, İnsanlık onuru kulaklarını dalga gürültüsüyle tıkayarak hız kesmeden ilerlemeye devam ediyordu.
Sonuç, birkaç ölü ve yaralı!

Onur akılsızca atılan adımlara izin veremezdi ama, birileri onların iç dürtülerini alabildiğine dürtüyordu ve de arkadan hayalet tamponuyla ittiriyorlardı.
Belli ki dürtenlerin hesabı vardı, dürtülenlerin ise iç hesaplarında karmaşıklık….
Onur karesine giren görüntüler bulanıktı.
Kimi koşulsuz ve iç hesapsız kulaç atarken mayınlı dalgalarda, kimi derinlerden denizaltı kurgusuyla Osmanlıcılığın ve yahudicilğe hıncın tutkusuyla yerini alıyordu onur tablosunda.

Birileri acının ezen ve ezilen kapsamında “bir tek” noktasına odaklanırken,
kimileri de “Tekbir” noktasından sevaba çıkan yol arıyor olabilirdi sadece kendi adına.
Çünkü sevap ve mahşer kişiseldi.
Tek yol devirmek ise, bu macera duygusunda, devrilmişini ele geçirmekle ondan kereste çıkarmaktan başka bir hesabın olmadığı düşünülebilirdi kareye bakılarak
Çünkü, büyük işleri aşma isteği toplumsaldı.

Yahudicilik bu tablonun şifresini biliyordu, benim bildiğimden daha fazlasını hem de….
İslamcılık da biliyordu aynısının daha fazlasını…
Belli ki Yahudicilik İslamcılıkla savaş halindeydi asırlaraşırı bir zamandan beri.

Belli ki aşkta ve savaşta her yol yalnızca bizim atasözümüzle mübah kalamazdı.

Birleşmiş milletler bu serüvenin neresinde birleşebilirlerdi ki?
Kim yutar, kim karartabilirdi arkadan ittiren nedenleri?

Bir daha söylüyor rahmetli K.Marx:
bir ömrü aşacak kadar özel mülk biriktirme hak olmaktan çıkarılıp, din inançları her bireyin mezarı ve mahşeri kadar kişisel kalmaya mahkum edilirse, dünyada ne açlık kalacak, ne hırsızlık, ne de savaşmak için nedenler…
İnsanlık onuru ne ezmeye ne de ezilmeye layıktır. Böyle bir düzene alışmak bile onurunu yitirmektir.

>imamlar greve giderse

>konu nun tartışıldığı yer:

http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/

  1. Yazan:zihni Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply

    Sevgili Ece,
    her zamanki içtenliğinle döktürdüğün konu yine reytingi en yüksek konuların başında gelmekte. Bu senin suçun değil elbette. Var olan bir olguyu sorguluyorsun haklı olarak.

    Bir zamanlar Mısırda gelenekçilere karşı darbe yapan Abudulnasır (tam yazabildi mi bilmiyorum adını) bir duruma el koyar. Darbeden önce ülkede yıllardır tartışılan bir konu varmış, KURAN HALUK MUDUR, MAHLUK MUDUR? tartışması. Halk ikiye bölünmüş (3. taraf izleyici). Bir kısmı haluk, diğerleri de “mahluk”tur dermiş. Devlet darileri, üniversiteler, sokaklar, kahvehaneler… her yarde bu konu tartışılırmış.
    Abulnasır BEY, danışmanlarıyla karar alarak bu işe bir son vermek amacıyla, ülkenin düşünür geçinenlerini toplamış bir yere.
    Kuran “haluktur” diyenler şu tarafa, “mahluktur” diyenler bu tarafa toplansın demiş. Soracağım, yanlış söyleyenin kafasını uçurturum demiş.
    Toplanmışlar.
    Danışmanlardan biri, “komutanım, falan yazar burada yok, onu da getirelim” demiş. Jandarma zoruyla getirmişler.
    Komutan diğerlerini bırakmış, bu “kaçak yazar” ile ilgilenmeye başlamış.
    -Söle bakalım kuran haluk mudur, mahluk mudur yazar efendi? demiş.
    (Mısırın sanki Aziz nesini gibi biriymiş O)
    -Yazar efendi kadar taş düşsün başına e mi komutan” demiş.
    Allah allah! bak şu cesarete!
    devam etmş, ey sersem herif, ülkemizde açlık, yoksulluk, eğitimsizlik, ve hayata dair bir sürü birinci sorunlar dururken, bu konuları tartışıp ta insanları meşgul etmeini yararını sen söyle” demiş.
    Abdulnasır,
    -tamam ben danışmanımı buldum” demiş. Diğerlerini zindana attırmış, bu tartışmaya son vermiş.
    Öykü bu ya, hisse ve kıssa varsa buyurun. yoksa, yazımamış sayın.
    sevgiler.

  2. Yazan:zihni Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply

    Bir de,
    kadınlar ve ateistler camilere gitmediğine göre, imamlar ömür boyu grev yapabilirler, sakıncası yok. Ama, vergilerin o tarafa kayan kısmını sorgulamak gerek:)) Hizmet almadığın bir şeye vergi vermek caiz midir?

  3. Yazan:Talha Can Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply

    Suat Bey, Mehmet Bey,
    ilk yorumunda da belittiğim gibi söylediklerinize katılıyorum ama hedef olarak görüyorum Yani alınması gereken yol var, buna geçiş dönemi diyebilirsiniz? Diğer İslam ülkeleriyle karşılaştırmayı haç hizmetleri babında kasdetmiştim. Bunun için objektif bir deneye ihtiyacımız var. Hacca bir özel şirketle gidin, bir de Diyanet’le. aradaki farkı görürsünüz. Üstelik özel sektör şuan en iyi halini almış olsa dahi. Diğer ülkelerin bu servisleri ile diyanet karşılaştırılamaz bile. Haç mevsimi veya haricinde Mekke’de ve Medine’de servis sunan en iyi kurum diyanettir. Özel sektörle giden tanıdıklarım var, bin rezil olmuşlar. Diyanetin kuruluş misyonunu da izlediği yoluda biliyorum. Başından şimdiye kadar kimlerin geçtiği de ortada. Tabi şimdikini ve daha önceleri birkaçını hariç tutuyorum. Ama benim vurgulamak istediğim, ne kadar önünde statik bir engel olmasına rağman diyanetin ülkemizde olumlu hizmetlere imza attığı ve bahsedilen geçiş için tam uygun bir ortamın olmadığı. Türkiye’de toplumsal ayarını tutturamamış cemaatler var. Durumun iktidar kavgasına, hasede, nifaka dönüşmesi hiç iyi olmaz. Toplumda bu tür olaylar toplum mühendislerine de, gizli iktidara da fazlasıyla malzeme çıkararır. Siyasal tarafsızlığı hep savunmuşumdur. Bu anlayışıma göre Diyanet kurumunun varlığı zaten aklıma yatmaz. ama şuan buna böyle bir geçiş sadan çıkmış balığa döndürür. Zamana, yani önce bir oluşum ve birikime ihtiyaç var.

  4. Yazan:Talha Can Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply

    Zihin Bey,
    son yorumunuz hoş olmuş:)

  5. Yazan:freedom Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply

    Ben verdiğim verginin din adamlarına maaş, camilere elektrik, su, gaz olarak gitmesini istemiyorum.

    Sabahın köründe arapça gürültülerle veya davul sesleriyle uyanmak istemiyorum.

  6. Yazan:Mehmet Edebali Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply

    Talha Bey,
    Tamam ben de sizi anlıyorum.
    Ama şu örneklerde behsettiğiniz örneğe kısmen benzer:
    Rakının en iyisini devlet yapıyor, TEKEL özeleşmesin.
    Özel sektör piyango işini çeviremez, MİLLİ PİYANGO özelleşmesin.
    vb…

  7. Yazan:Aydın Vatandaş Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    Ben imamlara zam (pardon ek tazminat) verilebileceği görüşündeyim. Ama ön şartn olarak cenaze, mevlit, hatim vs gibi bilimum “ekstre” lerden elde ettikleri ücret, komisyon, bahşiş (artık her ne ise) gibi gelirleri makbuz karşılığı gerçekleştirmeleri ve bunları maliyeye beyan etmeleri koşuluyla. Günde (en iyi ihtimalle) en fazla 3-4 saat çalışıp denk kadro derecedeki memurla aynı ücreti alıp bir de yok şudur yok budur diye şikayet etmek ne ahlaka, ne dine, ne de insanlığa sığar diye düşünüyorum.

    Bu memlekette imamlardan daha az para alan ve bunun karşılığında 8 saat mesaiyi tamamlayan pek çok memur var bu unutulmaya.

    Ha bu arada devletin namaz kıldırmak için 657 ye tabi bir “ordu” bulundurmasının laiklik ilkesi ile ne kadar bağdaştığına ilişkin tartışma apayrı bir konu. Ama vakıf sistemi ile bu işlerin finanse edilmesinin en büyük sakıncası ise bu görevleri yerine getiren kişilerin sicil amirlerinin sadece ve sadece kendi vicdanları ve vakfın mütevelli heyeti olacak olmasıdır. Yani bir nevi siyasi otorite karşısında bağımsız bir ruhban sınıfına (Osmanlı örneğinde olduğu gibi) izin veriyor olmasıdır. Mazallah rejim tehlikeye düşer müşer….

    Neyse bu sığ düşüncelerimle umarım okuyucuları fazla sıkmamışımdır.

  8. Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    freedom
    ben de Pazartesi sabahlari yan taraftaki okuldan gelen istiklal marsi “gurultusu” ile uyanmak istemiyordum okul zamanlari ama ne yaparsin…
    bu ulkede yasamanin bir bedeli var! kendimi buna saygi duymak zorunda hissediyorum…

  9. Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    okul zamanlari derken: okullar tatil olmadan once yani…

  10. Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    kadınlar ve ateistler camilere gitmediğine göre, imamlar ömür boyu grev yapabilirler, sakıncası yok. Ama, vergilerin o tarafa kayan kısmını sorgulamak gerek:)) Hizmet almadığın bir şeye vergi vermek caiz midir?

    Bu, hiçbir zaman hizmet almayacaksınız demek değil. Zaten vatandaş olarak payınıza düşen ancak cenaze namazınızı karşılıyor. Hem, nasıl çalışanlar cebinden devlet işsizlik maaşı veriyorsa; ki bir gün siz de işsiz olabilirsiniz; ateistlerin de potansiyel birer dindar olabileceklerini unutmayalım. Ayrıca ateistin tanrıya inanmaması bir şey değiştirmiyor. İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum.
    Kadınlar konusunda: Kadınların camileri kullanmadığını nereden çıkarıyorsunuz?

  11. Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    Sn. blue,
    kadınlar ve ateistler camilere gitmediğine göre, imamlar ömür boyu grev yapabilirler, sakıncası yok. Ama, vergilerin o tarafa kayan kısmını sorgulamak gerek:)) Hizmet almadığın bir şeye vergi vermek caiz midir?
    Bu, hiçbir zaman hizmet almayacaksınız demek değil. Zaten vatandaş olarak payınıza düşen ancak cenaze namazınızı karşılıyor.
    Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye.
    -Ama benim yatım yoook!
    -Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki.
    Hem, nasıl çalışanlar cebinden devlet işsizlik maaşı veriyorsa; ki bir gün siz de işsiz olabilirsiniz; ateistlerin de potansiyel birer dindar olabileceklerini unutmayalım.
    Burayı hiç anlamadım, aşırı sıcaklardan olabilir efendim. Lütfen, özne-yüklem ve konuyla ilgisini yeniden, daha anlaşılır yazabilir misiniz?
    Ayrıca ateistin tanrıya inanmaması bir şey değiştirmiyor.
    Bir üniversiteye gitMeyenin harç parası ödeMesi gibi bir şey mi? Ya da hıristiyanların bu işteki sorumluluğu?
    İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum.
    Ben de sizin gibi düşünebilsem keşke, ya da bütün bilim dünyası…, o zaman, imam maaşlarındaki sorun hallolurdu gibime geliyor:)
    Kadınlar konusunda: Kadınların camileri kullanmadığını nereden çıkarıyorsunuz?
    Kullanıyorlar mı gerçekten? Neden gerek duyuyorlar ki? Çok da bilgim yok bu konuda doğrusu.

  12. Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    not:bir üstteki yazıda aşağıya aldığım cümle bana aittir, koyu renk düşmüş, mümkünse arada düzeltilebilir mi?

    “Ben de sizin gibi düşünebilsem keşke, ya da bütün bilim dünyası…, o zaman, imam maaşlarındaki sorun hallolurdu gibime geliyor:)”

    Editörün notu : isteginiz üzere düzeltme yapildi.

  13. Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    Blue bey / hanim hakli.
    Mesela ben kimsesiz olarak buyumedim. Dolayisiyla cocuk esirgeme kurumunun hizmetlerinden faydalanmadim. Artik kartlastigimdan bundan sonra faydalanma ihtimalim de yok. İlerde huzurevinde belki..
    Ayrica sakat da degilim. Devletin sakatlar icin sundugu hizmetlerden de faydalanmiyorum.
    Evime cok sukur pek hirsiz girmedigi icin polisiye hizmetlerden de bir turlu faydalanma imkanim olamadi.
    Savas filan da cikmiyor ki devlet beni korusun; military hizmetinden faydalanayim.

    Vergi neden alinir sorusuna tarihte cok cevap aranmis; degisik teoriler var…
    Su anda kabul goren -yanlisim varsa duzeltin lutfen- verginin toplanma sebebi devletin sundugu hizmet ya da vatandasin aldigi hizmet degil; bir vatandaslik borcu olmasi. Devlet vergi toplamak icin sebep gostermez. Sunun icin topluyorum demez…
    Dolayisiyla “ben bu hizmeti almiyorum; neden vergi odeyeyim” turunden yaklasimlar gecersizdir. Devlet hizmetleri satmiyor cunku, sosyal sorumluluk ilkesi geregince yapiyor. İstemese yapmaz ve ayni vergiyi almaya devam eder.
    Devletimiz buyuktur. Koruyalim, kollayalim. (mesaj vermeden bitiremezdim.)

  14. Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye.
    -Ama benim yatım yoook!
    -Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki.

    Zihni Bey,
    Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi bir vergi de yok zaten değil mi?
    Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen!

  15. Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye.
    -Ama benim yatım yoook!
    -Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki.

    Zihni Bey,
    Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi herkesten zorla toplanmakta olan bir vergi de yok zaten değil mi?
    Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen!
    (editore not: onceki msji onaylamaniza gerek yok, bu onun modifiye edilmis halidir.)

  16. Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    zihni bey,

    Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye.
    -Ama benim yatım yoook!
    -Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki.

    Bu benzetmede yat=din’e mi tekabül ediyor. Umarım bir gün yatınız olur :)

    Burayı hiç anlamadım, aşırı sıcaklardan olabilir efendim. Lütfen, özne-yüklem ve konuyla ilgisini yeniden, daha anlaşılır yazabilir misiniz?

    Ateistler toplumun çok küçük bir bölümüne tekabül ediyor. Verdiğiniz vergilerden 3-5 kuruş diyanete gidiyor. Diğer tarafta “benim de dine 3 kuruş katkım oldu” deme fırsatınızı da tepiyorsunuz. Hem dediğim gibi cenazenizin yıkanıp kefenlenmesi, namazınızın kılınması hizmeti zaten verdiğiniz vergiyi aşıyor. Söylenmeye hakkınız yok diyorum. Hem ekseriyetle insanlar ateist ölmüyorlar. Hasta olunca, ölüm döşeğinde “yandım Allaaaah !” diye bağırıyorlar. Mantık olarak da her ihtimale karşı kapıyı hafif aralamakta fayda var :)

    Ben de sizin gibi düşünebilsem keşke, ya da bütün bilim dünyası…, o zaman, imam maaşlarındaki sorun hallolurdu gibime geliyor:)

    Bilim dünyası benim gibi düşünmeye başladı bile. 50 sene önce bilim madde ezelidir diyordu. “Bilim ‘madde ezelidir’ diyor, hey ahmak dinciler” diyenlerin şimdi yanıldığını anlıyoruz. 50 sene önce bilim maddeden başka bir şey yok da diyordu. Şimdi kuantumdan bahsediyor, aslında herşey bizim algımızla şekilleniyor, elektronlar bir kaybolup bir ortaya çıkıyorlar, paralel evrenler var, filan demeye başladılar. Ateizmi desteklemek için bilime sarılanlar, ne yazık ki son gelişmelerden sonra bu desteklerini büyük ölçüde yitirdiler. Bu yüzden her vesileyle “bilim” demeyin bence. O artık bizim safımızda :)

    Kullanıyorlar mı gerçekten? Neden gerek duyuyorlar ki? Çok da bilgim yok bu konuda doğrusu.

    Şu kitabı okumakla başlayabilirsiniz:
    http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=94029&sa=25756219&session=17927233962244225218&LogID=

  17. Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    Sn. IjI,

    Zihni Bey,
    Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi zb>herkesten zorla toplanmakta
    olan bir vergi de yok zaten değil mi?
    Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen! diyorsunuz.

    Vergilerin kamu zoruyla toplandığını sanıyordum, gönüllü değil.

    Diyanet bütçesi 37 kurumu solladı 24 Ekim 2006 – Diyanet İşleri Başkanlığı, 2007 için ayrılan 1 milyar 638 milyon 383 bin YTL’lik bütçesiyle kamu idaresindeki genel bütçeli 50 idare içerisinde 13′ncü sıraya yerleşti.

    Personel giderleri açısından bakıldığında ise Diyanet, personeline ayırdığı 1.326 milyar YTL’le, sırasıyla MEB, MSB, Sağlık Bakanlığı, EGM, Jandarma Genel Komutanlığı ve Adalet Bakanlığından sonra bütçede yedinci sırada bulunuyor.

    DİYANETİN BÜTÇESİ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı gibi icracı bakanlıkların bütçesini dahi 2 ila 4 katına ulaşmış durumda.

    Gerçekten de diyanet bütçesi diye bir şey yokmuş:) Yani, adı “diyanet bütçesi” olmayınca, yok sayılıyormuş.

    Ve

    Kamu ihtiyacı (gereksinimi) ile kamu gideri arasında bir “sebep-sonuç” ilişkisi vardır. Gerisini siz anlarsınız:)
    Ve bilgi olsun diye ordan-burdan derledim:
    İmam-hatip Okullarının ve liselerinin zaman içinde verdikleri toplam mezun sayısı 2 milyon civarındadır. Türkiye’deki cami sayısı 75 bin civarındadır. Bu duruma göre, Diyanet İşleri Başkanlığının, diğer hizmet alanlarıyla ‘İmamlık, Hatiplik ve Kur’an Kursu Öğreticiliği’ gibi görev yerlerine eleman bulmakta güçlük çekmemesi gerekir.

    Türkiye�de nüfusun %10’nun sakat olduğu söylenirken bu kitle, ulusal gelirin sadece on binde dördünden yararlanabilmektedir. Eğitim çağındaki sakatların sadece %2, 57’si eğitilebilmekte, çalışma yaşındakilerin ise sadece %1’e yakını istihdam edilebilmektedir.

  18. Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    Sn.blue,

    Bu benzetmede yat=din’e mi tekabül ediyor. Umarım bir gün yatınız olur :)
    İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum.

    Bu benim için olumlu bir dua o zaman:) İçtiğim su, yediğim yemek kadar gerçek (somut) bir beklenti öyleyse. Bir yatım olursa eğer bu duadan sonra (ömrümün sonuna kadar, söz veriyorum, tamamını din kurumlarına bağışlayacağım:) ve hemen selevat getireceğim (bunu her zaman yapabilirm de).

    Verdiğiniz vergilerden 3-5 kuruş diyanete gidiyor. Diğer tarafta “benim de dine 3 kuruş katkım oldu” deme fırsatınızı da tepiyorsunuz.

    DİYANETİN BÜTÇESİ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı gibi icracı bakanlıkların bütçesini dahi 2 ila 4 katına ulaşmış durumda.

    Gerçekten de 3-5 kuruş gibi görünüyormuş:)

    Hem dediğim gibi cenazenizin yıkanıp kefenlenmesi,…

    Bir cenaze için miydi bütün bunlar? Değmez bence. Topu topu 3 saatlik bir hizmet için bu kadar vergi hangi adalette vardır acep?

    Hem ekseriyetle insanlar ateist ölmüyorlar. Hasta olunca, ölüm döşeğinde “yandım Allaaaah !” diye bağırıyorlar.

    Hiç rastlamadım öylesine; gerçekten var mıdır böyle bağıran? Bildiğim kadarıyla, “korku dini” bağırtır böyle ancak. Bir de, yaşarken insanlığı ve doğayı ve evreni sömürme eylemini gerçekleştirip de, bütün biriktirdiklerini bu dünyaya terk etmek zorunda kalan doyumsuzlar bağırabilir diye düşünmekteyim.

    Bilim dünyası benim gibi düşünmeye başladı bile.

    Ooo! Dize getirdiniz yani bilim dünyasını:) Oydsa sizin, bilim dünyası gibi düşünmeniz yakışırdı.

    50 sene önce bilim maddeden başka bir şey yok da diyordu.
    “Şimdilik yok” diyebilir bilim ancak. Varsayımlarını altında değil, olanaksızlıkların altında ezilir bilim ancak.
    Şimdi kuantumdan bahsediyor,
    Kim bahsediyor kuantumdan? Din mi?
    aslında herşey bizim algımızla şekilleniyor,
    Nei di o hristiyan filozof papazın adı? Ha hatırladım, Berkeley’di sanırım. Onun görüşüdür bu. Ama sadece görüşü… bizim İslamcılarımız ciddiye alıyor ancak.

    elektronlar bir kaybolup bir ortaya çıkıyorlar, paralel evrenler var, filan demeye başladılar.

    evet desinler, neyi kanıtlar bu sizce? Sonra bir kaybolup bir ortaya çıkanların quarklar olduğunu sanıyordum. Bir daha bakınız lütfen zamanınız varsa tabi.

    Ateizmi desteklemek için bilime sarılanlar, ne yazık ki son gelişmelerden sonra bu desteklerini büyük ölçüde yitirdiler. Bu yüzden her vesileyle “bilim” demeyin bence. O artık bizim safımızda :)

    Eyvaaahh:) tekrar geriye sardık asırları desenize?
    Yani, siz Nevton’da kalmışsınız sanırım. Oysa, Newton, hem parçacıkların, hem de çekim gücünün Tanrı tarafından yaratıldığını kabul etti ve böylece daha ileri çözümlemelere gitmekten kurtuldu (batı düşüncesinde dönüm noktası/f.capra-s:77)
    Ama quantum Newton gibi pes etmemiş. Buna ne diyorsunuz?
    Selam ve sevgiler

  19. Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    Zihni Bey,
    Diyanet bütçesi yok demedim ki.
    Diyanet vergisi yok dedim. Bunu da devletin vatandaşlarına sunduğu bir sosyal hizmet olduğunu vurgulama amacıyla söyledim. Devletin vergi toplamak için sebep gösterme ihtiyacı olmadığını da ifade ettim. Yani tabii ki zorla toplanıyor vergi.

    Anlatmak istediğimi farklı bir şekilde tekrar edeyim:
    Sosyal hizmetler özel hizmet gibi fiyatlandırılan şeyler değildir. (yat vergisi de özel hizmet nedeniyle alınmıyor ya, neyse…) Vatandaş olmamız devletin bizden vergi alması için yeterli bir sebeptir. Daha fazla sebep aramak gereksizdir. Ben şu hizmetten faydalanmıyorum, bunun bütçedeki oranına göre benim vergimden kısıntı yapılsın demenin bir mantığı olamaz. Benim de faydalanmadığım ama devletin vermek zorunda olduğu birsürü hizmet var. Önceki mesajımda da yazmıştım. Bunları öne sürüp vergimden düşürmek isteyebilir miyim? Hayır.
    “Bütçeden bu hizmete bu kadar para harcanmasın” ya da “Bu hizmeti devlet yürütmesin” demek ise apayrı birşeydir. O tartışılır, gereği var mıdır yok mudur diye.

    Ama “bu sosyal hizmetten ben faydalanmıyorum ve vergimin ona düşen payı beni rahatsız ediyor” diyecek olursanız, insanlar çıkar biz de şunlardan şunlardan faydalanmıyoruz ama paşa paşa vergisini ödüyoruz diyebilirler. Haklıdırlar da..

  20. Yazan:freedom Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    ljl bey/hanım,

    freedom
    ben de Pazartesi sabahlari yan taraftaki okuldan gelen istiklal marsi “gurultusu” ile uyanmak istemiyordum okul zamanlari ama ne yaparsin…
    bu ulkede yasamanin bir bedeli var! kendimi buna saygi duymak zorunda hissediyorum…

    İstiklal Marşı bu ülkenin milli marşıdır. Ona saygı duymak zorundasınız. Kaldı ki kimse gecenin 5′inde kalkıp insanları rahatsız edecek şekilde söylemiyor. Ezan ise uyuyan insanları uyandırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Namazını kılacak insan zaten saatini kurar uyanır. Hangi devirde yaşıyoruz? Davul mevzusu da tamamen aynı. Saçmalıktan başka birşey değil.

    Sabaha doğru okunan ezan ve ramazan davulları resmen insan hakları ihlalidir.

    Diyanete isteyen istediği katkıyı yapsın. Ben yapmak istemiyorum. Cenaze namazım da kılınmayacak. İmamın karşısına da gitmeyeceğim. Niçin imamlar için para vereyim. İsteyen istediği kadar versin.

  21. Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    freedom

    İstiklal Marşı bu ülkenin milli marşıdır. Ona saygı duymak zorundasınız. Kaldı ki kimse gecenin 5′inde kalkıp insanları rahatsız edecek şekilde söylemiyor.

    o marşta şu dizeler de var canım benim:

    o ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
    ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli

    çok saygı duyuyorsan iyice oku on kıtasını da!
    gözlerinden öperim…

  22. Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    Zihni bey,

    Double-slit deneyini atomlarla da, elektronlarla da, fotonlarla da yapabilirsiniz. Sonuç aynı… Onları madde olarak algılatan gözlemleyici. Bu dinsel bir ayin filan değil, fiziğin ta kendisi… Ama kuantum felsefesi derseniz, evet bu felsefelerin ne kadar doğru olup olmadığını zaman gösterecek. Ama tutup da “her şey maddeden ibarettir” diyemez kuantumu bilen adam. Önce bir destur çekmesi lazım.
    Newton mekaniği günümüz dünyasında geçerliliğini yitirmiştir. Newton’ın ne dediğini bilmiyorum ama İslam dini bize “sürekli müdahale eden” bir tanrıdan bahsediyor. Bu yüzden ben Newton’dan çok kaos teorisine yakınım. Materyalistlerin dem vurduğu determinizm de ancak eşik noktalarından sonra vardır. Bize okullarda öğretilen sürtünmeyi de ihmal et canım, hadi deney normal şartlar altında olsun, kaplar ideal farzedilecektir gibi nüansların pek de nüans olmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. Meğer bir kelebeğin kanat çırpışı da tayfunları doğurabiliyormuş. Bu kadar kompleks bir kararsızlık içinde her şeyin düzenli olması konusunda ne düşünüyorsunuz?
    Sözün özü: Bilim, ateistlerin beklediği gibi din’i ortadan kaldırmadı, kabul edilmesi acı biliyorum ama din’e yönlendirdi insanları. Ne Newton’cu determinist dünya kaldı, ne ezeli madde tasavvuru, ne herşey maddeden ibarettir heyulaları… Bu yüzden yüksek perdeden bilimi yanınıza alarak konuşurken dikkatli olun. Ben, bilimi en son 10 sene önce üniversitede bıraktım ama bu sitede bu işi iyi bilen insanlar var, zor durumda kalabilirsiniz, benden söylemesi…
    Diyanet’in bütçesi konusunda haklısınız. Bence de bu kadar yüksek bütçesi olmamalı. Ama devlet laik kalmayı reddettikçe, buna katlanmak durumundayız. Bu işin çözümü belli: bu iş cemaat ve vakıflara bırakılmalı, devlet elini din işlerinden çekmeli. Kimse buna razı olmadıktan sonra ben ateistim neden benden para alıyorlar diye şikayet etme hakkımız yok bence. Şikayet: “Bu devlet dine müdahale etmeyi bıraksın” şeklinde olursa daha olumlu bir sonuç çıkabilir ortaya…

  23. Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    sayın freedom,

    Davul konusunda size katılıyorum. Ezan konusunda da kısmen katılıyorum. İnsan sesiyle minareden okunmalı ezan. Ve güzel sesli müezzinler okumalı. Bizim camilerdeki ezanlar fecaat arzediyor. Ama şunu temin ederim ki güzel ve makamında okunan bir sabah ezanını bir kere dinledim, tüylerim diken diken oldu. Böyle güzel bir musiki olamaz.
    İngiliz bir arkadaşım da Türkiye’ye ilk geldiği zaman bana hayret içinde “sabah çok güzel bir müzik geliyordu dışarıdan, Pakistan’lı arkadaşıma sordum ezan’mış, ne güzel !” diyordu. Ezana şaşırması beni de şaşırttı. Bunlar çok güzel şeyler, içinde yaşadığımız için bazı şeylerin kıymetini bilmiyoruz. Ezan da bizim, istiklal marşı da… Biraz kendimizi sevelim artık, biz buyuz çünkü. Kendi özümüzü reddederek, beğenmeyerek ancak kendimize zarar veririz.

  24. Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    Sn.IjI,
    Vatandaş olmamız devletin bizden vergi alması için yeterli bir sebeptir. Daha fazla sebep aramak gereksizdir.
    Evet, birinci cümleniz devletçi bir bakış açısı. İkincisinde ise, burjuva devleti uygulamasını tarif ediyorsunuz sanki. Çünkü, devletin topladığı vergilerden en çok yararlananlar, vatandaşın sorgulamasını yadırgarlar, hatta suçlayanlar olur.

    Ben şu hizmetten faydalanmıyorum, bunun bütçedeki oranına göre benim vergimden kısıntı yapılsın demenin bir mantığı olamaz.
    Örneğin, tatil için bir ada satın almış olan bir vatandaşın adasına havalanı yapaımna ödenek ayıran bir devleti sorgulayamaz mısınız?
    Ya da, ülkemizdeki kürt vatandaşların sünni mezhebine harcanan bu diyanet bütçesini sorgulama hkları yok mu?

    Benim de faydalanmadığım ama devletin vermek zorunda olduğu birsürü hizmet var.
    Evet, olabilir, bunun kabul edilebilir ölçüleri var, kabul edilemezleri var. Anlıyorum, kollektif yaşamda paylaşımların ve zorunlulukların ayrıntısına girilmeyebilir. Birilerinin cennet hayaline ben emek harcamak zorunda mıyım? Bu dünya için kurulmuş siztemlerin içinde ayırımcılık elbette olamaz.

  25. Yazan:emito Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    Faruk Bey,
    Muhteşemsin ,ne güzel yorumlar yapmışsın.Helal olsun sana…

  26. Yazan:emito Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    Ece hanım,
    Bir şıkkı unutmuşsunuz,
    Tüm namaz kılacakları Adana-İmamoğlunda toplasak.Orada imam ve imamoğlu çok var daha iyi olmaz mı?…

  27. Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    Sn. blue,
    Bu noktada, evrim teorisinin klasik tartışma(!) noktasına sürüklenmiş oluyoruz. Havanda su dövmek gibi geliyor bana işin bu noktası.
    Konumuz din adamlarıyken, quantum, maxwell, newton , determinizm, young deneyi derken… harun yahya’ya kadar uzanacak biliyorum.

    Belli ki, dünyada din egemenleri, bilimin erişemediği noktadan yola çıkarak, kendilerine pay arama çabasındalar. Bu gün, quarkların hareketindeki kararsızlığın anlaşılamamış olması, dindarların inançlarının alt yapısı olabilir mi? Hem de yaklaşık her 50 yılda değişen, yenilenen teorilerle, desteklenen bilimin “aciz” noktalarından din üretmek ya da gerçekliğin kanıtı yerine oturtmak “haksız rekabet” suçuna girmiyor mu?

    Hem aramızda sn. FREEDOM var iken, bendeniz bu konuda bir şey söyleme hakkını kendimde görmüyorum. Her platformda buna dikkat etmişim. Sizin de belki meslek alanınıza girebilir.
    Elbette bu konuda da söyleyecek epeyce sözlerim vardır ama, şimdilik haddimi bilmek istiyorum.

  28. Yazan:freedom Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    ljl bey,

    o marşta şu dizeler de var canım benim:

    o ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
    ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli

    çok saygı duyuyorsan iyice oku on kıtasını da!
    gözlerinden öperim…

    Gerçekten mi? İyi oldu söylediğiniz, hiç haberim yoktu.

    Ben İstiklal Marşının sembolik değeri için saygı duyulması gerektiğini düşünüyorum. İçindeki herşeyi kabul edeiyorum veya beğeniyorum diye birşey yok.

    Ben Türkiye’nin geleneksel değerlerinin ve müslüman çoğunluğunun da farkındayım. Ama bu devirde bu tip şeylere yer yok. Bunlar açık insan hakları ihlalleridir. Sebebi ne olursa olsun kabul edilemez. Dinmiş şuymuş buymuş hiç önemli değil. Anayasada belirtildiği gibi insan haklarına saygılı sosyal bir devletse burası bu tip şeyler olmamalı.

  29. Yazan:mr^sair Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

    Merhaba freedom;

    Fikrinizi gayet dar bir çerçeve dâhilinde dolaştırdığınız için, etken sebep ve âmillerden gaflette kalmışa benziyorsunuz.

    Size kendinizi tam mânâsı ile, dilediğiniz tüm nazariye ve doktrinlerden esinlenerek açıklama imkânı verildiğinde neler karalayabileceğinizi merak ediyorum.

    Sadece merak ettiğim için…

    Hayat tasavvurunuz nedir?

  30. Yazan:freedom Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply

    Sizinkinin tam tersi Sair bey. Heralde yeterince açıklayıcı olmuştur.

  31. Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply

    Zihni bey,

    Her 50 yılda bir yenilenen bir bilimi sabit bir gerçek gibi kabul etmektir asıl haksız rekabeti doğuran. Big bang de, quarkların kararsızlıkları da, determinizmin bazı noktalarda tıkanıp kalması da, indirgenemez kompleks yapılar ve biyokimyasal düzelemden astronomiye kadar tüm yeni bulgular “din”‘in bin yıllardır söyledikleriyle örtüşmeye başlamışsa bırakın da “acaba din’in söyledikleri gerçek olabilir mi?” sorusunu sorabilsin insanlar… Bırakın bilim bizi nereye götürüyorsa oraya gidelim. Bundan neden rahatsızlık duyulsun ki? Ya hiçbir şey tesadüf değilse, sorusunu siz de cesaretle sorabilmelisiniz…

  32. Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply

    Ben Türkiye’nin geleneksel değerlerinin ve müslüman çoğunluğunun da farkındayım. Ama bu devirde bu tip şeylere yer yok. Bunlar açık insan hakları ihlalleridir. Sebebi ne olursa olsun kabul edilemez. Dinmiş şuymuş buymuş hiç önemli değil. Anayasada belirtildiği gibi insan haklarına saygılı sosyal bir devletse burası bu tip şeyler olmamalı.

    Sayın freedom,

    Bu toplumun bir değeri olan dini bir ritüeli insan haklarına aykırı bulurken ljl bey’in okuldan gelen marş seslerinden rahatsız olmasını kınamanız çelişki değil mi? Gürültüyse ikisi de gürültü. Toplumsal değerse ikisi de öyle. Ben, dünyanın en çok korna kullanılan, en fazla yüksek sesle cıstak müzik dinlenip (!) arabayla hava atılan memleketinde ezandan rahatsız olmayı kasıtlı buluyorum. Evim camiye çok yakın olduğu halde ezanın sesini işitmiyorum bile. Kızımın da bebekliğinden beri ezan sesiyle beraber uyandığı bir zamanı hatırlamıyorum. Ama yanımızdaki okuldan gelen “andımız” ile her sabah uyanıyor, 5 yıldır… Asıl sosyal devlette küçücük çocuklara her sabah yemin ettirilmez, yaz kış demeden ayakta dikip bağırttırılmaz. Bu uygulama bizden başka bir Kuzey Kore’de, bir de Kamboçya’da var bildiğim kadarıyla.
    Ezan’dan rahatsız olmanızın sosyal devlet olmak ve insan haklarıyla uyumlu bir devlet olmamızla bir ilişkisi olduğuna inanmıyorum. Samimiyetinize inansaydım size destek olurdum, nitekim yukarıda oldum. Ama “nefret” saikiyle karşı çıkmak ayrıdır. Durum böyle olunca keşke hoperlörlerin sesini biraz daha açsalar diyesim geliyor. Bunu dedirtmemelisiniz.

  33. Yazan:freedom Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply

    blue bey,

    Ezan dini ritüel midir? Ezanın insanlara namaz vaktinin geldiğini haber vermek için değil midir?

    Evinizin yakınında cami olduğunu ama sabah ezanını ne sizin ne de kızınızın duyduğunu söylüyorsunuz. Bir zamanlar benim evimin de hemen yanında cami vardı. Oraya ilk taşındığım zamanlar nasıl korku ile uyandığımıçok iyi hatırlıyorum. Ama daha sonradan insan alışınca duymuyor bile. O zaman insanlar belli bir süre sonra duymamaya başlıyorsa bu ezan denilen şey aslında yapması amaçlanan şeyi yapmıyor demektir. Bu konuda sizin düşüncenizi öğrenmek isterim. Yarın sabah namazı kılmak isteseniz ezanın sizi uyandıracağını düşünerek mi uyursunuz yoksa bir saat kurarak mı?

    Ayrıca laik bir devletin kurumları (camiler devletindir) nasıl olur da insanların tamamını dini ritüele davet eder. Bu daveti o dine mensup olmayanları açıkça rahatsız ederek yapması sizce bir hak mıdır?

    Mesela Hristiyanların da böyle bir ibadeti olduğunu ve gece 03:00′de yapılması gerektiğini düşünün. Kilise sayısı az olduğu için sesini duyurmak için çok daha gürültülü bir şekilde çağrı yapılsın. Etraftaki bütün insanları uyandırsın. Belli bir süre sonra insanlar buna alışacak ve duymayacak diyelim. Böyle bir durumu kabul eder misiniz?

    Aynı şekilde Musevilerin de buna benzer bir ibadeti olsa ve benzer şeyler yapılsa bunu da kabul edecek misiniz?

    Andımız konusunda size katılıyorum. Tamamen gereksiz bir uygulama. Ama hafta başlangıcında ve bitişinde okullarda İstiklal Marşı okunmasında bir sakınca görmüyorum.

  34. Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply

    tüm yeni bulgular “din”‘in bin yıllardır söyledikleriyle örtüşmeye başlamışsa…
    Bilim öyle demiyor ama, “gölge etme başka ihsan istemez” diyor.
    …bırakın da “acaba din’in söyledikleri gerçek olabilir mi?” sorusunu sorabilsin insanlar…
    Keser sapını yontmaya kalkışırsa ne olacak? Bence kendi düşünce açınızdan risk alıyorsunuz. Çünkü, sorgulayan insan tipi dinin içeriğini de özgürce sorgulamaya kalkarsa, evdeki bulgurdan olabilirsiniz:))
    Bırakın bilim bizi nereye götürüyorsa oraya gidelim. Bundan neden rahatsızlık duyulsun ki?
    Bu teklifinizi sanırım bilim karşıtlarına söylüyorsunu? Duymuşlardır umarım.

    Ya hiçbir şey tesadüf değilse, sorusunu siz de cesaretle sorabilmelisiniz…

    Soru sormada oldukça cesuruz, merak etmeyin:)
    Öyle cesuruz ki, bu cesaretimiz tabulara kadar ulşaır, sınır tanımayız.
    Ve buna, “Ya hiçbir şey tesadüf değilse..” sorusu da dahildir.

  35. Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply

    sayın freedom,

    Ezan insanlara namaz vaktini bildirmek görevi olan bir dini ritüeldir. Dini ritüel olmasaydı kalk borusuyla veya gayda çalarak da olurdu.
    Kulak alışması konusuna siz de katılmışsınız. Yalnız kulak alışırsa ezan işlevini yitiriyor değildir. Bir atasözü var: Aklı namazda değil ki, kulağı ezanda olsun diye… Annanem onca TV gürültüsü ve çocuk gürültüsü arasından ezan sesini seçebiliyor, çünkü namazını hep vaktinde kılar, dakika geçirmez. Bizlerin kulağımızın alışması, namaz kılanların da alışmaması sorunu çözüyor sanırım. Sorun hala çözülmediyse camiden biraz uzakta bir yere taşınmayı seçebilirsiniz veya sabah ezanlarında mikrofonun sesinin kısılması konusundaki talebinizi Diyanet’e ve yakınınızdaki cami imamına iletebilirsiniz. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış. Eminim en azından bir cevap vereceklerdir. Ama maksat bağcıyı dövmekse, dinden nefretini ezan sesine muhalefet şeklinde tezahür ettirmek ne kadar doğru bilmiyorum. Bu, sadece sizin psikolojinize zarar verir.

  36. Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply

    zihni bey,

    Bilim öyle demiyor ama, “gölge etme başka ihsan istemez” diyor.

    Ben bilimden bahsetmiyorum, bilimsel buluşların sizin, benim üzerimdeki etkisinden bahsediyorum. Bilim adamının tarafsız olması gerekliliği tartışılabilir, ama ben bilim adamı değilim, tarafsız olmak durumunda da değilim. Tabi ki bilim benim için amaç değil, hayatı anlamlandırmama yarayan bir araçtır. Herkes bilimi kullanarak kendi hayat felsefesini oluşturur. Bu yaklaşım bilimsel değil diye terkedecek değiliz. Hayat bilimden ibaret değildir.

    Keser sapını yontmaya kalkışırsa ne olacak? Bence kendi düşünce açınızdan risk alıyorsunuz. Çünkü, sorgulayan insan tipi dinin içeriğini de özgürce sorgulamaya kalkarsa, evdeki bulgurdan olabilirsiniz:))

    Kendimi de, tüm tanıdıklarımı da sonuna kadar sorgulamaya ve sorulardan kaçmamaya çağırırım hep. 10 senedir evdeki bulgurdan olmadım ama kendine soru sormak yerine “tesadüf, doğal seçim, kendi kendine oluyor, her şeyin bir sebebi var” kelimeleri etrafında kendine soru sormaktan kaçan çok tanıdığım oldu. Sorular iyidir, gerçek ancak soruların üzerine gidilerek aydınlanabilir. Soru sormakta cesur olduğunuza sevindim. Umarım cevabı bulmak için aklınızı serbest bırakır ve gerçeği en yakın zamanda bulursunuz. Çünkü çok fazla vakit yok.

  37. Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply

    Sn. blue,
    rastlantı bu ya, geldiğimiz noktayı en net anlatan bir makale okudum, bir parçasını paylaşmak istedim.
    Tamamını, buradan
    okuyabilirsiniz.

    “Bilinen bilinmezlikler” olarak da tanımlayabiliriz tabuları. Bilinmezin tüm ayrıntılarını bilmesek de sezebiliyoruz sanki ama öğretilmiş korkularımız engelliyor daha ileri gitmemizi, merakımızı koşuşturamıyoruz özgürce. Tabular da zaten öyle birden devrilebilecek olgular hiç değiller, süreç içinde yaratıldıkları için de ancak süreç içinde yıkılabiliyorlar. De-ğiniyormuş gibi yapıyoruz ilkin, ürkütmeme-cesine. Kenarından kenarından hafiften gagalıyoruz ancak. İhtimal ki bu tutumumuzla, bir süre için tabulara bir nebze de biz bağışıklık kazandırıyoruz. Bağışıklık kazanmış tabular ise iktidar odaklarınca daha meşru bir sermaye olarak kullanılabiliyor pekala. Ama işte her tabunun yıkılış süreci de bu aleniyetiyle ve pervasızca kullanımıyla başlıyor.

    “Ve yılan kadına dedi; meyveden yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız.” Adam ve kadın meyveyi yediler ve Tanrı tarafından ölümlülükle cezalandırıldılar. Tanrı bilmeyi ölümle eşleştirdi. Meyve ağacında simgelenen bilgiyi tabulaştırdı. Meyveyi yiyen insan bildi. Ama bildiği için kendisi de öldü.

    Tabu, bilgi ve ölüm… İşte bilgi çağının karmaşık denklemi. Şu bir gerçek ki ama, tabuları bilgisi ile yıkan insan ancak bir gün ölümü de bilgisiyle yenmekten söz edebilecek

>

Bu özgür melodinin susturucusu
YOK!
Hayatta her şeyin bir sonu olduğu gibi, bunun da susacağı bir son vardır elbette.
Birazcık sabır, hepsi o kadar.
Zaten kalmayacak, kısa bir süre konuğum olarak kalıp, çekip gidecek,
bütün “çekip gitmeler” gibi..

Kirve melodisi
artık susturulmuştur. İsteyen konuklar kafeste ziyaret edebilirler.
29-Mys.2010

>iki sevda (müzikal şiir)

>not: videolar sayfayı kastığından
kaldırıldı, yeniden düzenleme

Hafız Burhan (1897-1943) bir gönülde iki sevda OLAMAZ diyor

Nazım Hikmet, (1901-1963), bir gönülde İki SevdaOLABİLİR” diyor.

Hafız Burhan öldüğünde, Nazım Hikmet 20 yaşındaymış. “İki Sevda” şiirinin esin kaynağı
Hafız Burhan’ın bu şarkısının olma ihtimali yüksek gibi….
Sevda ile aşkı aynı duygunun farklı adı gibi algılarız hep. Oysa grafiksel bir yanı vardır.
“Sevda duyguların yükseliş, aşk ise tepe noktasından aşağıya doğru iniş hali” olarak düşünülebilir.
Sevda duygunun kontrol edilebilir bölümü, aşk ise (sözlük tanımındaki gibi) kontrol edilemez
bölümü olarak ayırılabilir.
Tıpkı, bir otomobili yokuşta durdrabilmek ile inişte durdurabilmenin (kontrol edebilme) arasındaki fark gibi.
Sevdaların motivasyon gücü dışa dönük olur ve çevreye olumlu yansımalarından söz edilebilir.
Ama aşklar içe dönük, bencil. huysuz ve yalnızlaştırır insanı.
Sonuç olarak, bir gönülde iki sevda olabilir.
Bir gönülde bir aşk, bir sevgi ,bir söz varsa, bu gönülde ikinci sevda da olamaz.

Bir de, sevdalar nazlı, aşklar kırıcı olur…..!

>"kara kader"

> Başbakan, maden ocağındaki ölümler için “kader” demiş.

Bir başbakan demiyor ki bunu. Böyle ucuz ölüm ve sürüngenlikleri kaderleştirmek için kaç bakanlığın bütçesi kadar para harcanmıyor mu dini kurum ve cemaat yollarına?

“Kadere karşı gelinmez”!
Hele o bir de kara kader ise!….
kara karanlıktır bir anlamda, ona karşı gelsen ne olurki!

Gözlerin görmez.
Direk cehennemi boylarsın.
Üstelik buranın kara cehenneminden daha da cehennem olduğu enayiliğimize kazınmışsa diğer cehennem, burada yanmaya seve seve(!) katlanırız. Üstüne bir de “tevekkel Allah” diyerek , tevekkel hükümetleri hedeften çekmiş oluruz.

Hani bir zamanlar enflasyona ve trafik salaklığına “canavar” ön sıfatını takarak, sorumluların hedeften çekilip, hedef kararttıkları gibi….

Kara kader kara habere her zaman gebedir. Zaten işe alınışlarında, işe alan taşerunculuk zihniyetinde bir meymanat var mıydı ki! Hükümetler burada da araya taşeron gibi başka hedefler koyarak hedef tahtasını arkadan dolaşmıyorlar mı!

Dünyanın en ucuz ve ölüm istatistiği saptanmış 5. ve Avrupa’nın birinci ülkesinin “kara kaderlisi ise, asla bu derece kaptırılmamalı! “1”. lik ve “5”. lik….

Tıpkı, ulusal gelirimizi paylaşma adaletimiz sıralamasındaki rekorumuz gibi!

>Faşizimin dalgakıranı ve bir müziğin buruk hikayesi

>

Ağlama Angelita…bu akşam sana ya bir ev alacağım ya da yasımı tutacaksın

romantizmimi azdıran müziğin, El Cordobes’in Matadorluk ünü anısına yapıldığını öğrenince, romantizmimin sevdasına kan sıçradı!

özetim de dediğim gibi,
“Kağnı arabalarına koşulan, sırtı nodurdan yaralanmış öküzlerin isminden önce “..afedersiniz..”ifadesi ve ağır yükün altında düştüğü zaman, kesilip etinin yendiği”ne lanet okurken, Ispanya avare takımının arenada boğa kanı görmekten zevk duyduğu kültür arasındaki fark da düşündürücüydü.

Ispanya’daki Franko Faşizminin dalga kıranı, masum insanların yönünü kendine nasıl çevirebildiğinin öyküsü var bu müzikte.

Sanırım 1970’li yıllarda kamran akkor un seslendirdiği bu müziği Salim Dündar Ispanyolcadan çevirmiş olmalı(?) O yıllarda (Franko’nun da ölümüne sevinme yılı) sözleri değiştirilmiş, adam akılı bir aşk şarkısına döndürülmüştü. Bu dönemde nino de murcia –“seni beklerim öptüğüm yerde” diyerek bir anlamda Ispanya versiyonunun günahını çıkarmaktaydı. Daha sonraları Nilüfer bu şarkının türkçesiyle, Franko’nun mezarına tükürmekteydiler bilerek ya da bilmeyerek.

** *

Her iki yorumun simgeleri ve sözleri fazla söze gerek bırakmıyor. Ama içimiz dolunca!….
Seni beklerim öptüğün yerde
Belki bir akşam dönersin diye
Belki dönersin eski günlere
Dayanamadım yazdım ben sana
Dargınlık bitsin cevap yazsana
Beraber olalım ömür boyunca
Dağlara şimdi akşam çöktü çiçekler boynunu büktü
Hepsi sensiz öksüzdü kuşlar yuvaya döndü
Senin şehrine yolcular vardı şafakta gemiler hep demir alır
Seven sahilde hep yalnız kalır

Kıskanırım seni o yolculardan belki seversin birini diye
Mektubumu sen sen oku bana
Dağlara şimdi akşam çöktü çiçekler boynunu büktü
Hepsi sensiz öksüzdü kuşlar yuvaya döndü

Seni beklerken duydum annemden
Saklarmış veda mektubunu benden
Evlenmişsin şimdi bir esmerle

ve
Kordobanın korkulu sokağından
Ünün yayıldı bütün dünyaya
Madrid boyandı kırmızı kana
Sen sen gelince bu güzel bir ara
Güneş bile senden renk alıyor
Alev alev gök sanki yanıyor
Parlayan canlı gözlerin
Fethetti bütün arenayı
Dövüşün zamanı geldi
Heyecan sardı sahayı
Gölge ve güneş raksediyordu
Ayaklarının altında senin
Fırtına gibi saldırıyordu
Korkuszudn herkes biliyordu
Herkes onu biliyordu
Ölüm bile senden korkuyordu
Sivri kılıcı ona saplarken
Coşkular her yerinde çınkladı oley oley sesleri
Madridde her yer titredi
Sonsuzluk zafer neşesi
Toledo Barselone Sevlle Linares
Kutluyor seni Manuel Benites
Kalplerdesşin artık
el Cordobes
El cordobes
***
yasımı tutacaksın da şöyle anlatılıyor :
1954’lü yıllar. Elcordobes o yıllarda 18 yaşındadır. General Franco’nun koyu bir faşizmle ülkeyi yönettiği, baskının, açlığın halka dayatıldığı zulmün yaşandığı yıllardır o yıllar. Halk isyan içindedir.

“Yaşam koşullarını protesto amacıyla gösteri yapan Asturias maden işçileri Franco İspanyasında yasak olan bir silahı kullandılar. Grev ilan ettiler. Endülüs’te, ekmekle yetinemiyeceklerini ve ülkelerine yağan nimetlerden pay istediklerini söyleyerek…..

Benitez’in Ablası Angelita şöyle anlatıyor:
“Aç kalmadınızsa açlık nedir bilemezsiniz.O günler aklıma geldikçe hala ağlarım.O zamanlar elimizden gelen tek şey ağlamaktı.Gece yatarken ağlardık çünkü yiyecek birşey yoktu.Sabah ağlardık çünkü gene yiyecek birşey yoktu…Adamlar sokaklarda yolun ortasında düşüp ölürlerdi…Yaşamımız boyunca çok acı çekmiştik ama savaştan sonra çektiğimiz günlerdeki acılar hepsini bastırdı.”

Annesi ölünce üç kardeşine Angelita bakmaya başlar.On altı yaşındaydı ve ailesinin bütün yükü omuzlarına yüklenmişti…Kardeşlerini besleyecek, bakacaktı…Annesinin mezar taşına şu sözcükler yazılmıştı: “Vasiyetnamesiz Ölmüştür.”
Böylesine bir yoksulluğun içinde büyüyen Manuel Benitez,yıllar sonra,
cesareti, yeteneği ve olağanüstü azmiyle İspanya’nın en büyük matadorları arasına adını yazdırmayı başaracaktı… (“Bir sezonda 111 boğa güreşine katılarak Juan Belmonte’nin 109’luk corrida’lık rekorunu kırdı. yalnızca Ağustos ayı içinde 64 boğa öldürerk 35 milyon peseta yaklaşık 600 bin ABD Doları kazandığı sanılmaktadır”/vikipedi).

Yoksulluk günlerini hiç unutmadı,ablası Angelita’yı hiç ihmal etmedi…
Büyük ve tehlikeli bir dövüşten önce,kensdisi için ağlayan ablasına şöyle demişti:

“Ağlama Angelita…bu akşam sana ya bir ev alacağım ya da YASIMI TUTACAKSIN.”

kaynak” “İspanya İç Savaşı, 1936’da bir grup milliyetçi generalin seçilmiş Cumhuriyetçi hükümet karşısında darbe düzenlemesi ile başlamış, 1939’da General Franco liderliğindeki milliyetçilerin zaferiyle sonuçlanmıştı. Bu kanlı savaşta üç yıl içinde 350 bin kişi öldü, öldürüldü. Savaşın sonunda zafere ulaşan ve iktidarını sağlamlaştıran General Franco’nun faşist rejimi 1975 yılında ölümüne dek sürdü.

Yujenu, Franco rejimi sırasında sol kanat görüşlere sahip oldukları için öldürülen, ya da hapsedilen ailelerden alınan yaklaşık 30 bin çocuktan biri. Yujenu Oblana, çocukluğunun geçtiği Grave’nın sokaklarında geziniyor. Kendisini dinlemeye hazır olan herkese acıklı öyküsünü anlatıyor. ‘Yaşlandım!’ diyor; ‘Tazminat beklemiyorum, geride bulacağım bir ailem de kalmadı; sadece, insanların bilmesini istiyorum.
‘Rahipler, hükümeti deviren faşistlerle tam bir işbirliği içindeydi, sübyancıydılar; onların yüzünden ateist oldum.

İspanya’da iktidarda olan sosyalist hükümet, yeni bir yasa geçirdi. “Tarihsel Hafıza Yasası” Franco rejiminin infaz ettiği kişilerin ailelerine tazminat verilmesini öngörüyor; ancak Montzi Almengo, yaşları artık hayli ilerlemiş olan kayıp çocukların, ailelerinin izini sürmek ve hayatta kalan birini bulmak için pek de zamanları kalmadığını söylüyor

Franco rejiminin destekçileri, tarihin bu sayfasını kapatmamız gerektiğini söylüyorlar; ama bir sayfada neler yazdığını okumadan kapatmak, aptallık olur.

* * *
seni beklerim öptüğüm yerde ve cordoba’nın akıttığı kan
müziğinin değişik yorumları

http://www.youtube.com/watch?v=yPk0QD8Xnaw

http://www.youtube.com/watch?v=grSaZCaLSAY&feature=related

http://www.youtube.com/watch?v=36W6luhQFjM&NR=1

http://www.youtube.com/watch?v=3SSBPmzriMI&feature=related

http://www.youtube.com/watch?v=v633ylB-z6E&NR=1

http://sonerium.org/el-cordobes-cordobali-adam-ve-sarkisi.html (melodi)


>unutma beni-amatör müzik

>

video kaldırıldı

Sloganım ve iddiam şudur:

Amatörlüğün heyecanı, profesyonelliğin ticaretinden daha sanattır.

>ANNELER GÜNÜ

>iki büyük nimet : Sümer Ezgü’den

Bence de kutlu olması gerek:)
ama kuru iltifatlarla değil somut haklarla…

Anne önce “kadın” iken çeşitli araç-gereçlerle asırlar boyunca sindirilince, koşulsuz “fedakarlık” kadın doğasına çaktırmadan ya da çoğunlukla zorla monte edilmiş.

Böyle olunca da, kemiksiz dilin çok kolay ürettiği iltifatın karşılığı, kemikli kasların zor koşullarda, bir yığın enerji, uykusuzluk ve yorgunlukla ürettiği değerlerle değiştirilmekte.

Anne, acınacak ve koruncak mağdurluk sıfatıyla özdeşleştirilmemeli.
Emeğinin miktarı, kalitesi ve önemi bilindiğinde, karşılık olarak diğer alemde ayağının altına (sanal) cennet sermek yerine, yaşarken gözünün önüne nimet yığmak daha önde olmalı.

Kaldı ki, Anneler doğası gereği, içinde debelendiğimiz “kapitalist ahlakın” tersine, önüne yığılan maddi karşılıkların tamamını dağıtmakla, mutluluğun fabrikasının temelini atmaya yatkınlığından bir şey yitirmez.

Annelik bir meslek, bir emek, bir insani değer, yaşamsal var oluşun önemi, birinci derecede değer arz eden özelliklere sahip iken,
menapoz dönemine giren bütün kadınlar neden emekli sayılıp da tazminatını ve ücretini alamazlar ve sosyal güvencesi bir erkeğin omzuna monte edilir!
Başka kapılarda çalışan hamile anneler hamilelik ve emzirme döneminin tamamında neden izinli sayılmazlar?
O anne doğurup büyüteceği çocuğun, askerlik dahil, içinde yaşadığı servet sahiplerine potansiyel “emek avı” olduğunu bilenler için, bebek iken hiçbir değerinin yok sayılması ahlaksızlık, vahşilik değil de nedir!

Kuru iltifatın maliyeti yok da ondan!
Para, “değişim aracı” olmak yerine, sadece sömürü çarkını döndürmek amacıyla “değer ölçüsü” olmuş da ondan.
Alırken “somut”, verirken “soyut” olmanın çelişkisini hiç olmazsa kendi annelerine gösterenlerden çok ciddi sakınmak gerektiğini düşünüyorum.

anneler günü yıl dönümü
Kadın-erkek eşit olsaydı

>Köprü (müzikal şiir)

>


play’a fare ile “tık” deyin, kedi ile olmaz

Şair Hasan Hüseyin’in hikayesi
Seslendiren (okuyan):Eleştirel Günlük
Müzik ve gitar:Ben
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.